
Sign up to save your podcasts
Or


20. yüzyıl dünya tiyatrosunun ve devrimci sanatın devi Bertolt Brecht’in ölümünün 70. yıl dönümünü yeni geride bıraktık (14 Ağustos 1956). Bu sözün ağırlığını tartmak istiyorsanız Brecht’in yan sütunda yer alan şiirine bakın: “Okuyan Bir İşçi Soruyor”.
Bu şiirdeki pedagojiye dikkat! Herkesin aşina olduğu olayları birdenbire başka bir ışığa yerleştiriyor şiir. Sorgulatıyor insana. O güne kadar aşina olanı yabancılaştırıyor. Ve en önemlisi cevap vermiyor, soruyor: “İşte size bir alay öykü/Bir alay da soru.” Brecht, sadece tiyatrosunda değil şiirinde de muhatabını, okurunu, işçiyi, emekçiyi, aktif ve sorgulayan özne haline getirmeye çalışıyor. Al sana sorular diyor. İş başa düşüyor! Yine işçinin başına!
Yazımıza dönersek, başlığı okuyan bazı okurlarımız, “demek Brecht Marksist sanatçılar arasında herkesten daha parlak, daha önemli deniyor” diye düşünebilir. Hayır, meramımız o değil. Brecht tiyatroda bildiğimiz kadarıyla en iyidir ama esas söylediğimiz başka: Brecht’in erdemi, sanat alanının Marx’ı olması. Marx nasıl bilimde ve felsefede devrimci pratiğin bilimsel düşüncesini, kılavuzunu, fenerini yaratmışsa, Brecht de Marksist sanatın yol göstericisi, teorisyeni, diyalektisyeni olmuştur. O, Marksist sanatın özbilincidir.
Önemli olan Brecht’in sanatı alımlayan topluluğu aktif ve bilinçli hale getirmeye çalışması, sanatın hayatla ilişkisini kurmasını ve görüntünün ardına geçmesini sağlamasıdır. Nasıl Marx kapitalist üretimin toplumsal biçimlerinin ardındaki derin sırrı ortaya çıkararak bütün sınıfları çağdaş toplumda kapitalist ile işçi arasındaki uzlaşmaz çelişki karşısında tavır almak zorunda bırakmıştır, Brecht de onun bilim alanında yaptığını, onun sadık bir öğrencisi olarak sanat alanında yapmaya baş koymuştur. Ve bunu fazlasıyla başarmıştır.
Kimileri artık Brecht’in modasının geçtiğini söylüyor. Sanat modayla yürümez. Hayır, Brecht, Marx’a karşı 1970’li yılların sonunda başlayan büyük taarruzun sonucunda, nasıl sanat alanında onunla var olduysa yine onunla birlikte tarihin karanlığına gömülmek istendiği için açık saldırı altında kalmıştır. Bakın Bir Fransız yazar kendi ülkesinde Brecht’in defterinin dürülmesini nasıl anlatıyor:
“[Brecht’in] mutlak usta gibi görüldüğü yılı, hatta ayı bile kesin biçimde saptayabiliriz: Nisan 1979. Le Monde gazetesinde, Michel Cournot oyuncuların ve seyircilerin geri zekâlı çocuk muamelesi görmesinden nefret ettiğini yazıyordu. Birkaç gazete, Ionesco’nun, Arrabal’ın [ve başka ünlülerin] imzaladığı bir manifesto ile oyun yazarı-yönetmen Brecht ile öğrencilerinin Stalinist totalitarizmini mahkûm ediyordu. Aynı yıl Guy Scarpetta Grasset yayınevinde Brecht ya da Ölü Asker başlıklı bir kitap yayınlıyordu.” Scarpetta’dan bir alıntı: “Brecht Kamboçya’da ya da Kolıma’da öldü, her nerede Marksizm kendi cisimleşmesinin canavarlığını gün ışığında ortaya koyduysa.” (Aktaran: Olivier Neveux, Brecht et les mauvais temps modernes, La Fabrique Editions, 2026, s. 16-17).
Fransa’da anti-komünist “Yeni Filozoflar” Michel Foucault’nun desteğiyle 1975’te Marx’a ve fikir arkadaşlarına büyük bir taarruz başlatmıştı. Hemen dört yıl sonra sıra demek ki Brecht’e gelmişti. Görüyorsunuz, burjuvazinin ve onun yamacına sığınan zengin modern küçük burjuvazinin ideologları Brecht’i neden devirmeye çalışıyor tam da Marx’ın düşünce yoldaşı olduğu için. Sanat alanını, aynen düşünce alanı gibi, sınıf mücadelesinin dışında düşünmek en büyük hatalardan biridir.
