KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Melek sandığımız şeytanlar - Akif Beki

    Haluk Levent ona inananların güvenini kötüye kullandı, diye inananları sorumlu tutanlar dönüp kendilerine sorsun: Melek sandıklarından hiç şeytan çıkmadı mı?

    Dolandırılanları dolandırıcıyla birlikte yargılarken sivil toplum dayanışmasını, insani yardımlaşmayı, vicdan ve güven duygusunu da sanık sandalyesine oturtuyorlar.

    Daha dün okuduğumuz haberdi, “400 milyon liralık vurguna bir yılda tahliye, Yunus Emre Vakfı eski Enstitü Başkanı Şeref Ateş adli kontrolle bırakıldı” deniyor.

    Yunus Emre bir kamu vakfı. Bakanlığa bağlı, bakanların gözetiminde, devletin kültürel diplomasi faaliyetleri için kurulmuş. Kamu zararına dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, naylon fatura, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma, suç gelirlerini aklama iddialarından yöneticileri mahkemelik. Güvenip vakfı emanet edenleri, o görevlere atayanları sorumlu tutuyor muyuz?

    Ahbap olayını genelleyerek, sivil toplum kuruluşlarına güvenilemeyeceği fikrini yayanlara söylüyorum. Kötü örnek, emsal olmaz.

    Devletin denetim gücü ve yetkisine sahip olanlar bile aldatılabiliyorken dedektif titizliği ve cinliğine sahip olmayan ünlüler ne yapsın?

    Kimler kimleri inandırıp kandırmadı ki...

    Örnekleri sıralamaya FETÖ’ye aldanmadan başlayın. Siyasi atamalarda güvene ihanet edenlerin illa çetelesini mi çıkaralım?

    CHP’deki butlancılara, Kılıçdaroğlu’na filan bakıp tüm siyasilerin güvenilmez olduğunu nasıl düşünemezsek...

    Devlet görevini kötüye kullanan kişilere bakıp kamu kurumlarına güvensizlik duymak nasıl yanlışsa...

    Haluk Levent’ten hareketle devlet dışı insani yardım örgütlerine güveni yok etmek, toptan karalamak, Haluk Levent’in bu yüzünü tanımadan geçmişte desteklemiş Sunay Akın gibi kim varsa hedefe koymak, hepsini mahkum etmek de en az o kadar yanlış.

    Çoğunluk haklı olarak kime güveneceğini bilemez hâlde. Kimse güvenilir değil, mesajı verilerek güven bunalımı daha da derinleştiriliyor.

    Hayâl kırıklığı kaçınılmaz da, güvensizliği büyütmekten elimize ne geçecek?

    Arınma, temizlenme diye gelenlerin hâli ortada.

    ‘Haram parayla alınmıştır’ diyerek teşhir ettikleri arabayı Kılıçdaroğlu’nun kendisinin aldırıp bindiği anlaşıldığından beri, Özgür Özelcileri karalamak için ne deseler tersi çıkıyor. Rüzgara tükürmek gibi.

    Reza Zarrab’a da hayırsever iş adamı payesi verilmişti.

    Ne de olsa “ünlü dolandırıcı Sülün Osman, cezaevinde alın teriyle kazanma dersi verdi” haberleri görmüş milletiz.

    “Ar namus tertemiz” deyimini yanlış anlayan çok. O deyim ar, namus konusunda temiz olmayı anlatmaz. Ardan arınmak anlamında utanmazlığı, arsızlığı anlatır. “Ar yılı değil, kâr yılı” anlayışındaki pişkinliğin başka bir ifadesi.

    Şu siyasi kesimin melek sandıklarından şeytan çıkan var da, bu kesimin yok mu?

    Sağdan yaklaşan, haklı suretine giren, rahmani görünüp şeytanlık eden utanmazlar bugün var da, dün yok muydu?

    HER DEVRİN 'UTANMAZ ADAM'I

    Yeri geldikçe hatırlatırım, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın roman karakteri Utanmaz Adam nasıl unutulur, diye.

    Rahmetli Gürpınar, acıklı gülünçlüklerin romancısıydı.

    Melek Sanmıştım Şeytanı ya da İki Hödüğün Seyahati öyküleri, bugüne de hitap etmez mi?

    Düzenbazlık başarı getiriyorsa, saygınlık ve itibar görüyorsa dürüst kalanlar enayi görünür, rol model değil.

    Çarpık işleyişi Utanmaz Adam Avnüssalah’ın ağzından dinleyin:

    “Çaldım. Dolandırdım. Sağdan soldan sızdırdım. Karşıma hiçbir dava çıkmadı. Çünkü yere vurduklarım, benden mücrim mahkeme kaçkınlarıydı. Yakalarını adalete teslim etmeden beni ele veremezlerdi.”

    Avnüssalah, onu haklamakla görevli olanların ondan daha temiz kalamadığı bir ortamın kahramanıdır.

    Utanmaz Adam’ın kısa sürede nasıl toplumun sevgilisi, başarı sembolü hâline geldiğini keskin bir ironiyle sergiler roman. Konferanslar veren, dolu salonlarda halka başarı hikayesi satan biridir artık.

    6 min
  • Haluk Levent: Popüler figürlere yönelik güvenilirlik yanılgısı - Ulvi Saran

