
Sign up to save your podcasts
Or


Normal şartlarda yolsuzluğun ‘istisnai’ olması gerekirdi. Gerçekleştiğini işittiğimizde hepimizin “Aaa!”, “Hayret!”, “Vay anasını!”, “Acayip!” gibi ünlemlerle mukabele edeceğimiz, bir yoldan çıkma, şaşırma, sapıtma hali olarak göreceğimiz bir durum.
“Eskiden böyle değildi” diyemiyorum çünkü artık ‘eski’ dediğimiz şeye de o kadar güvenmiyorum.
Ama sadece kendi zaviyemden bakarak, yolsuzluğun bu derece normal olmadığını düşündüğümüz zamanlar olmuştu diyebilirim.
İngilizce’de ‘default’ diye bir kelime var. Bilgisayarlarla yaşamaya başladıktan sonra tanımaya başladığımız bir kelime. ‘Varsayılan’ anlamına geliyor. Başka anlamları da var ama şu anda bizi ilgilendiren anlamı bu: Varsayılan.
Eğer isterseniz verili durum, fabrika ayarı, tabii hal. Ya da ‘normal şartlar’ olduğunu varsaydığımız durumun yerine geçen şu andaki ‘normal şartlar.’
Yerçekimi gibi, deniz seviyesindeki hava basıncı gibi yaratılışla çelişmeyen haller olduğunu söyleyebilir miyiz?
Söyleyemeyiz.
Onların yerine geçen ve artık kanıksadığımız, mevcudiyetini tabii görmeye başladığımız bir durum.
(Küresel ısınma veya ozon tabakasının delinmesi gibi insanın yeryüzünü ve gökyüzünü ifsat etmesinin sonucu olan hadiselere benzetilebilir.)
Dijitalleşmenin hayatımızın bütün alanlarını kuşatmasına da benzetilebilir. Eskiden yoktu, şimdi hayatın gerçeği haline geldi, eksildiği zaman ‘internet yok’, ‘sosyal medya yok’, şu yok, bu yok diye isyan ediyoruz.
Yolsuzluk da hayatın bir gerçeği haline geldiğine göre belki yolsuzluğu yapamaz hale geldiğimizde de isyan edeceğiz. Böyle bir duruma hiç tanık olmadığımız için nasıl tepki vereceğimizi şimdiden tahmin etmemiz zor.
Bu çok büyük bir zemin kayması. Maddi manevi bütün değerler anlamını kaybediyor.
Maddi değer kavramının yoldan çıkmasına misal vermek kolay.
Piyasada satılan herhangi bir şeyin fiyatından emin olabiliyor musunuz?
Bir yerde beş lira, başka bir yerde yirmi beş lira.
Neden?
Toplum, memlekette yolsuzluğa tahsis edilmiş ya da yolsuzlukla elde edilen bir meblağın tedavülde olduğundan kuşku duymuyor.
Bu meblağlar devletin içinde veya yakınında olan imtiyazlı zümrelerin veya imtiyazlı şahısların zimmetine geçiyor.
Nasıl siyasetçi, bürokrat veya başka bir kimse tedavül eden meblağdan hakkı olduğunu düşündüğü payı rüşvet, hediye veya ortaklık gibi manası mevcut olsa da alenen telaffuz edilmeyen isimler altında tahsil ediyorsa vatandaş da fahiş fiyat uygulayarak yolsuzluk dediğimiz meblağın içinden kendisine düşen hisseyi tahsil ediyor.
Bu şekilde sizden fahiş fiyat talep eden herhangi bir kimsenin mahcup olduğuna tanık oldunuz mu?
Olmadınız. Çünkü eleman hayatın normalinin dışında bir davranışta bulunduğunu düşünmüyor.
Değerlerdeki bu şiddetli sarsıntıdan ‘vatan’ gibi, ‘din’ gibi kutsallık izafe edilen kavramlar da nasibini alıyor.
Herkes için geçerli olmasa da bazıları için tanımlar sessizce değişiyor.
Bazıları için vatan: üzerinde yolsuzluk yapabildiğim toprak parçası.
Bazıları için din: İçinde yolsuzluk yapmamı mazur gösteren yollar ve yöntemler bulabildiğim inançlar ve ilkeler bütünü.
Mesela şu anda iktidar aygıtları CHP’li belediyeleri yolsuzluk iddiasıyla hallaç pamuğu gibi atıyor. Altını üstüne getiriyor.
Toplumda iktidarın yolsuzlukla mücadele ettiğine, temiz toplum için çabaladığına dair bir his var mı?
Yok.
İktidarın tarafını tutanlar da muhalifler de bu kampanyanın siyasi bir kampanya olduğundan şüphe duymuyor.
Tamam, iktidarın tarafında olanlar kanaatini açıkça izhar etmiyor ama kendi tarafında yolsuzluğun serbestçe icra edildiğini biliyor.
Keza muhalif tarafta, diyelim “CHP’de bizim siyasetçiler yolsuzluktan batmış bir daha bunlara oy vermeyelim” diyenler var mı?