Brecht hakkında yazılacak çok şey var. Ama yerimiz yok. Bu konuda okura Devrimci Marksizm dergisinin çok yakında yayınlanacak olan 63. sayısında yayınlanacak yazıları okumasını kuvvetle tavsiye edelim.
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, NATO zirvesinin ardından, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik terörist saldırganlığının, kuşatma, yalıtma ve diz çöktürme girişimleriyle devam ettiği bir dönemde gerçekleşti. ABD Başkanı Trump’ın, son NATO zirvesine de damga vuran, savaş harcamalarını üye ülkelere paylaştırma politikasının devamı ile karşı karşıyayız. NATO’nun resmi coğrafyası olan Kuzey Atlantik ve Avrupa dışında, emperyalist çıkarları savunmak ve yükü paylaştırmak üzere paralel örgütlenmeler kurmanın tarihi NATO kadar eskidir. 1955’te İngiliz emperyalizminin himayesinde Türkiye ve Irak’la birlikte İran ve Pakistan’ı da bir araya toplayan Bağdat Paktı’nın; Irak’ta Arap milliyetçisi 1958 darbesi (14 Temmuz devrimi) sonrasında Irak’ın çekilmesiyle CENTO adını alan işbirlikçi yapılanmanın yeni bir versiyonu ile yüz yüzeyiz. ABD’nin Japonya, Avustralya, Güney Kore, Filipinler gibi vekilleriyle Pasifik’te inşa ettiği ittifaklar sisteminin bir kardeşi ile karşı karşıyayız.
Halkımız CENTO’nun adını 27 Mayıs darbesinde, Amerikancı Albay Alparslan Türkeş’in okuduğu bildirideki “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” cümlesinden hatırlar. Bu cümle Türkiye’de birbiriyle en sert iç çatışmalara giren hâkim sınıfların günün sonunda hep birlikte emperyalizme biat etmesinin bir tekerlemesidir. ABD’nin “bizim çocuklar” dediği generaller, işçi düşmanı 12 Eylül darbesini “Türkiye Cumhuriyeti, NATO dâhil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak” (bildirideki tam ifadesiyle) yapmıştır. 15 Temmuz’un Yurtta Sulh Konseyi de tanklar ve helikopterler ile sivil halkı vahşice katlederken, F-16’lar meclisi bombalarken, kanlı eylemlerini dünyaya “BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır” diye duyurmuştur. Devrimci İşçi Partisi NATO’ya, CENTO’ya ve bu kanlı ittifakların her türlü yeni sürümüne dün de bugün de karşıdır!
Anlaşmada yer alan “bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılacaktır” maddesi NATO’nun 5. maddesiyle aynı içeriğe sahip ve taraflara olası bir saldırıda ortak askerî cevap verme yükümlülüğü getiriyor. Taraflar bu maddenin “savunma” içerikli olduğunu ve bölgede hiçbir ülkeyi hedef almadığını söylüyor. Diplomatik açıdan aksi bir söylemin gelmesi şaşırtıcı olurdu. Öte yandan ABD yönetiminden özellikle de Cumhuriyetçi Parti kanadından, bu ittifakın Trump’ın bir zaferi olarak sunulması önemlidir. “Önce Amerika” politikasının bir parçası olarak, Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarını bölgesel vekillere yükleme stratejisiyle uyumludur. Bu anlamda ittifakın İran’ı hedef aldığı dillendirilmeyen ama herkesin kabul ettiği bir gerçekliktir. Devrimci İşçi Partisi, İran’a yönelik emperyalist ve Siyonist terör saldırıları karşısındadır ve bu saldırganlığa dolaylı/dolaysız destek olan tüm girişimlerin de karşısında olacaktır. Emperyalist Siyonist saldırı altındaki İran’a karşı ittifaka hayır!