    Son günlerde patlak veren Haluk Levent ve Ahbap Derneği soruşturması, özellikle deprem yardımlarının usulsüz kullanımı, kara para aklama, yasa dışı bahis ve devasa boyuttaki finansal usulsüzlük iddialarıyla Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. Sosyal medyada ve İnternet sitelerinde viral hale gelerek geniş çapta infial doğuran ve ülke gündeminin birinci sırasına yerleşen bu skandal; toplumda bağış ve yardım faaliyetlerine ve popüler kişiliklerin toplum nezdindeki itibarlarına yönelik derin bir sarsıntı ve güven erozyonu sürecine yol açtı.
    Haluk Levent ve bir grup şüphelinin tutuklanması ve haklarında yürütülen soruşturma adli bir süreçtir. Ancak olay, suçun maddi unsurları ve ceza soruşturmasının teknik içeriğinin ötesinde; sosyal psikoloji, popüler kültür, siyaset psikolojisi, kitle iletişimi, şöhret döngüsü, güven inşası ve güven erozyonu bakımından incelenmeye değer çok boyutlu özellikler taşımaktadır.
    Haluk Levent, çeşitli tarihlerde yapılan “Türkiye’nin En Güvenilir Kişileri” araştırmalarında üst üste birkaç kez listenin zirvesinde yer aldı. Hakkında uzun süredir çek dolandırıcılığı, kumar bağımlılığı, borçlanma ve tefecilerle ilişkiler konusunda çeşitli iddia, şikâyet ve soruşturmaların bulunduğu bir kişinin kamuoyunda Türkiye’nin “en güvenilir insanı” olarak seçilmesi, son derece ironik ve çelişkili bir tablo ortaya koyuyor.
    Hayli tuhaf olan durum, bu listelerde yer verilen isimlerin neredeyse tamamına yakın bölümünün sanat, televizyon, spor ve gösteri dünyasından gelen popüler figürler olmasıdır. Demek ki toplumumuzda, en güvenilir kişiler arasında bulunabilmek için dürüstlüğün temel gereklerinden ve göstergelerinden önce; belirli bir şöhret eşiğini aşmak, medyada görünür olmak ve bir tür “celebrity kumaşı” taşımak gerektiğine dair örtük bir kabul ve toplumsal bir klişe var.
    Popülerlik ve buradan doğan güvenilirlik kendisini besleyen bir döngü oluşturur. Kişi, popüler oldukça daha güvenilir kabul edilir; daha güvenilir kabul edildikçe destek çevresi ve medya görünürlüğü genişler. Bir süre sonra, yalnızca tanınan biri olmaktan çıkar ve “toplumun ahlaki vicdanını temsil eden bir figür hâline gelir.” Bu aşamada eleştiri, olağan bir hesap sorma eylemi olarak değil, toplumsal iyiliğe karşı saldırı olarak görülebilir. Öyle ki, en ufak haklı ve rasyonel bir sorgulama bile, “bu kişiye güvenmeyen vicdansızdır” türü bir tepkiyle ahlâki bir kusur olarak etiketlenebilir.
    Hakkında uzun süreden beri var olan dolandırıcılık iddialarına rağmen, Haluk Levent’in konserlerde izleyicilerle diyalog kurmada ve kaynaşabilmede gösterdiği başarı, samimi konuşma üslubu, meydan okuyan tavırları, kriz zamanlarında öne çıkması ve sergilediği görünürlük; zaman içinde güçlü bir “kişisel güven sermayesi” üretti. Konumuz açısından esas kritik olan nokta, bu sermayenin yalnızca kendisine değil, onun öncülük ettiği kurumsal yapıya da aktarılması; böylece “Haluk Levent dürüsttür” kabulü ile “Ahbap güvenilirdir” hükmü arasında doğrudan bir özdeşlik kurulmasıdır. Yani kurumun güvenilirliği, objektif ilkeler, normatif ve kurumsal gereklilikler toptan bir yana itilerek bütünüyle kurucusunun peşin hükümle var olduğu kabul edilen dürüst karakterine bağlanmıştır. Sonuçta insanlar, verilen IBAN’a gözleri yumuk yatırdıkları milyarlarca lira ile yalnızca bir kuruma bağış yaptıklarını değil, güvendikleri bir kişiye para teslim ettiklerini düşünmüşlerdir.

    12 min
  • İnsan kâinat imamı olur mu? Yusuf Ziya Cömert

    Bir insan nasıl ‘kâinat İmamı’ olur? Yani gökleri, yeri, yerdeki insanları tasarrufu altında bulundurmasına kâfi gelecek bir yetkinliğe ve yetkiye ulaşır?

    Böyle bir kültürümüz var, ‘Kutup,’ ‘Gavs,’ ‘üçler,’ ‘yediler,’ ‘kırklar’ ve rütbesine göre daha büyük rakamlarla ifade edilen bir manevi kadrodan söz ediliyor.

    Bugünlerde merhum Muhammed Abid el-Cabiri’nin ‘Arap Aklının Yapısı’ ve ‘Arap Ahlaki Aklı’nı okuyorum. (Mana Yayınları.) Birini evde okuyorum birini gazetede. Aynı kitabın iki bölümü gibi.

    Bilhassa ‘Arap Aklının Yapısı’nda Müslümanların ‘beyani,’ ‘irfani’ ve ‘burhani’ zihin yapıları tarihsel süreç içinde ortaya çıkışından bugüne kadar büyük bir vukufla ve olağanüstü bir gayretle tahlil ediliyor.

    Böyle bir çalışmayı yapabilecek Cabiri’den başka bir ilim adamı tahayyül edemiyorum.

    Bu konulara müsait bir zamanda çalışırız.

    Şu ana kadar okuduğum bölümlerden anladığım şu.

    Peygamberimiz’e vahyedilen ve Peygamberimiz tarafından hayata geçirilen arı duru Kur’an mesajı Müslümanlar farklı kültürlerle ve farklı felsefi sorularla karşılaştıkça karmaşıklaşıyor.

    Bu tabii bir şey.

    Başka kültürlerin metinleri Arap diline tercüme ediliyor.

    Başka kültürlerin düşünce sistemleri de Arap düşünce hayatına intikal ediyor.

    Burada ‘Arap’ deyip durduğuma bakmayın. Hicri ilk yüzyıldan itibaren Arap, Fars, Türk, Kıpti, Berberi, Hindu birbirine karışıyor.

    Arap düşüncesi dediğimiz şey doğal olarak Müslümanların düşüncesi haline geliyor.

    Bu kavimler hercümercinin içine bir de sultanları, halifeleri, imamları yani özetle siyaseti dahil edin.

    Cabiri, ‘irfani’ düşünceyi tartıştığı bölümde lafız-anlam ilişkisinin ‘tevil’ kavramını iflas ettirecek boyutlara kadar esnetildiğini etraflıca anlatıyor.

    Bu sistemde ‘kutup’ olanın fikrini Kur’anla, hadisle ya da başka bir yöntemle delillendirmesi de gerekmiyor. Keşif yoluyla kendisi bilgiye ulaşabilir ve o bilgi bağlayıcı olur.

    Cabiri, Hermes’in Yaratıcıyla nasıl görüştüğünü anlattığı meşhur rüyasından başlayarak bu düşünce sistemlerinin cemaziyelevvelini ortaya döküyor. İhvan-ı Safa Risalelerini, İsmaili mitolojiyi, Şii ve Sünni ‘irfan’ kaynaklarını didik didik ediyor.

    Kaynak o kadim metinler, geriye bu kaynakların Kur’an-ı Kerim’le veya Sünnet-i Nebevi ile irtibatlandırılması kalıyor.

    Bu da sınırsız tevil imkanlarıyla başarılabiliyor.

    Sonuçta bu zengin malzeme bir insanın gavs, kutup ya da kâinat imamı olabilmesinin altyapısını hazırlıyor.

    Bu altyapı şu anda da kullanıma müsait, hatta kullanılıyor.

