
Sign up to save your podcasts
Or


Heykeltraş olsaydım, yukarıdaki fotoğraftaki iki insanı aynen bu pozisyonda gösteren Rodin tarzı bir heykel yapar, kaidesine de “sol liberalizmin Türkiye’ye 1 Mayıs hediyesi” yazardım.
12 Eylül’ün hemen ardından1984’ten itibaren, daha bütün sosyalist örgütler zindanlarda işkence görürken pompalanan sol liberalizmin, nasıl bugüne kadar 40 yıldır solu tutsak aldığını, yanlış yola sürüklediğini gösteriyor.
Bugün kendisine solcu diyen aydınların ve gençlerin çok büyük bir bölümünün ülkenin en önemli sosyalist dergilerinden biri olarak kabul ettiği, eli kalem tutanların çoğunun yazısını sayfalarında yayınlatmaktan gurur duyduğu Birikim dergisi, 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin hükümet kuracak çoğunluğa erişmesini “muhafazakâr demokratik devrim” olarak alkışladı ve Türkiye’nin bu yoldan Avrupa Birliği’ne girebileceğini ve nihayet demokrasiye kavuşabileceğini savunmaya başladı. Bu safsata, en azından 2013 Gezi halk isyanına kadar devam etti.
Solda insanlar bunu yalnızca 12 Eylül 2010 referandumunda, başta Birikim’in liberalleri olmak üzere sözde solda bulunan bir dizi çevre ve partinin “Yetmez ama evet!” sloganı ile anıyor. Oysa mesele çok daha köklüdür. Bir anlık bir “taktik hatası” değildir. O slogan ne kadar yüz kızartıcı olsa da, özellikle yargının AKP tarafından sulta altına alınmasında ne kadar önemli bir rol oynamış olsa da, koca bir on yıllık destek aslında çok daha derin bir harabiyet yaratmıştır.
2008 1 Mayıs’ında AKP, polisi Taksim’e çıkmak isteyenlerin üzerine yolladı. DİSK’in (henüz Ankara’ya hicret etmeden önce) Şişli’de bulunan binasından sendikalarla birlikte Taksim’e yürümek için toplananlar, aralarında DİP Girişimi yöneticisi olarak şahsen biz de bulunmak üzere, polisin defalarca üzerimize sıktığı gazın acısıyla yerlerde kıvrandık.
Olayın hemen ardından artık yayınlanmayan Radikal gazetesinin Pazar Eki’ne 11 Mayıs günü yayınlanmak üzere “Marksizmle Tartışma Çağrısı” başlıklı bir yazı yolladık. Radikal İki olarak bilinen bu eke her hafta yazılar yazan sol liberallere meydan okuduk, 1 Mayıs kutlamak isteyen işçilere, sendikacılara ve sosyalistlere eziyet eden bir iktidarı “demokrasi havarisi” olarak göstermekten nasıl utanmadıklarını sorduk, onları tartışmaya çağırdık. Tarihin sol liberalizme armağanı olarak Radikal’in internette bir arşivi yok. Ama arayan muhtemelen bulur. Kendine Marksist pozu veren bir dizi liberal yanıt vermeye kalktı. Sorulan sorulara cevap ver(e)meyen, incir çekirdeğini doldurmaz yanıtlar.
2010’da Taksim Meydanı 1 Mayıs’a açıldı. O yıl (ve onu izleyen iki yıl) Taksim’in kutlamalara açık olmasının anlamını tartışan yok. 2010 referandumuna dört ay kala meydanın açılması solun büyük bölümünü AKP’ye destek vermeye ikna etmeye dönüktü elbette. Politikanın p’sini anlayan bunu kavrar. Solun (Fransızların deyimiyle) “kullanışlı budala”larını arkasına alan ve referandumda tarihinin en yüksek oy oranına ulaşan AKP (yüzde 58) işi bitince biraz bekledi, 2013’te Taksim Meydanı’nı “yayalaştırma” bahanesiyle gösterilere kapattı.
2013’te DİP artık kurulmuştu. Beşiktaş’a inen bulvarda en önde “Taksim Tahrir olacak” pankartı ile yürüyen DİP, polisin gazlı saldırısıyla bütün kortejle birlikte durduruldu. Bütün gün sokak kapmaca ile geçti. Ama kitle Taksim’e çıkamadı.
Ama 1 Haziran günü Taksim Tahrir olmuştu. Gezi halk isyanı, meydanı fethetmişti!
Ey liberaller! Solu, işçiye, emekçiye ve kendisine karşı kurulan istibdada destek verme sefaletinin içine ittiniz. Ama en ufak bir özeleştiri yapmadınız. Biz ise hiç bıkmadan sizin işçi sınıfına ve emekçi halka karşı işlediğiniz politik suçları teşhir ettik ve etmeye devam edeceğiz. Şimdi hava dönüyor. Dünya ve Türkiye, sınıf politikasından başka hiçbir şeyin anlamının kalmayacağı bir döneme giriyor. Tarih peşinizi bırakmayacak. Suçumuz, insan hafızasının nisyanı sayesinde sonsuza kadar gizli kalacak diye umutlanmayın hiç. Tarih sizi daima suçunuzla anacak.
