KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • ‘Ayrık sosyolojiler’i ne yapmalı? Ahmet Taşgetiren

    ''Ayrık sosyolojiler” ifadesi İhsan Aktaş’a ait. Aktaş, GENAR’ın sahibi, yöneticisi. GENAR, 1997 yılında kurulan ve kendisini “Eğitim – Araştırma – Danışmanlık” alanındaki çalışmalarla tanıtan bir firma.

    GENAR’ın siyasetle ilişkisine baktığımızda başından beri Ak Parti ile iç içe olduğu görülür. İhsan Aktaş’ın da özellikle Ak Parti için bir “Akil insan” misyonu ifade ettiği söylenebilir.

    Aktaş’ın Yeni Şafak’ta (21 Haziran) çıkan yazısının başlığı şöyle: “Büyüyen Türkiye vizyonu ayrık sosyoloji ile ne zaman uzlaşacak?”

    Başlıktan da yazının genel muhtevasına ilişkin bir fikir edinilebilir. İhsan Aktaş’a göre Ak Parti iktidarı ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde “Büyüyen bir Türkiye vizyonu var” ama bunu Türkiye’de bir “sosyoloji” henüz kabul etmiş değil.

    “Ayrık” kelimesi ile tanımladığı o “sosyoloji”yi İhsan Aktaş “kendisini bir ideolojik kaleye hapsetmiş ve dünyadaki dönüşümü yeterince okuyamayan bir toplumsal kesim” olarak niteliyor ve “varlığı(nın) geleceğe ilişkin önemli bir sorun alanı oluşturduğunu” ifade ediyor.

    Şu ifadeler de Aktaş’ın “Ayrık sosyoloji”ye ilişkin bakışını özetliyor:

    “Aldıkları eğitim, yaşam tarzları ve kültürel referansları nedeniyle Batı sistemiyle iç içe yaşayan bu kesimler, Batı’nın mutlak üstünlüğünün sorgulanabileceği, akıllarından geçen bir durum değildi. Batıya mutlak imanla bağlı olan kesimler yerli politikalar karşısında henüz ne yapacaklarına karar veremediler.”

    Aktaş yazısını “Bugün ise dünya yeni bir kırılma yaşamaktadır. Türkiye’nin önündeki temel meselelerden biri, büyüyen Türkiye vizyonu ile bu ayrık sosyolojiler arasında yeni bir ortak zemin oluşturup oluşturamayacağıdır” cümleleriyle noktalıyor.

    Önce sayın Aktaş’ın bu ülkedeki bir toplum kesimini “Ayrık” diye tanımlamasını değerlendirmek gerekir sanırım: Bu yaklaşım ülkede bir “büyüyen vizyonu” içselleştirmiş “ana kütle”nin varlığını, bir de onun ifadesiyle “kendisini bir ideolojik kaleye hapsetmiş” toplulukların bulunduğunu kabul etmiş gözüküyor.

    Peki bu “ana kütle” toplumun ne kadarını temsil ediyor, “Ayrık” diye tanımlananlar yüzde kaçını?

    GENAR ve İhsan Aktaş’ın işi sayıları doğru okumak. Türkiye’yi okuyorlar, sorunları okuyorlar, kitlelerin nereden nereye nasıl kaydığını okuyorlar.

    Diyelim “büyüyen vizyon”u iyi okuduğu farz edilen sosyolojiler iktidarı destekleyen kitleler olsun, şu an yüzde kaçını oluşturuyor Türkiye toplumunun?

    GENAR’ın Mayıs ayı anketinde herhalde en “Ana kütle” denecek Ak Parti’nin oyu yüzde 34.2, MHP’nin oyu 8.4 gözüküyor.

    Toplamı kaç? Yüzde 43.

    Peki toplumun yüzde 57’si nerede? “Ayrık sosyolojiler” içine mi itilmiş onlar?

    31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP birinci parti oldu, Ak Parti kurulduğundan bu yana ilk defa ikinciliğe düştü.

    CHP yerel yönetimlerde toplumun yüzde 65’inin yaşadığı şehirleri yönetme yetkisini aldı.

    Bu durumda nasıl şekillenmiş oldu “Ayrık sosyolojiler”? Toplumun yüzde 65’i kendisini “ideolojik kaleye hapsetmiş” mi oldu?

    Hem neden 2002’den 24 yıl geçtikten sonra oldu bu?

    İhsan Aktaş “Ayrık sosyolojiler”i tanımlarken “Aldıkları eğitim, yaşam tarzları ve kültürel referansları nedeniyle Batı sistemiyle iç içe yaşayan bu kesimler” diyerek “ideolojik tasnif”in kolaycılığına sığınıyor açıkça.

    Bu yaklaşım satar belli muhitlerde. Ama bu okuma mevcut Türkiye sosyolojisine yönelik doğru bir okuma değil. Eğer Ak Parti’ye akıl hocalığı da böyle gidiyorsa, gerçekçilikten çok uzak bir yerde dolaşıyor demektir.

    Ankara’da polisten cop yiyen, ters kelepçe takılan öğretmenler hangi sosyolojiye ait meselâ?

    Eskişehir’den çıkıp Ankara’ya derdini anlatmaya gelen Madenciler nerede duruyor? Yerin 1200 metre altında açlık grevi yapanlar?

    Yargısı sorgulanıyor Türkiye’nin… Yargıya güveni yüzde 20’lere düşüren halk bakışı nasıl bir “ayrık”lık probleminin esiri olmuş olabilir?

    İhsan Aktaş bugüne kadar “Partili Cumhurbaşkanı” statüsünü sorguladı mı bilmiyorum. Hani ben “Cumhurbaşkanı halktan yüzde 50 artı 1 oy olsa da yüzde 80’lerin onayını almasını beklerdim” diye yazmışımdır.




    6 min
  • İslam düşüncesinde büyük değişim - Taha Akyol

    İslam dünyasının haline ve Türkiye’de muhafazakar iktidarın yarattığı otokratik ortama bakarak karar verenler, dip dalgası halinde gelişen yenilikçi düşünceleri fark etmeyebilirler.