    Konunun felsefi arka planını müsait bir zamanda Cabiri’nin kitaplarındaki paragraflardan hareketle tartışmak üzere burada bırakalım.

    15 Temmuz’a gelelim.

    15 Temmuz darbe teşebbüsü bir insanın ‘kâinat imamı’ olmasına müsaade eden bu altyapının kullanıldığı son vakalardan biri.

    Tekrar kullanılabilir mi?

    Sigortası yok. Bir başka gün, yerli ya da yabancı bir kuvvet kullanmaya ihtiyaç duyduğunda kullanılabilir.

    15 Temmuz darbe girişimi sadece bir insanın ‘kâinat imamı’ olmasından hareketle gerçekleştirilmedi. İçeride ve dışarıda bağlantıları vardı.

    İçeride ‘örgüt’ün gördüğü neredeyse sınırsız müsamaha vardı.

    İnsanların aldatılması vardı.

    Fakat işin arkasında Allahu Teala ile sürekli temas halinde olduğuna inanılan bir ‘kâinat imamı’ olduğu düşüncesi mutlaka kolaylaştırıcı bir faktör olmuştur.

    Korkunçtu.

    Vahşiceydi.

    Dört dörtlük bir ihanetti. Millete ihanet.

    Asker, kendi memleketinin insanını öldürür mü?

    Öldürdüler.

    Yüzlerce iyi insan şehit oldu.

    Benim yakından tanıdıklarım Mustafa Canbaz ve Erol Olçok’tu. Bir de oğlu Abdullah Tayyip. Mustafa’yı ve Erol’u hala özlüyorum. Abdullah Tayyip için, bütün şehit gençler için hala üzülüyorum.

    Allah tanıdıklarıma da tanımadıklarıma da rahmet etsin.

    Evet, 15 Temmuz’da milletçe böyle bir belayı başımızdan savmış olduk.

    İlave etmem gereken bir şey daha var.

    Bu korkunç hadise, sonradan, daha adaletli ve daha huzurlu bir Türkiye için bir istinat noktası olarak kullanılabilirdi.

    Maalesef bunu yapmadılar.

    5 min
  • Bizim mahallenin vicdanı nasıl bir ahlaka emanet? Mehmet Ocaktan

    Son yıllarda giderek derinleşen ahlak erozyonunun, neredeyse bütün toplum kesimlerini etkileyerek adeta vicdanları çürüten bir tsunamiye dönüşmesine tanıklık ediyoruz.

    Bu toplumda yaşayan bir birey olarak, memlekette olup bitenleri gördükçe bazen öylesine umutsuzluğa kapılıyorum ki günlerce kapıları pencereleri kapatıp, en azından kirliliklerden uzaklaşmanın daha erdemli bir davranış olacağı gibi bir hisse kapılıyorum.

    Ama biliyorum ki bu çözüm değil, bir anlık kaçış psikolojisinin zihnimize oynadığı bir oyundan ibaret sadece…

    Dünyadan ve toplumdan uzaklaşarak gözlerini kapamanın hiçbir makul gerekçesi olamaz elbette. Tam aksine çürüyen vicdanlara, bıkmadan usanmadan ahlaki duruşun gerekliliğini seslendirmek gerekiyor.

    Dindarlık hassasiyetine sahip biri olarak, insanın en çok canını yakan da içinde yer aldığımız ‘mahalle’nin, ahlakı ateşe veren duyarsızlığı, bir başka deyişle acımasızlığı…

    Kuşkusuz bu sadece ‘bizim mahalle’ye has bir durum da değil. Çünkü bu toplumda farklı ideolojik mahallelerde yer alan kesimler, fırsat ellerine geçtiğinde kendileri dışındakileri itibarsızlaştırmayı ve özel hayatları üzerinden onlara iftira atmayı kendileri için bir hak olarak görüyorlar.

    Bu açıdan bakıldığında yok aslında birbirimizde farkımız… Elimize fırsat geçtiğinde, bütün insani ve ahlaki ilkeleri bir tarafa bırakarak, bizimle aynı mahallede yer almayanları ezip geçmekte bir beis görmüyoruz. Bu çerçevede sadece dindar kesimlerin değil, sol mahallede yer alanların da sicillerinin çok temiz olmadığını not etmekte yarar var.

    Biliyorum ki bazıları, “ahlaki kurallar sadece sizin mahalle için mi geçerlidir” diye itiraz edeceklerdir. Evet doğrudur, ‘ahlak’ rengi, dini, ideolojisi, hatta etnik kimliği ne olursa olsun herkes için bağlayıcı bir ilkedir.

    Ama ben, özellikle kendilerini dindar olarak tanımlayan kesimlerin penceresinden bakıldığında ‘ahlak’ kavramının nasıl görüldüğünü merak ediyorum.

    Çünkü pek çok ayette işaret edildiği gibi Kur’an’ın esas hedefi, ahlaki ilke ve değerleri insanların hayatına hakim kılmaktır. Kısacası bütün dinler ve İslam, adaletli olmayı, kimseye zulmetmemeyi, insanların malına, ırzına tasallutta bulunmamayı temel ilke olarak vazetmiştir.

    Ancak hemen belirtelim, bugün Türkiye’de kendilerini dindar olarak tanımlayan insanların önemli bir bölümü, dinin bu temel ilkeleri bağlamında ve de ahlaki anlamda çok kötü bir sınav veriyorlar.

    Çünkü bizim mahallenin bazı sakinleri, bizzat bu toplumda yaşayan insanların bir bölümünü ‘düşman’ parantezine alarak değerlendirdikleri için, kafalarında mitleştirdikleri ‘dava’ uğruna onlarla ilgili her türlü yalanı söylemeyi fazilet olarak görüyorlar.

    Nasıl olsa Hayrettin Karaman Hoca’nın bu konudaki fetvası da hazır… “İktidara zarar, muhalefete koz verecekse haksızlık ve yanlışlardan şikayetle doğruları söylemek caizdir diyemem.”

    Kısacası bu zihniyet yapısına göre, muhalefette yer alanlar ‘düşman’ olarak tanımlandığı için, onları kötü gösterme konusunda her türlü yalanı söylemekte bir beis yoktur…

    Oysa biliyoruz ki din, ahlaklı olmayı evrensel bir değer olarak vazetmiştir.

