KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Milli takımın yenilgisine suçlu aranıyorsa… Fehmi Koru

    Başlığına bakıp yazımı okumaya değer bulan sizler de, herhalde, hafta sonu olmasına rağmen, sabahın köründe televizyon karşısına geçip ‘bizim çocuklar’ diye anılan milli futbol takımımızın Dünya Kupası’ndaki ikinci karşılaşmasını izlemişsinizdir.

    İlk karşılaşmada Avustralya’ya yenilmişti milliler, Paraguay karşısına yenmek üzere çıkmışlardı.

    Paraguay’a da yenildiler…

    Herhalde üzüldünüz.

    Maçın sonucunun böyle olacağını beklemiyor olmalılar ki, oyuncular da üzgündüler. Ağlayanları bile oldu.

    ABD, Meksika ve Kanada’nın ev-sahipliğini üstlendiği turnuvada ilk turun aşılacağı sanılıyordu; ülkedeki genel havaya bakılırsa, geniş bir kitle alınacak sonucun zafer olacağından emindi.

    O kadar ki, futbolun inceliklerine hakim on yaşındaki torunum, herkesin elendiğimize inandığı yenilgi sonrasında bile, hangi ihtimallerde kaçıncı çıkılabileceğinin hesaplarını yapıyor…

    En son Dünya Kupası’na 2002 yılında katılmış ve üçüncü olmuştuk; aradan geçen çeyrek yüzyılda bir daha turnuvanın yüzünü görmemiştik; çoğu Avrupa’nın en bilinen takımlarında top koşturan gençlerden oluşan bu milli takım, turnuvaya katılmayı son anda da olsa yakalamıştı.

    Düştüğümüz grupta yer alan üç takım dişimize göreydi; yenebilir ve daha dişli takımlar karşısında şansımızı deneyebilirdik.

    Şansımız el vermemiş, nasip değilmiş, kaderimiz böyleymiş…

    Takımın İtalyan hocası, yenilginin hesabını verdiği basın toplantısında sebebi aynen böyle açıkladı: “Şansımız el vermedi, nasip değilmiş, kaderimiz böyleymiş…”

    Gelecek kupaya katılabilir miyiz acaba?

    Dört yıl sonra…

    Yalan söyleyecek değilim; etrafımla konuşurken ben de kalabalığa uyarak “Neden olmasın?” ayarında umutlu konuşurken, içten içe sonuçtan hiç mi hiç umutlu değildim.

    Şans, talih, kader eksikliği gerekçesi yüzünden değil ama…

    Ülkelerde işler yolunda gidiyorsa bu durum kendini hemen her konuda belli eder. Başarı başarıyı getirir ve öyle kazanılan moral de yeni başarılara kapı aralar…

    Türkiye 2002 Dünya Kupası sırasında insanlarının umutlu olduğu bir ülkeydi; o umut futbol dahil bütün spor alanlarında bir biçimde kendisini hissettirmeye başlamıştı.

    O umutlu halimiz epey bir süre bizi idare etti. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda o zamanın ‘bizim çocukları’ İsviçre’yi hem de 1-0 geriye düşmüşken 2-1, Çek Cumhuriyeti’ni de 3-2 yenerek çeyrek finale erişebilmişti.

    Hatta o yılın şampiyonasının ev-sahipliğine komşusu Yunanistan’la birlikte talip olmuştu Türkiye…

    Sadece umutlu değil, aynı zamanda geniş ufukluyduk da…

    Herkes yenilgiden birilerini, en çok da teknik direktör ile bazı oyuncuları suçluyor. En az suçlanacak olanlar onlar oysa…

    Turnuvayı izlemeye neden siyasiler gelmemişti dersiniz?

    Bir gözlemcinin samimi hisleri

    Yazımın bundan sonrasını yenilginin ardından hislerini benimle paylaşan bir yakınımın anlatımına bırakıyorum.

    “2008 yılından aklıma ilk, milli takımımızın 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasıʼnda gösterdiği unutulmaz mücadele ve başarı gelir.

    Takımımız, son saniyelere kadar mücadeleyi bırakmadı, hakemlerin kasıtlı/kasıtsız yanlış kararlarına aldırmadan kazandığı maçlar ile sadece bizlerin değil başka ülkelerden insanların hafızalarında da yer edindi.

    O dönemde Amerikaʼda yaşıyordum ve çalıştığım şirkette, maçlar mesai saatine denk düşmesine rağmen, Amerikalısı, Çinlisi, Bulgarı, Hindistanlısı, hemen herkes, hatta benden önce, maçı izleyebileceğimiz bilgisayarı ayarlama derdine düşerdi. Destekleri Türkiye’ye idi.

    Kanaatimce, bu ilgide sadece milli takımızın maçlarının heyecanı değil, aynı zamanda ülkemizin o dönemlerde ekonomisiyle, dış ve iç politikasıyla kazandığı prestijin de etkisi vardı. O dönemlerde, daha yaşanabilir bir dünya için, özellikle bizim etkileşimde bulunduğumuz coğrafyalarda, örnek ve umudu yeşerten ülkeydi Türkiye…

    Nereden mi biliyorum?

    Hafızamdan hiç çıkmayan olayı o dönem yaşamıştım. Yine çalıştığım şirkete yakın bir mescide yolum düşmüş ve orada, Pakistan asıllı olduklarını tahmin ettiğim, Kur’an öğrenmeye çalışan Amerikan vatandaşı çocukları gözlemlemiştim.


    6 min
  • Dünya üçüncülüğünden dünya kaçıncılığa? Ahmet Taşgetiren

    19 Temmuz’da finali oynanacak dünya kupasına 20 Haziran’da veda ettik.

    İlk turda oynadığımız iki maçı da kaybettik.

    Birinden (Avustralya) iki 20l yedik, ilk yarıda 27’inci dakikada, ikinci yarıda 87’inci dakikada.

    İkincisinden (Paraguay) bir gol yedik; ilk maçta ilk yarıda gol yemenin şaşkınlığı atılamamışken, Paraguay, daha ikinci dakikada filelerimizi havalandırdı.

    Millilerimiz böyle ilk yarıda gol yiyip ondan sonra onu kapamak için uğraşmaya, ardından da galip gelmek için çabalamaya hazırlanmamışlardı mutlaka.

    Grupta bulunan Amerika ile cedelleşmek belki ama Avustralya ve Paraguay “kolay” rakipler olmalıydı.

    “Kolay”lar bu tür turnuvaların hiç de kolay olmadığını bizi daha iki maçta turnuva dışına iterek gösterdiler.