    Oysa, “laiklik” gibi İslam dünyasına Batı’dan devlet eliyle gelen/getirilen bir faktörden farklı olarak… Bizzat İslam düşüncesinin içinde yeni bir dinamik gelişiyor. Henüz büyük kitlelere intikal etmemiş fakat akademisyen tarihçiler ve ilahiyatçılarla Müslüman entelektüeller arasında gelişmekte olan bu dip dalgası, “hürriyet fikri”dir.

    Tarihi sorguluyorlar; istibdadın yenilenmeyi engelleyerek Müslümanların geri kalmasına yol açtığını görüyorlar.

    İster istemez, geleneksel Fıkıh ve geleneksel Kelam’ın tarihteki rolünü sorguluyorlar. Böylece “insan hürriyeti” kavramını esas alan yeni bir Kelam ve modern hukuka açık yeni bir Fıkıh anlayışı gelişiyor.


    YENİ BİR KALEM

    Mustafa Yeneroğlu’nun, İslam tarihinden seçtiği biyografileri anlatan yazılarını Karar’da okuyor musunuz? Bunlar istibdada boyun eğmeyen, itikadi alanda ise insanın, “kader” elinde bir kukla değil, hür ve bu sebeple sorumlu olduğu fikrini yansıtan büyük isimler: Müstebit halifeye boyun eğmediği için zindanda kırbaçlanarak şehit edilen İmam-ı Azam…

    İbn-i Rüşd’ün başına gelenleri “aklın sürgünü” olarak yazdı. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın şahsında ıslahat ve hukuk fikrinin değerini kaleme aldı. ‘Bilge Kral’ Aliya İzzetbegoviç’i anlattığı yazısında onun “Dindarlığın ölçüsü, ne kadar görünür olduğun değil, ne kadar âdil olduğundur” sözünün altını çizdi…

    Büyük ve öncü düşünür Namık Kemal’in şu cümlesini zihinlerimize nakşetti: “Bir milletin kuvveti, topunda tüfeğinde değil; efradının hürriyetindedir.”

    Ve iki gün önce, 8. Yüzyıldaki Gaylan ed-Dımeşki’yi yazdı: “Az sonra idam edilecek, elleri ve ayakları kesilmiş bir adam vardı; bazı rivayetlere göre, son sözünü söyleyemesin diye dili de kesilmişti…”

    Neden mi? İstibdadın “Allah’ın takdiri” (kader) olmadığını söylemişti…

    Yeneroğlu, eğilmez bükülmez bir insan hakları savunucudur. Dahası, yeni bir kalem olarak yüksek bir entelektüel kaliteyi yansıtıyor.


    TARİHE ANALİTİK BAKIŞ

    İlahiyatçı Prof. Mehmet Azimli’nin editörlüğünde yayınlanan “Müslüman Engizisyonu, Ölümcül Koğuşturmalar” adlı kitap dizini da zikretmeliyim. Galân benzeri biyografilerden oluşuyor.

    Elbette büyük tarihçi Ahmet Yaşar Ocak’ın ilk baskısı 1999’da yayınlanan “Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler” adlı kitabı öncü bir eserdir.

    Zaten Cevdet Paşa, “Muaviye saltanat sevdasına düştü” diye yazmıştı. “Büyükler de hata yapar” diye uyarmıştı. Sosyal bilimlerin hayli geliştiği çağımızda Müslümanların tarihine yeni bir bakış gelişiyor.

    Oysa önceki nesiller, o facialara “içtihat farkı” deyip geçmişlerdi. Hatta tarihçi İbn Esîr (12. Yy.) Ebu Zer’e yapılan zulümleri yazarken, “bunları yazmaktan hoşlanmıyorum” diyerek kısa kesmişti.

    Geçen asırlarda “niye böyle, ne yapmalı” diye sorgular gelişseydi iktidarın istibdat yapamayacak şekilde sınırlanması ve ferdin hürriyeti konularında fikirler, kurallar, kurumlar gelişebilirdi. Çok geciktik...

    YENİ YORUMLAR

    Tarihe bu bakış, tarihin o asırlarında teşekkül etmiş olan Fıkıh ve Kelam anlayışlarının da sorgulanmasına yol açıyor elbette.

    Muhterem Hocamız Ali Bardakoğlu’nun “Yüzleşme” adlı eseri, tarihçilik metoduyla fıkhın Emeviler ve Abbasiler döneminde teşekkül etmiş bir kurallar yığını olduğunu, Müslümanların yüksek ahlakı savunması gerektiğini gösterdi.

    Mustafa Çağrıcı hocamızın yeni çıkan “Kur’an’ın Ahlak Çağrısı” adlı kitabı, Orta Çağ yorumların arınmış, Kur’an referanslı bir ahlak kitabıdır.

    Mehmet Görmez Hocamızın, “Sünnet ve Hadisin Yorumlanmasında Metot Sorunu” adlı kitabı, mesela örfi hadisler, beşeri hadisler, yönetici hadisler gibi bağlayıcılığı farklı ve bağlayıcı olmayan hadisleri anlatıyor…

    Mesela evlenme yaşı dinî bir konu değildir, örfidir, zamanımızda kanuni.

    Hayri Kırbaşoğlu’nun “İslami İlimlerde Metot Sorunu” adlı kitabındaki “anakronik dindarlık” kavramı çok şeyi anlatıyor.



    6 min
  • Bağırsak temizliklerinden ne hayır gördük ki - Akif Beki

    İktidar sözcüleri, 2008’de başlayan Ergenekon soruşturmaları için “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyordu.

    Devleti ordudaki cuntalardan, yargı vesayetinden, derin çetelerden arındırma operasyonuydu hesapta.

    CHP lideri Baykal da o süreçte bir yatak odası kasetiyle tasfiye edilmiş, yerine Kılıçdaroğlu buyur edilmişti.

    Fakat 5 yıl sonra vaat edilenden çok başka bir Türkiye’deydik.

    “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyenler, aldatıldıklarını söylüyordu. Sandıkları gibi olmamıştı.

    Meğer temizlik değilmiş, işkembeyi kirli kadrolarla doldurma ameliyesiymiş.

    Hayır; darbeciler, vesayetçiler tasfiye edilmiyormuş.

    Yargıdaki, ordudaki tasfiyelerle aslında karanlık bir vesayet ve darbe örgütlenmesine ön açılıyormuş.

    Ucu zülfüyâre dokununca, tasfiye kendilerine yönelince iktidar anladı; oraya kadar hep anlamazdan, bilmezden geldi.

