
Sign up to save your podcasts
Or


İsmet Berkan, otoriter rejimlerde liderlerin en büyük tehdidi dışarıda değil içeride gördüğünü ve bunun doğal bir paranoyaya yol açtığını, yakın çevrelerindeki dedikoducuların bu paranoyayı daha da beslediğini anlatarak Erdoğan-Albayrak ilişkisini buna örnek gösteriyor. Asıl ilginç tespiti ise şu: Tamar Tanrıyar'ın ciddiye alınmaması gereken saçma iddialarının hem Sözcü hem Turkuvaz medya gruplarında aynı anda derin bir paranoyaya yol açması. Birbirinden taban tabana zıt iki medya grubu aynı sosyal medya paylaşımından kendilerine yönelik komplo sezmiş durumda. Bunun iktidar içi bir çatışmanın yansıması mı yoksa arkada gerçekten bilmediğimiz oyunların döndüğünün işareti mi olduğunu çözemeyen Berkan, "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" ile "paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez" sözlerini yan yana koyarak yanıtı okuyucuya bırakıyor.
İbrahim Kıras, Türk futbolunun karakteristiğini tartışırken aslında Türk toplumunun temel özelliğini mercek altına alıyor: çelişkilerle bir arada yaşama eğilimi. Alman futbolunda disiplin, İtalyan futbolunda taktik öne çıkarken Türk futbolunu belirleyen şeyin çelişki olduğunu savunuyor; teoride savunduğumuz kuralları pratikte uygulamama, iki yol arasında seçim yapmak yerine ikisinde birden yürümeye çalışma eğilimini "ne şiş yansın ne kebap" felsefesiyle özetliyor. Asıl hedefi ise Dünya Kupası'nda başarısız olan milli takım oyuncularına 16 milyon dolar prim dağıtılması: Bunu "başarısızlığı ödüllendirme" tuhaflığı olarak nitelendiriyor ve kimsenin fazla tepki göstermemesini de aynı çelişkiyle açıklıyor. Kapanışta soruyor: Futbolda başarısız olanlara prim veriyor, ülke yönetiminde başarısız olanları da oylarımızla ödüllendirmiyor muyuz zaten?
Ahmet Taşgetiren, CHP'deki iç çatışmayı "el mi yaman bey mi yaman" metaforuyla çerçeveliyor. İmamoğlu'nun tutuklanmasından Özgür Özel'in meydanlarda yükselmesine, ardından Kılıçdaroğlu'nun yargı kararıyla partiye yeniden yerleştirilmesine uzanan süreci iktidarın birbiri ardına devreye soktuğu hamleler dizisi olarak okuyor. Kılıçdaroğlu'nun "arınma" söylemiyle il yönetimlerini feshedip milletvekillerini ihraçla tehdit etmesinin her defasında kendisini eritip Özel'i büyüttüğünü vurguluyor. Özel'in "karpuzun yüzde 99'u burda, onlara sapı kaldı" sözünü aktararak halkla kurulan bu bağın yeni bir siyasi yol açışına dönüşmekte olduğunu belirtiyor. Kamuoyu yoklamalarında "Kılıçdaroğlu CHP'si"nin yüzde 2-3'te kalmasının AK Parti çevrelerinde bile "ne yaptık biz" tedirginliği yarattığını ekleyerek Anadolu fotoğraflarının doğru okunması gerektiği uyarısıyla bitiriyor.
Fehmi Koru, "Erdoğan sonrası" spekülasyonlarını matematiksel bir gerçeklikle sorguluyor. Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi için 360 milletvekiline ihtiyaç olduğunu, Cumhur İttifakı'nın 323'te kaldığını, açığın DEM Parti veya Butlancı CHP milletvekilleriyle kapatılabileceğini aktarıyor. Bülent Arınç'ın "Erdoğan başkasını işaret edebilir" ima etmesini ve Berat-Bilal spekülasyonlarını ele alarak asıl soruyu soruyor: Eğer Erdoğan aday olmazsa AK Parti içinden başka birinin kazanma şansı var mı? Ekonomistlerin 2027-2028'in çok daha ağır geçeceğini öngördüğünü, bağımsız anketlerin de bunu yansıttığını belirterek varıyor sonuca: AK Partili bir ismin kazanma şansı oldukça düşük, muhalefet tüm bölünmüşlüğüne rağmen doğru aday seçerse bir sonraki cumhurbaşkanlığında daha şanslı konumda.
Mustafa Karaalioğlu, Türkiye'de siyasetin artık gerçek anlamda siyaset olmaktan çıktığını, iktidarın her sert hamlesi karşısında muhalif seçmenin tutumundan vazgeçmediğini vurguluyor. İmamoğlu'nun tutuklanmasından CHP'nin mahkeme eline verilmesine uzanan sürecin hiçbirinin iktidar için beklenen sonucu doğurmadığını, aksine yeni parti girişiminin altyapısını hızlandırdığını aktarıyor. Özel ve ekibinin gücün, ağırlığın ve halk desteğinin kendilerinde olduğunu bildiklerini, bu yüzden CHP çatısı dışında da muhalif hareketi sürdürebileceklerini gördüklerini belirtiyor. Ama yeni partinin yolunun engebesiz olacağını düşünmüyor: İktidarın siyaset dışı bütün araçları kullanmayı sürdüreceğini, Özel ve Yavaş'a yönelik söylentilerin de boşuna olmadığını hatırlatıyor. Sonuçta kazananı belirleyecek şeyin tüm bu kaos içinde tek bir basit denklemde yattığını söylüyor: halkla kurulan bağın korunması.
Akif Beki, 2002'de George Soros'un "Türkiye'nin en iyi ihracat ürünü ordusudur" sözünü hatırlatarak AK Parti'nin bu tabloyu değiştirme iddiasıyla iktidara geldiğini ama 20 yıl sonra NATO Zirvesi öncesinde Trump'ın ve Rutte'nin övgülerine bakılınca aynı yerde durulduğunu vurguluyor. ASELSAN, TUSAŞ, Roketsan gibi kurumların savunma sanayiinde dünya sıralamalarına girmesini takdirle karşılıyor ancak asıl soruyu soruyor: Batı'nın gözünde en cazip ihraç kalemimiz hâlâ askerlik ve savunma hizmeti ise gerçek anlamda bir dönüşüm sağlanabilmiş midir? Trump'ın KAAN'a motor satışı jestini, Rutte'nin "personel temininde Türkiye önemli" mesajını yan yana koyarak Türkiye'nin Batı için stratejik değerinin özünde 2002'den bu yana değişmediğini söylüyor.
İbrahim Kahveci, TÜİK'in açıkladığı yüzde 7,4 işsizlik rakamının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. İki yılda çalışabilir nüfus 1 milyon artmasına rağmen işgücünden 1,1 milyon kişinin silindiğini, bunların büyük çoğunluğunun iş aramaktan vazgeçen umutsuzlar olduğunu ve bu umutsuzluğun kadınları çok daha ağır vurduğunu rakamlarla belgeliyor. Asıl çarpıcı tespiti ise dolar bazındaki enflasyon: Son iki yılda ABD'de dolar enflasyonu yüzde 6,7 iken Türkiye'de yüzde 31,4 olmuş, yani Türkiye kendi parası olmayan doların bile enflasyonunda ABD'ye beş kat fark atmış. Daha az insan çalışırken fiyatların bu denli artmasını "felaket ötesi" olarak nitelendirerek yüksek reel faizin ve işsizliğin süresinin de uzamasıyla ekonomi programının zaman maliyetinin artık çekilmez noktaya geldiğini, bunun ana nedeninin ise siyasi operasyonlar olduğunu vurguluyor.
Mehmet Ocaktan, yaşanan hukuk ve adalet krizini İslami kaynaklardan yola çıkarak sorguluyor. Ebu Hanife'nin "kesin bilgi olmadan zanla iftira atmak caiz değildir" ilkesini ve Kuran'ın adalet ayetlerini hatırlatarak günümüz dindarlarının adaletsizlik, iftira ve zulüm karşısında neden sessiz kaldığını eleştiriyor. Asıl hedefi, zalim sultanlara itirazı "fitne çıkarır" diyerek men eden tarihi fetva geleneği: Bu anlayışın Allah'ın mesajlarına karşı açık bir isyan olduğunu, çünkü adalet ayetlerinin bu dünya için gönderildiğini vurguluyor. Müslümanların dinin asıllarını etrafından dolaşarak üretilen fetvalar nedeniyle ahlaki çöküşe sürüklendiğini ve "herkesin elinden dilinden emin olduğu" Hz. Peygamber'in emanet vasfından giderek uzaklaştığını üzüntüyle dile getiriyor.
Taha Akyol, Bahçeli'nin iki önemli açıklamasını mercek altına alıyor. Birincisi Demirtaş'ın tahliyesi meselesi: Bahçeli AİHM kararının uygulanması gerektiğini söyledi ama HSK AİHM kararını uygulamayan hakimleri terfi ettirerek bu çağrıyı işlevsiz kıldı. İkincisi askeri hastaneler meselesi: Bahçeli NATO'da askeri hastanesi olmayan tek ülkenin Türkiye olduğunu vurgulayarak bunu "milli beka meselesi" olarak nitelendirdi; Akyol buna katılarak MHP'nin grup konuşmasında bırakmayıp kanun teklifi vermesi gerektiğini söylüyor. OHAL KHK'larıyla kapatılan askeri hastanelerden rektör atamalarına, TV yayın tarafsızlığının kaldırılmasına uzanan hâlâ yürürlükteki sorunlu düzenlemeleri sıralayarak Bahçeli'nin zaman zaman Beştepe'den farklı sesler çıkardığını hatırlatıyor ve tarihin kendisinden "şunları düzelttirdi" diye bahsetmesini istiyorsa bu sorunlardan bazılarında çözüm üstlenmesi gerektiğini vurguluyor.
Akif Beki, NATO Zirvesi için Ankara'nın süslenmesini ilke olarak yanlış bulmadığını ama bunun "Potemkin Köyleri" aldatmacasına dönüşmemesi gerektiğini vurguluyor. Protokol güzergahlarının boyandığı, arka sokakların perişan bırakıldığı bu tablonun gerçeği değiştirmediğini; madem bu iyileştirmeler yapılabiliyordu, daha önce Ankaralılar için neden yapılmadığı sorusunu soruyor. Yazının ikinci bölümünde ise Terörsüz Türkiye çerçeve yasasının Meclis kapanmadan yetiştirilmek istenmesini DEM Parti'nin "oldu-bittiye getirilmemelidir" uyarısıyla aktarıyor ve taslak bile paylaşılmadan diğer partilerin nasıl sağlıklı karar vereceğini sorguluyor.
From the publisher's feed