    Ve bir rahmet dini olan İslam, farklı dinlere, farklı meşreplere, farklı ideolojilere mensup olan insanlar hakkında yalancı şahitlik yapabilirsiniz, haysiyetlerine, şereflerine, namuslarına dil uzatabilirsiniz diye kimseye bir hak tanımıyor. Dahası, hiçbir dinde böyle bir kötülük hakkı verilmemiş, sadece kafalarına göre takılan sapkın Yahudi anlayışı hariç…

    Maalesef bugün özellikle İBB davası bağlamında öylesine vicdan yaralayıcı durumlar yaşanıyor ki bu olup bitenleri sadece İslami olarak değil, insani olarak da kabul etmek mümkün değil. Özel olarak icat edilen ‘yalancı tanıklar’ marifetiyle insanların haysiyetlerine, şereflerine, mahremiyetlerine yönelik inanılmaz yalanlar üretiliyor.

    Hemen belirtelim, bizim inandığımız dinde böyle bir dindarlık anlayışı da insanlık anlayışı da yok.


    6 min
  • Lider ve taraftar kitlesi… Fehmi Koru

    Donald Trump politikayla ilgilenene kadar ahlakiliğin hayli uzağında bir hayat tarzına sahipti. Epstein olayı içerisinde isminin sıkça geçmesi bundan…

    Politikacı Trump ise, Amerika’nın en içine kapalı, en bağnaz değerlere sahip bir kesimi tarafından sevilip tutuluyor…

    Onun geçmişine gözlerini kapatıyor, çizgi dışı davranışlarını da önemsemiyorlar…

    Daha dün yaşanana bakın: 1990’larda New York’taki bir büyük mağazada giysi bakmakta olan bir kadına tecavüz ettiği için yargılandığı mahkeme 2023 yılında jürinin oybirliğiyle onayladığı cezayı Trump’tan tahsil ederek kadına ödedi.

    Supreme Court Trump’ın itirazını reddetti çünkü.

    İşe bakın: ABD’nin başkanı tecavüz sabıkalısı…

    Tecavüze uğrayan E. Jean Carroll, mahkeme tarafından Trump’tan tahsil edilen 5.6 milyon dolar tutarındaki ceza parasını fakir fukaraya dağıtacak.

    Bir bölümü Trump destekçisi ülkedeki fakir fukaranın…

    Kısa süreliğine de olsa aralarında yaşamaya başlayınca, bugünün Amerika’sına ait çelişkiler sırıtıyor…

    Trump iddia ettiği gibi biri değil, bu hali gelişmelerle de dışa vuruyor ve buna rağmen çoğu bağnaz tiplerden oluşan kitlesi onu terk etmiyor…

    Jürinin de onayladığı bir mahkeme kararıyla ‘tecavüzcü’ olduğu hükme bağlanmış biri ABD başkanı…

    İkinci kez seçildiği 2024 yılında yapılan başkanlık seçiminde, Trump %49.8 oy almayı başarmıştı.

    Seçime katılanların yarısının oyu bu.

    Aradan iki yıldan az bir vakit geçti, Beyaz Saray’a yeniden taşındığı ilk günden başlayarak, Amerika’yı yeniden büyük yapacağı iddiasını sürekli tekrarlayan ve bu arada kendisini ‘dünyanın hakimi’ gibi göstermeyi de ihmal etmeyen Trump, son yapılan kamuoyu yoklamalarında selefi diğer başkanların ilk iki yıllarındaki halk desteğinin bayağı altında bir desteğe sahip…

    Yine de, çekirdek MAGA kitlesi kendisini terk etmeye yanaşmıyor…

    Amerikalılar ‘para’ konusunda hassastır, Trump zaten zengin olduğu için konumunu kişisel zenginleşme için kullanmaz diye düşünürken, Amerikan basınında birbiri ardına çıkan durumun hiç de öyle olmadığına dair değerlendirmeler hiç iç açıcı değil.

    Wall Street Journal (WSJ) ve Washington Post (WP) gazetelerinde yayımlanan haberlere bakılırsa, Trump, uzatılması mümkün olmayan dört yıllık başkanlığı sırasında, hem kendisini hem de etrafını ihya etmekle meşgul…

    Taraftarlarının zararına hem de…

    ABD başkanlarının görevde bulundukları sırada mali durumlarında meydana gelen olumlu-olumsuz gelişmelerle ilgili bir rapor resmen açıklanıyor…

    Obama’nın da, Biden’in de mali durum raporları yayımlanmıştı…

    Biden’in raporu 11, Obama’nın raporu da 8 sayfaydı.

    Peki Trump’ın geçtiğimiz hafta yayımlanan, son bir yıl içerisinde cebinden çıkanlarla cebine girenleri sıralayan mali durum raporu kaç sayfadır dersiniz?

    Tam 927 sayfa…

    Merakımdan o kadar sayfa arasında Türkiye ile ilgili olanlar var mı sorusuna cevap aradım. Var, ama yalnızca İstanbul’da Aydın Doğan tarafından yaptırılan, kendisinin adını taşıyan Trump Tower’ın isim hakkı için yapılan ödemeler yer alıyor raporda…

    Buna karşılık, WSJ’nin 927 sayfalık rapordan yararlanılarak kaleme alınmış ‘‘Başkan kripto paradan vurgun vuruyor, sevenleri büyük kaybediyor’’ başlıklı haberine göre, Beyaz Saray’a taşınır taşınmaz kendi adına kripto para çıkarmış olan Trump, o işten kısa sürede 800 milyon dolar kazanmış…

    ‘‘Hep kazanan adam, herhalde bana da kazandırır’’ düşüncesiyle elinde avucunda ne varsa Trump’ın kriptosuna yatırım yapan sevenlerinin üçte ikisi ise, habere göre, büyük kaybetmiş…

    Kazanan sadece Trump’ın kendisi mi?

    NYT gazetesi, ‘‘Trump milyar dolarlık maden anlaşması kotardı, oğulları kazançlı çıkacak’’ geniş haberiyle çıktı 28 Haziran günü…

    WP geri kalır mı, sahibine Trump’ın her davetinde en ön sırada yer verilen WP da, ailenin oğulları Donald Trump Jr. ile Eric Trump’ın savunma sanayiine yatırım yapmaya başladığını haberleştirdi.

    Pentagon’la ve adı savaş bakanlığı olarak değişmiş bakanlıkla iş tutacak küçüklü büyüklü şirketlere yatırım yapmaktaymış iki genç Trump…




    6 min
  • İnsanın şeytanla sınavı–Yardım alanı - Ahmet Taşgetiren

    ''Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır.”

    Bu söz Hazreti Peygamber (s.a.)’den rivayet edilmiştir. Sözün devamında Hazreti Peygamber “Şeytan’ın insan kalbine kötülük atabileceği” uyarısını yapmıştır.

    Kur’an’da da “Şeytanın insanın kötü davranışlarını onlara güzel gösterdiği”ne dair uyarıcı ayetler vardır. (Nahl 63, Ankebut, 38)

    İnsanın bir iç dünyası var. İç benlik. İslâm kültüründe o “Nefs” olarak ifade ediliyor. Bir Kur’an ayeti Nefs’ten “Muhkakkak ki nefs aşırı biçimde kötülüğü telkin eder” şeklinde bahseder. (Yusuf, 53)

    İslâm anlayışı, iç duyguların- iç muhakemenin kötülüğe yönelişinde Şeytan’ın kötülüğü güzelleyici rolünün altını çizer.

    Şeytan’ın rolünü dikkate almadan bakıldığında da insan, kendi içinde kötülükle - iyilik arasında bir mücadele yaşadığını fark Eğer iyilik ile kötülüğü ayırt etme bilincine sahipse ve gerektiğinde kendini firenleme iradesini kuşanabiliyorsa kötülüğü değil iyiliği tercih eder.

    Ama bütün zamanlarda insan kötülük yapmıştır ve iç muhasebesi onu kötülük yapmaktan alıkoyamamıştır. Ya da daha dini bir dil kullanırsak, Şeytanın telkinleri baskın çıkmıştır.

    Bu günlerin gündemi.

    Tanınmış bir şarkıcının, tam da deprem gibi büyük yıkılış sürecinde “merhamet” gibi en insanî yönelişlerin içinden yürüyüp nefsi hesapların bataklığında kıvranır hale gelmesi…

    Büyük yardım paralarıyla buluşma… Evet, belli başlangıçta yıkılmış kentlerin içinde çocuk yüzlerini gülümsetme, anne yakınmalarını dindirme ideali…

    Ya sonra… Diyelim, iradeyi esir alabilme potansiyeli taşıyan kumar tutkusu… “Acaba şu birikmiş paradan (yani milyonlardan) sadece bir kısmını oradaki açığı kapatmak için kullansam, sonra kazanıp geri yerine koysam… Şeytan güzellemeye devam ediyor: “Yapabilirsin. Sen iyi niyetlisin. Ama zora girdin bir kere. Aş şunu. Sonra gene yardım faaliyetine devam edersin. Senin gibi bir adamın bu yardım faaliyetleri içinde olması o kadar önemli ki…”

    Sonra bataklık içinde biraz daha debelenme… Biraz daha çaresizlik içinde kıvranma… “Günah yazma Allahım” yakarışları… Sonra, sonra “İster yaz ister yazma…” durumu.

    Şeytan oynar insanla…

    Damarında kan gibi dolaşır, muhakemeni yönlendirir, hissetmezsin. Hep kendi içindesin ama bir başka oyuncunun arkında değilsin.

    “Kahrolası Şeytan!”

    İşte o yok. Sorumlu sensin. Ona seninle oynama izni verilmiş. İnsanın sınavı o zaten. Şeytan insanı mezbeleliklere sürükledikçe, insanı “en güzel yaratılış” onurundan yoksun hale getirdikçe mutlu olmak üzere kurgulanmış. Tutacak insanın burnundan ve “esfel-i safilin”e sürükleyecek.

    Kur’an bütün bunları bildirmiş. İster inanılsın ister inanılmasın, vakıa Kur’an’ın bildirdiği istikamette gerçekleşiyor.

    İşte iyilik çağrısı ile yola çıkan bir insanın Şeytan – Nefis iş birliği ile onursuzluk girdabında kıvranışı…

    Deprem veya toplumu kasıp kavuran fukaralık… Dünyada yaşanan mazlûmiyetler…

    Ülkemizde birçok yardım kuruluşuna vücut verdi son yıllarda. Değişik yöntemlerle para veya paraya dönüşebilen yardım çağrıları yapıldı.

    İnsanlar hani bazen sokakta yardım isteyen insanlardan kuşku duyarlar. “Versem mi vermesem mi, acaba gerçekten fakir mi?” sorgulamaları geçer içinden. Verirsin.

    Şu da söylenebilir: Bu yardım kuruluşları olmasa, belki de fakirin fukaranın halini soran olmayacak, insanlar yıkık – dökük yuvalarda kendi kendilerini yiyecekler, ya da daha evrensel boyutta bakarsak mazlum dünyalara el uzatan bulunmayacak.

    Yardım kuruluşları olmalı.

    Ama bu alan para – maddiyat birikimine de imkân veriyor ve insan öyle yüklü maddiyetle buluşunca içinde fırtınalar kopabiliyor. Damarda dolaşan Şeytan var ya…

    Bir ara kendi kendime şöyle dedim: Bizde ne kadar da büyük yardım hassasiyeti varmış, her yer yardım kuruluşu ile doldu.

    Patlak veren şarkıcı olayı, bu alanın çok riskli olduğunu ayan beyan gözler önüne seriyor.

    Bir ara “Kurban kesilmedi, falanca yerde kullanıldı” iddiaları dolaştı. Bir ara “Ha Bosna’ya gitmiş ha şu davada kullanılmış, ne fark eder” akıl yürütmeleri deveran etti. Şeytan her türlü akıl yürütmeye malzeme sunmaktan geri kalmıyor.


    6 min
  • Darbe ve ‘cemaat’ - Taha Akyol

    ''Ordu içinde FETÖ örgütlenmesi olmasaydı, Türkiye 15 Temmuz darbe teşebbüsüne maruz kalmayacaktı. Çünkü Türkiye’de de dünyada da darbeler çağı geride kalmıştı.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin kararında belirtildiğine göre: “8.000’in üzerinde askerî personel tarafından savaş uçakları dahil 35 uçak, 3 gemi, 37 helikopter, 74’ü tank olmak üzere 246 zırhlı araç ve 4.000’e yakın hafif silah kullanılmıştı…”

    Ve can kayıpları: “4’ü asker, 63’ü polis ve 183’ü sivil olmak üzere toplam 250’den fazla kişi şehit edilmiş, 23’ü asker, 154’ü polis ve 2.558’i sivil olmak üzere toplam 2.735 kişi de yaralanmıştı.” (Karar No: 2019/4132)

    Böylesine büyük ve feci bir vak’a çok yönlü olarak tahlil edilmedir.

    KARİZMA VE MİSYON

    Gülen hareketi, bir eğitim ve hayır hareketi olarak kalsaydı çok yararlı olur, İslami akımlara iyi bir örnek teşkil ederdi. Modern eğitime açık okullarında nitelikli insanlar yetiştiriyordu. Hareket içinde çok sayıda iyi eğitimli insan bulunuyordu.

    Bu yönüyle birçok politikacı ve aydının desteğini aldı; sağdan ve soldan…

    Hareketin motoru Gülen’in mistik karizmasıydı. Hareket bu sayede varolduğu gibi bu yüzden de kanlı darbe girişimiyle noktalandı.

    “Daha 9 yaşındayken planlarını yaptığını ” söylemesi… “Kainat imamı” unvanı… “Seçilmişlik” duygusu… “Peygamberimizle rüyasında görüştüğü” şeklindeki mistik inanış… Taraflarında yarattığı “misyon, itaat, adanmışlık” duygusu…

    Harekete katılanlar, sıradan insanlar olmaktan çıkıyor, “altın nesil”de yer alıyordu!

    Taraftarları, “Hocaefendi”yi ululaştırdıkça, kendini de önemli hissediyordu. “Şeyh uçmaz müritleri uçurur.”

    Karizmatik siyasi hareketlerde liderin ululaştırılması da böyledir. Aşırı örnekleri totaliter hareketlerdir. “Mussolini ha sempre ragione”, ‘Mussolini daima haklıdır!’

    Hayek, “Totalitarizm, bütün değerlerin bir tek amaca feda edilmesini gerektirir” diye yazmıştı.

    ‘DEVLETİ ELE GEÇİRMEK’

    Gülen hareketinde, yine bizde yaygın bir hastalığın marîz boyutlarda olduğu görülür: “Devleti ele geçirme” hastalığı!

    Medyascope’da Ruşen Çakır’ın Prof. Gökhan Bacık’la mülakatını izledim. Bacık değerli bir siyaset bilimi profesörüdür. Gülen hareketini “içeriden” gözlemle tahlil etti…

    Karizma ve misyon duygusu; ama şeffaflık yok, eleştirel zihniyet yok…

    Dikkat, “şeffalık” ve “eleştirel zihniyet.”

    Bacık, Gülen’in hareket içinde çok konuşulan bir sözünü aktardı:

    “Askeriyedeki bir talebe 100 müesseseye bedel…”

    Gülen’in bir sözü daha var:

    “Senin iktidar dediğin şey nedir, ben yirmi yaşımda onu devireceğimi, yerine başkasını kuracağımı planlamış insanım...”

    Bu sözünü alıntılayarak “muazzam devlet gücünü ele geçirmenin zehirli cazibesi” diye yazmıştım. (Hürriyet, 13 Temmuz 2017)

    Bizde tarihsel olarak sivil toplum yani orta sınıf güçsüz kaldığı için, “devlet odaklı” düşünceler, “devleti ele geçirme” hastalığı yaygındır. “Dava” ve “devrim” sözlerinin sihirli gücünü düşünün.

    15 Temmuz, “kainat imamı” egosunun, “devleti ele geçirme” teşebbüsüydü.

    SÜRÜ VE FERT

    On yıl geçti… Artık soğukkanlı tahliller ve davranışlar geliştirmeliyiz.

    Her şeyden önce “şeffaflık” ve “eleştirel düşünce”nin değerini kavramalıyız.

    “Sürüden ayrılanı kurt kapar” lafındaki sürü insanı yerine, bağımsız kişilikli, hür düşünceli insan olmak…

    Karizma bir gerçektir, iyi uygulamalarda iyi sonuçlar veriyor.

    Churchill de Hitler de karizmatik liderlerdi. Hitler ülkesine ve insanlığa sadece felaketler getirdi.

    Hitler’e karşı zafer kazanan Churchill ise seçim kaybedip köşesine çekildi. Demokratik gelenekler, kurumlar ve hukuki kurullar, karizmalardan üstün olmalı demek ki.

    Hukuka gelince… Prof. İzzet Özgenç’in defalarca yazdığı gibi ve AİHM’nin istikrarlı içtihatlarında hükme bağladığı gibi, darbeye teşebbüs eden askeri örgütlenmeyle ve eylemle hiç bir ilgisi olmadığı halde, sadece eğitim ve dini cemaat yönüne bakarak harekete katılmış olanlar terör örgütü üyesi ve teröre yardımla suçlanamaz.

    Takipsizlik ve beraat kararı alanlar zaten hukuken aklanmıştır.

    Bu yaraları sarmak, ülkede hukuka ve devlete güveni güçlendirir.



    6 min
  • Ahbap destekçileri Haluk Levent'in suç ortağı mı? Akif Beki

    Haluk Levent çırpındıkça batıyor, sorgu ifadesinden belli, ona diyecek yok. Ama Haluk Levent’in yediği herzeler yangında, selde, depremde Ahbap üzerinden yardıma çağıran herkesi suç ortağı yapar mı?

    Haluk Levent’in durumunu tüm Ahbap destekçilerine mâl edenler var. Onlara gün doğdu. Kim ki Ahbap’a para yatırmaya çağırdı, hepsinden hesap sorulsun istiyorlar.

    Ahbapçılar iktidarı âciz gösteriyormuş, başından beri bununla suçluyorlardı. Şimdi de Haluk Levent’e suçlamaların kendilerini haklı çıkardığını sanıyorlar, ne alâkası varsa.

    Bir cadı avı daha başlattılar.

    Hiç de zekice bir saptırma değil oysa.

    Haluk Levent ve derneği Ahbap; AFAD’la Kızılay’ın, hatta İHH’nın önüne geçmemek, bilâkis onları öne çıkarmak için korkudan üstlerine titriyordu. Yine de devletle yarıştırılmaktan ve hedefe konmaktan kaçınamıyorlardı.

    Ahbap’ı iktidarla yarıştıransa ‘devleti âciz gösterme’ yâveleri yumurtlayan bu aklıevvellerin tâ kendisiydi.

    İktidarın hazırlıksızlığını saklamak için, önüne geçen her yardım organizasyonunu karalama kampanyalarıyla hedef alıyorlardı.

    Halkın kendi arasında yardımlaşması, depremzedelerle dayanışması suç sanırdınız.

    Âfette toplaşıp yardıma koşmak; devlete karşı bir kalkışma, iktidarı âciz göstermeye dönük örgütlü bir suç eylemi havasına sokuluyordu.

    Gecikeni, aksayanı nasıl düzeltip hızlandıracağımıza bakacaklarına herkesi yavaşlatmaya, aksatmaya uğraşıyorlardı.

    Yeter ki ulaşsın, kimden gelirse gelsin, demediler hiç. Yardım ve müdahalenin âfetzedelere zamanında yetişmesiyle ilgilenmediler. Kimin yetiştirdiğini önemsediler. İktidardan değil de başkasından bilinecek yardımı engellemeyi seçtiler hep.

    ‘Siz kim oluyorsunuz da yardıma koşuyor, devleti gölgede bırakıyorsunuz’ diye STK’ları suçlamak, olacak şey değildi.

    Suçu, sosyal yardımlaşma ve dayanışma duygularına yıkmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar.

    Devleti kenara itmekmiş, paralel devletçilikmiş gibi neredeyse yardımlaşmayı devlet tekeline aldıracak, STK’lara yasaklatacaklar.

    6 Şubat Maraş depreminde “müdahaleleri arzu ettiğimiz hıza ulaştıramadığımız bir gerçektir” diyen, bizzat Cumburbaşkanı Erdoğan’dı. Üstelik, deprem bölgesinde durumu gözleriyle gördükten sonra kabul etmişti.

    Devletin yetişemediği zamanlar oldu, oluyor demek.

    Fakat o sorun edileceğine, başkası yetişince durumun çok görünür olması sorun ediliyor.

    Devleti âciz, iktidarı yetersiz gösterme suçlamasının absürtlüğünü şuradan anlayın...

    Sonra da depremde nasıl yıkıldığımızı dünya görsün, diye led ekranlı kamyonete enkazımızı yansıtıp New York sokaklarında dolaştırdılar.

    Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, “seninleyiz Türkiye” kampanyası başlattı. 18 zengin ülkede, 6 Şubat Maraş depreminin enkazını sergilediler. ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan Japonya ile Suudi Arabistan’a kadar...

    Duymuştum da böylesini duymamıştım. Felaketin reklamı mı olurdu! Devleti yetersiz göstermeme şekilleri buysa yetersiz gösterme biçimlerini siz düşünün.

    ‘Biz bize yeteriz evelallah’ ama onlar da yardımlaşmanın sevabından faydalansın, diye miydi?

    Amaç, hâlimize acındırmak değildi elbette. Dünyayı yardıma, bizle dayanışmaya çağırmaktı.

    Enkaz görüntülerimizi kamyonetlere yükleyip dünya başkentlerinde turlatmak millete kaça patladı, derseniz... Hâlâ bilmiyoruz.

    Dış güçlerden kaç para toplandı, değdi mi, o da açıklanmadı.

    Devlet yardımda gerekli hıza ulaşamadı, müdahalede geç kaldıysa suç, Ahbap destekçilerinde değil velhâsıl.

    Haluk Levent her ne suç işlediyse bu da devleti âciz gösterme suçlamasını haklılaştırmaz. Apayrı şeyler bunlar, sapla saman.

    İktidar gecikmiş görünmesin, diye depremde kimse kimsenin imdadına yetişmesin mi?

    Âcizliğin görünür hâle gelmesini engellemenin en etkili yolu, zevâhiri kurtarmak yerine yetersizliği ortadan kaldırmaktır.

    5 min
  • Selami Yıldız değil Selami Altınok, Bekir Bozdağ değil Efkan Ala… Elif Çakır

    Dün sabah TBMM Başkanvekili Bekir Bozdağ “Çok ama çok acayip oldukça enteresan bir husus” başlıklı yazım üzerine telefonla aradı.

    Mevzunun anlaşılması için kısaca özetleyeyim ki, her şey yerli yerine otursun. Enstitü Sosyal isimli düşünce kuruluşu 13 Temmuz günü 15 Temmuz gecesinin önemli tanıklarının konuşmacı olduğu 10. Yılında 15 Temmuz’u Hatırlamak” isimli bir forum düzenledi. Bu forumun konuşmacılarından biri de 15 Temmuz’un önemli tanıklarından olan dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ olmuş.

    Sabah Gazetesinin internet sitesi, Sayın Bozdağ’ın 15 Temmuz gecesine ilişkin anlattığı şu anektodu “Selami Yıldız’a “korumaları değiştir, direneni vur’ talimatı verdim” başlığıyla okurlarında aktardı:

    “O dönem yargıyı ve emniyeti kuşatan FETÖ, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ve oğlu Bilal Erdoğan’ın evinde arama yapılması yönünde bir karar çıkarmıştı. Tehlikenin büyüklüğünü görerek hemen Selami Yıldız Bey’i aradım ve kendisine, ‘Selami, Sayın Cumhurbaşkanımızın evinin etrafındaki bütün korumaları derhal değiştir. Yerlerine vatanını, milletini seven özel harekatçıları yerleştir. Eğer oraya uydurma kararlarla aramaya kalkışan hainler gelirse, gerekirse silahla karşı koyacaksınız ama o kapıdan içeri adım attırmayacaksınız’ talimatını verdim. Selami Müdürümüz bu meydan okumayı tereddütsüz kabul ederek tüm koruma kadrosunu vatansever unsurlarla değiştirdi ve liderimizin can güvenliğini korudu.”

    Sabah gazetesinin internet sitesi dün haberinde bir düzeltme yaptı, iktidar trolleri de (isme gerek yok ama içlerinde yılların gazetecileri de gerçeğin ne olduğuna bakmadan, çünkü böyle bir dertleri yok, değiştirilen haber üzerinden gazetecilik etik dersi vermeye çalışanlar vardı, bir hayli gülümsedim) 13 Temmuz gününden 15 Temmuz sabahına kadar haber şöyleydi, görselini sizler için paylaşalım:

    Şimdi gelelim Sayın Bekir Bozdağ’ın açıklamasına… Sayın Bozdağ, Sabah gazetesinin haberinin hatalı olduğunu, gerçeği yansıtmadığını, referansla yazdığım için benim yazımda herhangi bir art niyet görmediğini, referansla yazdığım için benim bir hata yapmadığımın altını çizerek “hadisenin gerçeği şudur” diyerek anlattı:

    “Ben 25 Aralık 2014 tarihinde Adalet Bakanı oldum. 17 -25 Aralık sürecinde yaşananları sizde biliyorsunuz. Tam tarihini şu tarihti, şu gündü diye hatırlamıyorum ama o süreçte Sayın Cumhurbaşkanımızın oğlu Sayın Bilal Erdoğan’ın evinin aranacağı bilgisi geldi bizlere. Ben yeni Adalet Bakanıydım. Sayın Efkan Ala’nın odasında benimle beraber birkaç arkadaş oturuyorduk, şimdi diğerleri kimdi hatırlamıyorum. Selami Altınok’ta yeni İstanbul İl Emniyet Müdürü olmuştu. Bu haber üzerine Efkan Bey İstanbul İl Emniyet Müdürü olan Selami Altınok’u aradı ve Kısıklı’da Sayın Erdoğan’ın o tarihte başbakandı biliyorsunuz evinin ve Sayın Bilal Erdoğan’ın evinin etrafındaki tüm korumaların değiştirilmesi talimatını verdi. Mevcut korumaların yerine vatanını, milletini, devletini seven özel harekatçıları yerleştirmesini söyledi. Mevcut korumalar ayrılmama konusunda direnç gösterirlerse gerekirse zor kullanın talimatını verdi. Bütün bunları telefonla konuştu, ben de dinledim. Hatta Efkan Beye ‘Bu konuşmaları istihbarat dinliyordur sıkıntı olmasın’ dedim bunun üzerine Efkan Ala ‘daha iyi ya dinlesinler, kimden korkacağız, Sayın Başbakanımızın ve oğlunun hayatı sözkonusu. Ülkeyi bunlara mı bırakacağız’ türünde sözler söyledi. Çok cesurca bir tavır sergiledi Efkan Bey. Ben bunu anlatmak istemiştim, sizin yazdıklarınız doğrudur Selami Yıldız 15 Temmuz’da Bursa Emniyet müdürüydü, İstanbul’da Mustafa Çalışkan müdürümüz vardı. O gece benim öyle bir talimatım olmadı. Yani bu olay benimle ilgili değil, Efkan Ala ile ilgili bir anektoddur. Hadisenin gerçeği budur Elif Hanım.”

    Ben de kendisine dünkü yazımda bahsettiğim gibi tarihin toplum olarak hepimizin ortak hafızası olduğunu, tarihin sadece yaşananların bir dökümü olmadığını, on yıllar sonra bu açıklamaları bakılarak bir tarih yazılacağını söyledim.


    8 min
  • 15 Temmuz: Öncesi, o günü ve sonrası - İsmet Berkan

    Bodrum’daki yazlık evimizdeydim. Ertesi sabah çok erken bir uçakla İstanbul’a gidecektim; son üç gecedir de feci uykusuzdum. O gece erkenden, saat 21.00 gibi yatağa girdim, uyumaya çalışıyorum.

    Telefonum çaldı, arayan İstanbul’dan bir arkadaşım. Panik hâlinde, “Oğlum, ne oluyor?” diye sordu. Bilmiyordum ne olduğunu, “Darbe oluyor galiba” dedi. “Hadi oradan” diye cevap verdim, “Bu saatte darbe mi olur?”

    Hemen televizyonun başına geçtim, haber kanallarına bakıyorum. Nihayet bir tanesinde İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü’nün bir tarafının askerlerce kapatıldığı ama öteki tarafın serbestçe aktığı görüntülere denk geldim.

    Hepimiz o geceyi yaşadık. Gerçekten ortada bir darbe teşebbüsü olduğunu kısa sürede anladım. İçim öfkeyle doldu ama bir yandan da ümitliydim; böyle saçma sapan ve plansız bir darbe girişimi başarılı olamazdı.

    O gece çok ağır bir bedel ödendi ve darbe başarısız oldu. İstanbul’da olsam, o öfkeyle ben de sokağa çıkanlar arasında olurdum.

    Fakat aradan 10 yıl geçtiğine göre, 15 Temmuz’u bugün çok daha serinkanlı konuşabilmeliyiz. Çünkü 15 Temmuz’un kendisi çok büyük bir felaketti ama biz bu felaketin bize yarattığı imkânı çok kötü değerlendirdik, çok kötü değerlendirmeye devam ediyoruz.

    Bir kere 15 Temmuz’un öncesi var.

    Kendilerine ait özel bir dizi amaçları olduğu hiç de gizli saklı olmayan bir dinî örgütün bu denli büyümesini, bu denli devletin en kritik noktalarına kadar gelebilmesini, ülkenin Genelkurmay Başkanı’ndan Dışişleri Bakanı ve Başbakanı’na kadar bütün kritik isimlerinin telefonlarını ve odalarını her gün düzenli biçimde dinlemesini, ekonomide neredeyse bir tekel oluşturmaya başlamasını, silahlı kuvvetlerin önemli bir bölümünü askerî darbe gibi bir çılgınlığa karıştırmasını, polisin ve adliyenin neredeyse tamamında söz sahibi olmasını ve daha saymadığım bir sürü şeyini neredeyse hiç konuşmadık.

    Sadece siyasî himayeden söz etmiyorum; sistemik hatalardan söz ediyorum. Sınav sistemlerimiz, devlet içi denetim sistemlerimiz, güvenlik aygıtlarımızın ele geçirilmesine kadar varan aymazlıklarımızın bir daha olmayacağının bir garantisi var mı? FETÖ’nün devlete sızmasını mümkün kılan açıkların neredeyse tamamı aynen yerinde duruyor; onun kadar yalancı ve rol yapmayı beceren başkalarının benzer şekilde sızmasının önünde bugün bile hiçbir engel yok.

    “Kurduk” dediğimiz yegâne sistem, kamuda işe alımların tamamında mülakat uygulamak. Oysa kandırılması en kolay sistem bu. Geçmişte kendilerini laik Kemalistler gibi gösterenlerin bugün muhafazakâr dindar ve aileden AK Partili gibi göstermelerinin önünde ne engel var?

    Sadece 15 Temmuz öncesi konusunda değil, o meşum günün hemen ertesinde de vahim hatalar yaptık, bugün de yapmaya devam ediyoruz.

    Vahim hatalardan birincisi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın FETÖ’yü bir fırsat olarak kullanıp ağır ama kararlı adımlarla hukuk devleti ve demokrasiyi askıya almaya başlamasıydı. Bunu maalesef bugün çok ağır biçimde yaşıyoruz. Söylemesi zor bir şey ama korkarım darbe öncesi çok daha demokratik, özgürlükçü ve hukuka saygılı bir ülkede yaşıyorduk. Türkiye daha çok sesliydi, bugün sesler kabaca ikiye düşmüş durumda. Demokrasiyi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir darbeyi halkın sokağa çıkmasıyla önleyip sonra daha az demokrasiye düşmek, vahim bir durum.

    Oysa FETÖ gibi bir örgütün benzer bir şeyi yapmaya kalkmasının önündeki en büyük engel ülkedeki demokratik çoğulculuk. Bana soracak olursanız bugün darbe yapmak 10 yıl öncesinden daha kolay.

    Vahim hatalardan ikincisi, FETÖ ile mücadeleyi sadece polisiye bir mücadele olarak algılamak ve uygulamak oldu. Bakın, polisimiz her gün yeni yeni FETÖ’cüler yakalamaya devam ediyor. Yüz binlerce kişiyi adliyelerden geçirdikten 10 yıl sonra bu örgütü hâlâ marjinalize edemediysek hata bizde. Bu mücadelenin siyasî ve dinî yönlerini, psikolojik mücadeleyi tamamen yanlış uyguladık.


    7 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR