
Sign up to save your podcasts
Or


''Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesi 17. Yüzyılın büyük düşünürü Descartes’e aittir. Bu cümlenin tamamının “Şüphe ediyorum, öyleyse düşünüyorum, öyleyse varım” olduğunu söyleyenler olmuştur.
Sıkıntılı bir filozof Descartes. Engizisyonun hala adam yaktığı, insanları kazığa oturttuğu dönemde yaşamış. O yüzden yazdıklarının Engizisyonla başını belaya sokmayacağından emin olmak için yazmadan önce tanıdığı bazı ruhbanlara okuttuğunu, yazdıklarından bazılarını uzun süre yayımlamadığını hatırlıyorum. Nereden hatırlıyorum? Desmond M. Clarke’nin Descartes biyografisinden. (İş Bankası yayınları.)
Bugün Descartes’le ilgili değilim. İki gündür zihnimde dolaşan başka bir cümleyle ilgiliyim. Zihnimdeki cümle, maksadı ve bağlamı çok farklı da olsa Descartes’in Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesinin kalıbıyla söyleniyor. “Yardım ediyorum, öyleyse varım.”
Yardım etmek güzel bir eylemdir. Yardıma muhtaç olana yardım etmek, insan olmanın anlamıyla uyumlu bir davranıştır.
Biz yardım etmenin güzelliğini keşfetmiş bir toplumuz.
Bu keşfimizi 17 Ağustos depremine borçlu olabiliriz. Ya da Bosna’daki korkunç savaşa. Belki yardımın lazım olduğu başka vakalara.
Açe Sumatra’daki Tsunami felaketi sırasında bölgeye ilk ulaşanlar Türk yardım kuruluşlarıydı.
Hatta Tsunami’nin hemen ardından özerkliğini kazanan Açe’nin valisi Irwandi Yusuf şöyle demişti.
“Biz Kuala Lumpur’da toplantıdaydık. Oradayken deprem oldu. Açeye döndüğümde her taraf ay yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. (Açe’nin bayrağı da bizimki kadar geometrik olmayan kırmızı üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak.) Meğer, deprem olur olmaz Türk yardım kuruluşları yetişmiş, dört bir yanı ay yıldızlı bayraklarla donatmış.”
Felaketten birkaç ay sonra bir grup gazeteci arkadaşımla Açeye gitmiştik. Açeli bir gencin Dünyadaki Müslümanların onurunu Türkler kurtardı deyişini iyi hatırlıyorum.
Bunlar güzel şeylerdi. Hala da güzel.
İnsanları bu güzellikler konusunda şüpheye düşürecek gelişmeler de oldu.
Şimdilerde ‘Fetö’ diye andığımız ‘paralel yapı’nın bazı yöntemlerinin insanların şüpheye düşmesinde etkili olduğu söylenebilir. Mesela esnafı arayıp ‘hizmet’e destek istiyorlar. Esnaf verdiyse sorun yok. Vermediyse vergi denetmenlerini üzerine yollayıp adamı pişman ediyorlar.
Bu huylar sonradan paralel yapıyla mücadele eden taraflara da sirayet etmiş midir?
Zaman zaman dolaşıma çıkan ‘Fetö borsası’ tabiri bu ihtimali teyit ediyor.
Paralel yapı’nın destek toplamasıyla Fetö borsasının yöntemleri birbirine benziyor.
İkisi birden, “Hesabınızı Fetö terör örgütü kullanmış, paranızı bankadan çekin filan yere getirin” diyerek insanların paralarını alan dolandırıcıların yöntemine benziyor.
Yöntemi hangisi hangisinden aldı?
Sistem bulaşıcı. Ondan ona sirayet etmiştir.
Kronoloji olarak aynı sıralamaya tabi değildir, bağımsız olarak gelişmiştir. Çünkü miladı daha eski. Yönetici elitlerimiz yolsuzluğu istisna olmaktan çıkarıp kaide haline getiren bir ekosistem oluşturdular.
(Farkındayım, ekosistem tabiri bunun için kullanılmıyor. Daha çok ‘çevre’yle, ‘tabiat’la ilgili olarak kullanılıyor. Ama bu da ‘eko-sisteme benzer bir şey. Yolsuzluğun olağanlaştırıldığı, vakayı adiyeden sayıldığı bir ortam oluştu. Genişçe bir zümrenin ‘motto’su “Yolsuzluk yapıyorum, öyleyse varım” oldu.)
Ülkemizde yapılıyor mu yolsuzluk?
İktidarın tarafını tutanlar da muhalif olanlar da ses tonları değişik de olsa aynı cevabı veriyor.
Evet, yapılıyor.
Bir önceki yazımda demiştim: “Yolsuzluk artık fabrika ayarımız.”
Ahbap Derneği’nin yıldızı zeminin aşağı yukarı böyle olduğu bir mevsimde parladı.
Maraş’ta ardarda iki büyük deprem olmuş, on binlerce insanımız beton blokların altında can vermişti.
Devlete güvenen insanlar vardı. Sözünü ettiğim ‘ekosistem’den dolayı devlete güvenmeyen insanlar da vardı.
Bunlara o günlerde ortaya çıkan Kızılay’ın çadır satma skandalını da ilave edin.
İnsanlar, Ahbap’a ve Ahbap’ın dışa dönük yüzü, sanatkâr ve bestekar Haluk Levent’e devlete güvendiklerinden daha çok güvendiler.
Mazeretleri vardı.
Önce kese ve kasa deyimlerini açıklayalım
Kese deyince milletin kesesi yani cebi diyoruz.
Kasa ise devletin Hazinesi…
Önce kasaya bakalım
Hazine nakit gerçekleşmelerinden aktarıyorum: Son 12 ayda Hazine nakit gelirleri 15 trilyon 311 milyar lira olmuş. Dolar olarak karşılığı ise 355 milyar 563 milyon dolar ediyor.
Son 12 ayda 2 trilyon 348 milyar lira faize ve 14 trilyon 853 milyar lira da devlet idaresine harcama yapılmış. Faiz gideri 54.463 milyon dolarken devlet harcaması 344.902 milyon dolar olarak gerçekleşti.
2005 yılında devlet idaresi için harcanan para 72.195 milyon dolardı. Bugünkü dolar değeri ise 124 milyar dolar ediyor. Oysa biz şimdi devlet idaresi için 345 milyar dolar harcıyoruz.
Kişi başına kamu harcaması doların bugünkü değeri ile 1.800 dolar ediyor. Bugün ise kişi başına kamu harcaması 4.000 dolara geliyor. Kişi başına kamu harcaması iki kattan fazla artış göstermiş.
Burada kasanın nasıl dolduğu ayrıntısına hiç girmeyeceğiz. Çünkü kasanın dolum şekli de zaten başka bir adaletsizlik.
Gelelim kese işine… Yani Milletin kesesine.
Haziran ayı itibari ile Açlık Sınırı 35.759 TL.
Oysa asgari ücret 28.075 TL.
Biz bu rakamları hep dolara çevirerek verelim.
12 aylık ortalamada Açlık Sınırı 717,9 $ iken asgari ücret 581,3 dolar. Açlık Sınırı ile asgari ücret farkı yüzde 19,0 açılmış durumda. Bu fark 2020-2021’lerde yüzde 1-2 aralığına kadar gerilemişti.
Aylık olarak aldığımızda ise haziran ayında 773,0 dolar açlık sınırına karşılık 606,9 dolar asgari ücret bulunmaktadır. Fakat burada unutmayalım ki asgari ücret yılsonuna kadar artmazken açlık sınırı gıda fiyatlarına bağlı olarak artacaktır.
Kısaca görüyoruz ki açlık sınırı ile asgari ücret farkı yıllık bazda yüzde 20-25 bandında açık vermektedir.
Ya da açlığa çalışan bir millet var diyebiliriz.
2016 sonrası Türkiye’de asgari ücret hiç bu kadar gerilememişti diyebiliriz. Sadece sert kur ve yüksek enflasyon yüzünden 2022 yılında kısa süreliğine böyle bir fark oluşmuştu.
DEVLETÇİLİK VE ÜST PERDE
Kamu yüksek gelir toplarken vatandaşın gelirinin düşmesi sosyal sonuçları olan bir durumdur. Böyle durumlarda kamu üstten bakış haline gelirken Millet ise ezilen duruma düşer.
Kamuda siyah lüks arabalar ile çakarlı araçlar ve özel şoförler yollarda cirit atarken toplu taşımada işe yetişmeye çalışan ezilen bir kesim karşımıza çıkar.
Kamu saray gibi büyük yerler yapar ve oralardan millete bakarken özelde evler küçülür.
Kamuda doğan yeni nesil kendini ayrıcalıklı görürken özel sektörde kenar mahalle çocukları oluşur. Ve bu nesli yaşama imkanı olmayan kenar mahalleler birer suç yuvası haline dönüşür.
Kısaca kesenin boş olduğu ama kasanın dolup taştığı yerlerde adalette olmaz huzur da…
Daha acısı nedir biliyor musunuz? Bu sosyal bozulmanın nesiller boyu sorunlar üretmesi kaçınılmaz hale gelir.
O nedenle kasa ile kese benzer oranda seyretmelidir.
Şimdiden tarihe not düşmüş olalım.
Otokratların revaçta olduğu, neredeyse her taşın altından tiranlık hayalleri kuran otokratçıkların çıktığı talihsiz bir dönemi yaşıyoruz.
Epey bir süredir demokrasinin yaşadığı kriz yüzünden Avrupa’da ırkçı rüzgarlarının estiği bir gerçek. Bütün dünyada demokrasinin gerilemesi, kişisel hak ve özgürlüklerin tehdit edilmesiyle birlikte otoriter eğilimler sergileyen liderlerin yükselişi başladı.
İşte böyle bir dünya gerçeğinde, özellikle Trump’ın başkan olması hem bu otokrat rüzgarı güçlendirdi hem de demokrasiye son çiviyi çakmış oldu.
Rejimler konusunda araştırmalar yapan akademisyenler, demokrasinin konsolide olduğunu ve demokrasinin artık kalıcı olduğunu düşünüyorlardı. Ancak son yirmi yılda öyle bir rüzgar esti ki demokrasinin imkanlarıyla seçilen liderler bile otoriterleşmenin bir parçası haline geldiler.
Kuşkusuz demokrasinin krizi, sadece Avrupa ve ABD değil, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Arjantin, Çin, Rusya ve Filipinler’de de kendini hissettiriyor. Bugün pek çok ülkede yaşanan kutuplaşma ve popülizm yükselişte. Özellikle küresel malî kriz, güvenlik riskleri ve mülteci akını ile milliyetçilik, Danimarka, İsveç ve İngiltere gibi en gelişmiş ülkelerde bile popülist eğilimlerin yolunu açmış bulunuyor.
Demokrasi hâlen popülerliğini korusa da insanların demokrasiye olan inancı 2015 yılına göre hayli zayıflamış durumda. Yapılan araştırmalara göre, insanların yüzde 56’sı ülkelerinde demokrasinin işleyişinden memnun değil.
Dramatik bir durum ama insanlar, otoriter eğilimli olduğunu bildikleri halde “güçlü” olarak tanımladıkları liderlere oy vermeyi sürdürebiliyorlar.
Maalesef yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve uzlaşma kültürü gibi demokratik değerlerin aşınmasıyla birlikte, otoriter liderlerin şekillendirdiği antidemokratik anlayış küresel ölçekte güç kazanmış durumda. Aslında otoriter rejimlerin en bariz özelliği, geleneksel diktatörlerin aksine, tedrici olarak demokratik sistemden otokrasiye geçişi sağlamış olmalarıdır.
Maalesef bugün demokrasinin içine düştüğü krizi daha da derinleştiren en önemli etken, seçimli diktatörlüklerin devlet gücünü de kullanarak toplumdaki eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özelliklerini tahrip ederek kutuplaşmayı ve çatışmayı başat hale getirmiş olmasıdır.
Bu yüzden de doğal seyri içinde yapılması gereken siyasi rekabet, düşman kampların birbirini yok etme mücadelesine dönüşmüş bulunuyor. İşte bu, despotik zihniyetin, toplumdaki sivil ve özgürlükçü ruhu zehirleyen en ahlaksız tuzağıdır.
Bu tuzaktan kurtulmak için sadece otokrasiyi teşhir etmek yetmeyebilir belki ama her şeye rağmen, toplum olarak inadına eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkelerinde ısrar ederek, demokratik mücadelede alanı terk etmemek gerekiyor.
Bu bağlamda, demokratik seçim ahlakını çürüten, seçimleri tek adam rejiminin bir aparatı haline dönüştürmeye çalışanlara karşı, sivil mücadele yöntemlerinden asla vazgeçmemek gerekiyor.
Unutmayalım toplumlar, uzun ve zorlu mücadeleler sonunda demokratik haklarını kazanabilmişlerdir. Bu çerçevede Amerikan halkının verdiği mücadele, demokrasi tarihi açısından önemli bir göstergedir. Hal böyleyken, Trump’la başlayan demokrasi düşmanlığı, Amerikan toplumu için son derece trajik bir duruma işaret etmektedir.
Amerikalı edebiyat eleştirmeni Michiko Kakutani, 1838 tarihli Lyceum konuşmasında genç Abraham Lincoln’ün, Amerika’nın kurucu babalarının vasiyet ettiği medeni ve dini özgürlükleri koruyan devlet kurumlarının hiçe sayılmaya başlandığına ve ulusun özgürlüğünün tehdit altında olduğuna dair kaygılarını dile getirdiğini belirterek şöyle diyor: “Hukukun üstünlüğünü korumak ve ‘aranızdan çıkabilecek bir tiran’ın yükselişini önlemek için, ‘soğuk, hesaplı ve duygusuz bir akıl’ gerekir diyordu. ‘Sonuna kadar özgür kalmaya devam etmek için’ diye seslenmişti dinleyicilere, Amerikan halkının akla, sağduyulu bir ahlak anlayışına ve özellikle de anayasa ve yasalara sıkı sıkıya bağlanması gerekir.” (Hakitatin Ölümü, s.21)
Ankara’daki NATO zirvesinden sonra Erdoğan ve Bahçeli’nin konuşmalarında önemli unsurlar var. Elbette propaganda konuşmalarıdır ama abartı payını düştükten sonra, tahlil edilmesi gereken ifadeleri var.
Evvela her ikisinin de NATO’nun ve NATO içinde Türkiye’nin önemini vurgulayan ifadeleri doğrudur. 36 liderlerle birlikte 100’e yakın bakan, 1.000 civarında delege ve 4 bin 800 üst düzey diplomatı ve temsilciyi böyle arızasız ağırlamak elbette başarıdır.
Tabii ki Türkiye çeyrek asırda yerinde saymadı. Savunma sanayimizin ulaştığı seviyenin Savunma Sanayi Forumu’nda sergilenmesi elbette her vatandaşımızı memnun eder.
Ne var ki bu başarıları anlatırken “fakat…” denilecek önemli sorunlar da mevcut. Evvela, çeyrek asır önce birlikte yola çıkıp da şimdi önümüze geçmiş olan ülkeler diye bir gerçek var… Teknoloji ihracatında Vietnam’ın bile çok gerisinde olduğumuz da gerçektir.
Doğrusu, başarı ve başarısızlıkları, imkan ve sorunları objektif olarak görebilmektir.
TÜRKİYE’NİN YERİ
Çeyrek asırlık iktidarın özellikle son on yılında bir “eksen” sorunu yaşandı. Dünyada en azından böyle algılandığı gibi bizim diplomasi dilimize de yansıdı. En sert ifadeyle MHP lideri Bahçeli’nin...
Yaklaşık bir yıl önceki bir konuşması:
“ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek “TRÇ” ittifakının inşa ve ihya edilmesidir. TRÇ ittifakının da; Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil olması arzu ve önerimizdir.” (18 Eylül 2025)
Uzun tahlillere ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Zirve, NATO üyeliğinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu gözle görülür şekilde ortaya koydu. Bahçeli’ninki, İsrail faşizmine ve onu kayıtsız şartsız destekleyen ABD’ye tepki ifadesiydi.
Ankara’daki NATO zirvesinden sonra Bahçeli’nin sözleri şöyle:
“Türkiye NATO’da yalnızca stratejik konumuyla değil; devlet tecrübesi, siyasi iradesiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır.”
EKSEN TARTIŞMASI
Cumhurbaşkanı Erdoğan, hiçbir zaman NATO’dan çıkmak imasında bile bulunmadı. Fakat başta S-400 serüveni ve Putin’le pek dostane ilişkiler olmak üzere “eksen kayması” algısı yaratan politikalar izledi. Mevlut Çavuşoğlu, “Rusya bizim için stratejik bir ortaktır” diye konuştu! (24 Ağustos 2018)
Erdoğan’ın Mısır’la yedi yıl sürdürdüğü kavgada şekillenen Ortadoğu politikaları da bu tablonun içindedir.
Avrupa Birliği’ne “Haçlı ittifakı” demesi, “AB’ne ihtiyacımız kalmadı” beyanları “eksen kayması” algısını pekiştiren ifadelerdi.
O gidişin kötü sonuçları görüldü: F-35’leri kaybetmemiz, Doğu Akdeniz’de yalnızlaşmamız, Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi gibi…
Erdoğan şimdi NATO’ya da Avrupa’ya da büyük önem veriyor. Trump’la ‘özel’ dostluğu da önemli bir etken.
Emekli Büyükelçi Fatih Ceylan’ın şu sözleri, bütün sürecin özünü yansıtıyor:
“Zirve en başta yakın geçmişte çeşitli argümanlar altında başka ittifakların peşinde koştuğu izlenimini veren Ankara’nın Batılı müttefikleriyle güven tazelemesine vesile oldu.”
KRİTERLER SORUNU
NATO’da ve Avrupa’da çeşitli ülkelerle, çeşitli konularda ciddi sorunlarımız olabilir, var zaten. Başta Kıbrıs sorunu tabii.
Fakat dışarı çıkarak değil, kurumların içinde ve kuralları arkamıza alarak elimiz daha güçlü olur.
Cumhurbaşkanı’nın Avrupa Birliği ile asıl sorunu, “Kopenhag Kriterleri”ndedir. Bunun dışında, Avrupa savunmasının göbeğinde yer almak istiyor, Avrupa sermayesini sürekli davet ediyor.
“Kopenhag Kriterleri” temel hak ve hürriyetlerdir. Erdoğan bu kriterleri içine sindirse, AB üyesi olmamız şart da değil, Avrupa Savunma Mimarisi’nde yer almak, Gümrük Birliği’ni güncellemek ve ekonomik entegrasyonu geliştirmek gibi konularda Türkiye’nin eli çok güçlenir.
Oysa otokrasi görüntüsüyle diplomasimiz Batı’da böyle ancak “güvenlik” sınırları içinde kalıyor. Yatırım da gelmiyor; “hukuk güvenliği” diye soruyorlar!
Bir 15 Temmuz’da, FETÖ darbe girişiminin yıl dönümünde, bir ilahiyatçı bütün risklerini göze alarak erken uyarı görevini yaptı.
İş işten geçtikten sonra, iktidarı ve milleti vaktinde niye uyandırmadığı suçlamasına maruz kalmamak için biri önden konuştu. Üstelik Marmara İlahiyat Dekanı Prof. Ali Köse’ydi.
Fakat erken öten horozun akıbetine uğramaktan kurtulamadı. Uyaran ilahiyatçı kaybetti, onu hedefe koyan din hokkabazları ve madrabazlar üstün geldi.
Prof. Köse’nin görev süresi, 31 Temmuz’da dolacaktı. Yeniden ataması yapılmadı. Yerine yeni dekan atandı.
Böylece 15 Temmuz’daki uyarısından beri Köse’nin itibarına saldıran, yıpratma kampanyası başlatan cemaat ve tarikatlar amacına ulaştı. Kurban istediler, Köse verildi, başı yedirildi.
Eski FETÖ’ye dokunan yanıyordu. Şimdi de “bir FETÖ gitti, bin FETÖ geliyor” diyen mi yanacaktı?
Siyasi irade FETÖ’ye aldandığı için millet ve devlet ağır bedel ödemişti.
İktidarsa ödenen bu bedelden öncelikle Diyanet ve İlahiyat camiasını sorumlu tutuyordu. Halkı ve kendilerini tehlikenin büyüklüğüne karşı vaktinde yeterince bilinçlendirmedikleri gerekçesiyle.
Dini cemaatlerle tarikatların şeffaflaşması, devletten ve siyasetten ellerini çekmeleri hızla sağlanacaktı. Devlette paralel yapılanmalarına, kadrolaşma yoluyla kurumlara çöreklenmelerine asla izin verilmeyecek, bir daha göz yumulmayacaktı.
Sonuç ortada.
Oysa FETÖ’yle mücadelenin hedefi böyle deklare edilmemişti. Yeni paralel yapıların çıkması önlenmedikçe başarılmış olmayacaktı.
Buraya kadar okuduklarınızı, 2020’de de yazmıştım.
Prof. Köse 15 Temmuz’un 4. yıl dönümünde konuşmuştu. Üzerinden 5 yıl daha geçti, bugün 10. yıl dönümü.
Var mı yeni FETÖ’lerin devlette yuvalanma tehlikesine karşı içeriden bir uyaran? Teyakkuza çağıracak iktidar dostu bir ilahiyatçı kaldı mı, duyuyor musunuz artık?
Ali Köse örneği etkili bir mesajdı, yerini bulmuş. Erken uyarmayı bir daha aklından geçirecek ilahiyatçıların sesi kesildi.
Neyse ki MHP lideri Bahçeli ikazlarını sürdürüyor. Dünkü sözlerinden şunu not ettim:
“FETÖ’yle mücadeleye geçmişte kalmış demek yanlıştır. Devlet hafızası taze tutulmalı ve tedbirler elden bırakılmamalı. FETÖ tehdidi ortadan kalkmadı. Millet hafızasını kaybettiği gün tehditler yeniden ortaya çıkar”.
Demek ki tehlike geçmemiş.
Ali Köse Hoca’nın ilgili ve yetkililere çağrısı da çok farklı değildi. 15 Temmuz’dan gerekli dersin alınmadığı ve yeterli önlemler getirilmediği kanaatini paylaşmış, bir FETÖ giderken bin FETÖ’nün geldiğini söylemişti.
Hurafecilere karşı halkı aydınlatmadan, din istismarını bitirmeden, siyaseti dizayn için yargıyı ve devlet gücünü kötüye kullanmayı ortadan kaldırmadan FETÖ yenilemezdi hani!
E hani FETÖ’yle mücadele, ancak yenilerinin çıkmasını önleyecek ve karanlık yöntemlerini gömecek tedbirlerle kazanılabilirdi!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha 15 Ekim 2016’da Diyanet ve ilahiyat hocalarına şöyle sesleniyordu:
“Siz olmayınca sahneyi bezirgânlar, takke ve cübbeyle göz boyayan şarlatanlar alıyor. 15 Temmuz gecesi, bu sapkınlıkların yol açabileceği felaketleri göstermiştir. Hoca kıyafeti giymiş bir şarlatan, yıllarca hurafelerle insanımızı kandırmayı başarabiliyor.”
Kriterler isabetliydi. Fakat aynı başarı hayata geçirilmelerinde gösterildi mi? Din bezirganı hurafeci şarlatanlara bugün devlet katında yüz verilmediğini söyleyebiliyor muyuz?
15 Temmuz direnişini anarken o gecenin kahramanlarına ve şehitlerimize asgari borcumuz, FETÖ belâsını başımıza musallat eden yanlışları, hataları unutmamaktır.
İktidar, koyduğu başarı kriterlerine bakarak kendine sormalı: FETÖ’yle mücadelenin neresindeyiz, aynı hataları tekrarlıyor muyuz?
Bu duygu ve düşüncelerle doldurulmayan bir anma, 15 Temmuz’un anlam ve önemini korkarım ki ıskalar.
Elif Çakır, Trump'ın Ankara'daki övgülerini ve bunların iktidar medyasında "büyük başarı" olarak sunulmasını eleştiriyor. Asıl tezini şöyle kuruyor: Bir insanın itibarını düşmanı değil yanlış yerden öven dostu zedeler. Trump Erdoğan'ı "güçlü lider" diye överken aynı anda "Ben ne dersem yapıyor, telefon ettim yargıdan serbest bıraktı, kırmızı halı serdi" diyerek Türkiye'nin yargı bağımsızlığını bütün dünyaya olmadığını ilan ediyor.
Brunson meselesinde Trump'ın "35 yıl mahkum edildi, bir telefonda serbest bıraktırdım" ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını hatırlatıyor. Erdoğan'ın İsrail'e cephe almadığını "benim sayemde" diye anlatması, Netanyahu ile aralarının iyi olduğunu söylemesi gibi AK Parti tabanını zor durumda bırakacak açıklamaların övgüyle sarmalanarak yapıldığını vurguluyor. CAATSA ve F-35 konusunda gelirken "hediyeler getiriyorum" deyip giderken "karar vermedim" demesini de ekleyerek Trump'ın bu dostluğun AB Konseyi Başkanı Tusk'un dediği gibi "böyle dostlar oldukça düşmana gerek yok" türünden bir dostluk olduğunu, Beştepe'nin ise buna tek kelime itiraz etmemesini anlaşılmaz bulduğunu söylüyor.
Bir süre sonra, dünyanın dört bir tarafında insanlar, ABD’den, ‘‘Bir zamanlar dünya lideriydi, başlarına ‘Amerika’yı Daha Büyük Yapalım’ (MAGA) iddialı bir başkan geldi, böyle oldu’’ diye söz edecek, ardından ‘‘Vah, vah’’ demeyi de ihmal etmeyecekler…
Şu günlerde aralarında yaşıyorum gördüğüm şu: Başkanlarının bu durumuna Amerikalılar yeni yeni uyanıyorlar…
Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’ne katılmak niyetinde değildi Donald Trump, bunu gelmeden ve geldikten sonra birkaç kez tekrarladı.
Gelmesinin sebebi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a duyduğu derin saygı…
Zaten Ankara’dayken, NATO gündemi yanında ABD ile Türkiye arasındaki birkaç dikenli konuyu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşüp konuştu Trump.
NATO Zirvesi’nde neler olduğundan çok Türkiye’ye verilen vaatler gündemdeydi.
Ancak burada durun, çünkü o konu birkaç gündür ABD’de gündemin ikinci sırasına itildi. Bizde medyanın küçük haber olarak verdiği, tazeliği üstündeyken bir yazıma konu ettiğim ‘‘Trump’a suikast ihbarı’’ daha fazla ses getirmeye başladı.
İsrail istihbaratı, Ankara’dayken, Trump’a, İranlıların suikast hazırlığı içerisinde olduklarını Amerikalı istihbaratçıların kulağına fısıldamış, onlar da Başkan’ı uyarmışlar…
‘‘Siz en iyisi Katar’ın uçağına binmeyin’’ demişler…
Trump da, son model uçak yerine, her zaman şikayet ettiği eski Air Force One’ı getirterek önce Londra’ya gitmiş, oradan yeni uçakla Washington’a geçmiş…
İzleyen gazetecilere de, yeni uçağın, oradaki Amerikan askerleri görsünler diye, erkenden Londra’ya gönderildiği bilgisini vermiş…
Doğru olmayan bir açıklamayı, bir diğeri, sonra bir diğeri daha izlemiş sizin anlayacağınız…
Katar’ın hediye ettiği, üzerinde uzun uğraşılarak ‘Air Force One’ haline dönüştürülmüş 747 Boeing uçağı ile Ankara’ya gelmiş olan Trump’ın, eski uçağını getirterek onunla döndüğünü ilk New York Times (NYT) gazetesi yazdı.
Benim gibi, ‘‘Netanyahu Trump’ı suikastla korkutmuş’’ ayrıntısını bile vermedi NYT…
Zaten, ‘suikast’ iddiasını eş zamanlı olarak Wall Street Journal (WSJ) yazdı; ben de o iki habere ve Trump’ın ‘‘Onlar beni öldürmek istiyorlar’’ anlamına gelen açıklamasına bakarak ölümle korkutulduğu yazımı yazdım.
Trump NYT’a yine de çok kızmış…
Kızdığına dair haberi abdpost sitesinden aktarayım:
‘‘ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara ziyaretinin ardından yaşanan uçuş tercihi, bu kez Beyaz Saray ile Amerikan basını arasında yeni bir hukuk mücadelesine dönüştü. New York Times (NYT), Trump’ın Ankara’dan Katar’ın hediye ettiği yeni Air Force One yerine eski başkanlık uçağıyla ayrılmasına ilişkin yayımladığı haber nedeniyle mahkemeye verildiğini duyurdu. // Gazetenin açıklamasına göre, haberde imzası bulunan bazı muhabirlere mahkeme celbi gönderildi. Yazılı kararda gazetecilerin gelecek çarşamba günü Manhattan’da mahkeme önünde ifade vermeleri istendi.’’
Dört ayrı muhabirin imzası vardı o haberde.
Bilgiyi kimden aldıklarını öğrensinler de, adamı doğduğuna pişman etsinler ve durumu başkalarına da ders olsun; bunu istiyorlar…
Gazeteci kaynak açıklamaz, hele Amerikan gazetecisi bunun Amerikan anayasası teminatı altında olduğunu bilir, o sebeple önemsemez bile…
Anlamakta zorlandığım, konunun kimden öğrenildiği üzerinde duruluyor olması…
Önemli değil ki olayın o yönü. Uçak değişikliği saklanabilecek bir şey değil çünkü. İsrailli istihbaratçılar kurnaz, onlar hem bu bilgiyi sızdırır, hem de sanki Amerikalı birileri sızdırmış gibi havaya bakarlar…
Nitekim, hem NYT hem de WSJ haberi teyit için İsrail yetkililerine başvurunca hiç tepki alamamışlar; ne doğrulamış, ne de yalanlamış olayın kendilerine dönük yüzünü İsrailliler…
Durmuş ve neredeyse tamamen sona erme noktasına yaklaşmış olan kirli bir savaşı yeniden başlatmış olmanın sevinci içerisinde…
Ayrıca, Trump’ın şahsını mutlu etmek için kendisine 400 milyon dolarlık bir uçak hediye etmiş olan Katar’ı da üzecek bir girişimde bulunmuş oldu İsrail…
Katar’ın üzülmesi İsrail’i sevindirir…
Dünkü ve bugünkü iktidar sahiplerini övme veya eleştirme bağlamı dışında da memleketin bugünkü haline bir bakmakta fayda var…
Hukuk, ahlak, demokrasi, sosyal adalet veya vatandaşın ağzının tadı gibi “soyut” konuları dışarıda bırakalım… Bütün dünyada inovasyona, kalifiye iş gücüne, yüksek katma değer üretimine ve ihracata dayalı olarak sürdürülen “kalkınma, büyüme, zenginleşme yarışında” ne durumda olduğumuza bakalım.
Bunun için de öncelikle ay başında işçinin, memurun, emeklinin aldığı maaşlar üzerinden bir soru soralım kendi kendimize: Türk halkı 10-15 yıl öncesine göre daha mı zengin, yoksa daha mı yoksul?
Bu sorunun cevabı size nasıl bir cevap lazım olduğuna göre değişebilir tabii ama elimizdeki veriler yeterince net.
Geçen 15 yıl içinde işçinin, memurun, emeklinin maaşlarında “nominal olarak” TL bazında ciddi bir artış gerçekleşti. Ama “reel” ücretler artmadı, aksine küçüldü. Yani elimize geçen paranın satın alma gücü azaldığı için Türk vatandaşı bugün 15 yıl öncesine göre daha yoksul.
Aynı dönemde Avrupa’nın büyük bölümünde ise “reel” ücretler artmış, satın alma gücü yükselmiş durumda. Mesela Almanya’da reel ücretler son 15 yılda -arada Pandemiden dolayı bir dalgalanma olsa da- toplam olarak yüzde 15’e yakın artış gösterdi. Yani bugün bir Alman vatandaşı 15 yıl öncesine göre bariz şekilde daha zengin. (Almanya zaten bizden çok daha yüksek bir gelir seviyesindeydi, şimdi makas iyice açıldı.)
Bu tabloyla bağlantılı ama bu tablodan daha vahim bir sorunumuzu da ayrıca konuşmamız gerekiyor…
Yine bu son dönemde Türkiye’deki genel ücretlerin gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payı düşmüş, buna karşılık işletmelerin kâr payı artmış bulunuyor. Bu da gelir dağılımındaki bozulmanın kanıtlarından biri.
TÜİK’in “hanehalkı tüketim harcamaları” verilerine göre, Türkiye’de toplam tüketimin yüzde 50’sini toplumun en zengin yüzde 20’lik kesimi gerçekleştiriyor. En düşük gelire sahip yüzde 20’lik dilimin tüketim harcamalarındaki payı ise yalnızca yüzde 7.
“En üst yüzde 20” ile “en alt yüzde 20”nin sağlık harcamaları arasında 20 kat, kültür/eğlence harcamaları arasında 35 kat, eğitim harcamaları arasında ise 292 kat fark var.
“Orta sınıf” da artık ortada değil, “fiilen” alt gelir grupları ligine doğru sürükleniyor. Son dönemde gelirinin çok büyük bölümünü barınma ve gıda harcamalarına ayırmak zorunda olan bu kesimin eski “sınıfsal” tüketim harcamaları (yurtdışı tatili, kültürel faaliyet, özel eğitim) gitgide azalıyor.
Çünkü orta sınıf da artık “asgari ücret”in çok az üstünde yer alan bir gelirle geçinmeye mahkûm durumda.
Asgari ücret, tanımı gereği, “daha aşağısına inilemeyecek ücret sınırı” demektir. Birçok ülkede çalışanlar ancak istisnai durumlarda asgari ücretle istihdam edilir. Söz gelimi stajyer veya çırak statüsünde olan gençlerin başlangıç maaşıdır bu. Dolayısıyla toplumun çok küçük bir yüzdesi asgari ücretle geçinir oralarda.
Bizdeyse son dönemde asgari ücret neredeyse ortalama ücret haline geldi. Yani çalışan nüfusun çoğunluğu “yoksullukta eşitlenmiş” bulunuyor. Başka bir açıdan bakarsanız, gitgide eriyen orta sınıf neredeyse tamamen ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya.
Bu durum sosyolojik bakımdan bir felaket habercisi ama pek kimsenin umurunda görünmüyor.
Özal’ın isabetli bir tanımlamayla “orta direk” dediği, sosyal bilimcilerin “modern toplumların demokratikleştirici unsuru” olarak gösterdiği orta sınıfın ortadan kalkması tasavvur edilemeyecek ölçüde büyük bir yıkım olur.
Halk egemenliği, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kültürel çoğulculuk gibi demokratik değerleri tarihte şehirli orta sınıflar üretmiştir ve bugün bu değerleri ancak yine onlar yaşatabilir. Orta sınıfın sahneden inmesi demek toplum dengelerine, ekonomik istikrara, rasyonel yönetim fikrine veda demektir.
Nitekim orta sınıfı zayıflayan ülkelerin çoğunda siyasi kutuplaşmanın arttığı, aşırı uçların güçlendiği, otoriterliğin yükseldiği görülmüştür.
“Tamam da çözüm ne?” diyeceksiniz…
Ahbap Derneğinin sitesini açtığınızda karşınıza “dayanışma, iyilik ve şeffaflık değerleriyle” diye başlayan bir tanıtım cümlesi çıkıyor.
Gelin görün ki... Dernek Başkanı Haluk Levent, son günlerde yine karşılıksız çekten aldığı para cezasıyla gündemdeydi. Depremde ne kadar yardım topladıkları ve nereye, nasıl harcadıkları da soruluyordu yine.
Aynı zamanda savcılık, bağış paralarının dernek hesabından yurt dışına kaçırıldığı iddialarını soruşturuyormuş.
Haluk Levent’in, ülkeden çıkış hazırlığı yaparken başka isimlerle birlikte gözaltına alındığı duyuruldu.
Gözaltındakiler; bağış paralarıyla 990 milyon liralık bahis oynamak, en az 390 milyon lirasını kaybetmek ve şahsi hesaplarına para aktarmakla suçlanıyor.
Şimdilik şüphe ve iddia bunlar. Doğru mu, yargılamada kesinleşecek.
Ahbap, 6 Şubat 2023 Maraş depremini izleyen 2 ay içinde 4 milyar 360 milyon lira bağış toplamış. Nereye harcandığı umarım aydınlatılır.
Rakamlar kadar iddialar da dudak uçuklatıyor.
AFAD yerine Haluk Levent’e inananlar, Kızılay yerine Ahbap’a güvenenler kandırıldı mı? Depremzedelerin acısını istismarla, vicdan sömürüsüyle dolandırıldılar mı?
Kızılaycılarla Ahbapçıların hesaplaşmasına sıkıştırılamayacak boyutları var.
Ahbap bir dernek, İçişleri’nin düzenli denetimine tabi.
MASAK da bankalardaki para trafiğini takip ediyor, çok daha ufak transferlere bile göz açtırmıyor.
Böyle deli paralar 5 yıl boyunca fark edilmeden, radara yakalanmadan nasıl iç edildi? Açıklanmaya muhtaç.
MASAK, Şubat 2025’te Ahbap ekibinin anormal para hareketlerini rapor etmiş. Dikkat çekti, yakalandıysa gereği şimdiye niye yapılmadı?
Sorulacak hesaplardan biri de denetim eleğinden bu devenin nasıl geçtiğidir.
Medyada gördüğüm şu...
Ahbapçı muhalifler duyduklarına inanmakta zorlanıyor, ‘ya gerçekse’ korkusu ve hayâl kırıklığıyla karışık endişeli bir bekleyiş içindeler.
Kızılaycı iktidar taraftarları ise peşin hükümle Ahbap konusunda haklı çıkmış gibi seviniyor. ‘Uyanın artık, bakın önyargılarınız gözünüzü nasıl kör etmiş, her İzmir Marşı okuyanı kahramanınız sanmanın kurbanı oldunuz işte, acı bir deneyim ama anlarsınız belki şimdi’ diye kafa bulup Ahbapçılara bir de onlar vuruyor.
Haluk Levent, Ahbapçıların güvenini kötüye kullandıysa bu Kızılaycıların da sorunudur.
Ahbap’a giden bağışların derdi Kızılaycıları niye gerdi, hesabını bırakın da Ahbapçılar sorsun, size ne oluyor, denilemez. Suç varsa cezasız kalmaması elbette hepimizi ilgilendirir.
Fakat AFAD’a bağış sözü verip ödemeyen yüzsüzler ne oldu, o da hepimizi ilgilendirmiyor mu?
Ben AFAD’çıyım ve 3 yıldır bağış yüzsüzleri bulundu mu, niye ifşa edilmiyorlar diye soruyorum.
Yeri gelmişken en son Maraş depreminin yıl dönümünde yazdıklarımı bir daha hatırlatayım istedim.
Bağış şov sorunumuz çözülebilmiş değil.
Depremzedeler için söz verdiği bağışı yatırmayanlar çıkmıştı, fire büyüktü.
Türkiye Tek Yürek kampanyasında taahhüt edilen toplam para, 115 milyar liraydı. 30 milyar lirasından haber yoktu.
Toplam bağışın çoğu kamu kurumlarından gelmişti. Milletin parasının, millete bağışmış gibi gösterildiğiyle kaldı.
Bazı namlı namsız zenginler; canlı yayına bağlanıp yardım şovu yapmış, hayırsever görüntüsü verip parasını vermemiş, reklâmı bedavaya getirmişlerdi.
Artık 3 yıl oldu, hâlâ ödenmeyen bağış miktarı nedir? AFAD utandıracaktı onları, başka da yaptırımı yoktu zaten.
Bağış şov yüzsüzleri neden teşhir edilmedi? Cevap verilmiş değil. Fırsat bu fırsat o hesabı da görelim, ne bekleniyor?
Bugünkü yazım için önce ‘CHP ve yargı’ başlığını düşünmüştüm, vazgeçtim. Çünkü CHP artık yargının hedefi değil, “mahmî”sidir, yani himayesi altında…
Bugün Özgür Özel’in bir sözünden hareketle yargının siyasallaşmasını tahlil etmek istiyorum.
Özel’in “bir milletvekilinin yakınından dinlediğine” göre, Ankara’da sulh ceza hakimliğine atanacak savcılara “"Sana bunu tutukla dendiğinde gözünü kırpmadan tutuklayabilecek misin?" şeklinde mülakat soruları sorulmuş.
Biliyorsunuz, bizde tutuklama yetkisi, sulh ceza hakimlerindedir, itirazlar da asliye cezayla yapılır. Özel, sözü Çankaya belediyesine yapılan operasyona getirerek “Akın Gürlek'in ekibi Ankara'ya yerleştirildi ve bir operasyon imkânı yaratıldı" diye konuştu.
İmamoğlu’na ve İBB’ye operasyonlar, Adalet Bakanı Yardımcısı Akın Gürlek’in HSK tarafından İstanbul Başsavcılığına atanmasıyla başlamıştı. Çankaya belediyesine operasyon da HSK tarafından “Akın Gürlek ekibi”nin Ankara’ya atanmasından sonra başladı. Bunlar maddi gerçekler. Öbür iddiası gerçek mi değil mi, bir şey diyemem ama “sistem” buna müsait.
BİR VESAYETTEN ÖBÜRÜNE
Erdoğan Türkiye’de yargının nasıl muazzam bir siyasi güç olduğunu “vesayet yargısı” döneminde bizzat gördü.
Evvela kendisinin bir şiirden dolayı mahkum edilmesi, “muhtar bile olamaz” hale getirilmesi ve bunu yargıdaki baş vesayet makamı Yargıtay’ın onaması…
Değerli hukukçu hocamız Sami Selçuk, o zaman “Yargıtay, hukuku kökten yıktı” diye yazmıştı.
İktidar partisi hakkında, gazete kupürlerine dayanan kapatma davası açılmıştı…
Meclis’in Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçmesini engellemek için, AYM skandal “367 kararı”nı icat etmişti.
Erdoğan, Avrupa Birliği’nin rüzgarıyla yelkenlerini doldurarak “Kopenhag Kriterleri” yönündeki reformlarla “vesayet”i aştı.
Fakat, bunun yerine “Ankara kriterleri” ile adım adım iktidarın “vesayet”ini inşa etti.
15 Temmuz menfur darbe teşebbüsünü bastırmak için ilan edilen OHAL döneminde de terör ve darbeyle mücadelenin ötesinde, iktidarı tahkim edecek KHK’lar çıkarıldı. Bunlar kanunlaştırıldı, hala yürürlüktedir, bir kısmını AYM iptal etti.
İLK ADIM
İlk adım, Özgür Özel’in bahsettiği konuyla da ilgilidir. 18 Haziran 2014’te, TCK’nın 277. maddesi değiştirildi, soruşturma aşamasında, yani yetki savcılarda ve sulh ceza hakimlerinde iken yargıyı “etkilemek” suç olmaktan çıkarıldı.
Bugün bir yetkilinin savcı ve sulh ceza hakimine “tutukla” veya “dokunma” diye emir vermesi suç değildir!
Hatta emir dinlemezse, HSK onu bir yere atayabilir.
Bu işler evet, gizlidir ama kanundaki bu değişiklik bir niyet beyanı idi.
Aynı Torba Kanun’da, her ilde belirli sayıda “sulh ceza hakimlikleri” kuruldu, bütün İstanbul’da 8 tane… HSYK güvendiği hakimleri atadı. Böylece soruşturma işlemleri kontrol altına alındı.
FETÖ’cü savcıların 17-25 Aralık operasyonlarını durdurmak ve tersine çevirmek için yapılmıştı bu değişiklik. Ama halen devam ediyor.
Dahası, kadro kanunlarıyla yüksek yargı hakim ve savcıları dört yılda neredeyse tamamen değiştirildi. “Mülakat” yoluyla bugüne kadar on binden fazla yeni hakim ve savcı alındı…
Hakim ve savcılarımızın çok büyük çoğunluğu kesinlikle hukuk haysiyetine ve bağımsız vicdana sahiptir. Tabii ki onları tenzih ederim.
HUKUKUN DEĞERİ
Saygın ceza hukukçularımızdan Prof. İzzet Özgenç, “Türk Ceza Hukuku Mevzuatı” adlı kitabında, 277. maddedeki değişikliğin, 17-25 Aralık ortamında yapıldığını belirterek “ümit ederiz ki kısa bir süre sonra yapılacak olan kanun değişikliği ile, madde değişiklikten önceki haline döndürülür” diye yazmıştı. (s.527)
Hayır, hala devam ediyor.
O zaman Sami Selçuk, İzzet Özgenç, Kemal Gözler ve merhum Ergun Özbudun gibi saygın hukukçular sulh hâkimliklerinin hukukun temel ilkelerine aykırı olduğunu yazmışlardı.
From the publisher's feed