Sizin heykeliniz bir utanç abidesi olacak.
ABD ve İsrail’in birlikte komşumuz İran’a açtığı savaş, Trump’ın iktidara gelmesinden bu yana dış politikada en büyük sendelemesinin yolunu döşedi. Venezuela’da Devlet Başkanı Maduro’yu tereyağından kıl çeker gibi kolayca ele geçirip onun yönettiği hükümeti bütünüyle kendi yanına alması, tarihî ölçekte başarılı bir operasyon oldu. Tabii çok riskli bir operasyon, Venezuela’da bir süre sonra büyük patlamalara yol açabilir. Ama şimdilik işler tıkırında. O kaleyi düşürünce Küba’yı sıkıştırmak için en önemli kozu, Venezuela petrolü üzerindeki kontrolü de eline geçirdi.
Ama İran’da bir ayı çoktan geçen bir savaşta ABD-İsrail korsanlar kampı tokat üstüne tokat yiyor. Hepimiz seviniyoruz ama bizim gördüğümüz kadarıyla kimse şu soruyu ciddi biçimde sormuyor: İran’ın kolay lokma olmadığını bizim kadar onlar da biliyordu. O zaman savaş neden?
Devrimci İşçi Partisi, daha savaş çıkmadan kaleme alınan bir bildiriyle bu savaşa toptan karşı çıktı. Sonra ilk gün ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun önünde savaşı lanetledik. 22 Mart’ta o gün var olan bilgiler ışığında savaşın bütün önemli yanlarını ortaya koyan bir bildiri yayınladık. Ama şimdi ABD-İsrail savaşının dezenformasyon amaçlı açıklamalarla (“biz saldırmasak İran saldıracaktı”, “İsrail zaten saldıracaktı, o zaman daha da kötü bir durum doğacaktı” vb.) kasıtlı olarak karanlıkta bırakılmış olan gerçek nedenini biliyoruz.
New York Times gazetesi, tam da bizim son bildirimizin yayınlandığı 22 Mart günü, en kıdemli muhabirlerinden birinin imzasını taşıyan, ama buna rağmen kimsenin çok dikkat etmediği, yaygın tartışmaya açılmayan bir haber yayınladı. Bu savaşın nedeni, daha sonra yeni belgeler ortaya çıkmadıkça kesin olarak biliniyor: İsrail’in dış istihbarat örgütü Mossad’ın önce Netanyahu hükümetini, ardından Ocak ayının ortasında Washington’u ziyaretinde ABD yetkililerini, savaş başladığında İran’da ayaklanma olacağına inandırması. Yani onların her dakika kullandığı deyimle “rejim değişikliği”. Bilimsel adıyla söylersek İran’da iktidarın çökertilmesi.
Diyeceksiniz ki bu zaten biliniyor. Hayır, sadece kıyısından köşesinden sızan belirtileri biliniyor. Savaşın Mossad’ın savaşı olduğunu ve bütün varsayımının bu ayaklanma olduğu bilinmiyordu. Bir düzine Amerikan ve İsrail yetkilisinin demeçlerine yaslanan haber, ayaklanma beklentisinin savaşın gerçek nedeni olduğunu delilleriyle ortaya koyuyor. Bırakın ayaklanmayı, İran halkından hükümete karşı en ufak bir muhalefet belirtisi bile görülmeyince, önce Trump’ın, ardından Netanyahu’nun Mossad’a nasıl öfkelendiği, ama İsrail başbakanının ümidini en azından üçüncü hafta sonuna kadar tam olarak yitirmediğini kanıtlarıyla gösteriyor.
Bu mesele bizi, Türkiye’nin emekçilerini ve ezilen kitlelerini yakıcı şekilde ilgilendiriyor. Zira bu ayaklanmanın iki ayrı biçimi planlanmış durumda.
İlki Aralık sonu-Ocak başı yaşanan türden bir kitlesel kalkışmanın yeniden yaşanması beklentisi. Bunun neden gerçekleşmediğini Trump da, güya onun muhalifi olan New York Times gazetesi de halkın korkusuna yoruyor. Bunda bir gerçek payı olduğu, bir ülke savaştayken ayaklanma başlatmanın bir katliama yol açabileceği doğrudur ama işler bu kadar basit değil. En bilinen örnekleri hatırlatacak olursak 1917 Şubat ayında Petrograd’ın yoksul kadınları ve ardından bütün işçileri, 1918’in Kasım ayında ise Almanya’nın işçi sınıfı dünya savaşının orta yerinde ayağa kalkarak sırasıyla Çar’ı ve Kayzer’i devirdi. İranlılar bunu yapmıyorsa, bunun en azından bir nedeni, Çar ve Kayzer’den farklı olarak mollaların haklı bir savaşı yönetmekte olduğudur. İran halkı onurlu bir halktır, 1979’da yüzlerce binlerce ölü vererek Şah’ı devirmiştir. Ama şimdi, karşı olduğu hükümetin, ülkeyi emperyalistlere ve Siyonistlere karşı savunduğunu biliyor.