    Daha önce uyaranlara kulak vermek bir yana, direkt darbecilik ve vesayetçilikle suçluyorlardı.

    MİT Müsteşarı Fidan gibi iktidarın kilit kadroları, bu temizlikte hedef alınmaya başlayınca dank etti. Yargıda köşe başları ve süper yetkiler ele geçirilmiş, kirli bir ajandanın hizmetine sunulmuş.

    Orduyu, yargıyı, siyasi muhalefeti dizayn ederken “bırakın yargı işini yapsın” diye savundukları tasfiye harekâtı, iktidara yönelince uyandılar.

    17-25 Aralık 2013’te bir de ne fark etsinler... Polis ve yargıda destekledikleri arınmacılar, siyaseti sırayla tasfiye eden bir Paralel Yapılanma’ymış. Muhalefeti hâllettikten sonra temizleme sırası iktidara gelecekmiş.

    İktidarın zihni artık aydınlanmıştı, kuşkusu kalmamıştı.

    ‘Asrın yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’, AK Parti’yi devirmeye dönük asrın kumpasıydı. Yargı ve polis eliyle, güya yolsuzlukla mücadele süsü verilmiş bir siyaset mühendisliği tezgahı.

    Zaten milli ordumuza da kumpas kurmuştu bu hainler.

    Kılıçdaroğlu da kirli bir kaset kumpasıyla Baykal devrilerek CHP’nin başına getirilmişti.

    Davalar kurguydu, soruşturmalar sahte, suçlar uydurulmuş, deliller düzmece, örgüt şemaları tertiplenmiş...

    Oradan tâ 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi’ne kadar sürüklendik işte, başımıza getirmedik bırakmadı o bağırsak temizliği.

    ‘Sessiz olun, sonunu bekleyin, şeriatın kestiği parmak acımaz, biz burada darbecilerden devleti arındırıyoruz, sancısız olmaz’ çıkışları hâlâ kulaklarımızda.

    Darbecileri temizleme görevine çağrılan Paralel Yapı, en son bir askeri darbeye de kalkıştı.

    O cemaat şebekesine FETÖ adı verildi. Bağırsak temizliği de terse çevridi. Ve irtibatlı, iltisaklı, kurunun yanına yaşı da katarak kim varsa yargıdan, polisten, ordudan, medyadan, iş hayatından temizlemeye girişildi.

    Arınma iddiasıyla hukukun, demokrasinin, ekonominin, devletin içinden az geçilmiş gibi şimdi bir kez daha arınma operasyonu konuşuyoruz.

    CHP’li belediyeleri silkelemekle başladı, Kılıçdaroğlu’na yargıdan mutlak butlan yetkisiyle sürüyor. Temizlik sözü verince yargı kararıyla CHP’nin başına geri oturtuldu.

    Yolsuzlardan, hırsızlardan, rüşvetçilerden, FETÖ’cülerden tasfiye görevine çağrılan bugün de o.

    Başka söze gerek var mı?

    Önceki bağırsak temizliklerinden iktidar, muhalefet, millet, memleket ne hayır gördü ki bundan görsün.

    YARGITAY’A MUTLAK BUTLAN AYARI MI?

    AK Parti’nin Meclis’e sunduğu yeni yargı paketinde ilginç bir düzenleme yer alıyor.

    Grup Başkanvekili Akbaşoğlu açıkladı. Yargıtay, ‘görevsizlik ve yetkisizlik’ gerekçesiyle ilk derece mahkemelerinin verdiği kararı artık bozamayacak. Mahkemeler arasında gidip gelmesin, adâlet gecikmesin, istinafın bakması yeter diyeymiş.

    Bu tür tatlı söze bulanmış düzenlemelerin acı sonuçları konusunda epey deneyimliyiz.

    Karacaoğlan dizesiyle söylersek, ağı yani zehir oldu hep yedimiz şekerler. Şüpheyle yaklaşmak hakkımız.

    Ne demek bu, pratik işleyişte neye yol açar; hepimizin anlayacağı yalınlıkta anlatsınlar.

    Meselâ YSK’nın görev ve yetki alanındaki bir kurultay iptali kararını asliye hukuk mahkemesi verir, istinaf mahkemesi de onarsa Yargıtay, ‘görev ve yetkisi yok’ diyerek bozamayacak mı?

    CHP’deki mutlak butlan davası Yargıtay aşamasında.


    6 min
  • Ülkemizdeki bereketsizlik sizce neden? İbrahim Kahveci

    Konuyu ilk gündeme taşıyan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan oldu. Dedi ki “Faizin olduğu yerde bereket olmaz”

    Evet, ülkemizde çok ciddi bir bereketsizlik var. Bereketsizliği her alanda görüyor ve yaşıyoruz:

    Mesela futbola bakalım…

    Türkiye-Avustralya maçında 30 şut atmışız. Bir maçta 30 şut atıp gol atamayan ilk ülke olduk. Hatta 30 şut atıp galip gelemeyen ilk takım da yine biz olduk.

    Benzeri bir maçı yine Paraguay ile oynadık. İstatistiklere bakalım: Topla oynama süremiz %79 (rakip %21), atılan şut 32 (rakip 7), rakip ceza sahasında topla buluşma 50 (rakip 12), korner 12 (rakip 0), toplam pas 629 (rakip 178), isabetli pas 559 (rakip 96).

    Ama yine gol atamadık ve Avustralya’dan sonra yine galip Paraguay.

    Ne oldu biliyor musunuz? Bu kadar şut atıp gol atamayan ve galip gelemeyen takım rekorumuzu Avustralya maçından sonra Paraguay maçında yine biz kırdık.

    Acaba bereketsizlik sadece faizde miymiş?

    Gelin kamu yönetimine bakalım.

    2007 yılında kamuda 2 milyon 951 bin çalışan vardı. O yıl nüfusumuz ise 70 milyon 586 bin işiydi. Yani nüfusun yüzde 4,2’si kamuda istihdam ediliyordu.

    2017 yılında kamu istihdamı 3 milyon 581 bine çıktı. Nüfus ise 80 milyon 811 bin idi. Kamu istihdamının nüfusa oranı yüzde 4,4’e çıktı.

    2025 yılında ise kamu istihdamı 5 milyon 342 bine ulaştı. Nüfusumuz ise 86 milyon 092 bin kişiye çıktı. Artık nüfusun yüzde 6,2’si kamuda istihdam ediliyor.

    Veya şöyle ifade edelim: 2007 yılı nüfus oranı ile bakarsak kamuda bugün 5,3 milyon kişi yerine 3,6 milyon kişi istihdam edilmeliydi.

    Tek soru soralım: Kamuda istihdam bu derece arttı da kamudan memnuniyet arttı mı?

    Mesela yeni kadrolardan bekçiliği canlandırdık ama gece sokakta yürümenin güvenliği mi arttı? Karanlık ve vahşi cinayetler mi azaldı?

    Aynı hesabı parasal yönden de yapabiliriz. Kamu yönetiminde faiz dışı harcamalara bakalım:

    2007 yılında kamu idaresi için merkezi bütçeden faiz dışında 115 milyar dolar para harcamışız. Bu paranın dolar enflasyonundan arındırılmış bugünkü karşılığı 185 milyar dolar etmektedir.

    Bugün ise (son 12 ay) kamu idaresi için harcanan faiz dışı para 344 milyar doları aşıyor.

    Faiz dışı harcama önemli. Çünkü finansal harcamayı kapsamıyor. Devlet idaresi için reel harcamanın bizzat kendisi faiz dışı harcamadır.

    Son 20 yılda hem kamu kadrosu hem faiz dışı harcama yüzde 80-85 arasında artarken kamu hizmetlerinde kalite artışı gelmedi. Hatta adalet, güvenlik başta olmak üzere kamu verimliliği daha da azaldı.

    Daha çok eleman

    Daha çok para

    Ama daha az verimlilik

    Daha çok sorun yaşıyoruz.

    İşte buna bereketsizlik denilmez de ne denir?

    Eskiden adalet binalarımız küçüktü Şimdi devasa adalet saraylarımız var ama içindeki adalet kırıntılarını da yok ediyoruz.

    Veya yeniden futbola dönelim: Neredeyse her şehirde devasa statlarımız yapıldı. Ama sahalarda Türk oyuncu göremiyoruz. Hatta Türkiye’den yetişmiş Türk oyuncu neredeyse hiç kalmadı. Nesli tükenen sektör yerli futbolcu oldu. Avrupa’daki göçmenlerimizden gelenlerle ayakta duruyoruz.

    Devasa statlar yaptık ama top oynayacak yeşil alan bırakmadık. “Çocuklar nerede oynayacak ve nerede yetişecek?” sorusunun cevabı yok.

    Kısaca bereketsizlik faizden mi yoksa planlanmamış bir yönetim zihniyetinden mi? Lütfen sorunun kaynağını doğru teşhis edelim.

    Genel değerlendirme için tek bir ay yerine ilk 5 aya bakarak durumu değerlendireceğiz.

    Kemer sıkma politikası 2024-2025 yıllarında üst gelir grubuna yansımamıştı. Hatta ithal tüketim yatırım malı ithalatının da ilk kez üzerine çıkmıştı.

    Hem otomobil hem konut satışları gayet canlı idi. Hatta beyaz eşya sektörü bile canlılığını sürdürüyordu.

    İlk durağanlık işaretleri 2025 yılında gelmeye başladı ama asıl vurucu veriler, 2026’da teyit edildi.

    Mesela konut sektörüne bakalım

    Geçen yılın ilk 5 ayında 609.632 konut satılırken bu yıl satışlar yüzde 6,6 düşerek 569.537 adete geriledi. İkinci el konut satışlarındaki daralma yüzde 7,9 ile daha yüksek oldu.