Yok.
Çünkü bu kampanyaların siyasi kampanyalar olduğundan şüphe duymuyorlar.
Durum, bütün taraflar açısından ‘müttefekun aleyh.’
Konuya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması ile başlayalım. Rusya’dan S-400 aldığımızda eleştirilere cevap verirken şu cümleleri kullanmıştı:
“Biz işi bitirdik. O bitmiş bir şey. Onu artık konuşmamızın anlamı yok. Çünkü gerek sayın Putin’le gerekse Rusya’yla biz bu anlaşmayı bitirmiş vaziyetteyiz. Şimdi bizim yeniden bir geri dönüşümüz asla olamaz. Çünkü bize böyle bir ahlaksızlık yakışmaz. Bu ahlaki değildir. Çünkü biz bir anlaşmayı yaptıysak onun arkasında dururuz. Kimse bizden tükürdüğümüzü yalamamızı beklemesin.”
Bakın burada Binali-Sisi ayrımı yapmıyoruz. Bir dönem Türk halkı oy verirken kime oy vermiş olacaktı? İktidar söylemine göre muhalefeti Sisi temsil ediyordu ve sonra Sisi ile kucaklaşan bir iktidar gördük. Sisi’ye mi yoksa Binali’ye mi oy vereceksiniz söylemi de unutuldu gitti.
Ya da 2023 seçimlerinde Öcalan-PKK ile ilişkilendirilen muhalefete karşılık şimdi İmralı’ya Öcalan’a giden bir iktidar iradesini görüyoruz.
Bir başka konu ise Kuzey Irak petrolünün Türkiye üzerinden transferi… Kim aracılık etti? Komisyonlar nereye gitti? İsrail bu kritik ticaretin neresinde? İsrail ile o dönem yapılan görüşmeler neyi ifade ediyor?
Bunların hiçbirini itaat sisteminde soramaz ve sorgulamazsınız. Verilen 1,4 milyar dolarlık cezayı hep birlikte ödeyeceğiz.
Rusya ile S-400 işinde uyaran herkesi dış güçlerin elemanı, vatan haini gibi suçlamalar ile susturmak istediler.
Hatta o günlerde “Şanghay Beşlisi” için misafir sanatçı konumunda davetlere icap ediliyordu.
Bizler de o günlerde şu uyarıyı yapıyorduk: Dış ticaret açığımızın yüzde 80-90’ını Çin ve Rusya’ya veriyoruz. Onların kurduğu örgüte girmek demek tamamen ekonomik açıdan esir olmak demektir.
Nitekim şimdilerde tek dostumuz Trump oldu. Artık kol kola girdiğimiz küresel lider Trump. Şanghay 5’lisini hatırlayan bile yok.
Ama giden geri gelmiyor elbette. Mesela S-400’lere ödediğimiz para ne oldu? Ambalajı bile açılmadan ikinci elden satışa çıkardık ve bir alıcı arıyoruz. Kaybettiklerimizin sadece bir kısmı gelecek diye sevinenler ise o günlerde bizleri hain ilan edenlerin ta kendileri.
Bir başka örnek “Nass Ekonomi Modeli…”
Enflasyonu düşürmeden faizleri suni şekilde indirdiklerinde yatırım-üretim-istihdam ve ihracat patlayacaktı. Oysa patlayan ülke ekonomisi oldu.
İhracat yerinde saydı; üretim adeta durağan döneme girdi ve istihdam tüketimle ayakta kaldı. Çünkü ucuz kredi üretimi değil tüketimi patlatmıştı.
Uyaranları “yine ekonomiyi bilmezler, Erdoğan düşmanlığından gerçekleri görmeyenler” olarak tarif ettiler.
Seçim öncesi meydanlarda, ekranlarda “Ben bu görevde olduğum sürece faiz artmayacak, hatta düşmeye devam edecek” cümlesini kuran Erdoğan bile faizlerin enflasyonun üzerine çıkmasına sesini çıkartmadı. Hatta bizzat bu ekonomi modelinin yönetimini kendisi göreve getirdi.
Yine uyaranlar düşman, uyarılar hainlik oldu. Tabii ki bu yoldan dönenler de yine kendileri oldu.
Bugün ülkemizde özellikle KKM ile gelir dağılımında büyük bozulmanın sorunlarını yaşıyoruz.
KKM’yi “Yüzyılın buluşu” diye satan iktidar ile “KKM’yi bitiriyoruz” diye sevinen iktidar yine kendileri. Uyaranlar ise yine hain, yine Erdoğan düşmanı.
Sizce sadece bu örnekler üzerinden giderek kendimize soralım: Böyle bir yönetim modelinde, itaat sisteminde ülkeye refah gelir mi?
Burada bir ayrıntı daha var. Ona da değinmeden geçemeyiz.
“Adalet ve buna bağlı olarak mülkiyet güvencesi.”