Bu bize de ders olsun! Ama NATO üyesi Türkiye’nin kolay kolay kendini İran’la aynı durumda bulması düşük mü düşük bir olasılık. Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren yanını savaşın birinci haftasında yapılan tartışmalardan dolayı herkesin bilmesi gerekir.
Baskıcı ve keyfi yönetim olan istibdadın sermayeye sunduğu en büyük hizmetlerden biri grev yasakları olagelmiştir. AKP iktidarı darbe dönemleri dahil Cumhuriyet tarihinin grev yasaklama rekortmenidir. Grev yasaklarının keyfiliği ve hukuksuzluğu birçok örnekte Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da tescillenmiş durumda. Ne var ki bu kararlara rağmen grev yasakları devam etmiştir.
Dolayısıyla istibdadın grev yasaklarını mahkemelerde aşmak mümkün olmadı. Mahkemeler grev yasaklarını mahkûm etti etmesine, ama grev yasağını aşmak, işçinin özellikle de grevleri en çok yasaklanan Birleşik Metal-İş’li metal işçilerinin bileğinin gücüyle oldu. Bekaert grev yasağını fiili grevle aşan ilk örnekti. Ardından Schneider (Green Transfo) geldi. Nihayet yasaklanmasına rağmen bilfiil 33 gün süren ve zafer kazanan Grid Solutions (General Electric) fabrikası işçileri grev yasaklarını fiilen hükümsüz kılan bir örnek yarattılar. Grev yasağının ilacı bulundu diyebiliriz. Bu ilacın adı Türkiye işçi sınıfına grev hakkını grev yaparak kazandıran Kavel’di!
Ancak istibdadın grev düşmanlığı grev yasağı ile sınırlı değil. Yeni yöntem devletin grev kırıcılık rolünü üstlenmesi. Grev kırıcılığı, patronun tehditle, şantajla, rüşvetle bazı işçileri grevden vazgeçirmesiyle ya da greve çıkartmamasıyla tezahür edebildiği gibi, grevdeki işçiler yerine taşeron işçi istihdam etmek ya da grevdeki fabrikanın işini başka işyerlerinde fason olarak yaptırmak şeklinde de karşımıza çıkabiliyor. Bunlar hem gayrimeşru hem de yasa dışı yöntemler.
Nihayet en son olarak Özel İtalyan Lisesi’ndeki grevde benzer bir grev kırıcılığını gördük. Milli Eğitim Müdürlüğü, kamudan öğretmenleri grevci öğretmenlerin yerine görevlendirerek grev kırıcılığına soyundu. Bu grev kırıcılığındaki en üst seviye. Açıkça 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanuna aykırı olan bu grev kırıcılığının “eğitim hakkı” ile gerekçelendirilmesi ona meşruiyet kazandırmıyor. Tam tersine bu eylemi daha da gayrimeşru hale getiriyor. Nedeni gayet açık. Derslerin normal düzen içinde yapılması öğretmenlerin taleplerinin bir toplu sözleşme ile karşılanmasına bağlıdır. Ve samimi olarak eğitim hakkından bahseden, bu toplu sözleşmenin imzalanması yönünde çaba gösterir. Eğitim hakkını, sendika ve grev hakkını gasbetmek için bahane ederek değil. Şunu da söyleyelim ki İtalyan Lisesi’nde eğitim ne durmuştur ne de aksamıştır. Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın dediği gibi okul dört duvar arasındaki yer değildir. Okul her yerdir. Ve şimdi Tomtom Mahallesi’ndeki İtalyan Lisesi önündeki çadırdır. Ve bu grev okulunda İtalyan Lisesi’nin öğretmenleri tüm Türkiye’ye hak ve hukuk, dayanışma ve insanlık dersi vermektedir. Ne mutlu böyle onurlu ve yüksek karakterli öğretmenlere sahip olan İtalyan Lisesi öğrencilerine!
Nitekim grevin geldiği aşamada, toplu sözleşmenin imzalanması için belirli bir taslakta anlaşma sağlanmasına rağmen İtalyan Lisesi yönetiminin “biz hukuki bağlayıcılığı olan bir belge imzalamak istemiyoruz” gibi akıllara ziyan ifadelerle ayak diremesiyle dersler boş geçmeye (Görevlendirme gelmesine rağmen grev kırıcılığını reddeden öğretmenlerimize de selam olsun!) devam ediyor. Bu durumda kendine “devlet” diyenin öğretmene değil bu ülkenin sadece sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanununu değil Anayasası’nı dahi tanımama cüretini gösterenlere dönüp konuşması gerekir. Ve er geç öyle de olacaktır. Çünkü İtalyan Lisesi grevcileri de birliklerini bozmadan mücadeleye devam ettiğinde kırılacak olan grev kırıcılığıdır. Onlar hem ilk özel okul grevini gerçekleştirerek hem de grev kırıcılığını grevle kırarak işçi sınıfımızın tarihine geçecektir.
Sivas’ta devrilen beton pompasının çarpmasıyla kalıbın içine düşen 23 yaşındaki gencecik bir işçinin yarım kalan hayalleri… Amasya’da, torun sevecek yaşta, 65 yaşında bir işçi ağabeyimizin inşaatın çatısından düşerek hayatını kaybetmesi… Eskişehir’de elektrik arızasını gidermeye çalışırken akıma kapılan işçi kardeşimiz… İzmir’de arıtma tesisinde kullandığı atık toplama kamyonu çamurla dolu çukura düşen işçi kardeşimiz… Ve Dilovası’ndaki Çolakoğlu Metalurji… Birkaç metrelik basit bir yaşam halatının çok görülmesi yüzünden metrelerce yükseklikten beton zemine çakılarak yaşamını yitiren sınıf kardeşlerimiz… 8 Kasım’da Dilovası’nda Ravive Kozmetik adlı parfüm fabrikasında, bir dizi ihmal sonucu hayatını kaybeden 3 evladımız, 4 kız kardeşimiz…
Ülkede resmen her gün yeni bir isimsiz mezar kazılıyor, fabrikalardan, şantiyelerden, tersanelerden, madenlerden çıkan cansız bedenler bu isimsiz mezarları dolduruyor. Yaşanan ölümlerin hiçbiri tesadüf değil. Hiçbiri talihsizlik değil. Hiçbiri işçinin bir anlık dalgınlığının sonucu değil. Ve en önemlisi, hiçbiri “görünmez kaza” değil. Her biri göz göre göre gelen, patronların kârını her şeyin üstünde tutan bu düzenin eseri. Ve sermaye düzeni bu cinayetlerin sadece faili değil, aynı zamanda sorumluları aklamanın, cezasızlıkla cesaretlendirmenin de aracı.
3’ü çocuk 7 işçi kardeşimizin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik davası en çarpıcı örneklerden birisiydi. Ravive Kozmetik’te fabrika binası kaçaktı. İşçiler kayıt dışı ve sigortasız çalıştırılıyordu. Fabrikada herhangi bir güvenlik önlemi alınmadığı gibi, denetim de yapılmıyordu. Bu şartlarda göz göre gelen iş cinayetinin tek sorumlusu yalnızca patron değil. Patrona bu denli göz yuman, adeta her türlü denetimden muaf tutan düzenin kurumları da sorumluydu. Giden geri gelmiyor ama işçi ailelerinin yüreğine bir nebze olsun su serpecek şey “adaletin yerini bulması” olurdu. Ne var ki devlet, mahkemenin kendisini emekçi halktan, sorumluları da adaletten kaçırmaya çalıştı. Mahkeme heyeti türlü ihlaller yaptı, işçi ailelerinin avukatlarının her türlü talebini reddetti. Emekçi halkın adalet talebi, sermayenin yasalarının hâkim olduğu mahkeme koridorlarında yankısız kaldı. Birkaç yetkilinin feda edildiği, patronların “taksir” kelimesinin arkasına saklanarak kendini kurtardığı, caydırıcılıktan uzak cezalarla geçiştirilen bir tablo ortaya çıktı. Soma’da, Ermenek’te, Amasra’da gördük. İliç’te, Gayrettepe’de, Dilovası’nda görüyoruz.
Bu durumun değişmesi gerek ama bu, servetinden başka bir şey düşünmeyen patronların insafına da onları koruyup kollayan yasalarla sözde adaleti sağlayacak mahkemelerin vicdanına da bırakılamaz. Elbette mahkemelerde sorumluların ceza alması için mücadele edeceğiz. Elbette işyerlerinde, fabrikalarda gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak için mücadele edeceğiz. Ama yarım hayatların önüne gerçekten geçmek için, fabrikalarda, işyerlerinde patronların orman kanunlarının hüküm sürdüğü değil, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin gereklerini hâkim kılacak bir düzen gerek. Patronların işçinin hayatından çalmasını engellemek için işçi denetimi gerek. Bu da ancak örgütlenerek mümkün. Tek tek fabrikalarda, işyerlerinde sendikalarımızda örgütlenerek... Ama tek bir kişi daha eksilmeyeceğiz diyorsak o zaman bu kanlı çarkın son bulması, patronların kâr hırsının değil, işçi sınıfının iktidarının hâkim olması gerek. Bunun için tek tek fabrikalarda sendikalarda örgütlenmek yetmez, bunun için çağrımız devrimci sınıf siyasetinde örgütlenme çağrısı.
28 Nisan “İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybeden İşçileri Anma Günü”. İlk kez 1914’te 28 Nisan günü, Kanada’da bir mahkemenin iş kazalarında patronların sorumlu olduğuna dair verdiği bir karara atfen bu tarih kabul edilmiş. 28 Nisan’da onları anacağız. 28 Nisan’dan sonra 1 Mayıs var. 1 Mayıs meydanlarında, iş cinayetlerinde yitirdiğimiz işçiler için de yürüyeceğiz. Hem onların hesabını sormak hem tek bir kişi daha eksilmemek için sınıf siyasetinin sesini yükseltmek için!
İş Aş Hürriyet için örgütlü mücadeleye!
“NATO’dan çık! NATO’yu yık!” şiarı ile safları sıklaştırmaya!
1 Mayıs işçi bayramı tüm dünyada işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günüdür. 1 Mayıs meydanları din, dil, ırk ayrımı olmaksızın mazlumların zalimlere karşı birleştikleri alanlardır. 1 Mayıs meydanlarında göstereceğimiz birlik; sermayenin, istibdadın ve emperyalizmin dayattığı kimlik temelli bölünmeleri reddetmektir. 1 Mayıs’ta birlik olmak aynı zamanda sınıfsal saflaşmada taraf olmak yani sermayeye karşı iş, aş, hürriyet için emeğin saflarını sıklaştırmak demektir. 1 Mayıs tüm dünyada mazlumların zalimlere, emperyalist ve Siyonist terör cephesine, sömürgecilere ve işbirlikçilerine karşı el ele verdiği, omuz omuza durduğu gündür.
İşçi düşmanı Orta Vadeli Program çöpe!
1 Mayıs meydanları İngiliz Mehmet’in işçi düşmanı Orta Vadeli Programı’na (OVP) işçi sınıfının cevap vereceği alan olmalıdır.
Hak verilmez alınır! İş, aş, hürriyet için örgütlü mücadeleye!
İşçi sınıfının bu saldırı programına cevabı fabrikalarda, tersanelerde, madenlerde, okullarda ve her yerde örgütlü mücadeleyle dayatmaları kırmaktır.
Emekçi kadınlar en öne!
Sınıf mücadeleleri bize bir gerçeği daha göstermektedir. O da iş, aş, hürriyet mücadelesinin kazanım ve zaferlerinde emekçi kadınların imzası vardır. Emekçi kadınlar, erkek egemen kapitalist sisteme karşı, haksızlıklara, eşitsizliklere, baskılara ve özellikle de kadına yönelik şiddete karşı kadınların kurtuluş mücadelesinin temel ve öncü gücüdür. 1 Mayıs’ta da: Emekçi kadınlar en öne!
Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!
1 Mayıs meydanları her dilden, milletten, memleketten işçilerin grev halaylarındaki, direniş çadırlarındaki yani ekmek kavgasındaki birlikteliğinin yükselmesine vesile olmalıdır. Türk ve Kürt halklarının kardeşliği, sömürgeci sermayenin, emperyalizmin himayesindeki petrol açılımlarıyla sağlanamaz. Kürdün haklarından vazgeçmesini şart koşan, Kürdün ve Kürtçenin eşitliğini sağlamayan bir çözümden bahsedilemez. Bugün istibdad rejimi, Kürt işçisi, emekçisi ve gencini savaş meydanına sürme hazırlığında. Oysa Kürt işçilerinin, emekçilerinin, gençlerinin eşitlik, kardeşlik ve hürriyet taleplerini yükselteceği meydan emperyalizmin savaş meydanı değil 1 Mayıs meydanıdır!
NATO’dan çık NATO’yu yık!
1 Mayıs’ta meydanlarda birlik olmak; Filistin’de, Lübnan’da, İran’da, Ukrayna’da, Küba’da ve tüm dünyada emperyalist ve Siyonist saldırganlığın yenilgisi için mücadele etmek demektir. Tüm dünyada anti-emperyalist bir uyanışın ayak sesleri duyuluyor. Yaşadığımız topraklarda da bu uyanışı görüyoruz. Öte yandan halkın bu uyanışına karşın Türkiye, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere emperyalist üslere ev sahipliği yapmaya devam etmekte, soykırımcı Siyonist İsrail’le kanlı ticareti sürdürmekte ve nihayet dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO’nun uluslararası zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Devrimci İşçi Partisi bu zilleti reddediyor ve tüm emekçi halkımızı 1 Mayıs’ta “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” şiarının altında buluşmaya davet ediyor.
Haydi Devrimci İşçi Partisi ile 1 Mayıs’a! Yeni ve gerçekçi tek siyaset olan devrimci sınıf siyasetinin saflarına!
1 Mayıs meydanına sınıfın saflarını sıklaştırmaya çağırıyoruz. İşçi sınıfının bu büyük taarruzu yenilgiye uğratması için sendikal mücadele yetmez, işçi sınıfının kendi partisini güçlendirmesi gerekir. Devrimci İşçi Partisi siyasette işçi sınıfının öncü partisi anlayışıyla mücadele ediyor. Sermayeyle, emperyalizmle, istibdad rejimiyle ve tüm düzen partileriyle köprüleri atmaya, yeni ve gerçekçi tek siyaset olan devrimci sınıf siyasetinin saflarında buluşmaya çağırıyoruz. Sendikaların ve fabrikaların kortejlerinden sermayeye ve istibdada karşı iş aş hürriyet taleplerini yükseltelim! İşçi sınıfının iktidarına giden yolda Devrimci İşçi Partisi kortejlerinde buluşalım!
2026 yılına girer girmez ABD emperyalizmi Venezuela’ya saldırdı. Ardından Meksika ve Kolombiya gibi bir dizi Latin Amerika ülkesinin yanı sıra Küba’yı da hedef tahtasına koydu. ABD’nin Küba üzerindeki baskı ve kuşatmayı arttırması, “zaten yıllardır ambargo var” rehavetiyle ve ambargonun sıkılaştırılması basitliği ile ele alınabilecek bir gelişme değil. ABD Küba’yı yakıtsız bırakarak boğmaya ve teslim almaya çalışıyor. 3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı ve Maduro’nun kaçırılmasının ardından, ABD’nin Venezuela petrol akışına el koyması ile birlikte Küba’nın yıllardır ayakta kalmasını sağlayan damarlardan biri kesilmiş oldu. Ardından Trump Küba’nın petrol ihtiyacını karşılayabilecek diğer ülkelerin de boğazına çökecek şekilde kuşatmasını genişletti. Trump 30 Ocak’ta Küba’ya doğrudan ya da dolaylı petrol sağlayan ülkelere karşı ek gümrük tarifeleri uygulanmasına olanak sağlayan bir kararnameye imza attı. Hedef doğrudan doğruya Küba halkının günlük yaşamıdır. ABD Küba’nın enerji damarlarını kesip hayatı felç etmeyi, sağlık gibi en temel yaşamsal hizmetlere erişimini engellemeyi, halkı karanlığa ve yokluğa mahkûm etmeyi amaçlıyor.
Trump bu şekilde Küba’nın enerji damarlarını keserken ABD’nin Hazine Bakanlığı Venezuela petrolünün Küba’ya satışına kolaylık sağlayacaklarını açıkladı. Bu açıklamada utanmazca “Küba halkını destekleme amacıyla” diyorlardı. Tabii ki bu desteğin bir şartı vardı: Venezuela petrolü Küba’daki özel sektöre satılabilecekti ama “Küba ordusu, istihbarat servisleri veya diğer devlet kurumlarıyla ilişkili herhangi bir kişi veya kuruluş ya da ABD Dışişleri Bakanlığının Küba'ya yönelik kısıtlama listesinde yer alan kuruluşlar” bu kapsamın dışında kalacaktı! Bir yandan bütün bir ülkeyi abluka ile boğ, öte yandan nefes borusunu kapitalist restorasyonun tohumu olan özel sektör üzerinden aç, devleti tamamen dışla. Bir yandan baskıyı arttır, bir ülkenin boynunu eğmeye çalış, diğer yandan içeriden siyasal ve sosyal çözülmeyi örgütlemeye yönelik bir mühendisliğe giriş. Abluka ve ambargolarla boğdukları Küba halkını “destekleme” masalıyla sunulan her hamle, Küba’yı düzenin kalıbına sokma, devrimin kazanımlarını ortadan kaldırıp işçi devletinin altını oyma hamlesidir.
İktidarın “Terörsüz Türkiye” sloganıyla başlattığı sürecin Meclis ayağını oluşturan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” 18 Şubat’ta çalışmalarını bir rapor yayınlayarak neticelendirdi. 21 toplantının 137 kurum temsilcisi ve kişinin dinlendiği görüşmelerin ardından komisyondan Kürt sorununun çözümü için ne çıktı diye soracak olursanız, cevap sıfıra sıfır elde var sıfır. Rapor “Kürt sorunu” kavramını dahi zikretmiyor. Komisyon raporuna hayır oyu veren TİP ve EMEP haklı olarak sorunun adını dahi koymayan bir metni nasıl kabul edelim dediler. Ama esas sorun başka yerde. Bu komisyonun herhangi bir aşamada Kürt sorununun çözümü için kurulduğu söylendi mi? Başta DEM Parti olmak üzere çözüm niyetiyle bu komisyona katılanlar olmuşsa da komisyonu bağlayan böyle bir tanımlama kayda geçti mi? Eğer cevap hayır ise esas sorun komisyona böyle bir misyon atfetmenin kendisinde değil mi?
Aslında en baştan itibaren durum tam tersiydi. MHP de AKP de bu meselenin Kürt sorununun çözümü ile ilgisi olmadığını, esas konunun silah bıraktırma ve “terörsüz Türkiye” hedefi olduğunu söylüyor. Ama çok daha önemlisi sürecin diğer ana aktörü olan ve kendisine Kürt hareketi nezdinde temsiliyet gücü atfedilen Öcalan da en baştan açıkça “Kürt sorunu artık çözülmüştür” saptamasıyla işe girişiyor. O halde bu sürecin devamı olan komisyondan Kürt sorununun çözümü namına herhangi bir şey beklemenin iler tutar bir yanı olabilir mi? Elbette ki yoktur. İyi niyetle bu sürece Kürt sorununun çözümü doğrultusunda müdahale edilmek istenmişse de niyetle eylem birbirini tutmuyor. Komisyona katılmaktan başlayarak, komisyon çalışmalarının tamamı (muhalefet şerhleri, itirazlar ve en son rapora hayır oyu vermek dahil!); Bahçeli’nin inisiyatifi ile başlayan ve adım adım istibdadın bir siyaseti haline gelen sömürgeci burjuvazinin yayılmacı politikalarını meşrulaştırmaya ve bu politikaları hayata geçirmek üzere yürütülen gizli diplomasiye paravan olmaya yaramıştır.
28 Şubat sabahı ABD ve İsrail birlikte İran’a tamamen gayrimeşru ve terörist nitelikte bir saldırı başlattı. Bu saldırıya karşı tutumumuz nettir: Katil ABD İran’dan elini çek! Batı Asya’dan defol! Bu savaş bizim savaşımız değil diyemeyiz. Bu savaş bizim savaşımızdır. Safımız Amerikan emperyalizminin, İsrail Siyonizminin, onlarla birlikte hareket eden İngiliz, Fransız, Alman Avrupalı emperyalistlerin, onlara hizmet eden işbirlikçilerin karşısındadır. İran’daki iktidarın ve kurulu düzenin de bir sermaye düzeni olduğunu biliyoruz. Ne oradaki iktidarı ne de düzeni savunuruz. Ama bu savaşta haklıyı ve haksızı da ayırırız. Bu savaşta haklı olan İran’dır. Haksız olanlar ABD’dir, İsrail’dir ve onlarla saf tutanlardır. Mücadelemiz haksız, yağmacı ve soykırımcı bu büyük şer cephesinin yenilgisi içindir.
Ve yenilecekler! Er ya da geç yenilecekler. Saldırganlıkları emperyalist düzenin içine düştüğü ekonomik krizdendir. Emperyalistler artık kimseyi parayla kandıramıyor. Güç gösterisi yapıyorlar çünkü giderek zayıflıyorlar. Dünyayı biz yönetiriz diyorlar ama ABD’de de Avrupa’da da kendi devletlerini dahi yönetmekten, ülkelerini bir arada tutmaktan acizler. Trump da Netanyahu da bu çürümüşlüğün vücut bulmuş hallerinden başka bir şey değildir. Dünyaya demokrasi ve özgürlük getireceklerine dair yalanlarına da artık kimse kanmıyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin misyonu dünyayı büyük bir Epstein adasına çevirmekten başka bir şey değildir. Gazze’deki gibi İran’da da çocukları hedef almaları bundandır! Asla bir yanlışlık değildir. Emperyalist/Siyonist terörün bir gereğidir! Vahşetleri ve barbarlıkları emperyalist düzenlerinin çürüyerek gebermekte oluşundandır!
Trump durmak bilmiyor. Hem politik nedenlerle hem doğal yaşı nedeniyle acelesi var. Şimdi ülkelere ikişer ikişer el atıyor. 3 Ocak’ta Venezuela Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırdıktan sonra yeniden İran’ın üzerine gitmeye başladı. Ama bir yandan da Küba’ya ambargo uygulayarak ada ülkesini petrolsüz, doğal gazsız, dolayısıyla elektriksiz, benzinsiz, mazotsuz bıraktı.
Trump hükümeti bir hükümetle “görüşmeler”e başlarsa sevinmeyecek, tam tersine uzun uzun düşüneceksiniz. Venezuela başkanıyla pazarlıkları üç ayı aşkın süreye yayıldı. Karşılıklı tek telefon görüşmelerinde Maduro’ya “ne güçlü sesin varmış” diye takdirini bile ifade etmiş, sonradan Amerikan basını yazdı. Maduro da Trump’a barış gülücüğü olarak danslar etti, şarkılar söyledi. Sesi epeyce bet, ama Trump’ın müzikten anlamaması normal. Sonunda “saraydan başkan kaçırıp” adamı New York’un insan hakları ihlalleri açısından bizim 12 Eylül cezaevlerini aratmayacak bir hapishanesine tıktılar. Şimdi orada siyahi alt düzey uyuşturucu kaçakçıları ile siyahi düşmanı beyaz mafya bozuntusu orta kademe gangsterler arasında şarkı söylüyor mudur, bilinmez. Biz onun haklarını savunur, ülkesine ve görevine dönmesini talep ederiz ama şimdi ülkeyi yönetmekte olan eski yoldaşlarının bunu isteyip istemeyeceklerini bilemeyiz.
Okyanus ötesinde Amerika kıtasında “saraydan başkan kaçırma” olayı yaşandı ya. Venezuela Başkanı Nicolas Maduro 3 Ocak’ta Amerikan emperyalizminin haydutlarınca kaçırıldı ya. Orada olan bu bölgede de sarsıntılar yaşanacağının işareti ya. Bizimkiler derhâl bir “iç cephe” tartışmasına başladılar.
Erdoğan, halkı her türlü savaşı desteklemek zorunda bırakmak istiyor: “İç cepheyi sağlam tutacak, orada gedik açmak için fırsat kollayanlara karşı daima uyanık olacağız.”
Bahçeli de kendine pay çıkarıyor: “Şimdi anlaşıldı mı iç cephemizi tahkim etmekteki samimi gayretimizin haklılığı?” diyor.
Ama ne Erdoğan ne Bahçeli, “bu Amerika gangster, başındaki adam da Baba filmindeki heriften beter, biz NATO’dan ayrılalım” demiyor. Varsa yoksa “iç cephe”.
Muhalefet de “iç cephe” zokasını bir güzel yuttu. Erdoğan’la Bahçeli lafı açtı ya, hepsi toptan topa girdi.
Özgür Özel: “Erdoğan iç cepheyi güçlendirmek istiyorsa içerideki kimseye düşman hukuku uygulamayacak.”
Ali Babacan: “İç cepheyi tahkim etmemiz gereken dönemlerden geçiyoruz, ancak ülkeyi kutuplaştırarak iç cepheyi tahkim edemezsiniz.”
Müsavat Dervişoğlu: “İç cephenin güçlendirilmesi bu hükümetin güçlendirilmesi anlamına gelmemektedir. İç cephenin güçlendirilmesi” … şudur budur.
Ahmet Davutoğlu: “Kutuplaştırmayacaksınız, şeytanlaştırmayacaksınız.”
Ümit Özdağ: “İç cephe Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ile güçlenir.”
Ocak ayının ilk 10 günü Türkiye para babaları düzeninin siyasetçileri iç cephe ile yattı kalktı yani.
İşin tuhaf yanı ne biliyor musunuz? Bu son tartışma başlayana kadar Türkçede böyle bir laf yoktu! Savaşa giren bir ülkede askerin çarpıştığı cephenin dışında kalan alanlara Türkçede “cephe gerisi” denir!
Bize inanmıyorsanız Google amcaya sorun. Ne çıktı?
Cephe gerisi
Başka sözlüklere de bakın. Hepsi ama hepsi “cephe” dışındaki alanlara “cephe gerisi” der. Bir sürü kitap var, çeşitli savaşlarda “cephe gerisi”ni anlatan. İşte bazı kitap başlıkları: Cephe Gerisi, Cihan Harbi’nin Cephe Gerisi, Basına Göre Cephe Gerisi ve Cephedeki Faaliyetleriyle İstiklâlin Kadınları.
“İç cephe”yi google’layın, karşınıza sayfalar boyu sadece her türden duvar boyası reklamı çıkacaktır!
Eee, ne öyleyse bu “iç cephe”? Muhtemelen işini bilmeyen bir çevirmen NATO eğitim malzemesini çevirirken “home front” terimini “iç cephe” ile karşılamıştır. Askeriyede “iç cephe” denmeye başlanmıştır. Ama önemlisi bundan sonra.
İktidarın bir danışmanı, “muhterem beyefendi, bu Amerikalılar iç cephe diyor, biz de öyle söyleyelim, böylece halkı her türlü savaşımızı desteklemek zorunda bırakmamız daha kolay olur” demiştir. “Eviniz de savaşın cephesidir” deriz.
İktidar bunu güzel bulmuştur. Muhalefet de zokayı yutmuştur!
Halkın her savaşı destekleme gibi bir sorumluluğu yoktur! Fetih savaşlarına, onun bunun topraklarına ve petrolüne el koymaya, başka halkları Osmanlı döneminde olduğu gibi köleleştirmeye yönelik savaşları halkın desteklemesini beklemeyin.
NATO denen emperyalist savaş makinesinin içinde yer aldığınız için Trump’ın bu bölgedeki planlarına omuz verme çabalarınıza destek vermek zorunda değil kimse. Haklı savaş vardır, haksız savaş vardır.
Trump ve benzerleri, Siyonist İsrail ile birlikte Batı Asya’yı (Ortadoğu’yu) hallaç pamuğu gibi atıyor. Türkiye’nin işçileri, emekçileri, gençleri, Trump’ın Ortadoğu hallacı olmayacaktır!
İsterseniz bütün savaş terimlerini değiştirin. Haksız savaş, haksız savaş olarak kalacaktır.
From the publisher's feed