Kısaca “çerçeve yasa” olarak takdim edilen, resmen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” adıyla TBMM’ye sunulan, özünde bir “petrol açılımı” düzenlemesi olan kanun teklifi 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser oy ile kabul edildi. Bu büyük mutabakat tablosunun arka planında halkın barış ve çözüm beklentisi yer almıyor. Tam tersine sömürgeci burjuvazinin, kendi yayılmacı çıkarlarını “barış ve çözüm” kisvesine sokup dayatan hegemonyasını görüyoruz. Zira görüntüdeki tüm tartışmalar ne kadar sert biçimler alırsa alsın, eninde sonunda mevcut sürecin gerçek amacını ve sınıfsal karakterini gizlemektedir. Her şey hayali bir barış ve çözüm sürecinin eksikleri ve tutarsızlıkları başlığı altına sıkıştırılmaktadır. Devrimci İşçi Partisi sürecin en başından itibaren bu yaklaşımı reddetmiş ve süreci sömürgeci burjuvazinin sömürgeci ve yayılmacı çıkarlarına dayanan, İkinci Cumhuriyetçi projenin güncel bir sürümünü içeren, emperyalizmin ve Siyonizmin bölgesel planlarıyla uyumlu bir petrol açılımı olarak tanımlamıştır.
“Terör”, “barış”, “çözüm” vb. kavramların havada uçuştuğu bir ortamda açılımı tanımlamak için adından hiç bahsedilmeyen “petrol” sözcüğünü kullanıyoruz. Çünkü süreci başlatan ve yürüten esas aktörler açıkça istibdadın unsurlarıdır. Bu aktörlerin geçmiş politikalarına ve pratiklerine baktığımızda, bilhassa da sürecin öne çıkan figürü Bahçeli açısından ele aldığımızda “Kürt sorununun çözümü” ve “barış” gibi bir motivasyon aramak, sadece politik gerçekliğe değil hayatın olağan akışına da aykırıdır. Ancak ilk defa “açılım” yapılmıyor. Daha önce de devletin savaş politikalarının önde gelen savunucuları ve yürütücüleri birden fazla defa bu tür girişimlerde bulunmuştu. Bu açılımların “çözüm” kisvesi adı altında Kerkük ve Musul’un enerji kaynaklarına ulaşmaya yönelik yayılmacı bir planı içerdiği çoğu zaman gizlenmedi. Turgut Özal 1991’de anneannesinin de Kürt olduğunu söyleyip, federasyon dahil farklı modellerin tartışılabileceğini söylerken aynı zamanda, ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist savaşına ortak olarak Kürtlerin hamisi sıfatıyla Musul ve Kerkük’e ulaşmanın peşindeydi. Sloganı meşhur “bir koyup üç alacağız” idi! 2000’li yıllarda eli kanlı kontrgerilla şefi Mehmet Ağar, “dağda gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar” dediğinde de bir barış elçisine dönüşmemişti elbette. Mehmet Ağar, milliyetçi çevrelerden gelen eleştirilere şöyle cevap veriyordu: “Ben Diyarbakır’ı vermeye değil Musul’u almaya çalışıyorum…” Dönem 10 yıl sonra yine ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemdir. Bu sefer ABD Irak’ı işgal etmiş, Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan kurulmuş, Kürtleri himaye ederek Musul’u alma planları yine depreşmiştir.
Ve şimdi yine dönem, ABD’nin saldırdığı bir dönemdir. ABD ve İsrail’in yıllara yayılan saldırıları, işbirlikçi rejimlerin mezhepçi kışkırtmaları altında bölge, Suriye’den İran sınırına kadar hallaç pamuğu gibi atılırken, bir kez daha yayılmacı planlar depreşmiştir. Bu sefer parola Türk-Kürt-Arap ittifakıdır. Erdoğan bu ittifakın tarihte “kılıç şakırtıları ile” barış getirdiğini söylerken, Bahçeli ise “81 Düzce 82 Kerkük 83 Musul” sloganını dilinden düşürmemektedir. Tüm bunlara, bu sürecin Kürt tarafında yer alan Öcalan’ın da uzun yıllardır “Türkiye’yi Ortadoğu’da büyük güç yapma” perspektifiyle Türk-Kürt ittifakını savunması (zaman zaman Yavuz Sultan Selim’e referans yapacak kadar ileriye giderek!) da eklendiğinde, tablo netleşmektedir.
Düzenin kendi iç hesaplaşmalarında taraf değiliz! Düzenle hesabımızı işçi sınıfı siyasetiyle göreceğiz!
Memleketin gündemi toz duman. Sis bulutu içerisinde yolunu kaybetmemek, doğru istikamete doğru ilerlemek zor ama zor olduğu kadar da hayati. Siste, fırtınada doğru yolu bulmak için sınıf pusulasına başvurmak, yani olan bitenleri sınıflar mücadelesi açısından ele almak zorundayız.
