Canım Küçük Prens. “Hoş geldin” dedi Nayu. Bu sefer ziyaret, Nayu’nun gezegenineydi. Yalındı burası, lamekândı sanki. Yoğun kahve kokusunun ardına sığınmış belirli belirsiz hanımeli, beyaz gül ve limon çiçeği kokuları kendilerini hissettiriyordu. Rayihası tüm gezegeni kucaklamış, ruhun akışkanlığına unutulagelen bir şeyleri hatırlatırlardı. Küçük Prens, pelerinini, atkısını ve kılıcını daha girişte bırakmıştı. Hafiflemişti. Yani hepi topu bir pelerindi. Hadi elindeki minik kılıç azıcık yormuş olabilirdi onu. Hele upuzun atkısı, gezegenler boyu illaki bir yerlere takılıp başını derde sokmuş olabilirdi ama hafifliği bunları geride bıraktığından değildi. Öylesine yorulmuştu ki hakikati gözleriyle arayanlardan. Onu görenler bakışlarında, suskunluğunda ve derinliğinde değil, birlikte çekilmiş bir fotoğraf karesinin, instagram vitrinini sözleriyle süslemenin ve beğenilmenin derdindeydi. Dünyalılar pek sahiplenmişti doğrusu pelerinli sarışın dostumuzu, tüketim nesnesi yapıvermişlerdi. Onu anlayan, gözlerine derin derin bakan, onun aynasında kendi özüne inmeyi düşünen yoktu da yıldızlar adedince fotoğraf kareleri, sözleri ve maskotuyla epey şöhret olmuştu canım prens.