
Sign up to save your podcasts
Or


İbrahim Kahveci, TÜİK verilerinden yola çıkarak Türkiye'nin giderek "kaçılan ülke" haline geldiğini rakamlarla ortaya koyuyor. 2017-2025 arasında 328 bin Türk vatandaşı ülkeyi terk ederken 1 milyon 23 bin yabancı uyruklu yerleşmiş. Gidenlerin en yoğun yaş grubunun 25-29 olması beyin göçüne işaret ediyor. Samsun örneğiyle de bu tabloyu somutlaştırıyor: Batıya vasıflı göç veren, doğudan vasıfsız göç alan şehirler zamanla hem demografik hem ekonomik olarak geride kalıyor. "Türkiye Yüzyılı diyoruz ama Türklerin terk ettiği ülke oluyoruz" diyerek bitiriyor: Ne diyorlarsa tersinin bir başka örneği.
Akif Beki, iki ayrı konuyu ele alıyor.
Birinci kısımda Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılacağı haberini kendi yetkililerimizden değil Patrik Bartholomeos'tan ve Reuters'ten öğrenmemizi eleştiriyor. Ruhban Okulu'nun açılmasını doğru buluyor ancak bunun Trump'a jest olarak sunulmasını ve iktidarın ne yalanlayıp ne doğrulamasını rahatsız edici buluyor. "Ecnebiyi sevindirip muhalefeti karalayan ucuz hamaset dış politikada ayağınıza dolanır" diyerek S-400 yaptırımının kaldırılması ve F-35 karşılığında verilen karşılıklı jestlerin de gizlenmesini sorgular.
İkinci kısımda ise Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın aylarca bekleme odasında kaldıktan ve parti içinden yoğun dirençle karşılaştıktan sonra sonunda AK Parti'ye kabul edilmesini aktarıyor. CHP'den geçen belediye başkanlarının ya yolsuzluktan tutuklandığını ya da AK Parti'ye geçerek "adalete erdiğini" hatırlatarak "resim kendini fazlasıyla anlatıyor" diyerek bitiriyor.
Yusuf Ziya Cömert, Kerbela'nın Türkiye'de müfredatta neredeyse yok sayıldığını ve kendisinin bu tarihi ancak Mustafa Asım Köksal'ın kitabından öğrendiğini anlatıyor. Taberi Tarihi'nden aktardığı rivayetlerle Hz. Hüseyin'in cesedinin yağmalanması ve atlarla çiğnenmesi gibi sahneleri aktararak bu vahşetin ardında iktidar hırsının, saltanat tamahının ve kabileciliğin yattığını vurguluyor. Zeyneb'in İbn Ziyad karşısındaki asil duruşunu "mazlumların asaleti, muktedirlerin arsızlığı" olarak özetleyerek günümüze bağlıyor. Gazze katillerinden Hitler'e uzanan çizgide zulmün farklı coğrafya ve çağlarda aynı ruhla işlendiğini şu cümleyle noktalıyor: "Yakın veya uzak, bütün zalimler birbiriyle akraba."
Mehmet Ocaktan, "Kur'an'da adalet var, o zaman pozitif hukuka ne gerek var" anlayışını ele alarak bu yaklaşımın yanlışlığını ortaya koyuyor. İslami kaynaklarda kul hakkı ve adaletin güçlü biçimde yer aldığını kabul ediyor ancak Çağrıcı'nın tespitine dayanarak asıl sorunun bu ilkelerden evrensel bir hukuk doktrini üretilememesi olduğunu vurguluyor. Müslümanların parlak medeniyet dönemlerinde dahi çağın şartlarına göre kanunlar ürettiklerini, kimsenin "Kur'an var zaten yasaya ne gerek" demediğini hatırlatıyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve AİHS gibi kazanımların ilahi kelamla çelişmediğini belirterek sonuçlandırıyor: Dinde adalet ilkesi var, ama bunu hayata geçirebilmek için hukuk kurumlarına ve hukuk devletine ihtiyaç kaçınılmazdır.
Fehmi Koru, MS 2. yüzyılda yaşamış Kocaelili Romalı tarihçi Cassius Dio'nun aktardığı bir sahneyle başlıyor: İmparator Commodus Kolezyum'da vahşi hayvanlar öldürürken kesik devekuşu başını senatörlere doğru uzatarak "sıradaki sizsiniz" mesajı veriyor. Senatörler gülmemek için Dio'nun önerisiyle defne yaprağı çiğniyor. Bu 2000 yıllık sahneden günümüze köprü kurarak Netanyahu'nun Gazze, Lübnan ve Batı Şeria'ya yönelik saldırılarını ve Trump'ın İran savaşını "çağdaş Commodus'ların güç gösterisi" olarak nitelendiriyor. İktidarlarını korumak için etrafı korkutma yolunu seçen liderlerin sonunun Commodus gibi olacağını ima ederek bitiriyor: Halklar aslında defne yaprağı çiğneyerek kahkahalarını gizliyor, zorlamayı fazla uzatınca kullanılan şiddet gülünç kaçıyor.
Ahmet Taşgetiren, Trump'ın Beyaz Saray'da "Erdoğan'dan savaşın dışında kalmasını istedim, o da öyle yaptı" sözünden yola çıkarak Türkiye'nin İran savaşındaki tutumunu farklı bir açıdan değerlendiriyor. Türkiye'nin tarafsızlığının parlak diplomasi olarak sunulduğunu ancak aslında Amerika'nın beklentisi doğrultusunda şekillendiğini, üstelik İsrail'in vahşeti kınanırken Trump'ın adının hiç anılmamasının dikkat çekici olduğunu vurguluyor. Trump'ın kurduğu düzeni şöyle özetliyor: İsrail'e varlık garantisi, İran'a baskı, Türkiye'ye ise "etkin ülke" pozisyonu imkânı karşılığında tarafsız kalma şartı. NATO zirvesi öncesinde Erdoğan-Trump ikili görüşmesiyle bu denklemi hatırlatarak Gazze, Lübnan ve Suriye'deki İsrail tehdidinin Trump himayesinde kalıcılaştığını ve bu düzenin ileride Türkiye'nin de başını ağrıtabileceği uyarısıyla bitiriyor.
Taha Akyol, Mustafa Çağrıcı'nın Karar'daki yazısında Max Weber'e atıf yapmasından yola çıkarak Müslümanların neden geri kaldığı sorusunu ele alıyor. Çağrıcı'nın tespitine dayanarak eleştirel düşüncenin yokluğunun yalnızca bilim ve ekonomide değil ahlak felsefesinde de çöküşe yol açtığını, fıkhın ahlakı değil şekli esas almasının bu hasarı derinleştirdiğini aktarıyor. Weber'in "servet" ile "sermaye" arasındaki ayrımına ve kamu hukukunun fıkıhta gelişmemiş olmasının günümüzde iktidarların sınırsız yetki kullanmasına zemin hazırladığına dikkat çekiyor. Sovyet sosyolog Afanasyev'in "Weber, Durkheim, Freud ile tanışmayan toplum 20. yüzyıldan düşmüş olur" sözüyle bitiriyor: İslam düşüncesinde bir rönesans için tarihe kutsal değil insani tecrübe gözüyle bakmak ve modern bilim ile hukuka açılmak şart.
İsmet Berkan, erken seçimin yapılıp yapılmaması değil ne zaman yapılacağı üzerinde analitik bir tahmin yürütüyor. Zaman çizelgesinin bir ucunda Uçum'un önerdiği 16 Nisan 2028, diğer ucunda baskın seçim senaryosu var. Cumhur İttifakı'nın 360 için 38 oy eksik olması ve Meclis'in tatile girmesiyle bu yılki baskın seçim ihtimalinin neredeyse sıfırlandığını vurguluyor. İki karşıt görüşü karşılaştırıyor: "Ekonomi zaten düzelmez, iyisi mi hemen seçim" diyenler ile "ferahlama olmadan seçime gitmez, zaman var" diyenler. Kendi tahmini 2027 Kasım. Bu tarihin önemli bir sonucu da şu: Seçim 2027 sonrasına kalırsa Özel ekibinin acelesi frenlenebilir, olağan kurultay süreciyle partiyi geri alıp seçime hazırlanmak için yeterli zaman ve kaynak doğabilir.
Akif Beki, iki ayrı konuyu ele alıyor.
Birinci kısımda Terörsüz Türkiye sürecini işliyor: AK Parti Sözcüsü Çelik'in "yeni aşamaya geçiyoruz" açıklamasının yarattığı karmaşayı, silah bırakma tamamlandı mı tamamlanmadı mı sorusunun yanıtsız kalmasını ve taslak yasanın henüz kamuoyuyla paylaşılmadan destek istenmesinin çelişkisini aktarıyor. Erdoğan'ın sonunda tabloyu netleştirerek yasal çerçevenin süreci hızlandırmak için çıkarılacağını açıkladığını belirtiyor.
İkinci kısımda yeni parti tartışmasına geçiyor: Halk TV'deki yayın reytinglerinin yeni parti senaryoları konuşulduğunda fırladığını, izleyicilerin dikkatinin tam oraya kesildiğini aktarıyor. Özel ekibinin ayrılmak için şartları olgunlaştırma stratejisi yürüttüğünü, Kılıçdaroğlu'nun gitmeyeceğinin artık belli olduğunu ve yeni partinin mecburi istikamete dönüştüğünü vurguluyor. En önemli sorunun zamanlama değil nasıl bir parti olacağı olduğunu belirterek AK Parti'nin Milli Görüş gömleğini çıkararak başardığı gibi Özel'lerin de CHP'yi aşan, eski bagajdan kurtulan ve yeni seçmen kitlelerine açılan bir yapı kurması gerektiğini vurguluyor.
Ahmet Taşgetiren, alışılmadık bir tez öne sürüyor: Erdoğan, farkında olmadan Özgür Özel'i kendi halefi olarak yetiştiriyor. İmamoğlu'na yapılan operasyonun Özel'in kader anını yarattığını, Saraçhane'den başlayan direnişin onu halkın gözünde pişirdiğini ve her operasyona koşan, her miting meydanında öfkeyi taşıyan bu enerjik figürün artık geri döndürülemez bir dip dalga oluşturduğunu aktarıyor. Kılıçdaroğlu'nun yaptığı her şeyin halk nezdinde Erdoğan'a fatura edileceğini, mutlak butlanın ise Özel'i eski CHP'nin bagajlarından arındırılmış yeni bir yapının lideri olarak ortaya çıkaracağını vurguluyor. "Kendi halifini hazırladığının farkında bile olamazsın" diyerek bitiriyor: Gücü yanlış kullanmanın bedeli mutlaka olur.
From the publisher's feed