
Sign up to save your podcasts
Or


Taha Akyol, Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerini geliştirme isteğiyle otoriter görünümü arasındaki derin çelişkiyi mercek altına alıyor. Hakan Fidan'ın Gümrük Birliği'nin güncellenmesiyle ticaret hacminin iki-üç katına çıkabileceğini söylemesini büyük bir ekonomik fırsat olarak değerlendiriyor. Ancak AB'nin Şimşek ile ortak bildirisinde ve Fidan ile görüşme sonrasında ısrarla "hukukun üstünlüğü, temel haklar, demokrasi" vurgusunu öne çıkardığını aktarıyor. Asıl çelişkiyi şöyle özetliyor: Şimşek bu değerlerin önemini biliyor ama kamuoyunda dile getiremiyor; Erdoğan ise 2017'den bu yana "Kopenhag kriterlerine ihtiyacımız yok, Ankara kriterlerimiz var" diyor. Komedyen tutuklaması gibi adımların Avrupa'daki otoriter görüntüyü pekiştirdiğini belirterek "Fidan ve Şimşek Cumhurbaşkanı'nı ikna edebilir mi, inşallah diyelim" diyerek bitiriyor.
Akif Beki, stand-up gösterisi nedeniyle tutuklanan Deniz Göktaş meselesini ele alarak asıl soruyu şöyle çerçeveliyor: Dini hassasiyet mi, siyasi hassasiyet mi? Göktaş'ın sözlerinde dine saldırı değil inanç nüktesi olduğunu, üstelik aynı gösteriyi üç yıldır yaptığını ve kimsenin tepki göstermediğini hatırlatarak ters kelepçeli teşhir ve tutuklamanın orantısızlığını sorgular. Mahkemenin "milli güvenlik tehdidi" gerekçesiyle kaldırılan videoların merakla 10 milyon izlenmeye koşmasının ironiyle altını çizer. Ardından Şeyhülislam Ebussuud'un Yunus Emre'yi yasaklamasından, Hallac-ı Mansur'dan, Sezen Aksu ve İBB Feshane olayına uzanan tarihsel örneklerle "kutsala hakaret" suçlamasının her dönemde siyasi bir araç olarak kullanıldığını belgeler. Diyanet'in cuma hutbesindeki "kutsallarla alay gençleri uzaklaştırıyor" söylemine de karşılık verir: Asıl gençleri dinden soğutanın, dini hassasiyete siyasi hassasiyet süsü vermek olduğunu söyleyerek bitirir.
Mustafa Karaalioğlu, Türkiye'nin yaşadığı iki eş zamanlı göç dalgasını çarpıcı rakamlarla ortaya koyuyor. 18-25 yaş grubunun yüzde 73'ü fırsat bulsa yurt dışına gitmeyi düşünüyor. Sadece gençler değil, son iki yılda mülk edinme, yatırım veya "bilinmeyen sebeplerle" yurt dışına çıkan sermaye 60 milyar dolara ulaşmış, yerli yatırımcıların dışarıdaki portföyü ilk kez yabancıların Türkiye'ye getirdiği yatırımı geçmiş. Araştırmaya katılan gidenlerin yüzde 85'inin dönüş planı yok; dönmek için en çok istenen şey ise ekonomi değil yüzde 74 ile demokratik şartların iyileştirilmesi. Beyin göçünün de sermaye göçünün de aynı kapıya çıktığını vurgulayan Karaalioğlu, iktidarın bunu umursamadığını, çünkü umursamanın demokrasi, hukuk ve liyakat gerektireceğini, bunların ise mevcut modelle bağdaşmadığını söylüyor.
Akif Beki, Kılıçdaroğlu'nun Ankara il yönetimine Özgür Özel'e iftira atan birini atamasını ve tepkiler üzerine geri adım atmesini başlangıç noktası yaparak "arınma" iddiasının ne kadar içi boş olduğunu belgeliyor. Butlancıların atadığı isimlerin büyük çoğunluğunun CHP'lilere iftira atanlar, yolsuzluk suçlamalarına adı karışanlar, seçimde CHP'yi kaybettirmeye çalışanlar ve kurultay davasının itirafçılarından oluştuğunu tek tek örneklerle ortaya koyuyor. Bu "adam kıtlığını" iki olası nedene bağlıyor: Ya gerçekten temiz isim bulamıyorlar ya da butlan sürecine destek verenlere diyet borcu ödüyorlar. "Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" diyerek kendi arınma iddiasıyla kendi kadrolarıyla çelişen bir yönetimin tutarsızlığını ve ikiyüzlülüğünü özetliyor.
İbrahim Kahveci, çarpıcı bir dış ticaret tablosuyla başlıyor: İhracatımızın yüzde 43'ü AB'ye giderken, dış ticaret açığımızın yüzde 80'inden fazlası yalnızca Rusya ve Çin'den kaynaklanıyor. Büyük açık verdiğimiz bu ülkelerin kucağına taşınmanın nasıl bir dış politika olduğunu sorguluyor. AB ile Gümrük Birliği yenilenmediği için savunmada yaklaşsak bile ticarette mesafenin açıldığını, AB'nin otomotiv ve çelik sektöründe aldığı korumacı önlemlerin ihracatımızın birinci kalemi olan otomotivi ciddi biçimde etkileyeceğini uyarıyor. Yazının ikinci bölümünde reel faizin yüzde 9-10 bandında beş aydır seyretmesinin yıkıcı etkisini somutlaştırıyor: 2018-19'da bu seviyeler sekiz ayda 2 milyon kişinin işini kaybettirdi, şimdi süre uzuyor. Kira üzerinden de gösteriyor bunu: Siyasi operasyonların yarattığı risk ortamı amorti süresini kısaltıyor, kirayı artırıyor. "Hapse atılan sadece muhalifler değil, aslında kiracılar oldu" diyerek bitiriyor.
Yusuf Ziya Cömert, 189 faal siyasi parti olmasına rağmen siyaset sahasında büyük bir boşluk oluştuğunu vurguluyor. Bu boşluğun iktidarın bilinçli bir stratejisinin ürünü olduğunu belirtiyor: İmamoğlu cezaevinde, Özgür Özel parti binasının dışında, CHP'nin "yürüyen aksamı" butlan kararıyla kapatılmış durumda. İktidarın iki temel avantajından söz ediyor: devlet aygıtlarını kendi siyaseti lehine kullanmak ve alternatifsizlik. Seçmenin gidecek yer bulsa gidebileceğini ama topluma güven verecek, sorunları çözebilecek iktidar adayı bir kadro göremediğini aktarıyor. Özgür Özel ve ekibinin önündeki asıl sınavı şöyle özetliyor: Boşluk CHP'nin kapladığı alandan çok daha geniş, dolayısıyla yeni parti CHP seçmeninin ötesine geçip "Türkiye'nin ortalamasını" bulabilirse başarıya ulaşabilir. Bir de "iyi saatte olsunların yeniden işe karışmaması" şartıyla.
Mehmet Ocaktan, NATO zirvesi öncesinde Ankara'da yüzlerce kişinin "potansiyel protesto eylemcisi" olarak tutuklanmasını demokratik ülkelerdeki olağan protesto hakkıyla keskin bir karşıtlık içinde ele alıyor. Demokratik ülkelerde devlet başkanlarının çatır çatır protesto edilebildiğini, bizde ise "potansiyel tehlike" sayılmanın bile tutuklanmaya yettiğini vurguluyor. Binaların boyanmasını, gecekonduların önünün vitrinle kapatılmasını ve olağanüstü güvenlik önlemlerini "Potemkin köyü" mantığının devamı olarak nitelendiriyor. KAAN motorlarını koltuğunun altında getiren Trump'a gösterilen bayram havasını ise sert bir ironiyle eleştiriyor. Yazının en çarpıcı kısmı kapanışı: Her fırsatta Gazze için hamasi nutuklar atan dindar-muhafazakâr kesimlere seslenerek "soykırımcı Netanyahu'nun patronu Trump'a karşı neden meydana çıkmıyorsunuz?" diye soruyor ve "siz ancak kahve-kola dökme mücahitliği yapabilirsiniz" diyerek bitiriyor.
Fehmi Koru, Hannibal'ın Alp dağlarını aşarken söylediği "ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız" sözünü Özgür Özel'in kullanmasından yola çıkıyor. CHP'ye duyulan mistik bağlılığın Özel ve ekibini şimdiye kadar yeni parti kurmaktan alıkoyduğunu, ama Butlancı kadronun insafa gelmeyeceğinin artık belli olduğunu belirterek yeni yol açmanın kaçınılmaz hale geldiğini vurguluyor. Anketlerdeki yüzde 30 desteği umut verici ama yeterli bulmayan Koru, cumhurbaşkanlığı için gerekli eşiğin yüzde 50 artı 1 olduğunu hatırlatıyor. Aradaki yüzde 20'yi kapatmak için salt iktidar eleştirisiyle yetinmeyip CHP'den kopuşu olumlu bir dönüşüm fırsatına çevirmek, geniş bir ittifak kurmak ve dört başı mamur bir vizyon programıyla kamuoyuna çıkmak gerektiğini söylüyor. İngiltere'de vizyonsuzluk yüzünden hayal kırıklığı yaratan İşçi Partisi ile New York'ta vizyonuyla fark yaratan genç siyasetçi örneğini vererek Yunus Emre'nin "Dağ ne kadar yüce olsa yol onun üstünden aşar" sözüyle bitiriyor.
Ahmet Taşgetiren, Erdoğan'ın 2002'deki çıkışını hatırlatarak Özgür Özel'in Anadolu turlarındaki coşkulu kalabalık görüntülerinde benzer bir pırıltı sezdiğini söylüyor. Erdoğan'ın Milli Görüş'ün yüzde 22'lik cam tavanını "gömleği çıkararak" kırıp yüzde 34'e ulaşması gibi Özel'in de CHP'nin cam tavanını kırarak yeni bir yol açma fırsatı doğduğunu vurguluyor. Anketlerde kararsızlar dağıtıldığında Özel'in kuracağı partiye yüzde 30'un üzerinde oy çıkabileceğini aktarıyor ama asıl soruyu soruyor: Yüzde 30 yüzde 50 artı 1'in nesi olur? Bunun için yeni partinin geniş bir muhalefet bloğunun ana bileşeni olması, AK Parti tabanından İYİ Parti'ye, DEM'den Yeniden Refah'a uzanan çeşitli kesimlerle ortak payda kurması gerektiğini belirtiyor. Yolculuğun kolay olmadığını, yol arkadaşlarının sağlamlığının hayati önem taşıdığını ve Özel'in önünde ciddi bir liderlik sınavı beklediğini vurgulayarak "memleket için hayırlı olsun" diyerek bitiriyor.
Taha Akyol, gece yarısı meclisten geçen torba yasanın kritik bir maddesini mercek altına alıyor: Mahkeme "göreve iade" kararı verse bile ilgili kişi, bu karar Danıştay'da kesinleşene kadar göreve dönemeyecek. Yüksek mahkemelerde dosyaların yıllarca bekletebildiğini hatırlatarak bunun pratikte "dipsiz kuyu" anlamına geldiğini vurguluyor. Anayasa'nın 138. maddesinin "mahkeme kararları geciktirilemez" dediğini, ama bu kanunun tam da bunu yapılandırdığını ortaya koyuyor. Ceza hukuku uzmanı Prof. Özgenç'in Cumhurbaşkanı'na "şeytani zihniyetin ürünü" diyerek kanunu geri göndermesini açıkça talep ettiğini aktarıyor. Türkiye'nin Hukuk Devleti Endeksi'nde 2015'te 80. sırada iken 2025'te 136. sıraya düştüğünü rakamlarla belgeleyen Akyol, hukuk devleti erozyonunun ekonomik tabloya nasıl yansıdığını hatırlatarak bitiriyor.
From the publisher's feed