    Türkiye’deki ve dünyanın farklı ülkelerindeki vatandaşlarımızda heyecan tepe yapmıştı. Reklam kuşaklarında firmaların bütün konsepti “Bizim çocuklar” üzerine kurulmuştu. 7’den 70’e herkes Dünya Kupasından alınacak sonuçlarla, müthiş milli heyecanla dolacak, yepyeni bir dünyaya uyanacaktı. Kim bilir emekli maaşları da unutulurdu bu arada, belki asgari ücret ve işsizlik de… Ankara’da ters kelepçelenen mülakat mağduru ya da özel okul öğretmenleri de…

    Onun için sabah 07’00’de, 06’00’da uyanmak işten bile değildi.

    Olmadı. İlk iki maçta havlu atıldı.

    Yenilemez takımlara mı yenilmiştik, hayır, mesela Amerika’nın 2-0 yendiği Avustralya’ya 2-0, yine Amerika’nın 4-1 yendiği Paraguay’a 1-0 yenilmiştik. Üstelik Paraguay maçın önemli bir kısmını 10 kişi olarak oynamışken…

    2002’nin heyecanı vardı, 24 yıl öncenin Japonya Dünya Üçüncülüğü hâlâ heyecan kaynağımızdı. Neden yine olmasındı, belki de daha iyisi… 24 yılda herhalde geriye gidilmez, ileriye gidilirdi.

    Olmadı. Şimdi 2026 Dünya Kupasında kaçıncı olabiliriz? Hiç gol atmadan elenen takımlar arasında daha çok gol yiyenlere göre mi sonunculuk sırası hesaplanır?

    Hüsran açık.

    Peki neden oldu bu?

    En azından birinci maçtan ikinci maça bir değerlendirme yapılamaz mıydı?

    Gol yemek tamam, oyunun tabiatı içinde bu var, ama gol atamamak gibi bir sendrom, takımı kıvrandırırken bir çare bulunamaz mıydı? “Çarpıcı bir yetenek israfı” diye tanımlıyor bir yabancı spor gazetesi bunu.

    Topa sahiplikte 70 -80’e – 30’ -20 bizim takım lehinde iken, üstelik ceza sahası önünde rakip takımlar önünde dokuz doğurmanın ve topla kaleyi buluşturamamanın sebebini okuyan ve çözüm üreten birisi olmalı değil mi?

    Hamit Altıntop’un bir değerlendirmesini okumuştum Hürriyet’te, 23 Ağustos 2025’te. Şöyle yazıyordu:

    “3 büyüklerin aylık maaş yükü, Avrupa’daki denk kulüplerin 2 ila 4 katı. Ama mesele sadece para değil. Avrupa kulüpleri bütçelerini stratejik planlama, liyakat ve sürdürülebilir sistemlerle yönetiyor. Türkiye’de ise büyük bütçeler çoğu zaman plansızlık ve kısa vadeli yaklaşımlar yüzünden sahaya gerektiği gibi yansımıyor. O yüzden bugün geldiğimiz noktada: Türk futbolunun en pahalı yanılgısı para değil, plansızlıktır.”

    Altıntop, faal futbol hayatını tamamladıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu’nda görev aldı.

    Gerçekten büyük finansmanın döndüğü ve toplumda derin kulüp bağlılığının bulunduğu futbol, üstelik uluslararası planda ülkeler adına ciddi prestij sağlarken, Türkiye olarak nerede ise dünryanın bütün spor medyasında “dramatik” yorumlara konu olacak bir durumda bulunmak, ülkenin yaşadığı heyecanı tuz – buz ediyor.

    Türk Milli Takımı, meselâ final oynayabilseydi ya da üçüncülük ihtimali bulunan bir maç söz konusu olsaydı, herhalde Ankara’dan büyük uçaklar kalkar, tribünler pek görkemli simalarla dolar taşardı.

    Ama belli ki bu yıllar içinde verilen emekle ilgili bir şey. Sanki bizde asıl eksik olan bu. İstikrarlı bir gelecek hazırlığı…

    Bu Dünya Kupası hüsranla bitti. Sorumlular ibret alsın ki sonrakiler hüsran olmasın.

    5 min
  • Başkan’ı durdurmak - Taha Akyol

    Başkanlık sistemi diye ağızdan çıkıyor ama çok, hatta birbirine zıt çeşitleri var. Ana ayırım, kuvvetler ayrılığının olması veya olmamasıdır.

    Trump megaloman. Şuna buna meydan okumadan, aşağılamadan duramıyor. Çin’e gitti. Çin lideri Xi ile görüştü. ABD basınında, “eli boş dündü” diye haberler çıktı. Çin liderini aşağıladığı, tehdit ettiği yolunda ben bir haber görmedim.

    Ama Batılı liderlerden aşağılamadığı, tehdit etmediği kalmadı. Çünkü kendini onların “patron”u görüyor. Xi’ye öyle davransa, kendi egosunu çizecek bir misillemeyle karşı karşıya kalabilirdi.

    İtalya Başbakanı Meloni, Trump’a yakın bir isimdi. Fakat İran’a saldırısında Trump’a destek vermedi. Trump köpürdü. “Meloni benimle fotoğraf çektirmek için yalvardı… acıdım” dedi. Tabii Meloni reddetti. Milliyetçi Meloni “Ben ve İtalya asla yalvarmayız” diye cevap verdi.

    Aslı ne? Bilmiyorum. Fakat Trump yalancılığıyla tescillidir, bunu bilmeyen yok.

    SİSTEM MESELESİ

    Hiçbir sistem yanlış politikaları ve Trump tarzı delilikleri önleyemez. Fakat aşırı yetkilerin tek elde toplanmasının büyük zararlarını önlemek için “kuvvetler ayrılığı” ve “denetim ve denge” gibi ilkeler, kurumlar geliştirilmiştir.

    Bu kültürün güçlü kurumlarla temsil edildiği ülkelerde Trump gibi megalomanlar bile yargıya el atamaz. İstediğini senatör, milletvekili yapamaz. Merkez Bankası’na emirler yağdırır ama kimse dinlemez.

    Bu “güçlü kurumlar”ın bir örneği Amerikan Merkez Bankası Fed’dir.

    Faizleri emirle indirtip piyasaya ucuz para salarak seçim kazanmak isteyen Trump, Fed Başkanı Jerome Powell’a baskılar yaptı, hakaretler etti fakat Powell “laf dinlemedi.”

    Trump onu görevden alamadı. Yetkisi yoktu. Görevden almaya kalksa biliyordu ki bağımsız mahkemeler derhal durdurur ve iptal ederdi.

    Görev süresi dolan Powell, 30 Nisan’da Fed’in bağımsızlığının değerini anlatan tarihi bir konuşmayla görevden ayrıldı. Trump, onun yerine Kevin Warsh’ı atadı.

    TRUMP’IN ATADIĞI İSİM

    ABD başkanlık sisteminde “kuvvetler ayrılığı” ve “denetim ve denge” vardır. Başkan’ın atamaları, Senato’nun denetiminden geçer. Adamı çağırırlar, sorguya çekerler, kariyeri, geçmişi, ahlakı…

    Warsh 4 Mayıs’ta Senato komitesinde sorgulandı. Konuyla ilgili soruya verdiği cevap:

    “Fed, para politikası konularında kesinlikle bağımsız olmalıdır. Fakat para politikası dışındaki konularda Senato ile ve Trump yönetimi ile çalışmak isterim.” (CNBC, 4 Mayıs)

    Görüyor musunuz, ‘Fed’e karışmayın, bunun dışındaki konularda birlikte çalışabiliriz’ diyor.

    Warsh 56 yaşında. Görevi bitince iyi bir makama gelmek için göze girmeyi düşünmüyor. Biliyor ki, liyakat, en değerli altın bileziktir.

    Trump’ın atadığı Wash, beklenenin aksine, faizleri indirmedi. Hatta enflasyonla mücadelede daha kararlı. Merkez bankacığı uzmanı Prof. Selva Demiralp, Warsh’ın “daha şahin” politikalar sinyali verdiğini ve Fed’in kurumsal yapısını güçlendirmek için dört ayrı araştırma ekibi kurduğunu yazıyor.

    ABD’de mahkemeler, Trump’ın 200’den fazla kararını durdurdular, bunu da belirtelim.

    CB SİSTEMİ

    Bizde Cumhurbaşkanı’nın hiçbir kararı ve kararnamesi Meclis denetimine tabi değildir. CB sisteminin mimarları, “Gazi Meclis”e, Senato’nun denetim yetkilerini vermediler. Trump istediği kişiyi senatör, milletvekili yapamaz.

    Erdoğan partisinin lideri olarak istediğini milletvekili yapıyor. Meclis grubuna, dolayısıyla yasamaya hakim.

    Dahası, HSK üyelerini kendisi ve Meclis’te iktidar grubu atıyor. HSK yoluyla yargı üzerinde “güçlü bir siyasi etkisi” var.

    İste, “silkeleme” soruşturmaları, HSK tarafından Akın Gürlek’in Başsavcı atanmasıyla başladı.

    Kurumlara gelince… Merkez Bankası’nın bağımsızlığı 3 Sayılı CB Kararnamesi ile kaldırıldı. Trump, Powel’ı görevden alamamıştı, Erdoğan ise bu sayede Murat Çetinkaya’yı, Murat Uysal’ı, Naci Ağbal’ı, Şahap Kavcıoğlu’nu, Hafize Erkan’ı birkaç ay arayla görevden aldı!

    Bu görülmemiş kurumsal istikrarsızlığı durdurabilecek tek kurum yok CB sisteminde.


    6 min
  • Ahlak bir yere kaybolmaz, bir gün geri döner - İsmet Berkan

    Geçen hafta pazar günü, epeydir görmediğim bir arkadaşımla mahallemizdeki kahvecide oturmuş sohbet ediyorduk.
    Sohbet bir noktasında memleketin halini konuşmaya dönüştü. Özel hayatımda bu konulardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum ama bazen kaçınamıyor insan. Arkadaşım çok kötümserdi. Ona göre Türkiye’de bütün kurumlar bitmiş, bütün denge-denetleme güvencelerimiz geri dönülemeyecek biçimde ortadan kalkmıştı.
    Her şey ölçüsüzce ve hiç de adil olmayan biçimde belirli bir grubun üstünlüğü üzerine bina edilmeye başlanmış, en temel ahlaki kurallar bile ortadan kalkmış, tamamen keyfi bir yönetim başlamıştı arkadaşıma göre. Ona hak vermiyor değildim, tespitlerinin pek çoğuna katılıyordum ama kötümserliğe, “Yandık, öldük, bittik” anlayışına katılmıyordum. Bir noktada dayanamadım, “Sen merak etme” dedim, “Ahlak geri döner.”
    Sonra da yan masada oturan ve bizim konuşmamızla hiç ilgilenmeden bilgisayarında doktora teziyle ilgili okumalar yapmakta olan 10Haber yazarı, psikiyatrist Alper Hasanoğlu’na döndüm; arkadaşıma onu şahit gösterip, “Ahlak geri döner, değil mi?” diye sordum.
    Alper, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük filozoflarından biri olan Immanuel Kant üzerine felsefe doktorası yapıyor bir süreden beri. Kant’ın felsefeye çok sayıda önemli katkısı var ama burada konumuz gereği onun seküler bir ahlak felsefesinin kurulmasına yaptığı katkı önemliydi; ben de Alper’in bana bu konuda şahit olmasını istiyordum.
    İnsanlık, en genel anlamıyla iyi, güzel ve doğru hakkındaki anlayışımızla ilgili olan ahlaka topluluklar halinde yaşamaya başladığında ihtiyaç duydu. Bu doğal bir ihtiyaçtı; kimse insanlara ahlaklı olmalarını emretmedi, insanlar bir arada yaşayabilmek için ahlaklı olmak gerektiğini kendiliklerinden, kendi akıllarıyla fark etti.
    Çoğu kişi için din ile ahlak birbirinden ayrılmaz şeylerdir ve ahlakın kökeni Tanrı inancı ile din kurallarıdır ama bu doğru değil. İnsanlar bir Tanrı inancına sahip olmadan önce de ahlak duygusuna sahipti.
    Immanuel Kant bu yanlış inancı, yani “Din olmazsa ahlak olmaz” inancını kesin biçimde yıkan isim olması bakımından önemli; o yüzden burada ‘din dışı’ anlamında kullandığım seküler ahlakın kurucusu olarak görülür. Kant’a göre insanlar ahlaki kurallara başkaları onlara öyle söylediği için değil, kendi aklıyla o kuralların doğruluğunu kabul ettiği için uyarlar.
    Ben de tam bu sebeple ahlakın bir gün mutlaka geri geleceğini söylüyorum zaten.
    Şöyle düşünün: Sanık mahkemede kendini savunuyor; savcının kendisine karşı yaptığı suçlamalarla neden ve nasıl ilgisinin bulunmadığını, örneğin bir suçlama için “O sırada ben başka bir şehirde başka bir görevdeydim” diyerek gayet ikna edici bir biçimde anlatıyor. “Tutuklarken beni şunlarla ve şunlarla suçlayarak tutukladılar ama hakkımdaki iddianamede bu suçlamalar yer almadı” diyor.
    Ama mahkeme o sanığı tahliye edeceğine hapiste tutuyor.
    Neden? Yargıçlar yaptıklarının yanlış olduğunu, aslında o sanığı tahliye etmeleri gerektiğini, hatta beraat ettirmelerine ihtiyaç olduğunu biliyor ama öyle davranmıyor, ahlakın dışına çıkıyorlar. “Ahlak bir gün geri döner” derken kastettiğim durumlardan biri bu. Yargıçlara kendi müstakil akıllarını mahkeme salonunun dışında bıraktıran baskı ortamı sonsuza kadar süremez çünkü.
    Bizden kendi aklımızı bir kenara bırakıp söylenenlere itaat etmemizi isteyen pek çok durum var, sadece mahkemelerden söz etmiyoruz. Ekonomiden eğitime, dış politikadan iç politikaya pek çok alanda iktidar bizden kendi aklımızla düşünmememizi, onun yerine tepeden söylenene itaat etmemizi istiyor; bunun için rıza yaratma mekanizmalarıyla, baktık rıza göstermedik hapse atma tehditleriyle, malımıza mülkümüze el koyma tehditleriyle itaatkâr bir tebaa olmamızı istiyor.
    İnsanlık tarihi, koca koca milletlerin kendi akıllarını kullanmaktan vazgeçip düşünme ve akıl yürütme yetkisini tek bir kişiye veya dar bir topluluğa devrettiği dönemlerin acı hatıralarıyla dolu.

    6 min
  • Demokrasinin yerlisi, millisi - Ali Bayramoğlu

    Sık olur; kavramların içi faydaya, çıkara, konuma ve zamana göre doldurulur.
    Dillerde demokrasi kelimesi anlamdan anlama dolaşıyor.
    İstişare, konsensüs, sandık, çoğunluk, millet iradesi, hâkim değer sistemi, sosyolojik eşitlik; son dönemde muhafazakâr kesimde demokrasi tanımı için kullanılan ve iç içe sokulan referanslar hâline geldi.
    Madalyonun bir de diğer yüzü var.
    Demokrasinin; katılım, çoğulculuk, azınlık, özgürlük, insan hakkı, kuvvetler dengesi ve ayrılığı gibi kavramlarla ele alındığı bir yüz bu.
    Birbirinden ayrılmaz, ayrılmaması gereken iki yüz...
    Bizde ise her zaman iki ayrı pist, iki ayrı anlam dünyası oluşturmuş iki hat...
    Toplumsal kimi değerlerin, farklı yaşam biçimlerinin ya da kökenlerin meşruiyeti ve haklarını dikkate almayan, onları küçümseyen, hatta tehlikeli gören, özünde demokrasiyi kültürel bir ayrıcalık sistemi olarak algılayan bakış açısının sıkıntısını yıllarca çektik.
    Bugün ise katılım, talep, özgürlük, bireysellik, azınlık hakkı, farklılık gibi kavramlar ve onların işaret ettiği değer sistemleriyle çoğunluk, çoğunluğun değer sistemi adına kavgaya tutuşan, bunu toplumsal meşruiyet ile siyasi hegemonyayı iç içe sokarak yapan bakış açısının sıkıntısını soluyoruz.
    Özgürlüğün sınırlı alan bulduğu, eleştirinin istenmediği ve risk taşıdığı, taleplerin rahatça dile getirilemediği, denetim fikrinin revaçta olmadığı, muhalif tavrın bir bedele dönüştüğü, itaatin ise bir değer ilan edildiği bir toplumsal düzenin demokrasiyle ilişkisi ne kadar olabilir?
    O düzen tarihsel kimi eşitsizlikleri gidermiş, kimi adaletsizlikleri ortadan kaldırmış, sosyolojik bir imkân eşitlenmesinin önünü açmış olsa da bu sorunun önemi ve değeri değişmez.
    Demokrasi, insanların eşitlik peşinden koşmasından, “adam yerine konmak arayışı”ndan ve bunun meşruiyetinden ibaret değildir; aynı zamanda eşitliği ve adam yerine konulmayı sağlayan ve düzenleyen kuralların güvence altında olduğu bir düzendir.
    Bu düzenin can damarı ise özgürlük ve özgür düşüncedir.
    Demokrasinin bir anlamı da burada gizlidir.
    Düşünceyi, özgür ve rekabetçi tartışma besler. Tartışmayı mümkün kılan ise demokrasidir.
    Tartışmanın temel işlevi “ötekini” dinlemek ve anlamaksa, anlamak farklı görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa, etkileşim de zengin ve yaratıcı bir kimlik üretiyorsa, bu; eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kurallar etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...
    Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve zihniyettir...
    Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha dönüşür. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı hâline, çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik hâline geliverir.
    Oysa demokratlık, her şeyden önce kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabasıdır. Ve bu çabanın, ötekilerin, bizden farklı olanların varlığıyla, talepleriyle ilişki içinde olmasıdır.
    Farklı olanı anlamak böyle mümkün olur ve bu, demokratlığın ana koşuludur. Yani farklı olanı anlamak yetmez; onunla birlikte bir şeyler inşa etmek iradesi gerekir. Bu nedenle demokratın merceği topluma dönüktür; devlete, siyasi merkezlere değil.
    Bunun içindir ki demokratlık parçalı olmaz.
    Demokratlık, kimliğe göre, esasa göre şekil değiştirmez.
    Demokrasinin yerlisi, millisi hiç olmaz.

    5 min
  • CHP’nin ve İran’ın unutturduğu mesele - Osman Sert

    CHP’nin yönetiminin mahkemenin mutlak butlan kararı ile değişmesi geçiştirilebilecek bir mesele değil. Ülke tarihinde ilk kez ana muhalefet partisinin yönetimi doğrudan dış müdahale ile iktidarın işine yarayacak şekilde değiştirildi. Bundan sonrası da fazlasıyla karanlık olmasa da belirsizliklerle dolu. Özgür Özel’in kurması beklenen partinin şimdiden AK Parti’nin önünde birinci olduğu haberlerine büyük bir mim koyup geçelim.
    ABD ve İsrail’in birlikte İran’a saldırması da Orta Doğu tarihinde milat olarak işaretlenebilecek olaylardan biri. Irak savaşı nasıl bölgenin tarihini ve dengeleri kalıcı olarak değiştirdi ise İran savaşı da en az orta vadeli olarak yeni bir denge ya da dengesizlik inşa ediyor. Trump’ın Tahran’la anlaşması İsrail ile ABD arasındaki ilişkileri bile sarsmış durumda.
    Her ikisi de tek başına gündemi defaatle belirleyip üzerinde durulması gereken bu gelişmeler ülkenin 40 yıldır ufkunu karartan Kürt meselesinde PKK’nın tasfiyesi gibi hayati bir konunun üstünü örtüyor. Aslında bu süreci başlatan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ilk günden beri itiraz ettiği konu.
    Bahçeli, 19 Mart operasyonları ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuklanması sonrası “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni saran hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk iddialarından dolayı Silivri Cezaevi’nde bulunan zanlı Ekrem İmamoğlu’yla ilgili mahkeme süreçlerinin ivedilikle görüşülüp karara bağlanması gerekmektedir.” sözleriyle meselenin bir an önce sonuca bağlanmasını istemişti.
    Mutlak butlan kararından sonra da “Mahkeme kararına yönelik itiraz merci olan Yargıtay konunun hassasiyetine binaen itiraza yönelik kararını bir an önce vermelidir.” açıklamasının amacı da benzer. Bahçeli; Türkiye’nin en önemli meselesi olarak gördüğünü sayısız kere söylediği süreci yavaşlatacak, gündemi değiştirecek meselelerden haz etmiyor. İktidarın iki ortağı arasındaki gündem farklılaşması da bu rahatsızlığa rağmen devam ediyor. Erdoğan seçime kadar maliyeti ne olursa olsun muhalefeti ve muhtemel adayları kendisi şekillendirmek istiyor. Bahçeli ise PKK’nın tasfiyesinin ülke için de İttifak için de daha kritik olduğu görüşünde. Aslında her ikisi de nihayetinde Cumhur İttifakı’nın devamı için bir formül üzerinde çalışıyor. Sadece Bahçeli’nin yolunun memlekete faydası varken CHP operasyonları ülkenin demokratik standardını aşağı çekiyor.
    Gelinen noktada PKK’nın silah bırakması süreci yasal düzenlemenin çerçevesine ve takvimine sıkışmış durumda. ABD ve İsrail’in İran’a saldırması ister istemez sürecin devamına dair soru işaretleri doğurdu. Örgütün böylesi bir çatışma ortamında sürece ne kadar bağlı kalacağına dair güvenlik bürokrasisinde tereddütler oluştu. Nihayetinde jeopolitik dengelerin değişmesi ile daha önce süreci yarıda bırakmış bir aktör var. Ancak karşıda da her şeye rağmen zorlukları yöneterek süreci ilerletmeye çalışan bir Ankara da yok.
    Silah bırakma mı yoksa yasal düzenleme mi önce ikilemini aşmanın formülünü bulmak zor değil. Dünyada çatışma çözümleri pratiğinde de başkentte devlet kurumlarının senaryo havuzunda da bununla ilgili yeterli alternatif var. Mesele iktidarın takvim ve ilerleme konusunda daha net bir iradeye ve gündem önceliğine sahip olması.
    Örgütün ve lider kadronun önceliklerinin beklentilerle örtüşmeyen tarafları olsa da Öcalan’ın işin içinde olduğu, Cumhurbaşkanı’nın –daha önce istediğinden yapabildiğini defalarca gösterdiği- net bir irade ile meseleyi sonuna kadar götürmeye karar verdiği, Beyaz Saray’ın da Ankara’ya ahlaki maliyetleri yüksek olsa da destek verdiği bir ortamda örgütün tek başına süreci engelleme kapasitesi sınırlı.
    DEM Parti sözcüleri yasal düzenlemenin Meclis tatile girmeden genel kurulda onaylanmasını istiyor. Bunun da sürece başından beri kerhen de olsa destek veren CHP iktidar müdahalesi ile liderlik ve oryantasyon sorunu yaşarken olması gerekiyor. Aksi takdirde Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasının üzerinden tam iki yıl geçmiş olacak.

    6 min
  • Kılıçdaroğlu’nun arınma zurnası çatallaşırken - Akif Beki

    Kılıçdaroğlu, CHP’li belediyelere operasyonları hukuki değil siyasi buluyordu. Mutlak butlana çanak tutan arınma videosuyla ağız değiştirdi ve yargı kararıyla CHP’nin başına döndü.

    Derdi gerçekten arınma mıydı, yoksa iktidara göz kırparak CHP’nin başına atamayla indirilmek mi?

    İşte operasyonların sonraki ilk hedefi Adalar Belediyesinde bu test ediliyor şimdi.

    Arınma mı diyeceklerdi, yolsuzlukla değil CHP’yle mücadele ediliyor diye belediye başkanlarına sahip mi çıkacaklardı?

    Adalar Belediyesine inceleme başladığında Kılıçdaroğlu renk vermemişti. Kendi belediyesi değilmiş gibi, havaya bakıp ıslık çalarak geçiştirmişti.

    Fakat dün sabah Adalar Belediye Başkanı Akpolat’la birlikte 41 kişi gözaltına alındı.

    Aynı sırada Silifke Belediye Başkanı Turgut da gözaltına alındı, 18 kişiyle.

    Nereye kadar kaçabilirdi ki, arınma zurnası illa ki bir yerde çatlak sesi verecekti. O an geldi nihayet.

    Kılıçdaroğlu’nun Sözcüsü Müslim Sarı şöyle ortaladı:

    “Operasyonların istisnasız biçimde CHP’li belediyeleri hedef aldığını bu sabah Adalar ve Silifke’de bir kez daha görmüş olduk. Yargı süreçlerinin kamu vicdanını zedelemeyecek şekilde, hukukun evrensel ilkeleri doğrultusunda ve masumiyet karinesi gözetilerek yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.”

    Çatlak zurnanın zırt sesi vereceğinden emindim ama doğrusunu isterseniz bu kadar kısa sürede de beklemiyordum.

    Ne anlıyorsunuz Müslim Sarı’nın tepkisinden? Yarım ağız değişikliği anlıyorum ben. Geriye de tam dönemiyor, arınma söylemini ileriye de götüremiyorlar.

    Arınma iddiası her seferinde ayaklarına dolanıyor böyle.

    Önceki örneklerini biliyorsunuz.

    Üstüne “haram parayla alınmıştır” yazdırıp teşhir ettirdikleri arabaya Özgür Özel’i oturtacaklardı. Arka koltuktan Kılıçdaroğlu’nun çıkması uzun sürmemişti. Parti parasıyla satın aldırıp kendisi kullanmış meğer.

    İBB itirafçısı Aziz İhsan Aktaş’ın zırhlı aracına bir buçuk yıl şahsen binenin de o olduğu söylenmişti.

    Güler miydiniz, ağlar mıydınız?

    Butlancılar kazdıkları çukura düşmeye, attıkları zifosu üzerlerine sıçratmaya devam ediyor.

    Araba fiyaskosu için ‘sembolik, meselâ yani’ demiş, tiyatro gösterisi olduğunu itiraf ederek bir de tüy dikmişlerdi.

    Sahte arınma şovu şimdiden böyle dökülüyorsa gerisini siz düşünün.

    Yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal...

    Bu ikilemde bocalayarak geçecek artık günleri.

    Arınmaya ne tam evet ne tam hayır, ancak ve en fazla yarım ağızla ‘havet’ diyecekler. Arada, ortada kalacaklar hep.

    Arınmadan, arındırmadan kasıtlarının ne olduğu belliydi. Sözlükteki diğer karşılığı olan tasfiye anlamında kullanıyorlardı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine yönelttiği tek adam eleştirilerine cevap verirken Bay Kemal’in ‘tek adamcağız’ olduğundan bahsetmişti. ‘Ortada bir parti bile yok, tek adamcağız yönetimi var’ şeklindeydi.

    CHP’de parti içi demokrasi çalışınca ‘tek adamcağız yönetimi’ kaybetmiş, o iddia doğrulanmamıştı.

    Bay Kemal buna çok içerlemiş olmalı ki... Kendisine ‘tek adamcağız’ yetkileri vermiş gibi yorumladığı mutlak butlan kararıyla Cumhurbaşkanı’nı haklı çıkarmaya, ‘âciz tek adam’ yönetimini CHP’de geri kurmaya uğraşıyor.

    Aksi hâlde, bir daha kurultayda, sandıkta seçim kazanabilecek isimleri, yani parti içi demokrasiyi tasfiyeye girişir miydi?

    Kurultay seçiminde şaibeyse asıl sorun; tekrar toplar, kurultay iradesini tazeleyerek kapatırdı konuyu. Oysa bırakmaya değil, kurultayla tekrar yerinden edilemeyecek şekilde kalmaya geri gelmiş gibi davranıyor.

    İktidarın muhalif görünümlü gazeteci dostları, maskelerini indirdi, süreç buna zorladı onları. Ama uzun süre öbür yüzlerini saklayabilmişlerdi.

    Butlancıların çatlak zurnası ise o kadar iyi kamufle olamadı. CHP’yi iktidarın muhalif görünümlü partisi yapacaklarını her testte ele veriyorlar.

    İçi boşaltılmış, anlamından arındırılmış, ruhu tasfiye edilmiş bir ambleme seçmeni oy verir mi? Vermezse butlancılar, CHP’yi iktidara yardımcı bir muhalefet partisine çevirmeyi yüzlerine gözlerine boşa bulaştırıyor, başaramayacaklar demektir.

    5 min
  • Anahtar Parti’ye oy veren yüzde 5 kim? Elif Çakır

    AK Parti, sandıktan çıkan mesajı anlamak ve eriyen oylarını milletin gönlünde geri kazanmak için yanlışlarından vazgeçmek yerine, kendisinden kopan seçmenin CHP’ye yönelmesinin öfkesini yargı eliyle CHP’den çıkarmaya çalışadursun…

    Öyle görünüyor ki AK Parti ve MHP, ‘CHP’ye eli gitmeyen seçmenlerini’ de kaybetmeye başlamış. Kendi tabanını ‘bunlar artık bu ülkeyi yönetemiyor, ülkenin sorunlarını bunlar düzeltemez’ noktasına getirmiş.

    Bir siyasi parti için aslı tehlike oy kaybetmesi değil, seçmenini ‘artık yeter’ noktasına getirmesidir.

    ***

    Geçtiğimiz pazar günü İzmir’deydim. Gelme sebebim; henüz iktidar imkânı, belediye gücü, medya desteği ya da köklü bir teşkilat hafızası olmayan, kuruluşunun üzerinden yalnızca bir buçuk yıl geçmiş olmasına rağmen anketlerde yüzde 5’leri gören Anahtar Parti’nin Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu’nun İzmir programını izlemekti.

    Genel seçim barajının yüzde 7 olduğu bir ülkemizde, üstelik vitrininde öyle çok tanınmış, popüler, şöhretli isimlerin bulunmadığı yeni bir partinin yüzde 5’leri görmesi hafife alınacak bir gelişme değildir.

    Yavuz Ağıralioğlu’nun ifadesiyle bu oran “önemli bir siyasi çıkış yakaladığını” gösterir.

    Şunun altını ayrıca çizmek gerekiyor: Ülkemizde ana akım medyanın (gerçekte ana akımlık bir hali kalmadı ama) durumu ortada; iktidarın kontrolünde. Anahtar Parti’nin ana akım medyada kendisine yer bulamaması şaşırtıcı değil. Fakat muhalif medyada da kendine ferah feza yer bulabilen bir parti değil.

    Buna rağmen kamuoyu araştırmalarında yüzde 5’leri de görebilmesi önemli. Bu oran, Anahtar Parti’nin artık sadece merak edilen bir parti olmadığını, belli bir seçmen grubunda karşılık bulmaya başladığını, yani artık yavaş yavaş siyaset sahnesinde hesaba katılması gereken bir aktöre dönüştüğünü gösteriyor.

    Tek başına iktidar olamasa bile ittifak siyasetinin geçerli olduğu bu iklimde ikinci tur pazarlıklarını, büyük partilerin stratejilerini etkileyebilir.

    Ben de işte bu sorunun peşinden gittim İzmir’e: Anahtar Parti kimlerden oy alıyor? Kim bu yüzde 5?

    ***

    Programa Karşıyaka Çarşısı’ndaki esnaf ziyareti sırasında dahil oldum. Böylece Mustafa Kemal Atatürk Spor Salonu’nda yapacağı konuşma öncesi, sokaktaki havayı görme imkânım oldu. Çünkü asıl karşılık bir lider sokakta yürürken, kendiliğinden oluşan kalabalık ve gösterdikleri teveccühtür.

    Şunu net olarak söyleyebilirim inanılmaz bir teveccüh, muazzam bir sevgi var. Caddede yürürken kartopu gibi sarıldı etrafı.

    Ağıralioğlu kendisine yaklaşan kim varsa “Bana ne nasihat buyurursunuz, nasihatiniz nedir?” diye sordu.

    Kimi, “Konuşanı, yazanı, söyleyeni cezaevine atan bu iktidarı artık değiştirin, sandığı getirin” dedi.

    Kimi, “Çok çocuklu anneler pazarlarda çöpten yiyecek toplayacak hale geldi, pazarları geziyor musunuz?” diye sordu.

    Kimi, “Artık bu ülkeyi yönetecek iyi insanlara ihtiyaç var, kötüler gitsin artık” dedi.

    Kimi de bir paket makarnanın 40 liraya çıkmasından yakındı, “Makarna yoksul yiyeceğiydi, artık makarnayı bile alamaz hale geldik” diyerek yakındı.

    Ama istisnasız hepsi şu iki şeyi söyledi, ilki: “Sakın Ümit Özdağ, Sinan Ogan olmayın, bize hayal kırıklığı yaşatmayın, partiniz ayrı kalsın ittifak yapmayın, sizi seviyoruz bizi üzmeyin.”

    İkincisi “Bunlar bu ülkeyi yönetemiyorlar, korkuyoruz, geçinemiyoruz, konuşamıyoruz artık değişim istiyoruz, bunlar gitsinler artık ve iyi insanlar gelsinler bu ülkeyi yönetmeye.”

    Karşıyaka Çarşısı’nda Anahtar Parti liderini özellikle bekleyen bir grup da çıktı karşımıza. Beni en çok şaşırtan sahne bu oldu. Ege Üniversitesi’nde yaşanan gerginlikler sırasında 20 Şubat 2015’te hayatını kaybeden Ülkü Ocakları Ege Üniversitesi sorumlusu Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun arkadaşlarıydı. “Başka arkadaşlarımız ölmesin, Fıratlar ölmesin, oyumuz size” diyerek Ağıralioğlu’na sarıldılar ve ‘oylarını Anahtar Parti’ye vereceklerini ama Cumhur İttifakı’na katılmamasını istediklerini’ söylediler.

    8 min
  • Buna tavuklar güler - İskender Öksüz

    Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Thomas J. Sargent, modern makroekonominin kurucu isimlerinden biri kabul ediliyor. Uzun yıllar Princeton ve New York Üniversitelerinde ekonomi hocalığı yapmış. 2013 yılında Princeton Üniversitesinde verdiği, “Fiyat Kontrolleri ve Enflasyon” başlıklı halka açık konferansında sarf ettiği ve bugün meşhur olmuş bir sözü var: “İktisatçılar çok şey bilmez ama kıtlık ve fazlalığın sebebini gerçekten biliyoruz.” Nedir bildikleri? Şudur: Kıtlığın da fazlalığın da sebebi narhtır. Narh, bir malın veya hizmetin fiyatını, siyasî otoritenin emirle belirlemesidir. Bunu iyi niyetle yaparlar. Halk pahalı mal almasın diye emrederler: “Fiyat düşürüleceeek… Düşür!” Veya zavallı üretici sıkıntı çekmesin diye emrederler: “Fiyat yükseltileceeek… Yükselt!”

    Hâlbuki fiyat, iktisat biliminin asıl konusudur. İktisattaki hemen her olayın hem sebebidir hem sonucudur. Daha teknik bir deyişle fiyat, iki unsurun denge noktasıdır: Üretici bir malı veya hizmeti hangi fiyat karşılığında üretip s ize satmaya razı olur? Piyasada bir üretici ve bir tüketici yok. Bu sorular istatistik sorulardır, cevapları da istatistik cevaplardır. İnsanlar daha pahalıya almaya razı olursa piyasaya daha fazla üretici girer. Bu daha fazla üretici sayesinde de daha fazla mal ve hizmet üretilir. Bu fiyat yükseldikçe ürünün artmasına, fiyat azaldıkça da ürünün piyasadan çekilmesine bir ad veriyorlar: Arz eğrisi. Bir de işin talep tarafı var. Ürün pahalılaştıkça ona olan talep düşüyor. Ucuzladıkça insanlar daha fazla alabiliyor, daha fazla almak istiyor. Bu da talep eğrisi.

    İşte fiyat bu: Arz eğrisi ile talep eğrisinin kesiştiği, ikisinin dengelendiği bir nokta var. O nokta, ürünün fiyatıdır.

    Ürünün fiyatı, maliyet artı kâr değildir. Ürünün fiyatı, iktidarın öngördüğü fiyat da değildir. O iki eğrinin, arz eğrisiyle talep eğrisinin kesiştiği yerdir. Piyasanın, yani “görünmez el”in tayin ettiği kadar liradır. Ne eksik ne fazla.

    Şimdi siz, pahalılığı ortadan kaldırmak ve enflasyona engel olmak için fiyatı düşürdünüz. O denge noktasından uzaklaştınız. Ne olur? Talep artar. Çünkü mal ucuzlamıştır. Daha çok insan onu alabilecek hâldedir. Az alan da daha fazlasını alabilir. Buna karşılık üreticilerin bir kısmı piyasadan çekilir. Onlar önceki fiyatla üretebiliyordu. Artık bu yeni düşük fiyatla üretmek istemeyebilirler; veya ellerindeki imkânları, kendilerini daha çok tatmin edecek başka bir malın üretimine çevirebilirler. İşte kıtlık böyle doğar. Bir taraftan talep artarken diğer taraftan arz düşmektedir. Kıtlık…

    Bunu önce sütte, sonra ette denedik. Halkımız rahat rahat süt alabilsin, bebeğine, çocuğuna süt içirebilsin diye… Ne güzel bir gerekçe değil mi? Süte daha düşük fiyat verdik. İnsanlar süt üretimine devam etmek istemedi. İnekler kesimhaneye gitti. İnekler kesilince danalar da azaldı. Aman halkımız etsiz kalmasın diye ucuz et ithal ettik… Besi hayvancılığı tamamıyla bitti. Şimdi Et ve Süt Kurumu, Et İthalat Kurumu ve o sevgili halkımız pek az kırmızı et yiyebiliyor.

    Kırmızı et bitince, arzı azalınca, fiyatı yükselince tüketici beyaz ete döndü. Kırmızı eti yok ederek yaptığımız hatayı telafi edelim. Nasıl mı? Beyaz et fiyatlarını düşürerek. Nasıl olacak? Beyaz et üreticilerine sabaha karşı baskın yapacağız. Kafalarından tutarak polis otolarının arkasına tıkacağız. Sonra tutuklayacağız. Kim bilir, belki bir Yumurta ve Tavuk Kurumu kurarız. O da yumurta ve tavuk ithal eder.

    Bu kadar iktisat nutku attık. Şimdi ne olacak dersiniz? Tavuk fiyatları ucuzlayacak, her taraf tavuk olacak. Halk da rahat rahat tavuk mu tüketecek?

    Aklıma başka bir Nobelli iktisatçının, Milton Friedman’ın sözü geliyor: “Bizim hükümete Büyük Sahra’nın yönetimini verseler, beş yıla kalmaz kum kıtlığı başlar.”

    Aklınıza bir soru takılmış olabilir. Sen arz, talep falan diyorsun ama Bodrum’da lahmacun beş bin liraya satılıyor (Yoksa üç bin miydi?). İstanbul Hava Limanı’nda (İGA’da) bir tost, bir ayran kaç Euro sen biliyor musun? Hani neyin eğrisi? Haklısınız. Ama ben de haklıyım.


    6 min
  • Akrabadan biri ama hangisi? Yusuf Ziya Cömert

    Aşina olduğumuz, önceden tecrübe ettiğimiz bir siyasi zeminde değiliz. Bir tane iktidar partisi var. Bir de iktidar partisini kayıtsız şartsız destekleyen yardımcı parti. Koalisyonun içine girmiyor, meccanen, vatan millet aşkına destekliyormuş gibi duruyor fakat verdiği desteğin faydalarını görüyor.

    İktidar partisinin bir lideri var. Cumhurbaşkanı Erdoğan. Türk demokrasi tarihinin en güçlü siyasi lideri.

    İktidar partisi bazı konularda son derece başarılı.

    Yol, köprü, tünel gibi inşaat sektörünün faaliyet alanına giren konularda ve savunma sanayiinde.

    Eğitimde durum iyi değil. Kültürde iyi olmadığımızı zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan da itiraf ediyor. Kültürle ilgilenen bir bakanımız bile yok.

    İktidar kendi onardığı ekonomiyi kendi beceriksizliğiyle fena halde bozdu. Paradan kendi eliyle kaldırdığı sıfırlar geri gelmeye başladı.

    İnsanlar zihinlerindeki fiyat kavramını kaybetti. Her şeyin fiyatı her şey olabilir.

    Gelir dağılımının gidişatı da zenginler lehine saptı. Yerli ve milli Robin Hood’larımız fakirden alıp zengine veriyor.

    Bir büyüme rakamımız var, bombeli büyüyoruz, zenginlerin bulunduğu taraf boyuna şişiyor. Dolar milyonerlerinin sayısı dünyada yüzde 1,2 oranında artarken bizde yüzde 8,4 oranında arttı, dünya ortalamasından 7 kat fazla. Gerçi dolar enflasyonu ve doların hususi gayretle yerinde saydırılması hesaba dahil edildiğinde büyüme rakamı düşüyor.

    Yolsuzluk endeksinde muasır medeniyet seviyesinin üzerinde olduğumuz kesinleşti. 124. Sıradayız. Fakat yolsuzluk artık ülkemizde sorun sayılmıyor. Milletçe yolsuzluğa karşı ‘sürü bağışıklığı’ kazandık. Hele de yolsuzluğu iktidar yapıyorsa. Yargı sisteminin iktidarın yaptığı yolsuzluklarla ilgilenmesi gerekmiyor. Muhaliflerin veya yolsuzluk yapmaya mezun olmayanların yaptığı ya da yapmadığı yolsuzluklarla ilgilenmesi yeterli oluyor.

    Hukukun üstünlüğü konusunda da hızla geriliyoruz. 143 ülke arasında 118. Sıradayız. Temel haklar konusunda hepten kötüyüz. Sıralamadaki yerimiz 134.

    Kişi başına düşen demokrasi de azalmaya devam ediyor.

    Böyle bir durumda genel seçimlerin ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin memleket için önemli olması lazım. İktidarın başarısız olduğu alanlarda muhalefet partileri çalışacak, ülkeyi bu sıkıntılı hallerden nasıl kurtaracaklarını millete anlatacaklar ve bir sonraki seçimde iktidara aday olacaklar.

    Fakat sistemimiz biraz değişik, iktidara aday olabilecek seviyeye geleni dövüyorlar.

    Hayır, dövmüyorlar, dövmekten beter ediyorlar. Hapse atıyorlar. Ya da mutlak butlan gibi yöntemlerle felç ediyorlar.

    Muhalefetteki performansınız, iktidara gelme potansiyeliniz, toplumun teveccühüne mazhar olmaktaki muvaffakiyetiniz başınıza bela oluyor.

    Programı nispeten düzgün, liderleri makul fakat taraftarı az partiler yok değil.

    Bu partilerin taraftarının az olması toplumdaki bir kabulü yansıtıyor olabilir mi? İnsanlar, bu siyasetçiler dürüst, ahlaklı, bizim memlekette dürüst adama iktidar vermezler diye düşünüyor olabilir mi?

    Bir ihtimal.

    Devlet imkanlarıyla, devlet aygıtlarıyla muhalefet potansiyelinin zapt u rapt altına alınabildiği aşikâr olunca bazı siyaset erbabı AK Parti dışındaki siyasi alternatifleri konuşmayı artık cazip bulmuyor.

    Keza Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarından bahsetmeyi de…

    Bunların yerine ne konuşulabilir? Erdoğan sonrası konuşulabilir.

    Aslında Erdoğan görevinin başında iken Erdoğan sonrasını konuşmak başka iktidar alternatiflerini konuşmaktan daha sakıncalı.

    Hele iktidarın yakınındakiler tarafından konuşulması. Kabalık bile sayılabilir.

    Ne demek Erdoğan sonrası? Miras peşinde misiniz?

    AK Parti içinden halk arasında, kahve köşelerinde ya da sosyal medyada adı dillendirilenler oluyor. Ama sessizce, fısıltı şeklinde.

    Normaldir, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK parti içindeki muhtemel lider adaylarını dengine getirdikçe tasfiye etmiş olması böyle bir ihtiyata sebep olmuş olabilir.

    Adı aşikare dillendirilenler daha çok akraba-i taallukattan.



    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR