
Sign up to save your podcasts
Or


Mehmet Ocaktan, "Terörsüz Türkiye" sürecini desteklediğini belirterek Erdoğan'ın yasal adımların başladığını açıklamasını ve PKK'lılar için hazırlanan çerçeve yasayı olumlu karşılıyor. Selahattin Demirtaş'ın on yıllık cezaevi hayatına rağmen sürece destek verdiğini ve Erdoğan'a "etrafındaki fırsatçılara prim vermeden ilkeli bir uzlaşma zemini aç" çağrısında bulunduğunu aktarıyor. Demirtaş'ın Meclis'te Kürtçe çantasıyla giremeyen gazeteci örneğini aktararak anadil ve kimlik meselesinin çözümün can alıcı noktası olduğunu vurguluyor. Butlan, kayyum ve muhalif sesleri susturarak barışın sağlanamayacağını, Demirtaş, Kavala ve Atalay gibi isimlerin mahkeme kararlarına rağmen cezaevinde tutulduğu bir ortamda "Terörsüz Türkiye"nin hep eksik kalacağını vurgulayarak bitiriyor.
İskender Öksüz, 50 yıl önce yazdığı Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi kitabının anması vesilesiyle o kitabın hangi tezlerinin eskidiğini hangilerinin güncelliğini koruduğunu sorguluyor. Komünizm eleştirisi gibi anakronik kalan bölümlerin yanı sıra "toplum birimleri" ve "zihinlerde yürütülen yeni topyekün harp" gibi kavramların bugün daha da geçerli olduğunu vurguluyor. Toplum birimlerini ele alırken sosyolojinin tarihsel olarak "nasıl" sorusunu yanıtladığını ama "niçin" sorusuna ancak sosyobiyoloji ve evrim psikolojisiyle yaklaşılabildiğini aktarıyor. Robin Dunbar'ın "sosyal beynimiz en fazla 150 kişilik grubu kaldırır, bu sayı aşılınca grup ikiye bölünür" tezini ve klanları bir arada tutan şeyin dedikodu olduğunu aktararak ilginç bir sonuçla bitiriyor: Toplum 150 kişiyi aşacaksa edebiyata ihtiyaç vardır.
Yusuf Ziya Cömert, Hz. Osman'ın şehit edilmesi olayını Prof. Dr. Ahmet Akbulut'un yorumlarından yola çıkarak ele alıyor. Ensar'ın müdahale etmemesini "madem iktidar Kureyş'in, krizi önlemek de onların işi" şeklindeki dışlanmışlık psikolojisine bağlıyor. Zekat paralarının ve Medine hurmalarının yalnızca yakınlara dağıtılmasına dair şikayetlerin günümüzle ne kadar örtüştüğünü ironik bir dille soruyor. Akbulut'un "isteselerdi çözerlerdi, yirmi bin silahlı adam vardı Medine'de" tespitinden hareketle kendi özgün sorusunu soruyor: Başarısız olmayı hedefleyip başarısız olursan başarmış mı olursun? Cevabını da veriyor: Başarısız olmak istediler ve başardılar. Yazının ikinci kısmında Talha ve Zübeyr'in valilik talebinin reddedilmesiyle başlayan iç çekişmeleri ve Muaviye'nin Hz. Ali'ye muhalefetini aktararak Muhammed b. Ebubekir ile Muaviye arasındaki mektuplaşmayı aktarıyor. Muaviye'nin "Bu işi ilk yapan babandı" cevabı yazının en çarpıcı noktası olarak öne çıkıyor.
Fehmi Koru, NATO'nun Soğuk Savaş'ın ardından varlığını sürdürmek için "yeni tehdit İslam Dünyası'ndan gelecek" söylemiyle yoluna devam ettiğini kısa bir tarihi arka planla aktarıyor. Asıl odağı ise Ankara'daki zirve hazırlıkları: AVM'lerin kapatılması, yüzlerce tutuklama, muhalif gazetecilerin akreditasyondan dışlanması gibi aşırı tedbirleri "2004 İstanbul zirvesinde böyle bir telaş yoktu" diyerek eleştiriyor. Üyelik şartı demokrasi olan bir örgütün toplantısında herkese şüpheli muamelesinin hem halka hem de ülkenin imajına zarar verdiğini vurguluyor. Bir yıl sonra zirveye ev sahipliği yapacak Arnavutluk'taki halkın Kushner'in ultra lüks tatil köyü projesine karşı sokaklara dökülmesini hatırlatarak "Arnavut halkı aşırı tedbirlere izin vermez" diyerek Türkiye'deki sessizlikle zımni bir karşılaştırma yapıyor.
Ahmet Taşgetiren, NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen 178 tutuklamayı sert bir dille mercek altına alıyor. Bilim insanlarından TEMA gönüllülerine uzanan bu listede yer alanların neyle suçlandığını bile bilmediğini, sorgulamaların "TKPML üyeliğin var mı?" gibi muğlak sorularla yürütüldüğünü aktarıyor. İBB davalarından bu yana "tutukluluk esas, tahliye istisna" haline gelen yargı pratiğinin bu tutuklamalarla bir kez daha tescillendiğini vurguluyor. Alzheimer hastası anne babasına bakan bilim insanının "Ben olmazsam ölürler" demesi gibi somut insan dramlarını aktararak asıl soruyu soruyor: Bu insanlar "potansiyel suçlu" olarak tanımlanıyorsa, sırada kim var ve herkes "ne zaman benim kapım çalınır" tedirginliğiyle mi yaşamalı?
Yazının ikinci kısmında NATO Zirvesi akreditasyonlarındaki gazeteci ayrımcılığını ele alıyor: "Sen takip edebilirsin, sen edemezsin" uygulamasını NATO'nun "sizinkiler seçti" açıklamasıyla birlikte aktararak hukuku ıskalamada artık herkesin birbirine benzemeye başladığını söylüyor.
İsmet Berkan, Kılıçdaroğlu'nun Kerbela töreni için gittiği cemevine Alevi derneklerinin isteğiyle giremeyişini çarpıcı bir başlangıç noktası yaparak uzun bir analiz sunuyor. Yıllarca Alevi seçmeni elde tutmak için "clientelism" politikası izleyen Kılıçdaroğlu'nun bunu aşırıya kaçırarak partiyi kendi çevresine yakın isimlerle doldurduğunu, CHP içindeki en büyük eleştirilerden birinin de bu olduğunu aktarıyor. Artık mahkeme kararıyla genel başkan konumunda olmasına rağmen Meclis grubunda da, cemevinde de geniş kitlelerle buluşamayan Kılıçdaroğlu'nun Özgür Özel karşısında siyasi meşruiyet alanı kalmadığını vurguluyor. "Siyasetçi olarak sona erdi" demek istiyor ama ekliyor: Türkiye'de iktidar gücünün yanında çıkar arayan "müşteriler" her zaman bulunur, bu ülkede hiçbir şey siyasetçinin ömrünü bitirmez.
İbrahim Kıras, Büyük İskender'in kendisini tanrı ilan ettirdikten sonra itiraz edenleri öldürmesinden ve Beethoven'ın Napolyon'a ithaf ettiği senfoninin kapağını yırtmasından yola çıkarak lider yüceltmesi psikolojisini mercek altına alıyor. Freud'un kitle psikolojisine ve evrimsel psikolojiye dayanarak insanların kriz dönemlerinde "koruyucu baba figürüne" sığınma eğilimini açıklıyor. Bu eski evrimsel yazılımın hâlâ çalıştığını, Türkiye'deki siyasi tıkanıklığın da muhalefet liderlerinin "karizma eksikliği"ne bağlanmasının bu zihniyetin ürünü olduğunu vurguluyor. Karizmanın boy ve yüz simetrisi gibi biyolojik unsurları da kapsadığını bilimsel bulgularla aktarıyor. Platon'un demagog uyarısını hatırlatarak Brecht'in "Yedi kapılı Teb'i kuran kim, kitaplar yalnız kralların adını yazar" şiiriyle bitiriyor: Tarihi büyük adamlar değil, isimsiz kalabalıklar yapar.
Osman Sert, PKK'nın silah bırakma sürecinin yeni bir aşamaya girdiğini ve iktidarın yasal düzenleme sinyali verdiğini aktararak asıl soruya geçiyor: Bu kavşakta Kürtler Türk siyasetinde denge kurucu bir rol oynayabilir mi?
Türkiye'nin iki ana siyasi bloğunun da tıkandığını analiz ediyor. Cumhur İttifakı'nın iktidarda kalmanın kendisini amaç haline getirmesiyle yeni bir hikaye yazma potansiyelini yitirdiğini, muhalefet cephesinin ise hem iç barikatlar hem yargı baskısı hem sermayenin kırılganlığı nedeniyle pratikte sınırlı kaldığını vurguluyor. Bu tabloda Kürtlerin demografik ağırlığı, seçim matematiği ve her iki kampla da ilişki kurabilme kapasitesiyle belirleyici rol oynayabileceğini öne sürüyor.
Bunun için Kürt siyasetinin örgüt aktivizminden kurtulması, Türkiye'yi yalnızca Kürt meselesi penceresinden okumaktan vazgeçmesi ve geniş bir perspektif kurması gerektiğini vurgulayarak Demirtaş'ın "Cesaretle konuşarak, ezberleri bozarak birlikte yapacağız" sözüyle bitiriyor. Ama asıl soruyu da ortada bırakıyor: Bu sözlerin altı nasıl doldurulacak?
Ali Bayramoğlu, felsefi bir çerçeveden yola çıkarak Türkiye'nin krizlerini zaman algısındaki dönüşümle açıklıyor. Ortaçağ'ın ebediyet odaklı, modernliğin ilerleme ve gelecek odaklı zaman anlayışının yerini artık "şimdiki zaman"ın aldığını, insanların geleceğe ertelenmiş vaatler yerine hemen ve somut talepler peşinde olduğunu vurguluyor. Bu dönüşümün modernliğin "çokluğu" yerine özde birbirinden farklı "çoğulluğu" doğurduğunu, kimlikler içinde bireyselleşme eğilimini güçlendirdiğini aktarıyor. Kürt sorununu da bu çerçevede okuyor: Artık geleceğe havale edilemeyen, şimdiki anda karşılanması talep edilen bir kimlik-birey meselesi. Türkiye'nin krizden krize koşmasının ardında da bu yeni çoğulculuğu göremeyen, hissetmeyen ve reddeden siyasi sistemin yattığını vurgulayarak bitiriyor.
Akif Beki, 2004 İstanbul NATO zirvesiyle 2026 Ankara zirvesini karşılaştırarak aradan geçen 22 yılda nelerin değiştiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. 2004'te muhalif medya dahil tüm gazeteciler akredite edilirken bugün Cumhuriyet'ten Yeni Şafak'a geniş bir yelpazedeki gazeteciler reddediliyor, TEMA gönüllüleri ve akademisyenler tedbiren gözaltına alınıyor. Kişisel bir anısını da aktarıyor: O zirvedeki gala yemeğinde gazetecilerin Bush'la el sıkışma kuyruğuna girmesi ayıplanmış, karikatür malzemesi olmuştu. Şimdi ise Gazze ve İran'daki haydutluğuna rağmen Trump'la fotoğraftan saygınlık çıkarılıyor, övgüsünden gurur duyuluyor ve görmekten hoşlanmayacağı gazeteciler gözünden uzak tutuluyor. "Nerede kaldı yanına yaklaştırıp el sıkıştırmak, oradan buraya işte" diyerek bitiriyor.
From the publisher's feed