
Sign up to save your podcasts
Or


Sürecin başladığı ilk günden bu yana, ülkede barışın ve kardeşliğin inşa edilebilmesi için “Terörsüz Türkiye” projesine ve de siyasetin demokratikleşmesine şiddetle ihtiyaç bulunduğunu söylemeye çalışıyoruz,
Her ne kadar iktidar ilk günden bu yana çözüm adımlarına biraz mesafeli dursa da siyasal fayda açısından, sürecin denetimli bir şekilde başarıya ulaşmasını istiyor.
Ancak AK Parti’nin bu kontrolcü yaklaşımı, çözüm için hayati bir önem taşıyan somut yasal adımların atılmasını geciktiriyor. Meclis tatile girmeden yasal düzenlemelerin yapılacağı söylenmişti ama henüz çerçeve yasa taslağı ortaya çıkmış değil. Çünkü bu taslağın muhalefete de sunulup tartışılması gerekiyor.
İktidar medyasında yazılanlara göre, aslında AK Parti kendi açısından taslağı şekillendirmiş ve el altından bilgileri sızdırarak hem İmralı ve Kandil’in hem MHP’nin hem de toplumun tepkilerini ölçmeye çalışıyormuş.
Eğer ortaya çıkan bilgiler doğruysa, AK Parti’nin teklifinde “Öcalan’a statü” verilmesi yer almıyormuş. Doğal olarak böyle bir yasal düzenlemeden DEM, İmralı ve Kandil’in rahatsız olması kaçınılmazdır.
Nitekim Kandil’in tepe isimlerinden Duran Kalkan, Medyascope’den Ruşen Çakır’a verdiği röportajda, yasal düzenlemelerin geciktiğini ve Öcalan’ın siyaset yapmasının önünün açılması gerektiğini söylüyor.
Abdullah Öcalan’ın sürecin yürütülmesindeki rolünün altını özellikle çizen Kalkan, örgütün kongre kararlarının uygulamaya geçirilmesinin ancak Öcalan tarafından yönetilebileceğini savunuyor. Öcalan dışında hiçbir ismin örgüte bu ölçekte bir stratejik karar uygulatamayacağını öne süren Kalkan’ın şu sözleri, çözümün adresini net bir şekilde ortaya koyuyor: “Gerçekten bir barış isteniyorsa bunun yolu İmralı’dan geçiyor.”
Öcalan’ın siyaset yapmasının önünün acıkması gerektiğinin altını özellikle çizen Kalkan, var olan engellerin hukuki değil, siyasi olduğunu söylüyor.
Basının İmralı’ya erişimine izin verilmesi gerektiğini de söyleyen Kalkan, Öcalan’ın kamuoyuna doğrudan konuşmasının toplumdaki bazı önyargıları değiştirebileceğini ileri sürüyor.
Duran Kalkan ayrıca, yasal düzenlemelerin gecikmesinden rahatsızlıklarını şu cümlelerle ifade ediyor: “Bayram geçti, aradan çok uzun süre geçti. Yasa adına herhangi bir sonuç ortaya çıkmadı. Gündemde tutuluyor, adım yok. En son işte dün akşam görüşmüş DEM Parti heyetiyle AKP yönetimi Efkan Ala ve diğerleri. Deniliyordu ki ‘Taslak verilecek.’ Yani oldu mu, olmadı mı bir açıklama yok. Eğer planlandığı gibi süreç işlerse bizim bir itirazımız yok. O taslak İmralı’ya giderse orada tartışılır, oradan görüşler bize gelir, bizim de görüşümüz sorulursa ona bir itirazımız yok. Zaten olması gereken buydu, biraz gecikti. Sadece bizim itirazımız buna.”
Hal böyleyken sürecin bundan sonraki yasal aşamalarının başarıyla sürdürülebilmesi için AK Parti’nin ortaya koyacağı siyasi irade belirleyici olacaktır. Bunun en bariz göstergesi de AK Parti gerçekten “Öcalan’a statü vermeyi istiyor mu, istemiyor mu” sorusuna vereceği cevap olacaktır.
Şu an itibariyle statü konusunda iktidarın, birtakım tereddütler yaşadığı muhakkak. Anlaşıldığı kadarıyla aslında AK Parti de “Öcalan’a statü” verilmesini istiyor ama bunun toplum tarafından bilinmesini istemiyor. Çünkü statü meselesinin, toplumda yaratacağı tepkilerden ve oluşacak siyasal maliyetten çekiniyor.
Ama unutmamak gerekiyor ki yaklaşık elli yıldır ülkeye büyük acılar yaşatan terör belasından kurtulmak için başlatılan “Terörsüz Türkiye” girişimi, öyle fayda-maliyet analizine indirgenerek çözülecek basit bir mesele değildir.
Bu yüzden AK Parti, terörsüz Türkiye konusuna gerçekten inanıyorsa, bir takım siyasi hesaplar yaparak çözümün kıyısından, köşesinden dolaşmayı bırakarak elini taşın altına koymalıdır.
Eğer bu beladan kurtulmak için Öcalan’a statü verilmesi gerekiyorsa, iktidar çıkıp açık yüreklilikle “Memleketin selameti açısından, siyaseten zor bir adım atıyoruz. Bunun iktidarımıza maliyeti ağır olabilir ama memleket kazanacaksa biz kaybetmeye razıyız” diyebilmelidir.
Seçme-seçilme hakkı bir ülke halkının erişebileceği en kıymetli mazhariyetlerden biridir.
Tek partili rejimlerde de vardır seçme-seçilme hakkı. Fakat içi boştur.
‘Milli irade’ diyoruz ya, beşerî kuvvetlerin en üstünde olduğunu düşünüyoruz. Milli irade’nin kendisini ika vasıtası seçme hakkı ve yetkisidir.
(Seçilme yetkisi diye bir şey olmaz. Olur da centilmenlikle bağdaşmaz.
Seçilme yetkimi kullanıyorum, kendimi seçiyorum. Saçma!)
Seçme hakkının bizim ülkemizde eksik kullandırıldığı söylenebilir.
Hangi milletvekiline oy vereceğimizi tuttuğumuz partinin genel başkanı belirliyor. Bu da siyasi liderlerimizin ‘demokrasinin azı karar çoğu zarar’ prensibinin bir yansıması.
Eksik bir hak kullanımıdır, ama hiç yoktan iyidir.
Bunun hiç yoktan iyi olduğunu seçimlerin hiç yapılmadığı ya da yapılıyorsa bile iktidar partilerinin yüzde 90 civarında oy alarak daima iktidarda kaldığı ülkelerin vatandaşlarıyla kendinizi kıyaslama fırsatı bulduğunuzda anlarsınız.
Adamın parası var, evi var, arabası var, sayfiyede yazlığı da var ama oyu yok.
(Mustafa Sandal’ın şarkısındaki gibi… “Maalesef ruhu yok.” Ya da “Maalesef fikri yok.” Belki fikri var ama kendisine saklıyor, abilerimiz görmesin diye.)
Tamam abi, olmasın oyum. Ver bana parayı, evi, arabayı yazlığı, oy lazım değil.
Bu bir gerçeklik, birçok insan arabayı, evi, yazlığı ve parayı haramı helali gözetmeden hususi yöntemlerle kolaylıkla alabildiği için iktidar partilerine oy veriyor.
Emirliklerin, sultanlıkların veya demokrasinin kıt, seçimlerin göstermelik olduğu ülkelerin vatandaşlarıyla aranızdaki temel fark şu: Siz, ülkenizdeki iktidarı oylarınızla değiştirme hakkına ve kuvvetine sahipsiniz.
Onunsa böyle bir ihtimal aklından bile geçmez.
Bir değişimden ümidi yoktur, böyle gelmiş böyle gidecektir.
Fazla çabalama, elinden geldiği kadar bu durumu hazmetmeye bak.
Hazmetmek için monarşinin, despotizmin, hatta faşizmin faziletlerine dair teoriler bile geliştirebilirsin.
Dini de kullanır mısın bunun için?
Tarih boyunca kullanıldı, sen de ‘ecdad’ın yolundan giderek kemal-i afiyetle kullanırsın.
Son zamanlarda güç ve kudret sahipleri memleketi seçimlerin önemli olmadığı, halkın iktidarları oylarıyla değiştirme yetkisinin sıfıra yakın olduğu bir istikamete sokmak için çabaladılar.
Belki muvaffak oldular da biz farkına varamadık.
Ya da henüz muvaffak olamadılar, olmanın gayreti içindeler.
Bunun bir yolu insanları de-politize etmek. Tamam abi, seçim olacak yine iktidar kazanacak, bir şey değişmeyecek, çekiver kuyruğunu!
Yavaş yavaş uzaklaş siyasete mücavir alanlardan.
Böylece iktidara mücavir alanlar her gün biraz daha genişlesin. Gide gide memleket sathını kaplasın.
Eskiden Mısırlılar Hüsnü Mübarek’in Mısır’ını anlatırken söylerlerdi.
Muhalefetten bir adayın bir seçim bölgesinde seçimi kazanma ihtimali kuvvetlenince rejim bir gerekçe bulup o adayı hapse atarmış.
Yani yöntemler bugünün icadı değil. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Nicolo Machiavelli’nin ‘Prens’ini mütercimi Artin’e tercüme ettirmiş.
Artin bir kısmını tercüme etmiş ve Mehmet Ali Paşa’ya okumuş.
Mehmet Ali Paşa, “Biz bunları biliyoruz” demiş, “Gerisini tercüme etmene lüzum yok.”
Tarihteki bütün Mehmet Ali Paşalar Machiavelli’nin ‘Prens’te anlattığı teorileri annelerinin karnında öğrenirler.
Evet, ‘milli irade’ kıymetlidir. Halkın, oylarıyla iktidarı değiştirme yetkisine sahip olması kıymetlidir.
Seçimi kazanma ihtimali olan partinin ameliyatla parçalanması, seçimi kazanma ihtimali olan adayların seçime katılmalarına müsaade edilmemesi halkın bu yetkisinin dolaylı ya da dolaysız yollarla tahdit edilmesine matuf tasarruflar olarak yorumlanabilir.
Şekilde görüldüğü gibi
Şu anda mevcut olmayan bir parti kurulursa, o da seçimi kazanma istidadı gösterirse…
Ya da yeni bir aday halkın teveccühüne mazhar olursa…
Gereği düşünülür mü düşünülmez mi?
Demokrasilerde çare bazen tükenir bazen tükenmez.
Ama bizim demokrasimizde asla tükenmez.
'Kader,’ içinden çıkılması, ayıklanıp bir kenara konulması zor bir mesele.
Her şey ezelde yazılmışsa biz neyle imtihan oluyoruz? Bizim fiillerimiz dahil her şeyi Allahu Te’ala ezelde yazdığı şekilde yaratıyorsa o zaman kendi fiillerimizden niçin sorumlu tutuluyoruz?
Bu soruları daha da derinleştirebiliriz. Derinleştirdikçe soruların içinde kaybolabiliriz.
Öyleyse sormayalım.
Hayır sormak zorundayız. Çünkü insanız, sorumlu bir varlığız.
İnsanın zihinsel kapasitesinin sınırlı olduğu bir gerçek. Her sorunun cevabına bugün erişemeyebiliriz. Ama soruları sormazsak yarın da erişemeyeceğiz.
Kadere iman etmemiz gerekiyorsa, künhüne vakıf olmadığımız bir şeye nasıl iman edelim?
Muhtevasını karıştırma! Allah indinde ne ise ona iman et!
Fena fikir değil. Ama bu durumda benim imanımın muhtevası ne? Muhtevasını bilmediğim bir şeye iman edince iman etmiş sayılır mıyım?
Bu soruların hepsi ve daha fazlası sorulmuş. Herkes meşrebine göre bir cevap üretmiş.
Prof. Dr. Ahmet Akbulut Sahabe Dönemi İktidar Kavgası kitabında (OTTO) Sıffin’i ve sonuçlarını tartıştıktan sonra arka planları siyasi olan itikadi oluşumlara da genişçe bir yer ayırıyor.
Belki tekrar olacak ama önce Akbulut’un Ehl-i Sünnet’in siyasi olayları yorumlama şekline dair cümlesini not edelim.
“Ümmetin yönetiminin başına gelmenin meşruluğu tartışılmadan var olan yönetimlere meşruiyet kazandırma çabası Ehl-i Sünnet camiasının ortak tavrı olagelmiştir. Siyasi alanda Müslüman alimlerce ortaya orijinal bir eser konmamış olmasının sebebi de temeldeki bu hata olsa gerektir. Halkın idarecilere karşılıksız itaati vurgulanmış fakat yöneticilerin sorumluluğu somut ilkelere bağlanamamıştır.”
‘Ulu’l emre itaat’ Müslümanların siyaset anlayışlarında merkezi bir kavram. Emirler bunu çok vurguluyor. Emirlerin gölgesindeki ulema da çok vurguluyor.
Vurgularken “Allah’a isyanda kula itaat olmaz’ ilkesini genellikle atlıyorlar.
Neden ‘ulu’l emr’e itaat etmemiz gerekiyor?
Tabii ki ‘kader’ sebebiyle.
“Muaviye ‘ortalık durulup sakinleştikten sonra kendisinin Müslümanlara halife olmasının Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğunun halkın zihinlerine yerleşmesini istedi. Sa’d ibn Ebi Vakkas’ın ölümünden sonra da bizzat Muaviye’nin emriyle minberden Ali’ye lanet okundu. Diğer Emevi halifeleri de Muaviye’nin yolunu izlediler. (Halife Ömer b. Abdülaziz bunun istisnasıdır.) Emevi halifeleri kendilerinin Allah tarafından tayin edildiklerini ve bundan dolayı da Allah’ın halifesi olduklarını, kendilerine yapılacak isyanın Allah’a yapılmış olacağını, Müslümanların Allah’ın iradesine rıza göstermelerinin gerektiğini iddia etmekteydiler.”
“Emevi yöneticileri siyasi endişelerle Müslüman öldürmeyi meşru göstermek için de Allah’ın takdirinin ve ezelde insanların alnına yazdığı yazının öyle olduğunu, kendilerinin sadece Allah’ın kaderini yerine getirdiklerini dahi ileri sürmüşlerdi. Özellikle Muaviye Cebriye mezhebini destekleyerek bu fikri yaydı.”
(Cebriye, adı üstünde insanın Allah’ın ezelde yazdığını yapmaya mecbur olduğunu, iradesinin bulunmadığını itikat haline getiren mezhep.)
“Ünlü Vali Haccac Basralılara şöyle demişti: ‘Vallahi insanlara bir kapıyı tutmalarını emretsem onlar da başka bir kapıyı tutsalar onların kanları Allah tarafından helal olur. Çünkü Haccac Allah’ın çizdiği kaderi infaz etmekteydi. Kısaca Emeviler devrinde kader yaygın bir suç ve günah işleme aleti haline getirilmişti.”
Böyle bir ‘kader’ anlayışı Emevi sultanlarının Hz. Hüseyin’i katlettiklerinde “Allah öldürdü” demelerini de açıklamış oluyor. Keza Harre’de Medine Müslümanlarını katletmekte sakınca görmemelerini de…
Ahmet Taşgetiren, iktidarın CHP'ye yönelik operasyonlarının beklenenin tersine işlediğini vurguluyor. İmamoğlu operasyonu Özgür Özel'i kitlelerle buluşturan bir süreci ateşledi, ardından gelen Kılıçdaroğlu operasyonu da Özel'in sokak siyasetini daha da büyüttü. Kılıçdaroğlu'nun 51 il yönetimini fesheden giyotin politikası ile iktidara yönelik tepki iç içe geçerek Özel etrafında coşkulu bir sokak görüntüsüne dönüşüyor. Kamuoyu yoklamalarında Özel'in kuracağı partinin CHP'nin hiç ulaşamadığı oy oranlarını gördüğünü, hatta iktidarın oylarına 7-8 puan fark attığını aktarıyor. Bunların suni şişirme olabileceği ihtimalini göz ardı etmese de 18-19 Mart'tan bu yana siyasetin farklı işlediğinin inkâr edilemeyeceğini vurguluyor. Erdoğan ile Kılıçdaroğlu imajlarının giderek yan yana algılanmasını iktidar açısından ciddi bir sorun olarak görüyor ve "siyaset ustası" diye bilinen Erdoğan'ın en güçlü göründüğü anda tükenmiş bir figürle birlikte yürümesinin hesapları alt üst edebileceği uyarısıyla bitiriyor.
Mehmet Ocaktan, Louvre'daki Delacroix'nın "Halka Yol Gösteren Özgürlük" tablosunu merkeze alarak sanatın özgürlük mücadelesiyle ilişkisini ele alıyor. Tablonun 1789 Devrimi'ni değil 1830 Temmuz Devrimi'ni resimlediğini hatırlatarak eserin tarihini aktarıyor: Basını yasaklayan Kral X. Charles'a karşı ayaklanan Paris halkını anlatan tablo, iktidarları rahatsız ettiği için yüzyıllarca depolarda kalmış, ancak monarşi yıkılıp cumhuriyet kurulduktan sonra Louvre'a girebilmiştir. Özgürlüğü simgeleyen yarı çıplak Marianne figürünü, elindeki bayrak ve tüfekle direnişin sembolü olarak açıklıyor. Yazının asıl mesajı ise günümüze uzanıyor: Otokratların yükseldiği, insani değerlerin tehdit altında olduğu bu dünyada büyük sanatçılara her zamankinden fazla ihtiyaç var. Gazze'de bayrak ve sapanıyla katillere taş atan Filistinlinin fotoğrafını Marianne'la özdeşleştirerek "özgürlük için meydanlara çıkıldığında bu tablo Louvre'dan koşar adımlarla meydanlara iner" diyerek bitiriyor.
Fehmi Koru, MetroPOLL'ün yüzde 46 potansiyel oy oranı verdiği Özgür Özel'in kuracağı yeni partinin şansını temkinli bir perspektifle değerlendiriyor. Emeklilerin, asgari ücretlilerin ve işsizlerin açlık sınırı altında yaşadığı tabloya bakarak iktidarın "gidici" olduğu değerlendirmelerine katılmamak elde değil diyor. Ama ihtiyatı da elden bırakmıyor.
AK Parti'nin 2015'te Meclis çoğunluğunu kaybettiği en zayıf anından altı ayda tabloyu nasıl kökünden değiştirdiğini hatırlatıyor. Yeni partinin önündeki engelleri sıralıyor: CHP'li belediyelerin yargı baskısı altında olması, lider adayı olabilecek isimlerin dosya tehdidiyle tutulması, Kılıçdaroğlu yönetiminin partiyi kendisiyle birlikte batırabilecek "kamikaze" tavrı ve diğer muhalefet partilerinin yeni partinin yanlış kurulmasını bekliyor olması. Seçimin 2027'nin ilk yarısına çekilmesi halinde yeni partinin kendini tanıtıp seçmeni ikna etmesi için zamanın dar olduğunu ve "Öz CHP" görüntüsüne düşülmemesi gerektiğini vurguluyor. "Daha çetin günler bizi bekliyor" diyerek bitiriyor.
Taha Akyol, Haluk Levent ve Ahbap Derneği hakkında açılan soruşturmayı sıradan bir yolsuzluk davası olarak değil toplumsal güven dokusuna verilen zarar açısından ele alıyor. 6 Şubat depremlerinde devletin iki gün görünmediği, Kızılay'ın güven kaybettiği bir ortamda Levent'in kazandığı güvenin ve popülaritenin ne kadar kırılgan bir zeminde yükseldiğini aktarıyor. MetroPOLL araştırmasında Ahbap'ın yardım kuruluşları arasında birinci sıraya oturduğunu hatırlatarak bu güvenin suistimal edilmesinin depremzedelere yapılan yardımlar, bahis bağımlılığı iddiaları ve Ece Güner ailesiyle kurulan mali ilişkiler boyutlarında sorgulanması gerektiğini vurguluyor. Kimseyi peşinen mahkum etmeden şu tespiti yapıyor: Bundan sonra bir afet yaşandığında gönüllü kuruluşlara duyulan güven sarsılacak. Kutuplaşmanın da bu tablodaki rolünü atlamamak gerektiğini belirterek kurumların tarafsız ve şeffaf olmasının, hukukun üstünlüğünün medeni toplumun ön şartı olduğunu söylüyor.
Pek çok insanın bir hakikat arayışı yoktur.
Çünkü inandıklarının, hakikatin ta kendisi olduğundan şüpheleri yoktur.
O yüzden de ömürlerini, –hakikatin değil- inandıklarını teyit edecek delillerin peşinde geçirirler.
Böyle birinin önüne, yıllardır savunduğu görüşün yanlış olduğuna dair güçlü kanıtlar koyun.
İlk tepkisi çoğu zaman sunulan bilgi ya da belgeyle ilgili olmaz.
Daha delile bakmadan, delilin kaynağını sorgular:
“Bu belgeyi kim yayımladı?”
“Bu kişinin niyeti ne?”
“Bunun arkasında hangi güçler var?”
Eğer kaynağı itibarsızlaştırabilirse mesele kapanır. Delilin içeriğine bakmaya gerek kalmaz.
Kaynağı çürütemezse ikinci savunma hattını kurar:
“Peki bu belgenin gerçek olduğunu nereden biliyoruz?”
“Bu bir montaj, bir yapay zekâ üretimi, bir algı operasyonu olamaz mı?”
Belgeyi şüpheli hâle getirdikten sonra üçüncü kaçış mekanizmasını devreye sokar:
“Benim bu bilgiyi araştırıp doğruluğunu teyit etmeye vaktim yok.”
Ve ardından asıl cümle gelir:
“O yüzden ben zaten inandığıma inanmaya devam edeceğim.”
İlk bakışta bu tavır irrasyonel görünebilir.
Oysa sosyal psikoloji bunun son derece sistematik bir zihinsel süreç olduğunu gösteriyor.
Çünkü insan zihni çoğu zaman hakikati değil, kimliğini korumaya çalışıyor.
Psikolojide buna motivasyonlu akıl yürütme deniyor.
İnsan, delillerden sonuca ulaşmak için düşünmüyor; ulaşmak istediği sonuca uygun deliller arıyor.
Bunu sağlamak için, kafasındaki hikâyeye uymayan hadiseleri ve bilgileri görmezden geliyor, devekuşu misali kafasını kuma gömüyor.
Buna bir de doğrulama yanlılığı ekleniyor: İnsan, inançlarını destekleyen bilgileri sorgusuz sualsiz doğru kabul ederken, aksi yöndekilere ise aşırı şüpheyle yaklaşıyor ve olağanüstü yüksek ispat standartları talep ediyor.
Bu, basit bir çifte standart değil. Zihnin kendini savunma biçimi.
Böylece yeni bilgi, eski inancı değiştirmek yerine onu daha da sağlamlaştırabiliyor.
İş bununla da bitmiyor.
Çünkü birçok inanç, aslında bir kimlik.
Bir siyasi hareketi, bir ideolojiyi, bir tarih anlatısını veya bir lideri savunmak bazen kişinin bizzat kendisini savunması demek.
Dolayısıyla inancın değişmesi, bir fikirden vazgeçmenin çok ötesinde, kişinin yıllarca kurduğu zihinsel dünyanın da sarsılması anlamına geliyor.
Yale Hukuk Fakültesi’nden hukuk ve psikoloji profesörü Dan Kahan bu durumu “kimlik koruyucu biliş” olarak adlandırıyor: İnsanlar, mensubu oldukları dini ya da seküler cemaatlerin inançlarıyla çelişen kanıtları, farkında olmadan reddetme veya görmezden gelme eğiliminde oluyorlar.
Sunulan delili kabul etmek, ait olunan grubun yanılmış olabileceğini kabul etmek anlamına geleceğinden, insan zihni değişime büyük bir direnç gösteriyor.
“Ben doğru düşünen bir insanım” inancı ile “Yıllardır bir yanlışa inanmış olabilirim” düşüncesi aynı anda taşınması zor iki yük.
Bu çelişkiyi çözmenin iki yolu var.
Ya inancınızı değiştireceksiniz ya da delili reddedeceksiniz.
İkincisi çok daha kolay.
Bu yüzden önce kaynağı ve niyeti sorguluyorsunuz.
Olmazsa belgenin doğruluğunu ve olası bir komployu sorguluyorsunuz.
O da olmazsa “araştıracak zamanım yok” deyip kaçıyorsunuz.
Dikkat ederseniz bunların hiçbiri delilin içeriğiyle ilgili değil.
Hepsi, delille yüzleşmeyi erteleyen savunma mekanizmaları.
Bu mekanizmalara başvurmanın bir nedeni de psikologların “bilişsel cimrilik” dediği eğilim: İnsan beyni, enerji tasarrufu yapmak amacıyla, karmaşık sorunları derinlemesine düşünmek yerine zihinsel kısa yollara, yani sezgisel yöntemlere ve varsayımlara başvuruyor.
Mevcut inancı korumak fazla zihinsel enerji gerektirmiyor.
“Doğruluğunu araştıracak vaktim yok” cümlesi çoğu zaman, vakit yetersizliğini değil, zihinsel maliyetten kaçınmayı ifade ediyor.
Belki de bütün bu tabloyu özetleyen en önemli gerçek şu:
İnsanlar çoğu zaman yanlış bilgiye inandıkları için delilleri reddetmiyorlar. Delilleri reddettikleri için yanlış bilgiye inanmaya devam ediyorlar.
Bu yüzden birçok anlaşmazlık bilgi eksikliğinden değil, kimlik savunmasından kaynaklanıyor.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne mahkeme tarafından genel başkan olarak atanan Kemal Kılıçdaroğlu, kendi kendine kurduğu MYK ile partiyi hallaç pamuğu gibi atıyor.
En son partinin 8 il başkanı daha MYK kararıyla görevden alındı; böylece Kılıçdaroğlu geldiğinden beri görevden alınan il başkanı sayısı 51’e yükseldi.
Geriye birkaç ay öncesine kadar bildiğimiz dinamik, canlı, sürekli mitingler düzenleyen, halkta temas eden CHP kalmamış durumda.
CHP, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin tamamının taşıyıcısı bir parti hiçbir zaman olmadı ama yine de yüzde 50 seviyesinde olan bu muhalefetin en büyük ve önemli parçasıydı; hatta 2024’te yerel seçimde alınan yüzde 38’e yakın oy sayesinde bu muhalefete kazanma ümitleri veren partiydi.
Şimdi, o iktidarın yargıyı kullanarak CHP’yi içine düşürdüğü durum, genel anlamda muhalefeti de bir ümitsizliğe sürüklemiş durumda ve açıkçası herkes Özgür Özel’in ağzına bakıyor.
Rawest ve İstanpol adlı araştırma şirketlerinin Alman Friedrich Ebert Vakfı için 3-10 Temmuz arasında 20 şehirde 1985 kişiyle yüz yüze görüşerek yaptığı bir araştırmaya göre, seçmenlerin yüzde 60’a yakın kısmı Özgür Özel’in CHP’den ayrılması ve yeni bir parti kurması gerektiğini düşünüyor. Bu rakam, CHP seçmeni içinde yüzde 75’e ulaşıyor.
Seçmenlerin üçte biri, yani yüzde 33’den fazlası yeni partinin başarılı olacağı, yüzde 22,7’si ise kısmen başarılı olacağı inancında. Burada ilginç olan Ak Parti seçmeninin bile yüzde 45’inin yeni partinin başarılı olacağını düşünmesi.
Bir başka rakam, seçimde Kılıçdaroğlu CHP’sine seçmenin sadece yüzde 2,7’sinin oy vereceğini söylemesi.
Yüzde 30,3 Özgür Özel’in yeni partisine oy vereceğini söylüyor, yüzde 36,5 ise vermeyeceğini. Ortada olan yüzde 19’luk bir kesim var.
En çarpıcı rakamlardan biri “Nasıl bir yeni parti” sorusuna verilen cevaplar. Genel seçmenin yüzde 50’den fazlası, “CHP’nin aynısı olmamalı, bazı yönleri farklı olmalı” diyor. Bu talep CHP seçmeni içinde yüzde 60’ı da aşıyor.
Aynı sorunun devamı “Nasıl bir kadro?” sorusu. “Yeni isimlerden oluşsun” diyenler genel seçmende yüzde 38’i buluyor. CHP seçmenleri de yüzde 42 oranında yeni isimler istiyor.
Özgür Özel ve arkadaşlarını yeni bir parti kurma konusunda aceleci davranmaktan alıkoyan sebeplerden biri, CHP’nin köklü markası ve logosu.
Fakat seçmen çoğunluğu da, daha önemlisi geçmişte CHP’ye oy vermiş olan CHP seçmeni de bu konuyu fazla önemsemiyor.
CHP seçmeninin yüzde 12’si “Ben logomdan vazgeçmem, CHP logosuna oy veririm” diyor. Ama unutmayın, Kılıçdaroğlu CHP’sine oy veririm diyenler de CHP seçmeni içinde bu kadarlık bir grup.
CHP seçmeninin yüzde 14’e varan bir bölümü “CHP logosuna oy basmam ama bu durum beni üzer” diyor; yüzde 20’si CHP logosundan kurtulunduğu için Özgür Özel’e daha bir gönül rahatlığıyla oy vereceğini söylüyor; yüzde 40’ı ise “Logonun önemi yok, oyum Özgür Özel ekibine” diyor.
Bunlar Özgür Özel ve arkadaşlarına yeni parti kurmaları için teşvik edici veriler.
Bir başka endişe konusu, CHP’yi bölmenin iktidara yarayacağı yönündeki görüş. Anket bunu da sormuş, genel seçmenin yüzde 27’si yeni bir parti kurmanın iktidara yarayacağı kanaatinde; buna karşılık yüzde 32’si muhalefetin bundan daha fazla yararlanacağına inanıyor. Yani iki rakam birbirine çok da uzak değil, ortada bir kahir ekseriyet yok. Ama yüzde 18’den fazlalık bir seçmen kesimi “Değişmez” diyor, eh bu da terazinin kefesini yeni parti yönünde biraz daha ağırlıklandırıyor.
Gelelim anketin en önemli veya en merak edilen sonucuna…
Mutlak butlan kararı öncesinde, yani Kemal Kılıçdaroğlu hala evinde otururken CHP ile Ak Parti’nin oyları kafa kafayaydı, yüzde 24-25 aralığında. O anketlerde yüzde 20’yi aşkın seçmen kararsız veya cevap vermiyor diye sınıflanıyordu.
Butlan kararı sonrası, yani bu araştırmanın yapıldığı 3-10 Temmuz arasında keskin bir dönüşüm yaşanmış gibi duruyor. Özgür Özel’in yeni partisine oy vereceğini söyleyenler yüzde 29,6’ya tırmanmış durumda. Ak Parti ise yüzde 23,1’e gerilemiş.
Türkiye, OECD’nin Rüşvetle Mücadele Çalışma Grubu’nun raporunda ağır şekilde itham ediliyor. Uluslararası sözleşmede imzamız var ama tavsiyelere uymuyoruz. Hiçbir rüşvet ihbarı dikkate alınmıyor ve 26 yılda bu konuda tek bir mahkumiyet kararı verilmedi. Böyle bir rapor var ama tek bir yetkili bunu inkar etmiyor, reddetmiyor. Bunu geçtik, bir bakan veya bir sözcü çıkıp, “Bu rapor dış güçlerin oyunudur. Bizi kıskanıyorlar” bile demiyor.
Bir ülke hakkında söylenebilecek en ağır sözler ortada dolaşıyor, üzerine alınan yok. Adını sanını bilmediğimiz yabancı gazete haberlerini bile en ağır dille yalanlayan iktidar, üyesi olduğumuz kuruluşun raporuna tek kelam etmiyor.
Uluslararası hukukun üstünlüğü endeksi, şeffaflık endeksi, ifade hürriyeti endeksi veya yolsuzluk algısı endekslerindeki kötünün kötüsü yerlerimize sessiz kalındığı gibi rüşvet raporunda da aynı sessizlik. “Kim oluyorsunuz da bize bunları söylüyorsunuz” diyen bir yetkili çıkmıyor. Böyle bir ülke sahipsiz değil de nedir?
Büyük bir dirayetle başını kuma gömen ve iki üç gazete yazar sonra unutulur gider diyen sarsılmaz bir sessizlik politikası…
Üç gün önce ana muhalefet lideri Meclis’ten sesleniyor: Türkiye, dünyanın en yüksek enflasyona sahip ve en yüksek gıda enflasyonu yaşayan beş ülkesinden birisidir!
Yine aynı sessizlik. Yok öyle bir şey, diyen çıkmıyor.
Aynı anda Hazine Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı, bilmem kaçıncı defa revize edilen ve hiçbirisi isabet etmeyen enflasyon hedefinin bu kez de İran krizi yüzünden tutmadığını anlatıyor. Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Amerika’ya kadar başka hiçbir ülke bundan etkilenmemiş gibi. Ayrıca, ekonomi yönetimi zaten krizlere karşı dayanıklılık ve hazırlık olmak değilmiş gibi. Bir adım sonrası artık enflasyon hedefi ilan etmemek olmalı. Çünkü dünya çok karışık, ne olacağı belli değil ve zaten bizim hiçbir karışıklığa karşı tedbirimiz yok. Bizde enflasyon normal zamanda da olur, kriz zamanında da!
Bakan İran’ı bahane edecekse, Türkiye’ye gelsin diye neredeyse üste para vermeyi vaat ettiğimiz Dubai sermayesinin savaştan sonra yanımızdan vızır vızır geçip neden başka ülkelere demirlediğini anlatsa daha iyi olur.
O da biliyor ki hepsi bu listelerdeki berbat sıralarımız yüzünden.
Bir ülkeyi ülke yapan branşlarda dökülüyoruz. Hukuk, şeffaflık, ifade hürriyeti, rüşvetle mücadeleden tutun da enflasyon, faiz ve döviz kurunun yüksekliğine kadar her alanda en kötüler arasındayız ve bütün bunlarla mücadele etmenin tek yolu derin bir sessizliktir! Sessiz kaldıkça, konuşmadıkça, problemin üzerine gitmedikçe, meselelerimizi tartışmadıkça her sene birkaç sıra daha geriye gidiyoruz.
Türkiye siyaset mühendisliği ile meşgul, olmadı suni gündemler üreterek mış gibi yapmanın peşinde ve koskoca bir ülke dünyada gelip dayandığı yerin farkında bile değil. İletişim çağı, dijital haberleşme imkanları, sosyal medyanın sınırsız özgürlük alanı da bu acı gerçekler karşısında çaresiz. Bütün bunlara rağmen bir toplumun tamamen içine kapanabileceğini, dünyadan bihaber olabileceğini ve durumun vahametinden uzakta kendi halinde yaşayabileceğini görüyoruz.
Dünya Kupası’nda dibi boylamak, bu listelerdeki perişanlığımızdan daha acı verici olabiliyor. Oysa hukuk, ekonomi, ifade hürriyeti, şeffaflık ve enflasyonda Yeşil Burun Adaları’ndan ve hatta hukukta da Çuraçao’dan daha gerideyiz.
Kendi kendimize anlattığımız büyüklük hikayelerine ara verip hiç olmazsa bir kez gerçeklerimizle yüzleşsek iyi olacak.
From the publisher's feed