
Sign up to save your podcasts
Or


Yıldıray Oğur, Türkiye'nin NATO'ya üyelik hikayesini Sovyet tehdidinden başlatarak anlatıyor. 1945'te Rusya'nın Kars, Ardahan, boğaz üssü ve sınır revizyonu talep ettiğini, İnönü hükümetinin defalarca başvurmasına rağmen NATO'ya alınmadığını ve bu durumun büyük hayal kırıklığı yarattığını aktarıyor. Kore'ye asker göndermenin doğrudan NATO kapısını açmadığını, ama yoğun diplomasinin sonunda 1952'de tüm partilerin oyuyla üyeliğin gerçekleştiğini belirtiyor.
Ardından bugüne atlıyor: S-400, YPG, Brunson, F-35 krizleriyle ABD ile geçen on yılın en sorunlu dönemlerini yaşadık. Ama Trump için Erdoğan özel bir ortak; onu seçim yenilgisinde ve yargılandığında terk etmeyen, Biden'ın sevmediği güçlü bir Müslüman lider. Bu yüzden F-35 yaptırımları dahil geriye kalan meseleler de çözüme kavuşma yolunda. Türkiye'nin Trump-Barrack ikilisiyle 2028'e kadar kol kola yürüyeceğini, Avrupalı liderlerin de Türkiye'deki demokrasi gerilemesin fazla ses çıkarmayacağını öngörüyor. Muhalefetin bu güçlü "dış destek kasına" karşı ulusalcılık ötesinde gerçek bir alternatif üretmesi gerektiğini vurgulayarak bitiriyor.
İbrahim Kahveci, Cem Boyner'in tespitinden yola çıkıyor: Kişi başı geliri Türkiye'den yüksek birçok ülke artık Türkiye'den ucuz. Bunun nedenini rakamlarla ortaya koyuyor. 2019'a göre konut fiyatları dolar bazında yüzde 160, gıda giderleri yüzde 112 artmış; asgari ücret ise yalnızca yüzde 70 artmış. Yani maliyetler gelirleri çok aştı. Buna rağmen TESK Başkanı'nın açıkladığı üzere 5 ayda 53 bin esnaf kepenk indirdi. Çelişki tam burada: Fiyatlar yüksek ama işletmeler para kazanamıyor. Sebebi gelir dağılımı bozukluğu: Müşteri sayısı azalmış, başa baş noktası için 100 müşteri gerekirken 50 geliyor. Geçen yıl zengin semtlerde yer bulunmazken mahalle esnafı müştersiz kalıyordu, bu yıl durgunluk zengin semtleri de vurdu. Kişi başı gelir artışımızın büyük bölümünün reel refah değil fiyat şişmesinden oluştuğunu vurgulayarak "reel refah artışı yaşamadan sanal bir zenginlik içinde çırpınıyoruz, sonu hiç iyi olmayacak" diyerek bitiriyor.
Yusuf Ziya Cömert, Türkiye'nin NATO'ya üyelik tarihini İkinci Dünya Savaşı'ndan Kore'ye uzanan bir perspektifle aktararak bugüne bağlıyor. Sovyet tehdidine karşı ABD'nin geliştirdiği politikaların Türk toplumunu sağcı-solcu kutuplaşmasına sürüklediğini, 1969'da 6. Filo protestosunun dindar gençlerle solcular arasında kanlı bir çatışmaya dönüştüğünü ve iki gencin hayatını kaybettiğini aktarıyor. "Biz yanlış yürütülmüş bir neslin çocuklarıyız" tespitini hatırlatarak NATO zirvesi öncesinde yüzlerce kişinin gözaltına alınmasına geliyor asıl mesajına: Trump'ı veya İsrail'in Gazze politikasını protesto etmek isteyenleri peşinen içeri almak demokratik bir ülkenin tavrı değil. Tarihte dindar gençlerin ABD'yi protesto edenlere saldırtıldığını hatırlatarak bugün de farklı bir yanlışın yapıldığını ima ediyor ve "bırakın bir kısmımız da doğru yürüsün" diyerek bitiriyor.
Mehmet Ocaktan, totalitarizm kavramının tarihsel ve felsefi kökenlerini ele alarak günümüze taşıyor. Giovanni Gentile'den Karl Popper'a, Platon tartışmasından Hannah Arendt'in izinden gelen Alain Touraine'e uzanan bir entelektüel çerçeve çiziyor. Totalitarizmin Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası ve Stalin Rusyası'nda somutlaşan ortak özelliğinin insanların mutluluğunu ve özgürlüğünü çalmakla başlaması olduğunu vurguluyor. Asıl mesajını ise şöyle kuruyor: 21. yüzyılda evrensel hukuk normlarının zenginleştiği bir dünyada hâlâ totalitarizmi tartışmak zorunda kalmak demokrasi adına büyük bir talihsizlik. Günümüzün popülist liderlerinin hukuku ve özgürlükleri askıya almaktan çekinmemesinin toplumları yeniden Hitler, Mussolini ve Stalin korkusuyla yüz yüze getirdiğini söyleyerek bitiriyor.
Taha Akyol, Milli Eğitim Bakanı Tekin'in "Kurtuluş Savaşı" kavramını müfredattan çıkarıp yalnızca "Milli Mücadele" diyeceğiz açıklamasını iki temel noktadan çürütüyor.
Birincisi "neyden kurtulduk" sorusu: 1921 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinin yayınladığı haritayı örnek göstererek Yunan işgali altındaki Anadolu'nun somut tablosunu ortaya koyuyor. Bakan'ın "ondan önce koskoca Osmanlı vardı" gerekçesini ise tarihi gerçeklerle çürütüyor: 16. yüzyıldan itibaren gerileyen, subay maaşlarını Almanya'dan alınan krediyle ödeyebilen, Sevr'de küçücük bir toprakla sınırlandırılan bir imparatorluktan bahsedildiğini vurguluyor.
İkincisi müfredat tartışmasının özü: "Kurtuluş Savaşı" ve "Milli Mücadele" kavramlarının birbirinin alternatifi olmadığını, bugüne kadar hiçbir uzman tarihçinin bu iki kavrama ayırımcı bakmadığını belirtiyor. Bakanın siyasi bir polemikçi gibi hareket ettiğini, müfredatın politikacılara değil liyakatli uzmanların şûralarına bırakılması gerektiğini söylüyor. Tarihe ideolojik gözlükle bakmanın hem inkılapçı hem muhafazakar versiyonunun bağnazlık olduğunu vurgulayarak objektif ve analitik bakışı savunuyor.
Akif Beki, İmamoğlu'nun casusluk davasının ikinci duruşmasını Silivri'de izlediğini aktarıyor. İki ay önce "casusluk var mı yok mu" diye MİT'e sorulan kritik soru hâlâ yanıtsız, Hüseyin Gün'ün mahkemeye sunduğu 2017 tarihli yetkilendirme belgesinin gerçek olup olmadığı da belirsizliğini koruyor. Davanın temel çelişkisini şöyle özetliyor: Casusluğu itiraf değil reddeden biri var, ona hiçbir suç atılmıyor, aralarında yüzeysel bir tanışıklık var, ama dava sürüyor. Gün'ün anlattığına göre FETÖ ile mücadelede devlete hizmet etmiş, seçmen verisi teklifini Özkan reddetmiş. Asıl ironik soruyu ise şöyle soruyor: Gün AK Partililerle belgeli ilişkiler içindeyken casus sayılmıyor, CHP'lilerle selam alıp vermesi casusluk sayılıyor. Köprüye Amerikan bayrağı renklerini yansıtanların casuslukla suçladığı kişileri yargıladığı bu tabloda MİT cevabı gelip gelmeyeceğini ve davanın nereye varacağını sorguluyor.
İbrahim Kıras, iktidarın son dönemde giderek daha pervasız ve çekingenliksiz davrandığını gözlemliyor. Emekli maaşı zamlarını belirleyen enflasyon verilerinin her yıl aynı aylarda olağanüstü düşük çıkması, yolsuzluk suçlamalarının AK Parti'ye geçişle düşmesi gibi örneklerin artık örtbas bile edilmeden göz göre göre yapıldığını belirtiyor. Bunun nedenini şöyle açıklıyor: İktidarlar genellikle güçlerinden kuşku oluştuğunda "muktedir" olduklarını ispat etme ihtiyacı duyar; bu "dobralık" aslında bir güvensizliğin yansıması olabilir. NATO Zirvesi için potansiyel protestocuların önceden tutuklanmasını da aynı çerçevede değerlendiriyor. Protesto gösterilerinin iktidarın elini zayıflatmak bir yana güçlendirdiğini, "kamuoyumuz karşı ama biz iş birliği yapıyoruz" deme imkanı verdiğini hatırlatarak bu zorunlu sessizliğin "gücün hâlâ bizde olduğu" mesajı olarak okunacağını ama bu mesajın neden verilme ihtiyacı duyulduğunun da sorgulanacağını söylüyor.
İbrahim Kahveci, yıllardır yaptığı uyarıların doğrulandığını belirterek Türkiye ekonomisinin yapısal çıkmazını sert bir dille özetliyor. 2018'den beri yaşanan "Büyük Buhran"ın ve 2023 seçiminin faturasının hâlâ ödenmekte olduğunu, "Büyük Yıkım"dan kaçılmış olsa da "Büyük Sıkıntı"nın kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Teknolojik seviyenin 2007'den beri yerinde saydığını, verimsiz kamu istihdamının şiştiğini, değer üretiminin kölelik seviyesine gerilediğini, tüketime dayalı ve her an sönebilecek bir ekonomik zeminde olunduğunu sıralıyor. Her sabah operasyonla uyanılan, muhaliflerin zindana atıldığı, yatırım ve üretimin gerilediği ortamda umut görmüyor. Milli takımın 62 şut atıp gol atamadan eve dönmesini Türkiye'nin genel tablosuna benzetiyor ve "size ekmek yok, size refah yok, asıl faturayı evlatlarınız ödeyecek" diyerek bitiriyor.
Fehmi Koru, Dallas'tan gözlemlediği ABD gündemini aktararak Trump'ın Ankara'ya morali bozuk geleceğini öngörüyor. Bağımsızlığın 250. yıl dönümü kutlamalarını büyük bir propaganda kampanyasına dönüştürmek isteyen Trump, Taylor Swift'in düğününe VIP akını ve beklediği ilgiyi bulamaması üzerine törenleri sıradanlaştırdı, Rushmore Dağı'ndan sönük bir konuşma yapabildi. Asıl dikkat çektiği konu ise Trump'ın "komünizm tehdidi" söylemi: Bununla kastettiği Demokrat Parti içinde yükselen Zohran Mamdani gibi "demokratik sosyalist" genç siyasetçilerin yıllardır seçilen kaşarlanmış isimleri birer birer devirmesi. Gümrük tarifeleri ve İran savaşının yarattığı ekonomik baskıyla da sıkışan Trump'ın hesaplarının tutmadığını belirterek Ankara'ya sinirli ve hayal kırıklığıyla ineceğini vurguluyor.
Ahmet Taşgetiren, Deniz Göktaş meselesini hem dini hassasiyet hem hukuk açısından dengeli bir şekilde ele alıyor. Gösterideki Kuran ile ilgili ifadelerden bizzat rahatsız olduğunu, Göktaş'ın o konuya girmesinin gereksiz ve yanlış olduğunu söylüyor. Ama asıl soruyu da soruyor: Tutuklama ve ters kelepçe Kuran'ı savunmanın yolu muydu, yoksa yanlışı 300 binden 11 milyona taşıyan tam da bu uygulama olmadı mı? İktidarın "muhafazakar" kimliğiyle yaptığı her hukuksuz uygulamanın İslam'a istemeden bir bagaj yüklediğini vurguluyor. Diyanet'in hutbeden sert çıkmak yerine Göktaş'la sakin bir iletişim kurabilecek bir görevlisini devreye sokması gerektiğini öneriyor. "İktidar bizde, haddini bildiririz" anlayışının küçük siyasi hesabın milyonluk sonuçları nasıl kolayca görmezden geldiğinin örneği olduğunu söylüyor.
From the publisher's feed