Ekonomideki sorunlara dikkat çeken TÜSİAD İstişare Kurulu Başkanı sayın Ömer Aras ve Başkan Orhan Turan’ın kollarına polis koyduğumuzda aslında sermayeye mesajı vermiştik: Uyaran istenmiyor, itaat isteniyordu.
Oysa sermaye itaate değil kâra ve mülkiyet güvencesine bakar.
Bugün ülkemize yabancı sermaye vurgun dışında gelmiyor. Bırakın yabancı sermayenin gelmesini yerli sermaye bile yeni yatırımlarını yurt dışına taşıyor.
NATO toplantısı vesilesiyle Trump’la kol kola girdik, dostluğumuzu güçlendirdik ve büyük hayallere yelken açtık. Kendimizi öyle bir havaya kaptırdık ki bir zamanlar “dış güçler”in adamı olarak suçladığımız muhalefete inat, o “dış güçler”le birlikte dünyaya nizamat veren bir ülke haline geldiğimizi övünerek anlatmayı “yerli-milli” olmanın bir vecibesi olarak görmeye başladık.Özellikle iktidara yakın medyadaki gazetecilerin ağzı kulaklarındaydı. Cumhurbaşkanımız, Trump’ın övgülerine mazhar olurken, ana muhalefet lideri Özgür Özel pazarcı esnafının dertlerini dinlemek gibi banal(!) işlerle uğraşıyordu.Türkiye’nin NATO zirvesiyle birlikte “parlayan yıldız” haline geldiğini ballandıra ballandıra anlatan iktidar gazetecilerine göre, bizim de artık Amerikan Başkanı Trump’ın övgüsüne mazhar olmuş bir liderimiz ve dünyanın lideri haline gelmiş bir ülkemiz olmuştu.Evet NATO liderlerine verdik mehteri ve “Ceddin deden, neslin baban/En kahraman Türk milleti/Orduların, pek çok zaman/Vermiştiler dünyaya şan” sözleriyle coşturduk herkesi.Ama ne hikmetse, ülke olarak bir türlü coşamadık.Bunca övgüden, suya yazılan hayallerden sonra galiba acı gerçeği birinin söylemesi gerekiyor. Bir kere özellikle son on yılda yaşadığımız derin ekonomik krizin, hukuksuzlukların, adaletsizliklerin ve liyakat fukaralığının Trump’ın şaibeli sevgisiyle tedavi edilmesi pek mümkün gözükmüyor.Milli gelirleri neredeyse bizim beş katımız olan ülkelere mehter dinlettiğimiz için şanlı tarih rüyaları gören siyasetçilerimiz, gazetecilerimiz “bizi kıskanıyorlar” modundan henüz çıkamamış olsalar da Türkiye’nin neredeyse yarısı açlık sınırının altında yaşamaktan bir türlü kurtulamıyor.Ancak bu ekonomik felaket tablosundan kurtulmak, en azından şu an için ne yazık ki pek mümkün değil. Çünkü biz, işlenen hukuk cinayetlerinin ekonomide yaratacağı sonuçları bildiğimiz halde, girilen bu çıkmaz sokaktan dönmeyi asla düşünmüyoruz.Bugün NATO zirvesindeki övgülere ve mehterin duygusal rüzgarına kapılarak, Türkiye’nin artık oyun kuran bir lider ülke olduğu hayallerine kapılan iyimserlik korosunun bazı gerçeklerle yüzleşmesinde yarar var. Geçtiğimiz hafta İbrahim Kahveci yazmıştı, buna göre:Yeni Konut Fiyat Endeksi 2010-2021 dönemi 144 ayda ortalama 88,8 dolar.Şimdi ise 170,2 dolar.Yeni konut fiyatı dolar bazında 2010-2021 ortalamasına göre yüzde 90’ın üzerinde artış göstermiş.2019 yılına göre ise durum daha vahim: 65,1 dolar olan fiyat endeksi şimdi 170,2 dolara yükselmiş.Dolar bazında artış oranı yüzde 160.Bir büyük fiyat artışı da gıda sektöründe yaşanmış bulunuyor. 2019 yılında 4 kişilik bir ailenin ortalama aylık gıda gideri 365,0 dolar iken, bu rakam şimdi 773,0 dolar olmuş. Dolar bazında artış oranı ise yüzde 111,8.Peki neden ekonomide iki yakamız bir araya gelmiyor?Çünkü biz, 2018 yılında “faiz sebep, enflasyon sonuç” parolasıyla rasyonel ekonomiden, fantezi ekonomisine terfi ederek bütün iktisat teorilerine meydan okuduk. O günden bu yana da bir türlü iki yakamız bir araya gelmiyor.Fantastik politikalar işe yaramayınca Mehmet Şimşek’le rasyonel ekonomiye dönmeye karar verdik ama “siyaset mühendisliği” hevesimiz yüzünden, bu projeyi de akamete uğratmayı başardık sonunda.Bununla da yetinmedik, halkın özgür iradesiyle seçilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu bir sahur vakti operasyonuyla gözaltına alarak tutuklayıp hapse attık. Ve bu vesileyle ekonomiye bir darbe daha vurduk. Daha doğrusu emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin, esnafın, tüccarın ve sanayinin cebine darbe vurduk.Ama siyaset mühendisliği işini çok sevdiğimiz için “butlan” aparatını icat ederek Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’ye kayyım olarak atayıp rasyonel ekonominin yollarını bir kez daha kestik.Kuşkusuz iktidar, bütün bunların hukuki süreçler olduğunu, olup bitenlerle bir ilgisinin olmadığını söyleyebilir, söylüyorlar da zaten. Ama ne yapalım ki ekonomi de toplum da bu operasyonların hukuki olduğuna bir türlü inanmıyor.
Hep, ülkenin öngörülebilir olmamasından, sürprizlere açık olmasından ve beklenmedik olayların yağmur gibi yağmasından şikayet edilirdi ya bu en azından “muhalefetle mücadele” için artık geçerli değil. Türkiye, bu bahiste gayet öngörülebilir ve tahmin edilebilir bir ülke oldu. Belediye başkanı mı hapse atılacak, birkaç hafta önceden belli. Günü gelince de o belli olan şey kolaylıkla gerçekleşiyor. Yahut muhalefete karşı hücumda veya suçlamada aksama mı var, muhakkak birkaç kişi konuşturuluyor ve o eksik gideriliyor. Ne lazımdı, hangi ifade gerekiyordu?
Her şey gayet öngörülebilir.
İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nun hapse atılacağı biliniyordu, bilindiği gibi oldu. Bunun yetmeyeceği, başka belediye başkanlarının da alınacağı söyleniyordu, onlar da oldu. CHP’ye el konulacağı söylenip duruyordu, ‘olurdu olmazdı’ diye kimse şüpheye bile düşmedi. Söylendiği gibi, konuşulduğu gibi oldu bitti. Birkaç hafta önce Bursa Belediye Başkanı konuşuluyordu, oldu. En son Çankaya Belediye Başkanı’nın hapse atılacağı söylenip durdu. Öngörülüyordu yani. Öngörü o kadar güçlü gerçekleşti ki, başkan yurt dışından gelerek teslim oldu, içeri alındı.
Sadece CHP değil, şu veya bu şekilde iktidara muhalefet eden veya haber yaparken iktidarın ayağına basan gazeteciler, uzmanlar, yorumcular ve sıradan insanlar da aynı öngörüden nasibini alıyor, hapsi boyluyor. “Konuşma yanarsın, söyleme başın belaya girer, yazma içeri tıkılırsın kanaati” o kadar kesin ki; soruşturmaya, kovuşturmaya bile gerek kalmadı artık. “Başkanlık sistemiyle gelen hızlı ve seri karar alma imkanı işe yaramıyor, bu yöntemle ülkenin hiçbir meselesinde sonuç alınamadı” diyenler vardı ya, o da öyle değilmiş. Gayet güzel netice alınıyor, zira ülkenin hızlı ve seri karar bekleyen meseleleri millete göre başka, iktidara göre başka.
Normal bir sistemde belediyeleri müfettişler denetleyecek, raporlar yazacak, o raporlara itiraz edilecek, gerçek belgeler, doğru bilgiler bulunacak, ince elenip sık dokunacakken şimdi öyle mi? Önce öngörüyü ortaya atıyorsun, sonra da o öngörü hemen doğru çıkıyor. Hızlı ve seri olarak.
İktidarın bütün işler arasında sadece siyasi mühendisliğe odaklanması ve bütün alanlar acilen uzmanlık beklerken sadece bu alanda uzmanlaşması inanılmaz bir kabiliyet. Mübalağasız, muhalefete karşı hücumda tarihi bir dönem yaşıyoruz. Amansız, keskin, sert ve tavizsiz bir mücadele dönemindeyiz.
Gayet tabii bu uzmanlaşma ve amansız girişimler, iktidarda tutunabilmek namına hissedilen kaygı ve endişenin boyutunu gösteriyor. İhtiyacın ve kaygının büyüklüğü, iktidarı muhalefete karşı giderek daha çok uzmanlaştırıyor. Kaygı büyük olmasa siyasi mühendislik becerisi kesinlikle bu kadar gelişemezdi. Öyle bir beceri ki İmamoğlu’nu hapse atınca seçimi garanti edeceğini zannediyorsun, olmuyor. Lakin, olmaması problem değil; bu kez bütün belediye başkanlarını alıyorsun. Bu da mı işe yaramadı? O vakit doğrudan kaynağına gidiyorsun, kurultaylarını, kongrelerini yok sayıyorsun ve partilerine el koyuyorsun.
Böylelikle hem hızlı ve seri karar alabiliyorsun hem öngörülebilir oluyorsun. Herkes, seçimi kazanma eşiğine ulaşıncaya kadar her şeyi yapabileceğini öngörebiliyor. Zerre kadar belirsizlik yok!..
Bu arada… Ekonomide, hukukta, sanayide, teknolojide, yapay zekada, eğitimde veya depremle mücadelede hiçbir tahmini tutmayan; zaten artık hiçbir hedefi de olmayan ve öngörülemeyen ülkenin, siyasi mühendislikte son derece öngörülebilir olması ne gam. Kimin umurunda acaba?
Sıffin bir iç savaş. Cemel savaşından 7-8 ay sonra Suriye’de, Fırat nehri kıyısındaki Sıffin’de vaki oldu. Sıffin’de 70 bin civarında Müslüman katledildi. Kim katletti? Birbirlerini katlettiler. Neden? Şam valisi Muaviye’nin halifeye isyan etmesi sebebiyle. Ayrıntılara girmeden söylersek, iktidar hırsı sebebiyle.
İktidar hırsının insanlara yaptıramayacağı bir şey yoktur. Bunu tarihten de biliyoruz, bugünkü tecrübelerimizden de biliyoruz. Siyaset sahnesindeki hercümercin, hile hurdaların, haksızlıkların, zulümlerin hepsinin sebebi iktidar hırsı.
İki taraftaki savaşçıların arasında sahabiler de var. “Hz. Ali’nin saflarında 25 Bedir ehli, 900 Biat-ı Rıdvan’a katılan olmak üzere tüm ashabdan 2800 kişi Muaviye’ye karşı savaşmıştı.” (Biat-ı Rıdvan, Fetih Suresi’nin başında anlatılan Hudeybiye Biatı.)
Kim haklıydı?
Hz. Ali haklıydı.
Kim haksızdı?
Kimse haksız değildi.
Hz. Ali’nin haklı olduğu Muaviye’ninse ‘haksız olmadığı’ dünyanın en tuhaf önermelerindendir.
Prof. Dr. Ahmet Akbulut Sahabe Dönemi İktidar Kavgası’nda bu çelişkili duruma temas ediyor.
“Bu savaşın siyasi sorumluluğu Muaviye ve onun kurmaylarına aitti. Müslüman yazarların çoğu Hz. Ali’nin haklı olduğunu belirtirlerken Muaviye’ye karşı belli bir tavır almamışlardır. Halbuki Hz. Ali’nin haklı olması zorunlu olarak karşı tarafın haksız olmasını gerektirirdi. Bu da Muaviye’ye karşı olma sonucunu doğururdu. Fakat Muaviye’nin isyanı Müslüman yazarlarca bir içtihat hatası olarak değerlendirildi ve içtihattan da günahın kaldırılmış olduğu ileri sürüldü. Bir valinin devlet başkanına karşı isyanının içtihat konusu olup olmayacağı düşünülmedi. Bu zihniyete göre ortada suç bulunmakta ve fakat suçu işleyen failler suçlu olmamaktadır. Anlaşılması mümkün olmayan düşünce şekli de bu olsa gerektir.”
Sıffin’i ve Hakem hadisesini Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın “Farklı Bir İslam Tarihi”ni (İletişim) okurken çalışmıştık. Tekrar etmemize gerek yok.
Ahmet Akbulut Sıffin’le birlikte Haricilik’in ortaya çıkışı üzerinde duruyor.
Hariciler, alınları secdeden kalkmayan Müslümanlar. Her fırsatta namaz kıldıkları için alınları nasırlaşmış. Dizleri de deve dizi gibi nasırlaşmış.
Sıffin’de oyunbozanlık yapıyorlar. Hz. Ali, ordusundaki daha çok Haricilerden kaynaklanan ihtilaflar yüzünden Muaviye tarafının hakem teklifini kabul etmek zorunda kalıyor.
Zamanın Arap dahilerinden. Muaviye’nin hakemi Amr ibnü’l As’ın zekasıyla ihtilaf Muaviye lehine çözülüyor.
Aslında çözülmüyor. Daha da karışıyor.
(Yeri gelmişken Arap dahilerini, ‘duhatu’l Arab’ı hatırhayalım.
Biri Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye. Biri Muaviye’nin yardımcısı Amr ibnu’l As. Biri Muğire bin Şu’be, biri de Ziyad ibni Ebihi. Babasının oğlu Ziyad. Neden babasının oğlu? Babasının kim olduğu bilinmediği için. Sonraları Muaviye, babası Ebu Süfyan’ın Ziyad’ın annesi Sümeyye ile yattığını Ziyad’ın bu ilişkiden doğduğunu dolayısıyla Ziyad’ın kardeşi olduğunu ilan ediyor. Ziyad’ın künyesini Ziyad ibn Ebu Süfyan olarak kayda geçiriyor. Ancak Ziyad ‘Babasının oğlu Ziyad’ olarak anılmaya devam ediyor. Oğlu Ubeydullah Hz. Hüseyin’in şehid edildiği Kerbela katliamının organizatörlerindendir.)
Hz. Ali’nin ordusundaki Hariciler Hz. Ali’yi hakeme başvurmayı kabul ettiği için tekfir ediyorlar.
Allah’ın hükmünden başka bir hükme müracaat ettiği için.
Hz. Ali’nin ve Muaviye’nin kafir olduğunu kabul etmeyenleri de tekfir ediyorlar.
Tekfir ettiklerini öldürüyorlar.
Savaşmayı da çok seviyorlar. Savaştıkları zaman ölünceye kadar savaşıyorlar.
Tarihte ve günümüzde insanları tekfir etmekten çok hoşlanan, insanların künhüne vakıf olamayacakları konulardaki farklı itikatları sebebiyle sapık, batıl, müşrik ilan etmeye hevesli, dinin mensubu gibi değil bezirganı gibi davranan tiplerle Hariciler arasında bir fikir akrabalığı olduğu düşünülebilir.
ABD’deyim ve gazetelerinden izlediğim kadarıyla, İran ile ülkeleri arasında ilan edilmiş ‘ateşkes’ sonrasında müzakereler kalıcı bir barışa doğru yönelirken, birdenbire her şeyin tersine dönmesinden Amerikalılar şaşkın.
Trump Ankara’dan ayrılmadan İran’a saldırı emri verdiğini açıkladı. Ateşkes için de ‘‘Bitti’’ deyiverdi.
Neden böyle oldu?
Her kafadan bir ses çıkıyor ama işin ardında ne gibi bir gelişmenin yattığını bilen pek yok.
Ateşkesten sonra İran Hürmüz’de mızıkçılık yapıyor, ABD de ciddiyetini göstermek için misillemede bulunuyordu. Her iki ülkenin müzakere timleri hiçbir şey olmuyormuş gibi yollarına devam ediyorlardı.
Şimdi ise durum farklı. Trump, kadrosu ile yandaş medyası, İran’la anlaşma olmayacağı konusunu canlı tutuyor.
Savaşın yeniden başlaması iki taraf için de iyi değil; dünya için ise hiç iyi değil. Ateşkesin sona erdiği açıklanır açıklanmaz uluslararası piyasalarda petrol fiyatı yeniden tırmanışa geçti. Petrol fiyatının etkisi hemen her alanda. Batı ülkeleri de yüksek enflasyonlu hayata alışıyor.
Evet, ABD başkanı normal bir lider değil, bir parlıyor, bir sönüyor. Bugün savunduğuna yarın bizzat kendisi karşı çıkabiliyor.
Yine de Batı İttifakı’nın lideri olma iddiasıyla geldiği Ankara’ya doğru yola çıkarken, kısa sürede çok sayıda savaşı sonlandırdığı için Nobel Barış Ödülü’nü hak ettiği iddiasını seslendiriyordu.
Venezuela’nın Nobel tarafından ödüllendirilmiş muhalefet lideri Maria Corina Machado‘nun ödülünü kendisine verdiğini de hatırlatarak…
Kadın politikacı ‘‘Bu ödüle esas siz layıksınız’’ demekteymiş.
Barışçı görünmek Trump için önemli. Ankara’dan ayrılırken ‘savaş bitiren’ değil ‘biten savaşı yeniden başlatan’ kimliğine büründü Trump.
Konuya ışık tutabilecek bilgi kırıntılarına erişirim merakıyla gazeteleri gözden geçirirken iki önemli haberle karşılaştım.
İlki, ABD’den Türkiye’ye kendisini getiren Katar tarafından hediye edilmiş uçağı yerine, alelacele Ankara’ya getirtilmiş eski makam uçağının kullanımıyla ilgili haber.
Trump’ın Katar’ın hediyesinden olağanüstü memnun olduğu biliniyor. Tesliminden sonra uçağın bütün aksamı değiştirilip ihtiyaca uygun hale getirildi. Bir başkan uçağında bulunması gereken bütün teknolojik cihazlar yerleştirildi. Eskisinden daha güvenilir olduğu söylenmekteydi yeni uçağın.
O güvenle Trump Ankara’ya Katar’ın verdiği uçakla geldi.
Habere göre, yolda ve Ankara’da durumu değiştiren gelişmeler yaşanmış. Birileri, ısrarla Katar uçağının güvenlik açısından yetersiz kaldığını ileri sürmüş. Habere göre, Trump’ı da sonunda ikna etmişler.
Söylentiyle Trump dehşete kapılmış olmalı.
Eski uçağın Ankara’ya kadar getirilmesi böyle gerçekleşmiş.
Ancak iş orada kalmıyor.
Güvenlik konusunda rahatsızlık duymuş, aynı uçakla dönmemek için eskisini Ankara’ya getirtmiş Trump’a, bir ikinci telkin daha gelmiş.
Suikasta uğrayacağını duyurmuşlar Trump’a.
Ankara’da basınla son görüşmesi sırasında gelişmeleri yakından takip eden herkese tuhaf gelen bir açıklaması olmuştu ABD Başkanının.
Şu cümleleri hatırlayacaksınız:
‘‘ABD’nin liderini, yani beni ortadan kaldırmak istiyorlar. Ben onların her listesindeyim. Bu sabah gördüm. Onların bütün listelerinde yer alıyorum. Şimdiye kadar sanırım biraz şanslıydım ama bu şansın çok uzun sürmeyebileceğini düşünüyorum.”
Çarşamba sabahı, Ankara’dan ayrılmaya hazırlanırken, Trump’a ‘‘Size suikast hazırlığı var’’ bilgisini verenlerin hedef gösterdiği, Trump’ın medyaya ‘‘Onlar’’ diye andığı suikastçılar, İranlılar…
Trump İranlılar hakkında ‘‘Yalancı onlar. Onlarda bir sorun var. Kafayı yemişler. Yalancılar, dolandırıcılar, hasta insanlar’’ demişti ya, işte bunun sebebi de anlaşılıyor. O bilgi üzerine ağzını bozmuş Trump.
Kendisine karşı İranlıların suikast yapacağı istihbaratına tepki sözleri onlar.
Ak Parti iktidarları için henüz “Fabrika ayarlarına dönme” çağrılarının seslendirilmediği dönemde bile “Meclis’te bir muhafazakâr muhalefet bulunmasının gerekliliği”ni yazdım.
Saadet Partisi dışarda muhalefet yapıyordu ve bu, muhafazakâr kitleler tarafından yadırganıyordu.
Ne yani başında Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu, onun yanında Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi öteden beri tanınmış muhafazakâr simaların sıralandığı ve şunun şurasında büyük acılardan sonra iktidar olabilmiş bir yapıya muhalefetin zamanı mıydı?
“Milli Görüş”ün lideri, bu yeni kadronun “Hoca”sı merhum Erbakan bile yadırganıyordu.
Ben de muhafazakâr bir kadronun “Erdemliler hareketi” çıkışıyla iktidar olmasını Türkiye siyaseti için önemli bir sıçrama olarak değerlendiriyordum.
Ancak o günlerde ben, Meclis’te sadece CHP -Sol muhalefetin bulunmasının muhafazakâr bir iktidar için -Türkiye için yeterli- sağlıklı denetim oluşturmayabileceğini belirtiyor, farklı bir muhafazakâr kadronun Meclis’e girmesini gerekli gördüğümü yazıyordum. Erbakan ve Yazıcıoğlu çizgisinin meselâ…
İktidar cenahından bu tarz değerlendirmelere “Ya oylar bölünür, Ak Parti iktidarı kaybederse…” itirazları - tepkileri geliyordu.
Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçti. Yüzde 50 artı 1 şartıyla karşılaştı. İttifaklar kaçınılmaz oldu.
Bu arada Ak Parti dışında siyasi yapılar oluştu. Fazilet’ten sonra Saadet gelmişti. O çizgide ikinci bir partiyi Yeniden Refah adıyla Erbakan Hoca’nın mahdumu Fatih Bey kurdu. Ak Parti’den kopanların kurduğu partiler vardı: Davutoğlu’nun Gelecek Partisi, Babacan’ın DEVA Partisi…
Bunlardan Saadet, DEVA ve Gelecek’in temsilcileri, CHP’nin öncülük ettiği Millet İttifakı bünyesinden, Yeniden Refah’ın temsilcisi ise Ak Parti’nin öncülüğündeki Cumhur İttifakı bünyesinden Meclis’e girdi.
Üç parti zaten muhalefet konumundaydı, Yeniden Refah ise, zaman içinde muhalif dile evrildi.
Meclis’teler ve iktidar tasarruflarını engellemekte zorlanıyor olsalar bile, -kaldı ki buna sistem gereği bütün muhalefetin bile gücü yetmiyor- yine de hem Meclis’te hem kamuoyunda dikkate değer duruş sergiliyorlar.
Türkiye siyaseti için şu söylenebilir: Mevcut sistem içinde muhafazakârların - milliyetçilerin oyunu almayan bir iktidar mümkün gözükmüyor.
Mevcut iktidar bir muhafazakâr – milliyetçi koalisyon niteliğinde. Ancak yeni bir seçimde iktidar olabilecek oy potansiyeli ciddi zaaf geçiriyor.
Diğer tarafta şu an durumu karışık olsa bile alternatif oy potansiyelini kontrol ettiği düşünülebilecek olan CHP (veya yeni parti) var.
Halen muhalefette bulunan muhafazakâr çizgi, 4 parti halinde… Bu partilerin yöneticileri de tabanları da böyle dört parça halinde herhangi bir etkinlik sağlanamayacağını biliyorlar. Bu halde ne iktidarın etkili bir parçası olabilirler ne de muhalefet blokunda tek tek etkinlik sağlayabilirler.
“Biliyorlar” dedim. Bu bilgi arayışı da getiriyor ama uzun süre arayışı potansiyel olmaktan çıkaramadı.
Şimdi…
Önce Saadet lideri Mahmut Arıkan anons etti, “Büyük oluşum”u... Öyle bir çalışma vardı ama ne olduğu tam açıklanmadı.
Sonra Ali Babacan “Büyük oluşum var” dedi. Babacan’a göre “En büyük mesele Saadet’le Yeniden Refah’ın uzlaşması idi, orada da büyük ilerleme gerçekleşmişti.”
En büyük mesele: Milli Görüş’ün temsili olmalıydı.
Demek ki orada bir yakınlaşma gerçekleşmişti.
Son gelişme o cenahtan gelen “Türkiye Buluşmaları” haberi oldu. Ali Babacan ile Mahmut Arıkan Antalya’da “Türkiye Buluşmaları” başlığı altında iş insanları, sivil toplum kuruluşları ve medya temsilcileriyle bir araya gelmişti. Bu, zaten Meclis’te birliktelik ifade eden “Yeni Yol”un bir başka halkla teması idi.
Babacan oradaki konuşmasında Türkiye’nin siyasette yeni bir nefese ihtiyaç duyduğunu belirterek temiz dil, temiz siyaset ve temiz yönetim çağrısı yapmış.
Taha Akyol, Trump'ın NATO Zirvesi'nde defalarca tekrarladığı Brunson hikayesini hem Trump'ın abartmalarını hem de olayın gerçek arka planını ortaya koyarak ele alıyor. Trump'ın "35 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı, bir telefonda serbest bıraktırdım" iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtiyor; Brunson hapis cezasına çarptırılmamış, Obama ve Biden da böyle bir ödeme yapmamıştı.
Olayın kronolojisini aktarıyor: Brunson sıradan bir misyoner değil, PKK tabanını ve Suriyeli sığınmacıları Hıristiyanlaştırma faaliyetleri yürüten siyasi amaçlı biri. İçişleri Bakanlığı ikamet iznini reddetmişti, sınır dışı edilecekti. Ama "gelen bir telefon" bu işlemi durdurdu ve casusluk soruşturması açıldı. Yargılama siyasi bir koz haline geldi, Trump Evanjelik seçmen tabanı için bunu kullandı, savcı değiştirildi, gizli bir anlaşmayla Brunson serbest bırakıldı. Dosyası 6 yıldır Yargıtay'da bekliyor. Dolar bu süreçte 3,36'dan 5,83'e fırladı.
Asıl dersi şöyle özetliyor: O ilk "Ankara'dan gelen telefon" olmasaydı Brunson sınır dışı edilecek, bunca kriz yaşanmayacaktı. Öngörülü olmak lazımdı.
Akif Beki, iktidar muhafazakarlarının yıllarca "ezik muhafazakarlar" diye aşağıladığı Batı hayranlığını Trump'ın övgüleri karşısında kendilerinin yaşadığını keskin bir ironiyle ortaya koyuyor. Avrupa'nın demokrasi ve hukuk konusunda "üstten konuşma hakkı yok" diyenler, Almanya ve Hollanda liderlerinin hediye silahı ülkelerine sokamamasını "kuralların kural koyucuyu da bağladığı hukuk düzeni" diye yorumlayamadılar. Hans'ın onayına muhtaç olmadığını haykıranlar şimdi Trump'ın ağzına bakıyor. Trump'ın neden Erdoğan'ı sevip İspanya Başbakanı Sanchez'i sevmediğini de bizzat Trump açıklıyor: Gazze ve İran'daki zorbalıklarına karşı çıkmayanı, sözünden çıkmayanı, kırmızı halı sereni, Brunson'ı hapisten çıkaranı seviyor. Bu övgünün hayrına mı yoksa savunma ve askerlik hizmetlerinde kullanma hesabıyla mı yapıldığını sormadan, Trump'ın sulu övgülerine ihtiyaç duyar hale gelmenin kendisinin "eziklik" olduğunu göremediklerini vurgulayarak "özgüvenleri kaybolmuş, hayret" diyerek bitiriyor.
İbrahim Kıras, Dünya Kupası'nda Fransız milli takımındaki göçmen kökenli oyuncuların Türk sosyal medyasında alay konusu yapılmasından yola çıkarak Fransız ve Türk millet anlayışı arasındaki temel farkı ele alıyor. Paris'te yaşadığı anıyı aktarıyor: Siyahi bir sürücüye "kendi ülkende de böyle mi araba kullanıyorsun?" diyen şoförün "Ben Fransız'ım" cevabıyla sus pus olması. Fransız millet anlayışının 1789 Devrimi'nden gelen vatandaşlık bağına dayandığını, etnik köken değil ortak yasa ve vatandaşlığın belirleyici olduğunu açıklıyor. Bunu bardağın dolu tarafı olarak görürken eksik tarafını da gösteriyor: Başörtüsü yasağı gibi "eşitlikçi" önlemlerin aslında eşitsizliğe yol açtığını, Afrika ve Asya kökenli vatandaşların tam entegre edilemediğini vurguluyor. Bizim ise milli kimliği etnik köke bağladığımız için "Ben Fransız'ım" diyen adama "Sen Fransız değilsin" diyebildiğimizi eleştiriyor. Çözümü ise şöyle özetliyor: Fransa'nın problemi geleneksel cumhuriyet değerlerinin bugünkü çok kültürlü yapıya uyarlanamamasından kaynaklanıyor ama çözüm de aynı yerde yatıyor — eşit vatandaşlık anlayışının tüm kesimlerin ortak değeri olarak yaşatılması.
From the publisher's feed