İstibdadın muhalefete (CHP’ye ve artık özel olarak Yeni Parti’ye yönelen) yargı operasyonu biçimindeki baskıları artarak devam ediyor. “Mutlak butlan” hamlesiyle ana muhalefeti iki parçaya ayırıp Kılıçdaroğlu tarafını fiilen yanına katan istibdad, yeni partiye geçişleri caydırmak için adeta bombardımana devam ediyor. En son Üsküdar ve Etimesgut belediyelerindeki yolsuzluk adı altındaki siyasi operasyon ve tutuklamalar bunun örneğidir. İstibdadın bu saldırılarının iki boyutu var. Biri seçme ve seçilme hakkını fiilen gasbetmektir. Uzun zaman boyunca ilk denemelerini Kürt halkının seçme ve seçilme hakkını gasbederek HDP’li belediyeler üzerinden gerçekleştiren istibdad rejimi, 19 Mart’ta İBB operasyonu ile CHP’nin olası Cumhurbaşkanı adayını hapse atarak niyetinin 12 Eylül askeri diktatörlüğünün yolundan gitmek olduğunu açıkça kanıtladı. İstibdad bu gerici yolda son sürat ilerlemeye devam ediyor. Meselenin bu boyutunda işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarı ezilen Kürt halkıyla eşitlik ve kardeşlikten, seçme ve seçilme hakkının savunulmasından, istibdada karşı hürriyetten yanadır.
Ancak tabii ki işin bir diğer boyutu var ki o da mevcut düzenin hâkim sınıfları arasındaki mücadeledir. Sınıfsal bir perspektifle bakıldığında, bilhassa sermayenin istibdadı ile sermayenin muhalefeti arasında bir kavga söz konusudur. Yolsuzluk ve hırsızlık, tüyü bitmemiş yetimin hakkının ve emekçi halkın geleceğinin gasbedilmesidir. Ama şu anda yaşanan, istibdadın siyaseti ihalelerle ve kamu kaynaklarını talan ederek finanse etme tekelini kendi elinde tutma çabasından başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında istibdadın siyasi saldırılarını teşhir edip ona karşı çıksak da, düzen muhalefetinin temsilcilerini şahsen savunmayız, düzen muhalefeti partilerinin arkasına dizilmeyiz, haramilerin paylaşım kavgasında taraf olmayız.
2023’te neredeyse tüm sol Kılıçdaroğlu’nun arkasında dizilmiş ve ona oy çağrısı yaparken biz “oy yok” dedik ve Kılıçdaroğlu, ekibiyle birlikte istibdadın safına geçtikten sonra tabii ki bunu tekrar gündeme getireceğiz. Bunu “biz haklı çıktık” demek için yapmıyoruz. Devrimci siyaset “haklı çıkmak” için yapılmaz. Ama kritik siyasi dönemeçlerde doğru tutumlar almadan ya da yapılan yanlışların özeleştirisini yapmadan devrimci bir siyasetin inşa edilemeyeceği de açıktır. “Kandırıldık” deyip geçilecek mesele midir? Onu, düzen siyasetçileri derler. Demirel’in “dün dündür bugün bugündür” tavrının Erdoğan versiyonudur “kandırıldık”… Kandırılmamak ve çok daha önemlisi “kandırmamak” devrimci siyasetin esaslarından olsa gerektir.
Erdoğan’ı yenmek için bel bağlanan neredeyse “pir” mertebesine yükseltilen Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” ile Erdoğan’ın aparatı olmaya düşmesinden sonra dahi solda, özeleştiri namına en ufak bir kıpırtı yok. Utanacak sıkılacak bir şey yok. İşçi sınıfının ve emekçi halkın çıkarlarının gereğidir. Sosyalist solda, düzen siyasetine karşı bağımsız bir odak inşa edebilmenin şartıdır. Kılıçdaroğlu faciasından sonra Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekibinin ve şimdi Yeni Parti’nin arkasına dizilmek, bir özeleştiri olmasa gerektir. 2024 yerel seçim zaferinden sonra Erdoğan’la normalleşme/yumuşama sürecine girenler, ekonomi öncelikli diyerek İngiliz Mehmet’in işçi düşmanı Orta Vadeli Program’ına en kritik anda kredi açanlar, 19 Mart sürecinde gençliği öne atıp istibdadla arka kapı diplomasisi yürütenler, Bahçeli ve MHP ile “demokratik” ittifaka hazır olduklarını iddia edenler bunlar.
Yeni Parti’yi kurarken bile istibdadın dayattığı takvime göre hareket ettiler. Ne Sulh Mahkemesi’ne yaptıkları olağanüstü kongre itirazının sonuçlanmasını ne de “mutlak butlan” davasının Yargıtay’a gelmesini beklediler. Dahası, “mutlak butlan” davasını gören Bölge Adliye Mahkemesi temyiz talebini elinde tamamen şaibeli biçimde 57 gün bekletirken, gıklarını dahi çıkarmadılar. Ve bizim sol bunları ne soruyor ne de sorguluyor… Memleketimin solcuları, çiçeği burnunda burjuva partisinin bağış kampanyasına havale yapıyor. Kılıçdaroğlu’nun neden Ankara’ya doğru değil Ankara’dan doğru “adalet yürüyüşü” yaptığını da düşünmeden, sorgusuz sualsiz kervana katılmışlardı. Yolun sonunda Kılıçdaroğlu yürüyüşle kazandığı prestiji Abdullah Gül’ün ortak cumhurbaşkanı adayı olarak pazarlanması için kullandığında da tepki göstermemişlerdi. Bugün de sosyalistler, yelken bayraklarıyla koştukları eylemlerle kazandığı prestiji, “bizim tüm mücadelemiz NATO’nun stratejik güvenliği içindir” diyerek emperyalizme pazarlamaya çalışan Özgür Özel’e herhangi bir sitemde dahi bulunmuyorlar. Kandırılıyorsunuz! Kandırılmayın! Halkı da kandırmayın!
Biz emperyalizmin saldırganlık örgütü olan NATO’dan çıkmaktan,
bağımsız ve barışçı bir dış politikadan yanayız.
Onlar, ulusal güvenliğimizi NATO’ya bağlıyorlar.
Kemal Türkler (DİSK Genel Başkanı, 13 Şubat 1976)
Geçtiğimiz Temmuz ayı Türkiye için NATO utancı ayı oldu. Emperyalizm 20. yüzyılda insanlığın başına bela ettiği, toplam 100 milyon can alan iki dünya savaşından sonra 21. yüzyılda yeniden bir paylaşım savaşına hazırlarken, onun birleşik savaş örgütü NATO yıllık zirvesini 7-8 Temmuz günlerinde Ankara’da yaptı. Bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi (DİP) bu zirveye karşı 22 ülkeden sosyalistlerin katıldığı bir uluslararası konferans düzenledi. Buna ek olarak, konferans için Türkiye’ye davet etmiş olduğumuz Filistin’den Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Yunanistan’dan İşçilerin Devrimci Partisi örgütlerinin merkezî önderliğinden temsilcilerin de konuşmacı olarak katılımıyla Türkiye proletaryasının başkenti Gebze’nin işçi sınıfı huzurunda NATO karşıtı bir anti-emperyalist salon toplantısı da yaptı.
DİP, NATO’ya karşı mücadele çağrısında, Türkiye’nin bütün öteki sosyalist partilerinden farklı olarak yüzünü esas olarak işçi sınıfına çevirdi. Gebze’deki toplantı Birleşik Metal Gebze 1 No.lu Şube’nin nazik ve dayanışmacı tutumuyla bu sendikanın toplantı salonunda yapıldı. Uluslararası Konferans’ta DİP sözcüleri NATO’ya karşı mücadelede en çok dünya işçi sınıfının oynaması gereken role vurgu yaptılar. En önemlisi, DİP NATO Zirvesi’ne karşı Türkiye işçi sınıfının bütün sendikal örgütlerini genel greve çağırdı, bu çağrıyı elinden geldiğince sendikal hareketin tabanında tartıştırdı.
Türkiye işçi sınıfının ve sosyalist hareketinin tarihinde emperyalizme ve NATO’ya karşı kesin ve ikirciksiz bir muhalefet tutumunda bizim öncüllerimiz sadece 1968’de 6. Filo’yu Dolmabahçe’den denize döken Deniz Gezmiş ve kısa süre sonra 1971 devrimci hareketinin kadrolarını oluşturacak gençlik önderleri ya da 1971’de, günümüzde İsrail’in gözü kulağı olarak iş gören Kürecik üssüne giderken hayatını yitiren Sinan Cemgil ve yoldaşları değildir. Aynı zamanda, bu yazının başındaki alıntıda görüldüğü gibi, bundan tam yarım asır önce, DİSK’in kuruluşunun 9. yılında yaptığı konuşmada ve başka birçok ortamda DİSK’in NATO karşıtlığını dile getiren Kemal Türkler’dir.
Solu felç eden düzen siyaseti ve NATO’culuk zilleti!
Başyazı: Milleti zilletten işçi sınıfı siyaseti kurtaracak!
Dünyanın dört bir yanından anti-emperyalistler Anti-NATO Konferansı’nda buluştu!
From the publisher's feed