    8 min
  • Sevgili milliler lütfen ABD’yi yenin - Yusuf Ziya Cömert

    Futbola karşı ilgisiz değilim’ diye başlayacaktım ama bu cümle benim futbola konusundaki tutumumu anlatmıyor. İlgiliyim.
    Çocukken çok top oynardık. Rahmetli babamın aldığı ayakkabının bil-hassa burun tarafı bir ay olmadan parçalanırdı. Demek o zamanlar top oynamak için bir spor ayakkabısı almayı akıl edecek seviyede de-ğildik.
    Hayır, seviyeyle ilgili değil. Yoksulduk. Babam hem Üsküdar’daki Şeyh Mustafa Devati Camii’nde imamlık yapıyor hem Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsü’nde okuyordu. Biz üç kardeştik. Ben ve Ayşe-nur Hattat İsmail Hakkı İlkokulu’na gidiyorduk. Canan henüz küçüktü.
    Bir üniversite öğrencisi baba, üç çocuğuna nasıl ayakkabı yetiştirsin?
    Balıkesir’de Bağlar Sokağı’nda oturuyorduk. Bizim okulun yolu üze-rindeki bir sokakta akşama kadar top oynuyorduk.
    Bir gün, Atatürk Ortaokulu’ndaki Fen Bilgisi hocamız Hasan Akın, “Sa-bah oradan geçiyordum top oynuyordunuz. Akşamüstü dönüşte bak-tım yine oynuyorsunuz. Sizin futbol maçlarınız kaç saat sürüyor?” diye sormuştu.
    Yeni de o yıllarda, Balıkesir gibi bir Ege-Marmara karışımı bir şehrin meydanında belediye hoparlöründen kemençe çalındığı günü unut-mam.
    O gün Trabzonspor Liverpool’u 1-0 yenmişti. Sesi Ali Hikmet Paşa meydanını dolduran kemençe sanki benim için çalıyordu, o kadar se-vinmiştim.
    Bazı siyasilerin Trabzonspor’a burunlarını soktuklarını gördükten son-ra Trabzonspor’la aramıza bir soğukluk girdi. Teknik direktör Ünal Ka-raman’ın takımdan gönderildiği seneydi. Trabzon’da birçoklarının si-yasilerin alakasından hoşlanması da can sıkıcıydı. Siyasiler sokmasın burnunu Trabzonspor’a. Başka bir takıma da sokmasın. Futbolcular kendi kendilerine yarışsın. Ama durmazlar, illa burunlarını sokacaklar.
    ***
    Biz neden böyleyiz?
    Siyasilerimiz Meclis’te kanun çıkarsınlar. Dış politikada milletin başını belaya sokmadan işleri çekip çevirsinler.
    Hamaset de belli ki yapmayı çok seviyorlar, onu da yapsınlar.
    Futbola niçin karışıyorlar?
    Tabiatları öyle. Pek sağlıklı sayılmazlar. ‘Memleketi biz yönettiğimize göre futbolu da bizim yönetmemiz lazım’ diye düşünüyorlar.
    Futbolu böyle bozuyorlar. Neden milli takımın çoğu Avrupa’da yetiş-miş oyuncular?
    Muhtemelen orada siyaset futbola burnunu sokmadığı için.
    Bizimkiler futbolun haricindeki alanlara da müdahale etmeye alışmış-lar. Medyayı yönetmek istiyorlar. Yönetiyorlar da.
    Benzer yollardan giderek yargıyı yönetmenin yolunu da buluyorlar.
    İş dünyasında, sanayide, ticarette, eğitimde, daha bir sürü alanda adam seçiyorlar.
    Kimisinin işini yapıyorlar, kimisinin işini bozuyorlar.
    Futbolda yaptıklarını siyasette de yapıyorlar.
    Siyasette ‘fair play’ diye bir şey var mı? Temiz rekabet?
    Yok. Hakemi ayarlayabiliyorsan sonucu belirliyorsun.
    ***
    Sonraları Galatasaray’ın Avrupa şampiyonluğuna da sevindim. Türk milli takımının dünya üçüncülüğüne de sevindim. Eğer buna milliyetçi-lik diyorsanız bende bir miktar var.
    Milli takımın grup elemelerinde başarılı olup 24 yıl sonra Dünya Kupa-sı’na katılması da güzel bir şeydi.
    Avrupa’daki büyük kulüplerde Türkiye’yi başarıyla temsil eden iyi fut-bolcularımız var. Harika çocuklar. Bu takım Dünya Kupası’nda iyi bir iş çıkarabilir, diye düşünüyorduk.
    Düşündüğümüz gibi olmadı.
    Sanki, oynadıkları Avrupa takımlarında harika oyun çıkaran futbolcu-larımız milli takımın markası altına girince vasat oyunculara dönüşü-yordu.
    Formayı giyince bize mi benziyorlardı?
    Avustralya’yla da Paraguay’la da adeta tek kale oynadılar, ikisine de yenildiler.
    Reklam filmlerinde oynarken gösterdikleri başarıyı maalesef futbol sahasında gösteremediler.
    Biz millet olarak takımların nasıl oynanacağını teknik direktörlerden daha iyi biliriz. Bu kapasiteyi televizyon ekranlarında biteviye racon kesen futbol yorumcularından aldık. Onlardan rol çalmak niyetinde değilim. Yani ‘Montella şurada yanlış yaptı, şurada doğru yaptı’ gibi yorumlara girişmeyeceğim.
    Dünya Kupası’ndan neden eli boş döndüğümüzün sırrını keşfetmek benim işim değil. Başkası keşfetsin.

    6 min
  • Avrupa Birliği hikayemiz o kadar sıkıcı ki… Mehmet Ocaktan

    Elli yıla yaklaşan gazetecilik hayatımın önemli bir bölümünün, Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasına tanıklık etmekle geçtiğini söylesem herhalde yanlış olmayacaktır.

    En azından kendi açımdan itiraf etmem gerekiyor ki ben bu hikayeden çok sıkıldım. Avrupa Birliği hikayemizin sadece son 30 yılının seyir grafiği çıkarılsa, herhalde 2004 yılında ‘Tam Üyelik Müzakere Süreci’nin başlaması hariç aslıda Türkiye açısından hiçbir şeyin değişmediği rahatlıkla görülecektir.

    AK Parti iktidarı öncesi dönemlerde de neredeyse bütün AB raporlarında Türkiye, “yarı askeri” bir rejim olarak tanımlanıyor, Avrupa değerlerinden uzak olduğu belirtiliyordu.

    O günden bu yana değişen çok fazla bir şey olmadı. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 2026 raporunda da Türkiye’nin AB kriterlerinin uzağında olduğu ve bu haliyle Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmesinin imkansız olduğu vurgulanıyor.

    AP’nin raporunda çok net bir şekilde, Türkiye’de yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirdiğinin altı çiziliyor: “Yargıda, hem savcılar hem hâkimler tarafından, özellikle yetkililere hakaret veya yolsuzluk suçlamalarına ilişkin davalarda tarafsızlık ve bağımsızlık eksikliğini ve çifte standartların yaygın kullanımını kınıyoruz.”

    Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun geleneksel Türkiye Raporu’nun kabul edilmesinin ardından basın toplantısı düzenleyen AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor da dobra dobra konuştu: “Avrupa’ya giden yol insansız hava aracı fabrikalarından başlamaz. Silivri’den, İmamoğlu, Kavala ve diğer birçok tutuklunun bulunduğu hapishaneden başlar. Üyelik demokrasiyle ilgilidir, ortaklık ise çıkarlarla ilgilidir. Dolayısıyla bir masada oynanan oyuna başka bir oyunun kurallarıyla oynamaya çalışmak adil olmaz.”

    Bu rapordan ve yapılan açıklamalardan da anlıyoruz ki AB artık Türkiye’yi demokrasi liginde görmüyor. Ayrıca biz de Azerbaycan ve Türkmenistan benzeri liglerle ilgileniyoruz zaten. Bu yaklaşım, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi defterden sildiği anlamına gelmiyor elbette. Amor’un da basın toplantısında ifade ettiği gibi: “Üyelik demokrasiyle ilgilidir, ortaklık ise çıkarlarla ilgilidir.” Yani karşılıklı ticari ve diplomatik ilişkiler, bundan sonra da güçlü bir şekilde devam edecek. Özellikle Avrupa’ya yönelik mülteci akınını önleyen bir ülke olarak, AB nezdinde Türkiye daha prestijli bir krediye sahip olacak.

    Kısacası Avrupa Birliği demek istiyor ki: “Sizinle aynı ligde değiliz. Siz artık demokrasi dışı bir dünyada yer alıyorsunuz. Zaten demokrasi de size göre değil ama bizim için önemlisiniz. Mültecilerin Avrupa’ya gelişini engelleme konusunda size ihtiyacımız var.”

    Ayrıca biliyoruz ki AK Parti iktidarının da AB’ye tam üyelik gibi bir niyeti yok.

    Oysa iktidara gelirken demokrasiyi, hukuku, Avrupa değerlerini önceleyen vaatlerde bulunmuştu. 2002 seçim beyannamesinde diyordu ki: “Partimiz, ülkemizin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğini, modernleşme surecimizin doğal sonucu olarak görmektedir. AB kriterlerinin hayata geçirilmesi, çağdaşlaşmamız yönünde atılacak önemli bir adımdır.”

    AK Parti, iktidara geldiğinde de önemli demokratikleşme adımları atmış, toplumda yeni umutları yeşertmişti. Mesela 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinde devrim niteliğinde bir değişiklik yaparak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) iç hukukumuzun bir parçası haline getirmişti. Bunun sonucu olarak da aynı yıl, AB’ye tam üyelik müzakereleri başlamıştı.

    Ama sonra öyle bir istikamete yöneldi ki AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına bile meydan okumaktan çekinmedi. Bugün de iktidar tarafından zaman zaman “AB hedefimizden vazgeçmedik” söylemleri dillendirilse de icraatlar demokrasiye değil, otokrasiye işaret ediyor.

    Aslında AK Parti iktidarı öncesindeki iktidarlar da kağıt üzerinde AB’ye girmeyi istiyorlardı ama kriterleri yerine getirmeyi sevmiyorlardı.

    Şu anda AK Parti iktidarı da geçmiş iktidarlarla aynı hizada yerini almış bulunuyor. Mesela Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 2003 yılında, “Hükümetimiz, Kopenhag kriterlerini tam olarak yerine getirme konusunda kararlıdır” diyordu.




    6 min
  • Biz bitti demeden dünyada başka neler bitiyor? Mustafa Karaalioğlu

    Dünya Kupası’ndaki hüsran futboldan çok daha fazla şeye ayna tutan örnek bir manzarayı anlatıyor. Aslında neyi anlattığını da hepimiz biliyoruz.

    Hamaset, abartı ve bütün varlığımızı futbola adama derecesine gelen coşku, iki maçta yerle bir oldu ve şimdi yine aynı hamasetle hasar tespiti yapıyoruz. Konunun sadece futbol olduğunu, bir oyundan ibaret olduğunu mümkün değil anlayamıyoruz. Futbolda iyi olmak, iyi ve güçlü bir ülke olmak anlamına gelmez. Bunu da ıskalıyoruz.

    En yukarıdan “Kupayı alıp geleceğiz” iddiasıyla başlayan, “bizim çocuklar”, “Türkler geliyor…”, “ölümüne gidiyoruz…”, “bu topraklar…” sloganlarıyla bambaşka bir yere varan parantez, inanılmazdı. Milli takım oyuncularımızın Amerika’ya yolcu edildiği konvoy mesela. Bu nasıl bir zihnin ürünü, anlamak mümkün değil. O görüntülerde futboldan başka her şey vardı. Ya, sayısı belirsiz ve her biri diğeriyle hamasetle yarışan, Türkçesi bozuk anlamsız marşlar! Dünyada milli takımının marşı olan kaç ülke var acaba? Peki bu kadar çok marşı olup da hiç kupası olmayan kaç ülke var?

    Hele o maç anlatımları. Giderek futboldan uzaklaşıp ölüm kalım savaşı sahnesi tasvir eder gibi kontrolden çıkan, yeri göğü inletene spiker feryatları.

    Dünya Kupası’na katılacağımızın beli olduğu andan Paraguay’a yenilip eve döneceğimiz anlaşıldığı ana kadar bütün olup bitenler, konunun aslında bir futbol turnuvası olduğundan gayrı her şeye benziyordu. Doz arttıkça, hem ülke hem takım futboldan uzaklaştı ve gayet tabii yenilginin travmaları da büyük oldu.

    Profesyonel kurallara bağlı bir oyunu “Sürprizlerin takımıyız, biz bitti demeden bitmez, son anda her şeyi hallederiz” edebiyatıyla oynayabileceğimizi zannettik. Cevabımızı aldık, oturduk aşağıya. En başta da kupaya katılmak gereğinden fazla büyütüldü. Zaten neredeyse futbol oynanan dünyanın yarısının katıldığı kalabalık bir kupaya gitmiştik. Tam 48 ülke kalifiye olmuştu. Bu kadarını da mı yapamayacaktık? Üstüne, bize göre zayıf ve bonservis değeri çok düşük takımlardan oluşan bir gruptaydık. Favoriydik. Geriye, futbolu basit oynayarak rakipleri de iyi analiz ederek ilerlemek kalıyordu. Yani ne ölümüne oynamak gerekiyordu ne de ‘biz geldik, haddinizi bilin’ havası atmamıza gerek vardı. Teknik kapasitemiz ve tecrübemiz vardı. Çok karmaşık olmayan bir oyunu, kurallarına göre oynamak yeterliydi. Yapamadık.

    Vincenzo Montella formsuzdu ve sahadaki problemi çözmekte yetersiz kaldı ama bugün gördüğü muamele haksızlıktır. Beklentilerimiz büyüktü diye, kendi kendimize heyecan yarattık diye fatura ona çıkmamalı. Her şeyimizi futbola bağlamış olmak, ne hocanın ne de futbolcuların kusurudur. Bazı anlarda bazı ülkelerin başına böyle şeyler gelebilir. Bizim de başımıza ilk kez gelmiyor, malum.

    Bu kadar kötü netice almasaydık ve mesela son sekize kalsaydık da tablo farklı olmayacaktı. 2002’de üçüncü olduğumuz kupada Şenol Güneş’e yapılanları hatırlayalım. Muhtemelen bir daha yakalanamayacak başarıya rağmen Güneş’e hak ettiği saygıyı göstermeyen, o başarıyı futbolda kalıcı bir gelişmeye çeviremeyen, esasen bunu umursamayan bir anlayış hakim bu ülkede.

    Dünyada, teknolojiden eğitime, sanattan bilime kadar binlerce alanda tek bir branşta adı geçmeyen ülke, gururunu futbolda arıyor, hıncını da oradan çıkarıyor. Birkaç güne kalmaz yatışırız çünkü bir türlü sesimizi duymayan Avrupa’ya ses duyurmak için başka yolumuz yok. İlla da futbol. Bir gol atıp nasıl büyük bir millet olduğumuzu göstermenin yoluna bakacağız yine.

    Diyeceğim şu... Futbolda kendi kendimize atıp tutmalarımızın bir palavra olduğunu anladık. Çünkü Dünya Kupası aynayı yüzümüze tuttu. İştahlı propagandaların, sloganların ve hamasetin aslı, esası neymiş gördük. Gerçekten kaçmak mümkün değildi. “İki maçı da aslında biz kazandık, dünya önümüzde titredi” diyebilmek imkansızdı. Zira her şey göz önündeydi, her saniyesi ekranda canlı gösterildi.


    6 min
  • Üniversite: Girmek mi zor çıkmak mı zor? İskender Öksüz

    Amerikan AID kurumunun, Şah İran’ı hakkında yazdığı bir raporda okumuştum. “Gelen her hükümet reform hükümeti olduğunu ilan ediyor.” deniyordu. Bizim Millî Eğitim uygulamalarını hatırladım nedense. Orada da her iki bakandan biri reform yapacağını ilan ederdi, ediyor. Bizde reformlar sıkçadır. Hâlâ oluyor. “İyi de çeyrek asırdır iktidardasınız, formu kim, ne zaman bozdu da re-form yapmak gereğini duydunuz?” diye sormak kimsenin aklına gelmiyor. Mamafih bu iktidardan önce gelenler de Millî Eğitimde reformu çok severdi.

    Derken Çin’den, gayetle radikal bir haber geldi. Çin Xinhua Ajansı, önümüzdeki eğitim yılında Çin üniversitelerinin 12.200 programı kapatıp 10.200 yeni program açtığını bildirdi. “Program”, üniversite eğitiminde bir ana dal anlamına geliyor. Yani alınan bir diploma… Bu sayılar, ülkenin üniversite programlarında %30 civarında bir değişiklik demekmiş.

    Aynı haberde, genç işsizliğinin Çin’de %16 olduğu bildiriliyor. Bizde nedir diye baktım. Biraz altındayız, %14,5 gibi. Ama mesela genç kadın işsizliği bizde %19. Bizdeki iki oran da OECD ortalamasının üstünde.

    TEMİZ, MAKUL VE YANLIŞ

    İşgücü talep projeksiyonlarına göre üniversite programlarının ve program kontenjanlarının belirlenmesi, öyle boş zamanlarda eğlence olsun diye çözülecek problemler değil. Zengin veri, bilgi ve tecrübe gerekiyor. Tam bir Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) işi ama biz DPT’yi kapattık değil mi? DPT yoksa bu konuyu da piyasanın arz-talep dengesine bırakmak lazım. Gerçi DPT olsa da aslolan arz-talep dengesidir ama o dengenin ne olduğunu ve nereye eğilim gösterdiğini, DPT gibi analiz yapan kurumların bize söylemesini bekliyoruz.

    Eğer aklınıza bu konuyu bir vuruşta bitirecek temiz bir çözüm geliyorsa lütfen Mencken’in özdeyişini hatırlayın: İnsanların her probleminin her zaman kolay bir çözümü vardır -- temiz, makul ve yanlış.

    Peki ne yapmalı? Önce sebepleri iyi kavramalıyız. Sebebi değil sebepleri. Sonra o sebeplerin de sebeplerini. Belki başlangıç noktası olarak klasik bir araştırmayı alabiliriz. Ronald Philip Dore’un Diploma Hastalığı: Eğitim, Yeterlik ve Kalkınma başlıklı çalışmasını. (The Diploma Disease: Education, Qualification, and Development, University of California Press, 1976.) Dore, endüstri devrimini sonradan ithal etmiş ülkelerdeki üniversitelerle endüstri devriminin doğduğu ülkelerdekini karşılaştırıyor. Dünyayı dolaşan bir istatistik ve analiz turu. Vardığı sonuç şöyle: Endüstrinin doğduğu ülkelerde bu yeni sektör, kendisine gereken insan gücünü çekiyor, talep ediyor, onların yetişmesi için üniversiteleri destekliyor. Bir başka deyişle, endüstri devriminin üniversiteleri; bu yeni sektörün, şehirlerde yükselen endüstrinin çekişiyle şekilleniyor. Yani program ve kontenjanları talep belirliyor.

    GELİŞMİŞLE GELİŞMEKTE OLAN

    Endüstriyi sonradan alan ülkelerde durum farklı. Onlarda halk, bu yeni sektöre girenlerin tarım ekonomisine göre daha müreffeh, daha zengin bir hayat sürdüğünü gözlüyor ve çocuklarının bir an önce bu sektöre kapağı atmasını arzuluyor. İyi de bu ülkelerde, hani bir zamanların çok moda tabiriyle “kalkınmakta olan” bu ülkelerde, henüz halkın bu arzusuna cevap verecek endüstri yok ki!

    Fabrika kurmak, hele hele dünya çapında rekabet edip kâr edecek fabrikalar kurmak kolay değil. (Hatta bizdeki 1980 söylemiyle: Fabrika yapan fabrikalar!) Fakat durun bir dakika! Üniversite açmak kolay! O hâlde, çocuklarının yeni sektörde bir konum kapmasını isteyen halka bolca üniversite sunarız. O üniversiteler bile herkesi alacak kapasitede olmaz. Gelen dalga büyüktür. Onun için üniversite giriş imtihanları ihdas ederiz. “Böyledir”, diyor Dore. “Üniversitelerin giriş kapısında yığılma vardır ve sınavların görevi bu yığını filtrelemektir. Mevcut kontenjanların kapasitesi kadar öğrencinin üniversiteye alınıp artanın dışarıda kalmasını sağlamaktır.

    7 min
  • Vukuata göre hilafet teorisi - Yusuf Ziya Cömert

    Müslümanların Kur’an veya Sünnet’le belirlenmiş bir yönetim şekli veya yöneticilerin nasıl seçileceğine dair bir doktrini var mı?

    Yok.

    Fakat vukuata uygun teori geliştiren alimlerimiz, mütefekkirlerimiz var.

    Vukuat’ ne?

    Beni Saide gölgeliğinde Ensar ile muhacirlerden küçük bir grubun diğer Medinelilerin gıyabında Hz. Ebubekir’e biat etmesi.

    Daha sonra Hz. Ebubekir’in kendi yerine Hz. Ömer’i tayin etmesi.

    Daha sonra Hz. Ömer’in ‘aşere-i mübeşşere’den 6 sahabiyi yanlarına oğlu Abdullah ibn Ömer’i de katarak yeni halifeyi seçmek üzere görevlendirmesi.

    Bu uygulamaları benimseyenler Peygamberimiz’in arkadaşları. Dolayısıyla onların görüşlerine itiraz etmememiz gerekir.

    Peki bu uygulamaları benimsemeyenler kimin arkadaşı?

    Hz. Ali, Hz. Abbas ve diğer sahabiler?

    Bu konuları tartışırken Şia’yı tartışma dışı saymak doğru değil.

    Şia’nın görüşü de tarihi gerçekliğe göre şekillenmiş.

    Fakat Şia vuku bulanı dışarıda teorinin tutmuş.

    Sabiteleri, Hilafet’in ya da kullanmayı tercih ettikleri tabirle İmamet’in Hz. Ali’nin hakkı olduğu düşüncesi. Doktrinlerini bu sabiteye göre şekillendirmişler. Hz. Ali’den sonra İmam, oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’dir. Onlardan sonra bazılarında ihtilafa düştükleri imamlar.

    Görüşlerini ‘nass’a dayandırıyorlar. Kendilerinin sağlam buldukları, Ehl-i Sünnet’in o kadar muhkem bulmadığı ‘nass’lara.

    Allah’ın İmameti halkın tercihine bırakmasının mümkün olmadığını görüşünü de kendi doktrinleri doğrultusunda temellendiriyorlar.

    Prof. Dr. Ahmet Akbulut Sahabe Dönemi İktidar Kavgası kitabında (OTTO) bu yaklaşımların her birini tartışıyor, hemen hepsini eleştiriyor.

    Mesela Muaviye kendi yerine oğlu Yezid’i tayin ettiği için eleştiriliyor. Akbulut tartışmayı şöyle açıyor:

    “Bazı yazarların ‘İslam’daki seçime dayalı hilafet veya başka bir ifade ile devlet başkanlığı geleneğini verasete dayalı saltanat sistemine dönüştüren Muaviye’ eleştirisini yeterli bulmamaktayız. Çünkü bu uygulamanın temelinin Hz. Ebubekir tarafından atıldığını, Muaviye’nin (Yezid’i) tayini gibi Ebubekir’in Ömer’i tayininin de hatalı olduğunu söylemek zorundayız. Öznelerin kimliklerine göre yargıda bulunmak Müslümanların zihniyetine uygun düşmemektedir. Bu sebeple bizi bireylerin kişilikleri değil yapıp ettikleri ilgilendirmektedir.”

    Muğire bin Şu’be’nin Hristiyan kölesi Ebu Lu’lu tarafından ölümcül şekilde yaralanan Hz. Ömer kendisinden sonraki halifeyi seçmek üzere 6 kişilik bir şura oluşturdu oğlu Abdullah b. Ömeri de iki tarafın eşit olması halinde Abdurrahman ibn Avf’ın görüşü doğrultusunda oy vermek üzere şuraya dahil etti.

    Hz. Ali ve amcası Hz. Abbas’ın şuranın üyeleri hakkındaki mütalaaları dikkate değer.

    “Hz. Ömer’in belirlediği yeni halifeyi seçecek komitenin üyelerine ilk tepki Hz. Ali’den geldi. Amcası Abbas ile komite üyelerinin durumlarını tartıştılar. Komite üyeleri hakkında şöyle düşünmekteydiler: Sa’d ibn Ebi Vakkas amcasının oğlu Abdurrahman ibn Avf’a asla muhalefet etmez. Abdurrahman ise Osmanla hısımdır. Bundan dolayı her ikisi de Osman’dan yana olacaklardır. Her ne kadar Talha ve Zübeyir kendilerinden yanaysalar da bu fayda vermeyecektir. Çünkü Abdurrahman karşı taraftandı ve Hz. Ömer eşitlik durumunda Abdurrahman’ın görüşünün tercih edilmesini vasiyet etmişti.”

    “Olaylar Ali ve Abbas’ın öngördükleri gibi gelişti. Abdurrahman ibn Avf tercihine gerekçe bulabilmek için anket diyebileceğimiz bir araştırma yaptı. Sonuçta Hz. Osman’a “Ey Osman elini uzat dedi, o da elini uzattı ve Abdurrahman Osman’a biat etti. Bundan sonra Abdurrahman Aliye dönerek ondan da Osman’a biat etmesini istedi. Hz. Ali bir an durakladı. Bunun üzerine Abdurrahman Biat et yoksa boynunu vururum uyarısında bulundu. Kural gereği o gün Abdurrahman’dan başka hiç kimsede kılıç yoktu. Hz. Ali de biat etti.”

    Bu misalden ne çıkar?

    Din çıkmaz, siyaset çıkar.

    Hz. Ömer nasıl bir karar vereceği belli olan bir şura mı atamıştı?

    En azından Hz. Ali ve Hz. Abbas sonucu tahmin etmişler.

    Ardından ‘fitne kapısının tamamen açıldığı’ Hz. Osman’ın hilafet dönemi başlıyor.



    6 min
  • Futbol bir eğlencedir fetih rüyası değil… Mehmet Ocaktan

    24 yıl aradan sora Dünya Kupası’na katıldık ama katılmamızla veda etmemiz bir oldu… İlk maçta Avustralya’ya 2-0 yenilen A Milli Takımımız, dün de on kişi kalan Paraguay’a 1-0 yenilerek turnuvaya veda etti. Amerika maçına sadece prosedür gereği olarak katılacak o kadar…

    İster ulusal isterse uluslararası ölçekte olsun, sporun her dalında yapılan müsabakalarda kazanma da kaybetme de son derece doğaldır. Herkesin aynı anda kazanması mümkün olamayacağına göre, birileri kazanacak, birileri de kaybedecektir.

    Türk Milli Takımı’nın, en azından ilk gruptan çıkarak belli bir noktaya kadar gitmesi elbette hepimizi mutlu ederdi. Yeni heyecanlar, yeni sevinçler yaşayamadığımız için üzgünüz ancak bu durum dünyanın sonu değil.

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR