
Sign up to save your podcasts
Or


Yeni partinizi kurarken, ilk fırsatta geri dönmek üzere CHP'den gittiğinizi söylerseniz nasıl bir mesaj vermiş olursunuz?
Bir de sadık seçmeniniz yanlış anlamasın diye yeni parti kursanız bile eskisi gibi kalacağınızı, gömlek değiştirmeyeceğinizi ispata uğraşırken kendinizi doğru anlatamazsanız... Eskilerini tutmak için söyledikleriniz, çekeceğiniz yeni seçmenin kafasını karıştırmaz mı?
Evet, gidenler CHP'den isteksiz ve gönülsüz ayrılıyor. Onların seçimi değildi, butlan dayatmasıyla mecbur bırakıldılar.
Yine de bu, Özgür Özellere tarihi bir fırsat sunuyor. Yenilenme ve değişim fırsatı.
Zaten böyle fırsatlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Yazar John Gardner'ın edebiyat klişesiyle; hikayeler iki şekilde başlar, ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.
Başka türlü rahatını, konforunu bozmayacaklar dış etkenlerle karşılaşınca düzenleri eskisi gibi kalmaz. Maruz kaldıkları yeni koşullar, sorgulama ve çatışmayı tetikler. O da değişim ve dönüşümle sonuçlanır.
CHP'den ayrılanlar keyiflerinden, durup dururken bir sabah meşakkatli bir yeni yola düşmüyor.
Baba Ocağı'na butlanın gelmesiyle başladı bu hikaye. Gelmemiş ve düzenlerini alt üst etmemiş gibi devam edemezlerdi.
Olan oldu, onlara yol göründü ve fakat önlerinde iki yol var. Ya eskinin yeni partisi olacaklar ya da değişimin yeni partisi. Bu ikisi aynı şey değil.
Konjonktür hazretlerinin zoruyla ayrıldıkları bu kapıya bir gün geri dönecekleri mesajı, ilk yolu seçtikleri gibi anlaşılır. Yeni partilerinin kalıcı değil geçici, konjonktürel bir parti olacağı izlenimi verir.
Şartların değişmesiyle, konjonktür geçince aslına dönecek bir değişim ve yenilenme karşılık bulur mu?
Konjonktürün partisi en fazla bir seçimlik konjonktürel, emanet oylar toplayabilir.
Oysa Türkiye ve dünya değişti. Ne CHP'nin kurulduğu 100 yıl öncesinde yaşıyoruz ne de AK Parti'nin kurulduğu 25 yıl öncesinde.
Siyaset ise bu değişime cevap veremiyor, tıkanmış durumda, bir kısır döngüye girdi. Kan tazeleme ihtiyacı aşikâr.
Toplumda değişim ve yenilenme talebi yükseliyor.
Yeniliği geçici olan bir parti taze kan ihtiyacını, toplumun değişim beklentilerini karşılayabilir mi?
Özgür Özel'in CHP'ye veda konuşmasından eskinin yeni partisi olacaklarını anlamadım ben. Gömlek değiştirmeyecekleri söyleminden, bütününe bakarak ne anladığımı da yazdım.
Reddi miras ve geçmişi inkar etmeden, siyasi gelenek ve değerlerinden kopmadan yenilenmeyi, geleceği kucaklamayı kastediyordu. Aynı tas aynı hamam, eski gömlekle yeni parti anlamına gelmezdi.
Parti içi mücadelede bile kendilerini değişimci olarak tanımlayanların, yeni parti kurarken değişmeden kalacaklarını savunmaları çok saçma olurdu ayrıca.
Belli ki kendilerine inanan, güvenen ama endişeli CHP seçmenlerinin savrulma korkusunu, kimlik ve aidiyet kaygılarını gidermeyi amaçlıyorlar.
Öyle ya, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayı kim ister?
Yalnız, risk tek yönlü değil. Değişim ve yenilenme fırsatını değerlendirerek kazanılacak yeni seçmeni kaçırma riski de barındırıyor.
Değişim ve yenilik arayanları ürkütürseniz kazası olmayacak bir bulunmaz fırsatı, ayağınıza gelmişken tehlikeye atarsınız.
Gömlek değiştirmeye en çok direnenleri, en karşı olanları dahi muhafazakar, milliyetçi siyasetin yüzyıllık dolduruşlarla CHP'ye giydirdiği öcü imajından kurtulmaya itiraz etmeyecektir.
Değişim fırsatı, AK Parti'nin eskisi gibi öcüleştiremeyeceği bir yeni parti imkanı da veriyor.
AK Parti, 'iktidardan gidersem CHP öcüsü gelir' korkutmacasıyla tabanını bir arada tutuyordu.
Yeni parti, sağ siyasetin kullanışlı öcüsünü tarihe gömerse artık neyle korkutacaklar, iktidara en kötü haber olabilir.
Tabii bu imkan ve fırsatlar, değişimin kendi korkutucu taraflarını ortadan kaldırmıyor.
Ancak değişmekten korkmayanlar buna cesaretle öncülük edebilir.
Özgür Özeller siyasi kompleks ve korkularına yenilirse yeni partileri hızla eskiyecek, ölü doğacaktır. Çekilen değişim sancılarına yazık.
GEÇİCİ BİR KONJONKTÜR PARTİSİ Mİ OLACAKLAR?CHP'YE GİYDİRİLEN ÖCÜ İMAJINI ATMA FIRSATI
2025 yılında ortalama 16.847 bin kişi emekli, dul ve yetim maaşı aldı. Bu kişilere toplam ödenen maaş ise 3 trilyon 775 milyar lira oldu.
Bu durumda emekli, dul ve yetimlerde kişi başına aylık ödeme 18 bin 676 TL ediyor.
SGK verilerine göre 2025 yılında Hazine’den SGK’ya aktarılan kaynak 1 trilyon 954 milyar TL (49,5 milyar dolar) oldu. (GSYH’nın %3,10’u)
2008-2018 ortalama yıllık Hazine’den aktarılan kaynağın GSYH oranı ise %3,99… Eğer böyle bir oranda kaynak aktarımı devam etseydi Hazine’den 561 milyar lira daha fazla SGK’ya para gidecekti. Bu durumda bu ek kaynak ile emekli, dul ve yetimin 2025 yılı maaşı 18.676 lira yerine 21.450 lira olacaktı.
Kısaca sorun Hazine’den daha çok kaynağın aktarılması ile de çözülebilecek gibi değil. Hatta Hazine’den aktarılan kaynağı GSYH’nın yüzde 5,0’ine çıkarsak bile maaş farkı yüzde 31,7’de kalacaktı (24.600 lira alacaklardı)
Unutmayın ki 2025 yılı açlık sınırı ortalaması 26.183 TL’dir.
***
2008 yılında 0-5 yaş nüfus 7 milyon 175 bin kişi iken 64 yaş üstü nüfus 4 milyon 893 kişiydi. 0-5 yaş nüfusa göre 64+ yaş nüfus oranı %68,2 düzeyindeydi. 2025 yılında bu oran %160,5’e çıktı ve 5 milyon 969 bin çocuğa karşılık 9 milyon 583 bin 64+ yaş nüfus oluştu.
Felaket bir şey…
2007 yılında 28,3 yaş ortalamamız vardı. Şimdi yaş ortalamamız 34,9’a çıktı. Özellikle 2018 sonrası yaşlanma hızımız çok arttı. Bu gidişle 2035 yılında en az 39,0 yaş ortalamasına çıkacağız.
Bunun anlamını söyleyelim: Çalışabilir nüfus hızla gerilerken yaşlı nüfusumuz çok hızlı artacak. Ya da başka açıdan söyleyelim: Yaşlı emekli nüfusa bakacak genç insanlar yeterli sayıda olmayacak.
Yaşlı ve fakir ülke olacağız.
***
Gelelim maaş kısmına.
SGK verilerine göre yaklaşık 17 milyon kişi 4/a statüsünde İŞÇİ olarak çalışıyor. Ocak-Nisan ilk 4 ayda ortalama brüt maaş 65.100 lira. Ortalama maaşa göre her bir çalışan SGK’ya ayda 20.018 lira pirim ödemiş.
SGK ise topladığı primlerin yüzde 28,5’ini sağlık sistemine harcıyor (Son 24 yılın ortalaması)
Buna göre ayda 20 bin lira pirim ödeyen bir işçiye devlet desteksiz emekli aylığı için kalan para 14 bin 300 liradır.
Bugün 1,5 çalışan 1 emekliye bakıyorsa ortalama emekli maaşı yine devlet desteği olmadan 21.500 liraya karşılık geliyor. Nitekim 2026 yılı ilk 4 aylık ortalama emekli, dul ve yetim maaşı 23.165 lira olarak karşımıza çıkıyor.
***
Gelelim sisteme…
Türkiye’de emeklilik hesabı işçi, esnaf ve memur olarak 4/a; 4/b ve 4/c diye ayrılmıştır. Oysa herkesin ödediği pirim TL’dir…
Emeklilik hesabımızda iki temel yanlış var: Emekli olmaya yakın dönemde alınan aylık maaş emekli maaşının hesabında ana etken oluyor. Oysa bunun yerine havuza ne ödediğin dikkate alınmalıdır.
Mesela aylık net 50 bin lira maaş alıp 40 yıl çalışan 60 yaşında emekli oluyor diyelim. Bu kişinin yaklaşık olarak aldığı maaş 46 bin lira oluyor. Ama aylık net maaşı 100 bin lira olan 25 yıl çalışıp 43 yaşında emekli olunca 82 bin lira civarı emekli maaşı alıyor.
Bir de toplam pirim ödemesi sistemine bakalım:50 bin lira net maaş alan SGK’ya 40 yılda 10 milyon lira pirim ödemiş oluyor. 100 bin lira net maaş alan ise 25 yılda SGK’ya 12,5 milyon lira pirim ödemiş oluyor.
Burada 100 bin lira maaş alan toplamda 2,5 milyon lira (%25) daha fazla pirim ödemiş oluyor … İyi ama iş geliyor ikinci hesaba…
40 yıl çalışıp 60 yaşında emekli olan ortalama ömür 80 olduğuna göre 20 yıl emekli maaşı alacak demektir. Bu durumda devlet desteksiz bu kişinin emekli maaşı 10 milyon TL / 20 yıl dediğimizde 41.500 lira olmalıdır.
100 bin lira net maaşı olan ise 43 yaşında emekli olduğunda 37 yıl maaş alacak demektir. Ödediği toplam pirim 12 milyon 500 bin lira üzerinden hesap ettiğimizde emekli maaşı 28.150 olmalıdır.
Bu ne demek biliyor musunuz? Kısa süre çalışıp yüksek maaş alanlar uzun süre çalışıp çok pirim ödeyenlerden çok daha yüksek emekli maaşı alıyorlar.
Totalde havuza ne kadar pirim ödedin ve kaç yıl emekli maaşı alacağın gibi bir hesap yok. Hatta nerede ise hiç dikkate alınmamış.
Dünyada birbirine en yakın iki ülke aransa herhalde tanıma en uygun olarak ABD ile İngiltere gösterilebilir. Aynı dili konuşan, gelenekleri de birbirine yakın olan iki ülkedir ABD ile İngiltere…
Devr-i Trump’ta durum giderek farklılaşıyor…
ABD’ye mesafeli davranıyordu İşçi Partisi iktidarıyla birlikte İngiltere; bu haftadan itibaren farklılık daha belirgin hale gelecek gibi…
İşçi Partisi’nin başına getirilen, hafta başında başbakanlığı üstlenen Andy Burnham ve seçtiği bakanları, Donald Trump ve kadrosunun sevebileceği tipler değil. Nitekim, Trump daha ilk günden homurdanmaya başladı bile…
Son on yıl içerisinde İngiltere’de birbiri ardına değişen yedinci başbakan Burnham…
Çeyrek asırdır değişmeyen bir iktidara sahip olduğumuz için bizimle de ayrışıyor İngiltere; yedi başbakan arasında o sıfatı sadece 49 gün taşımış biri de var…
Liz Truss o…
Muhafazakar Parti ülkeye başbakan beğendiremediği için, 2024 yılında yapılan seçimde, Keir Starmer’in başında bulunduğu İşçi Partisi, 650 üyeli parlamentoda 411 milletvekili çıkararak 14 yıl aradan sonra iktidara gelebildi.
Partisini iktidara taşıyan Starmer iyi bir başbakan olamadı; iki yılın ardından İşçi Partisi yeni lider arayışına girdi ve genel siyasetten elini çekmiş Andy Burnham’ın önü o sayede açıldı.
Daha önce milletvekili ve değişik hükümetlerde bakanlık yapmış biri Burnham; ülke siyasetinden ayrılmış, Manchester kenti belediye başkanlığını tercih etmişti. Kısa sürede kentinin temel bazı sorunlarına çözümler getirdiği için göze çarpmış ve hiç düşünmediği bir anda talih kuşu başına konuvermişti.
Parti liderliği denemesi iki kez boşa çıkmış Burnham zoraki başbakan durumunda.
Başbakanın milletvekili olması gerekiyor İngiltere’de; milletvekillerinden birini istifaya zorladı İşçi Partisi ve yapılan ara seçimde Burnham parlamentoya girebildi.
Şimdi de başbakan…
[Benzer bir durum bizde de 2003 yılında yaşandı. Siyasi yasaklı olduğu için milletvekili olamamış Tayyip Erdoğan, partisi iktidara geldiği halde başbakanlığı üstlenememişti; Siirt’ten seçilmiş AK Parti milletvekilleri istifa etti ve yapılan ara seçimde Meclis’e giren Erdoğan başbakan oldu.]
İngiltere pandemi dönemi ile birlikte dengeleri sarsılmış bir ülke. Muhafazakarlar ekonomik sıkıntılar yüzünden iktidarı bırakmak zorunda kaldılar, Starmer da İşçi Partisi’nin beklediği gibi çıkmadı.
Trump’ın hoşnutsuzluğu bundan… Umutların bağlandığı Burnham
Starmer’dan güçlü; Trump’a eyvallah demek zorunda değil. İlk günden yaptığı açıklamalar Trump’ın hiç hoşuna gitmedi.
Netanyahu’nun da…
Bir Müslüman kadını, Shabana Mahmood’u, içişleri bakanlığına getirdiği gibi, Musevi kökenli olduğu halde İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ‘soykırıma’ karşı çıkan, Filistin’de iki devletli çözümden yana olduğu bilinen Ed Miliband’ı da dışişleri bakanlığına atadı Burnham…
Miliband gibi İsrail’in baskıcı politikalarına karşı biri yeni başbakanı İngiltere’nin…
Burnham başbakan olarak yaptığı ilk açıklamada Filistin konusuna değindiği gibi, ABD ile ilişkilere özel önem verileceğine dair alışkınlık edinilmiş sözler sarf etmekten de kaçındı.
Kendisine ‘dünya lideri’ muamelesi yapılmasını bekleyen Trump’ın homurdanması için yeterli bir sebep bu.
Miliband’ın ABD tarafından sevilmemesi için tek sebep Filistin ve İsrail konusundaki aykırı görüşleri değil. ABD’nin İngilizlere ait üsleri kullanmasına da karşı çıkıyor Miliband.
Burnham’ın savunma bakanlığına getirdiği Wes Streeting İsrail’in Filistin politikasını ‘soykırım’ olarak adlandıran, Netanyahu için ‘‘Gözümüzün içine bakarak savaş suçu işleyen biri’’ tespitinde bulunan biri.
Burnham-Miliband ikilisi Trump-Netanyahu ikilisinin açtığı İran’a savaşa da karşı.
[İşçi Partisi, Starmer döneminde de Muhafazakarlardan farklı bir İsrail politikası izliyordu zaten. Önceki dışişleri bakanı iki yıl boyunca İsrail’i ziyaret etmemişti. Burnham yine de Starmer’ın henüz muhalefetteyken Gazze konusunda İsrail’i kollayan bir siyaset izlediğini dile getirip çaresiz insanlara yardımdan kaçınılmasına karşı çıkmıştı.
Özgür Özel ve arkadaşlarının CHP’yi terk edip yeni bir parti kurarak yollarına devam etme kararı için sıkça “Baba evini terk etme” benzetmesi yapıldı. Gerçi burada sözü edilen olay iradi olmaktan ziyade mecburiyetin doğurduğu bir girişim ama kullanılan metafor isabetsiz sayılmaz. Neticede bir baba evi (CHP) var ortada, bir de o evden ayrılmak zorunda kalan yetişkin evlat (bu partinin Butlan öncesi yönetim kadrosu).
Bazı psikoloji kuramlarına göre bir çocuğun gerçek anlamda yetişkin olabilmesi için baba evini terk edebilmesi gerekir. Bu elbette fiili anlamda bir ayrılış olmak zorunda değildir. Kişinin psikolojik olarak kendi ayakları üstünde durmayı başarmasıdır. Bir gencin ebeveyni tarafından şekillendirilmiş olan kişiliğinin içinden kendi bağımsız ve özgün benliğini keşfedip ortaya çıkarmasıdır.
Mitolojide ve destanlarda da çoğu kahraman önce baba evini terk ederek bir yolculuğa çıkar, birtakım sınavlardan geçer ve kişiliğini topluma kanıtlar.
Bu durumun siyasetteki karşılığı da olsa olsa içinde yetiştikleri ocağı günün birinde terk edip kendi partilerini kuran siyasetçi kuşakları olabilir.
Mesela 1940’ların Türkiye’sinde -o zaman tek parti durumunda olan- CHP’den kopup Demokrat Parti’yi kuran grup bunu yaptı.
1970’lerde iktidardaki Adalet Partisi’nden ayrılarak Demokratik Parti’yi teşkil edenler de 2000’lerin başında milli görüş hareketinden ayrılıp AK Parti’yi kuran kadro da bunu yaptı.
Başka birçok örnek daha var... Bunların kimileri başarılı oldu, kimileri ise yola devam edemedi.
Bugün CHP’den ayrılanların durumu öncekilerden çok farklı mı acaba? Çünkü kendilerine sorarsanız, evleri işgal veya gasp edilip ellerinden alındığı için kendilerine yeni bir adres bulmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar.
Öyle ama yukarıda örnek olarak andığımız Demokrat Parti’nin, Demokratik Parti’nin, AK Parti’nin kurucuları da eski evlerinde el üstünde tutulmuyorlardı. Onlar da dışlandıkları için, baba evinde artık istenmedikleri için, yenilenme talepleri kabul görmediği için ayrılıp kendi partilerini kurdular.
Sonra da artık baba evinden ayrılmış olmanın gereğini yaptılar. Kendi yollarını çizdiler. Yeni bir kimlikle, yeni bir dille, yeni bir siyaset vaadiyle halkın karşısına çıktılar. Demokrat Parti ve AK Parti bunu yaparak kısa sürede iktidara yürüdü.
Adalet Partisi’nin “en ağır topları” tarafından kurulmuş olan Demokratik Parti bunu tam olarak yapamadı, yeni bir dil bulamadı, özgün bir hikaye yazamadı. Yeni partinin eskisinden ne farkı olduğunu anlatamadı. (MHP’den ayrılan kadroların oluşturduğu İYİ Parti de hâlâ benzer bir problemle boğuşuyor. AK Parti’den ayrılanların kurduğu Gelecek ve Deva’nın durumu da aynı.)
CHP’den bugün ayrılanların önünde bu çerçevede iki ayrı seçenek var gibi görünüyor. “Asıl, öz, orijinal CHP biziz” diyerek mevcut seçmen desteğini olabildiğince muhafaza etmek yahut yeni bir kimlikle, yeni bir dille, yeni bir siyaset vaadiyle halkın karşısına çıkmak.
Ancak öyle görünüyor ki bu ikisinin ortasında üçüncü bir seçeneği tercih etme eğiliminde Özel ve arkadaşları: Bir yandan “Orijinal CHP biziz” iddiasını sürdürüp eski parti tabanını yeni partiye transfer etmek, diğer yandan da eskisine göre daha kucaklayıcı, daha kuşatıcı bir siyaset diline yönelip -ve bu arada belki mevcut vitrini farklı yüzlerle zenginleştirip- böylece bir anlamda merkez parti pozisyonuna veya görünümüne ulaşmak.
Bu üçüncü seçenek kulağa daha hoş geliyor olabilir, kâğıt üzerinde daha cazip görünebilir ama burada öncelikle eski ile yeni arasındaki dengeyi korumak çok zor olacaktır.
İkincisi, baba otoritesinden bağımsızlığını hâlâ kazanamamış bir evlat gibi görünürseniz eskisinden farklı olduğunuzu topluma kolay kolay kabul ettiremezsiniz. Çıkışınız sınırlı kalır. “Yeni bir yol” vaadinizin inandırıcılığı zayıflar.
Yeni parti girişimini sanki çok normal bir siyasi gelişme gibi konuşmamızın tatsız bir tarafı var. En nihayet, Özgür Özel ve arkadaşlarının parti kurma kararı, alternatifi olmayan bir siyasi tutumdur ve buna da CHP’ye yönelik siyasi mühendislik hamlesi yol açmıştır. Elbette bu hamle, demokrasi ve hukuk sistemimiz için tahrip edici olduğu kadar yaklaşan seçimin eşit rekabet şartlarını iktidar lehine değiştirme amacı taşıyor.
Bu noktaya nereden gelindi?
Başlangıç, 18 Mart 2025 akşamı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve hemen ertesi gün (19 Mart) sabaha karşı hapse atılmasıdır. Ama ilk işaret, İmamoğlu’nun kazandığı 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nin olmadık bir bahaneyle iptal edilmesiydi. İmamoğlu, Haziran’da tekrar ve daha büyük farkla kazandı ve o günden beri onun asla ama asla Cumhurbaşkanı adayı olamaması için iktidardan gelen sayısız girişime şahit olduk. Ardı arkası kesilmeyen belediye operasyonları yapıldı, dava üzerine davalar geldi ve en nihayet mutlak butlan gerekçesiyle CHP yönetimine el konuldu.
Her büyük hamle, İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanma yolunda ürettiği muhalefet potansiyelini önleme amaçlıydı ama potansiyel azalmayıp bilakis arttıkça yeni hamleler geldi. Bir noktada toplum, CHP ve İmamoğlu’nu iktidarın tanımladığı gibi tanımlasa, muhtemelen CHP’ye kayyum atanmasına da gerek olmayacaktı. CHP ve CHP’li belediyeler, toplum tarafından yolsuzluğa bulaşmış ve beceriksiz bir parti olarak mimlense operasyonlar duracak ve iktidar rahatlayacaktı. Anketler, araştırmalar ve sahadaki enerji öyle olmadığını, aksine her hamlenin muhalefeti büyüttüğünü göstermeye başladı. Üstüne üstlük, zaman geçtikçe Özgür Özel’in performansı arttı ve Mansur Yavaş’ın muhtemel adaylığına yönelik seçmen ilgisi büyüdü.
Süreç beklenmedik istikamette gelişmeye başlayınca “doğal olarak” iktidar da muhalefete daha fazla ve daha telaşlı şekilde odaklanmaya başladı. İvmenin tersine dönmesi gerekiyordu, dönmeyince uygulanan doz arttı. CHP’nin, “CHP olarak” denklemden çıkarılmasına kadar böyle gelindi. Amaç CHP’nin denklemden çıkarılması değildi aksine parti oylarının ortadan ikiye bölünmesi umuluyordu ama bu da tutmadı.
Yeni parti kararı kaçınılmaz olanın gerçekleşmesidir. Özgür Özel ve arkadaşlarının partide kalarak uzun, karmaşık ve sonu baştan belli yargı senaryolarıyla vakit kaybetmesi düşünülemezdi. Özel de bunu gördü ve en az zaman kaybıyla, en uygun zamanda düğmeye basarak yolunu çizdi. Kaçınılmaz olduğu kadar, doğru bir karar verdiğini, anketlerden ve seçmenin canlı ilgisinden görebiliyoruz. Sadece CHP tabanının değil, bir süredir muhalif ama partisiz hisseden bir kesimin de ilgisi de yansıyor. Aylardır meydanlarda olan Özel de bu yeni kitleyi fark etmemiş olamazdı. Yeni parti için sadece CHP tabanına değil dindarlar, milliyetçiler, liberaller dahil her kesime çağrı yapması ve hatta Mehmet Akif’in mısralarıyla yola çıkması bu gözlemin neticesidir.
Unutmayalım ki yeni parti, siyasetin sakin bir zamanında, normal şartlarda doğmuyor. Hatta, siyaset oyununun tamemen siyaset dışı yollarla oynandığı, sert ve acımasız bir iklimde ortaya çıkıyor.
Sabır ve dayanıklılık şart. Özel-İmamoğlu-Yavaş da bu analize bizatihi tecrübeyle ulaşmış durumdadır. Neredeyse her sabah bu mücadelenin örnekleriyle güne başlıyor, her akşam bir başka tatsız haberle günü bitiriyorlar.
Bugüne kadar yaşananlar yeni parti için bundan sonrasının daha sert geçeceğini gösteriyor. Ama kendi eliyle yarattığı bu tablonun iktidara anlattığı da 2024 Mart Yerel Seçimleri’nden sonra bir türlü ulaşamadığı kazanma eşiğinin garanti olmadığıdır. İşte bu yüzden, tam anlamıyla yarışın yeniden başladığı günlerdeyiz.
Vizyon, iddia, plan, proje, vaat gerekli mi? Kesinlikle gerekli ve yeni partinin hızla bu alanı doldurması lazım ama bunlar yeterli olmayacak. Seçimi, bileği güçlü olan, sabırlı olan, soğukkanlılığını kaybetmeyen ama mutlaka milletle bağını koruyan kazanacaktır.
Kılıçdaroğlu için birkaç satır:
-Kılıçdaroğlu’nun “Helâlleşme”si iyiydi. CHP’nin bagajlarının farkına varıldığının ve ondan “arınma”nın işaretiydi.
-“6’lı masa” CHP’nin farklı sosyo-kültürel tabanlara hitap eden partilerle birlikte yol yürüme girişimiydi. Bir anlamda Özgür Özel’in “Türkiye ittifakı” söylemine denk düşmekteydi. O süreç, bütün aradaki sakatlıklara rağmen Kılıçdaroğlu gibi birisine yüzde 48 oy getirdi.
-Şu andaki Kılıçdaroğlu, CHP’yi inkıraza sürükleyecek bir iktidar aparatı gibi gözüküyor. 18-19 Mart operasyonlarına benzer bir operasyon. İnsan, CHP’ye genel başkan olmuş birisinin böyle bir operasyonun ana parçası haline gelebilmesini anlamakta zorlanıyor.
-Kılıçdaroğlu operasyonu ters tepti, bu açık. Gelinen noktada Kılıçdaroğlu, umre – hac ziyaretlerinde, elinde bayrağı ile “Kafile beni kaybetti” diye dövünen bir kafile başkanına benziyor. Son Özgür Özel hamlesi ile “içi boşalmış bir CHP”nin flaması, bütçesi, binaları ve başkanlık statüsü ile ne yapacak, Türkiye bu ibretlik siyaset sahnesini seyredecek.
-Bundan sonra iktidar için Kılıçdaroğlu ne anlam taşıyor, bunun ibretlik sonuçlarını da göreceğiz. Yaşanan süreçte epeyce bir CHP’li belediye başkanı AK Parti’ye geçti, yani muhalefetten iktidar safına geçmek normalleşti, acaba Meclis’teki bir oylamada, Kılıçdaroğlu’nun yanında kalanlar da, iktidarın kurguladığı mesela bir anayasa değişikliği oylamasında Cumhur İttifakı gibi oy kullanırlar mı?
Yeni Parti hamlesi:
-Salı gününden itibaren Türkiye siyaseti artık “Yeni” bir siyasi parti ile hareketlenecek. Özgür Özel, deyim yerinde ise, CHP’yi aldı götürdü. CHP adına son grup toplantısını, CHP’nin içini boşaltacak bir eylem haline dönüştürdü.
-Şu anda 100 civarında CHP milletvekili istifa ederek Yeni Parti’ye geçme yarışında.
-Düne kadar CHP il başkanlığı yapanlar, bir kısmı Butlan ekibince ihraç edilmiş olanlar dahil, Özgür Özel ile buluşup birlikte yolculuğa soyundu.
-Özgür Özel’in sokakta bir karşılık bulduğu açık. Bu “Yeni” hareket için sınav, sokaktaki karşılığın içinden bir iktidar çıkarıp çıkaramama sınavı olacak.
-Daha önce “Özgür Özel’in cam tavanı” başlığı ile yazdım. “CHP’nin cam tavanı”nı Özgür Özel liderliğindeki parti, 2024 mahalli seçimlerinde Ekrem İmamoğlu – Mansur Yavaş ve diğer etkili adaylarla, yüzde 37 oy alıp birinci parti haline gelerek aşmıştı. Ama yüzde 37 oy, merkezi sistemde birinci çıkmak için yetmiyor. Oranın şartı yüzde 50 artı 1.
-Şimdilerde kimi kamuoyu araştırmacıları, “Yeni” hareketi, uçuk oy oranları ile parlatıyorlar. Sokak görüntüleri de siyaset arenasının farklı bir heyecan yüklendiğine işaret ediyor.
-Ama, siyasetin mutfağında kurmay kadro daha realist değerlendirmeler yapmak durumundadır. Uçmak kolay, yere kapaklanmak yüz kızartıcıdır.
-Özgür Özel, “Yeni parti”nin ufkunu açıklarken “Türkiye İttifakı”ndan söz etti. Sosyal, sosyalist, muhafazakâr, liberal, Kürt…. Bütün “demokratlar”la birlikte yürüme düşüncesini dile getirdi. Anadolu’nun bütün renkleri kucaklayan düşünce birikimine atıfta bulundu.
-Bu çerçeve alımlı. Cumhur İttifakı’nın daha homojen yapısına karşılık daha heterojen bir çerçeve. Heterojen, yani farklılıklardan bir ahenk üretme arayışı.
-Kolay mı? Zor. Zorluk, tüm bu alanların, sokaktaki akışta bir mecraya doluşması niteliğinde kendiliğinden bir buluşma gerçekleştirmesindeki zorluktur. Evet, Özgür Özel etrafında akan sokak görüntüleri, her çevreden insanın spontan buluşması gibi görülüyor. Bu böyle sandığa kadar büyüyerek devam eder mi? Başka örneklerde (mesela Tayyip Erdoğan ve Ak Parti büyümesi gibi, Menderes, Özal hareketleri gibi) bunun mümkün olduğu görülüyor.
-Gene de önemli bir zorluk, “Türkiye ittifakı” içinde yer alması beklenen sosyo – kültürel katmanların şu veya bu siyasi partide kurumsal nitelik kazanmış olmasıdır.
Aslında 2023 yazında başlayacaktı. İktidarın seçim vaadiydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan müjdelemişti.
Sabah gazetesi, eksik kalan hane gelirlerinin üstünün 500 dolara tamamlanacağını yazıyor, iştah kabartıyordu.
Beklentiye sokulan fakir fukara, bu vaade oy vermeyecek de neye verecekti.
Seçimden 2 yıl sonra kasım 2025’te tekrar hatırlandı, Sabah gazetesi müjdeyi tazeledi. Kısmetse inşallah seneye, 2026’da başlayacaktı.
Ama bu kez 500 doların lâfı edilmiyor, eksik gelirlerin kaça tamamlanacağı belirtilmiyordu.
Nasılsa ufukta seçim yoktu, aileleri geçindirecek asgari paranın ne olacağı gibi önemsiz ayrıntılar seçimi atlatmanın rahatlığıyla ihmal edilebiliyordu.
Güya bu yaz pilot uygulamayla prova edilecek, 2027’de de artık tüm Türkiye’de yürürlüğe girecekti.
O yazın ortasındayız şimdi, vatandaşlık maaşını alanlardan haber var mı?
En son haziran biterken AK Parti’nin Sapanca Kampı’nda Bakan Şimşek’ten bahsi duyulmuş. Ekimde Meclis açılınca yasası ele alınacak, arkasından da sıra pilot uygulamasına gelecek diye.
Türkiye Yüzyılı başladı başlamasına, ancak emeklilerle asgari ücretliler ve kapısından yeterli gelir girmeyen haneler hâlâ giremedi. Şimşek’e göre vatandaşlık maaşıyla gireceklermiş.
Oysa aralık 2025’teki bütçe görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz açıklamıştı. 2026 deneme, 2027 ise son tarihti.
Yılmaz şöyle demişti:
“GETAD diyoruz, Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi. Bu sistemin pilot uygulamasını önümüzdeki yıl başlatacağız birkaç ilimizde. 2027 yılında ise tüm ülkeye yaymayı planlıyoruz. Yeni bir sistemi de ülkemize kazandıracağız. Sosyal yardım alanında yapısal bir reformu da hayata geçirmiş olacağız.”
Sormuştum...
Mevcut sosyal yardımları tek çatıda toplayıp geliri bir eşiğin altında kalan evlere tamamlayıcı maaş bağlamak, yoksullukla mücadelede yapısal bir reform mudur?
Yoksullukla mücadelede yapısal reform, yoksul sayısını azaltmak için yapılır diye biliniyordu.
Gelin görün ki düzenli devlet yardımına bağımlı hane sayımız yıldan yıla çoğalıyor. 2 milyondan 5 milyona dayandı. Halkı yoksulluktan kurtarmak bu mu?
Ayrıca kişi başı milli gelirimiz 18 bin dolara yükseldiyse vatandaşa yoksulluk nafakası gibi tamamlayıcı maaş bağlamaya neden ihtiyaç duyuyoruz?
Yapısal reform, diye bu bilmeceyi çözecek modele denirdi.
Mevcut sosyal yardımları yeni bir adla paketleyip sandığa giderken sunacaksınız ama seçim nafakası dağıtılıyor gibi anlaşılsın da istemeyeceksiniz... Ne âlâ.
Yoksulluk nafakasına benzer bir vatandaşlık maaşı verilecek, o bile sürekli erteleniyor.
Emeklinin kaderi niye seçimden seçime hatırlanmak olsun?
En düşük emekli aylığının altında kalanlara düzeltme yapılırken enflasyona etkisini analiz ediyorlar. Bu sene seçim olsa iktidar, emeklinin güldürülmeyen yüzüne bakmamanın sandığa etkisini de analiz etmez miydi?
TÜİK’in belirlediği 6 aylık enflasyon farkına, aldığı taban maaşa bakınca 2026’da erken seçim düşünülmediğini emekli analiz edemeyecek sanıyorlar.
Üstelik vatandaşlık maaşı, dünyada gaz ve petrolden gelen çok parayı dağıtarak az nüfusu ülkede tutmak ya da kırsalda yaşamayı teşvik için bağlanıyor. Seçime ayarlı bir örneği daha görülmüş değil.
Finanse edecek petrolünüz, gazınız yoksa demokrasi ve hukuk açığını yoksulluk nafakasıyla kapatabilir misiniz?
Uyarmaktan dilimizde tüy bitti; İran, Rusya için petrol ve gaz neyse bizim için de demokrasi ve hukuk o.
Önceki seçimi kazanmak için kullanılan vaat, imkansızlıktan sonraki seçim öncesine bırakılıyor.
Fakat ‘eksik maaşların üstü devletten’ modeli nasıl, hangi ekonomiyle sürdürülecek? Karadeniz gazıyla Gabar petrolü yeter mi? O dahi açıklanamıyor.
Çalışma Bakan’ı Işıkhan zorlandıklarını söylemişti; daha emekliye maaş vermekte zorlanırken ihtiyaç sahiplerine yoksulluk nafakası neyle bağlanacak?
Yine söylüyorum; bir gün başlarsa güzel haber de, eğer sonu gelirse.
Fazilet Partisi’nden ayrılarak AK Parti’yi kuran Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu mantığa göre Fazilet Partisi’nin “böleni” sayılmıyor mu?
Erdoğan da merhum Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki siyasi hareket içinde ilçe başkanlığı yaptı, il başkanlığına yükseldi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. O hâlde Erdoğan’ın siyasette görünür hâle gelmesini de yalnızca Erbakan “sayesinde” diye mi açıklayacağız? Erdoğan da Fazilet Partisi tarihine, “partiyi bölen adam” olarak mı geçti?
Kaldı ki iki olay birbirinin aynısı bile değil.
Erdemliler Hareketi, Fazilet Partisi içinde bir iktidar mücadelesi verdi; parti yönetimini değiştiremeyince yollarını ayırdı ve yeni bir siyasi hareket kurdu. Özgür Özel ve arkadaşları ise olağan bir parti içi mücadeleyi kaybettikleri için değil, CHP’nin seçilmiş yönetimi yargı kararlarıyla işlevsiz hâle getirildiği için yeni bir yol arayışına yöneldiler.
AK Parti iktidarı yargı eliyle CHP’yi kuşatmasaydı; CHP’nin kurultay iradesini mutlak butlan kararıyla geçersiz hâle getirip Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden partinin başına oturtmasaydı, Özgür Özel ve arkadaşları da CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi yapı kurmak zorunda kalmayacaktı.
Dolayısıyla CHP’nin bir “böleni” aranacaksa, bu kişi Özgür Özel ve arkadaşları değildir. CHP’yi bölenler; partinin seçilmiş yönetimini yargı yoluyla tasfiye edenler, kurultay iradesini ortadan kaldıranlar ve mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturanlardır.
Bir partinin demokratik iradesini dışarıdan geçersiz kılmak, onu içeriden parçalamaktan çok daha ağır bir bölme biçimidir.
***
CHP’nin seçilmiş lideri Özgür Özel dün TBMM’de son kez CHP logosuyla kürsüye çıktı “ Biz siyasette gömlek çıkarmıyoruz, ateşten bir gömleği hep beraber giyiyoruz. Yeni partimizi milletvekillerimizle ilk adımını atarak kuruyoruz” diyerek kuracakları yeni partilerinin kuruluşunu ilan etti.
Özgür Özel ve arkadaşlarının kuracağı parti daha kurulmadan kamuoyu araştırmalarında yaklaşık yüzde 35’lik bir desteğe ulaşarak birinci parti konumuna yerleşti. Bu oranı bugünden kesinleşmiş bir seçim sonucu gibi okumak elbette doğru olmaz; ancak ortada henüz adı, programı ve teşkilatı tamamlanmış bir parti yokken ortaya çıkan bu ilgi, toplumda güçlü bir temsil boşluğu bulunduğunu gösteriyor. Ortaya çıkan bu tablo seçmenin önemli bir bölümünün yalnızca yeni bir parti aramadığını; mevcut iktidarın ekonomik, hukuki ve kurumsal sorunları çözme kapasitesine olan inancını da kaybettiğini gösteriyor. Bu nedenle hem Özgür Özel’in Yeni Partisi’ne böylesi bir destek oranı hem de kararsızların oranının yüksekliği AK Parti’nin yönetme ehliyeti üzerindeki toplumsal güvenin ciddi biçimde aşındığının açık bir işaretidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’yi yargı eliyle kuşatıp köşeye sıkıştırmak isterken hesap etmediği bir siyasi sonuç üretti: CHP’nin sınırlarını aşabilecek yeni bir liderliğin ve yeni bir siyasal merkezin doğmasına zemin hazırladı. CHP’ye hem tarihsel hem kültürel hem ideolojik nedenlerle mesafeli duran, eli oy vermeye gitmeyen mütedeyyin seçmene de bir çıkış yolu sunmuş, AK Parti’den kopmuş fakat CHP’ye yönelmemiş seçmeni de içine alabilecek daha geniş bir muhalefet koalisyonunun önünü açmış olabilir.
Taraf tutmuyorsan bir spor müsabakasını seyredemezsin.
Taraf tutmuyorsan hiçbir şeyi seyredemezsin. Bir sinema filmini, bir tv dizisini, bir siyasi rekabeti, hayata dair birçok şeyi…
Seyretsen bile yavan olur lezzet alamazsın.
Estetik, seyir için bir sebep olamaz mı?
Olur. Sanat zevki haklı bir gerekçedir.
Ama bir sanat şaheserini seyrederken tarafsız sayılmazsın. Güzelliğin tarafını tutarsın.
Taraf tutmamız için bir gerekçemiz olması lazım.
Bu sene Dünya Kupası maçlarını seyrederken de geçmişte yaptığımız gibi her seyrettiğimiz maçta bir taraf tutmanın yolunu bulduk.
Fransa’yla bir Afrika takımı mı oynuyor?
Mesela Fransa-Senegal.
Tabii ki Senegal’i tutuyoruz.
Siyasi gerekçemiz mutlaka var, Fransa Senegal’i az sömürmemişti.
İran’la ABD karşılaşsa kimi tutarsın?
Dünyada ABD’nin en gıcık olduğu devrimi yapan İran’ı tutarsın.
Mollalar mı çıkacaktı ABD’nin karşısına? Ya da devrimciler?
Hayır. Devrime sempatisi olan ve olmayan İranlı genç futbolcular çıkacaktı.
ABD takımının oyuncuları emperyalist miydi?
Muhtemelen hayır. Ya da sadece birkaçı ABD’nin emperyalizmine sempati duyuyordu. Geri kalanının umurunda değildi.
Ama biz o gün zihnimizdeki imajları sahada oynayacak takımlara yükledik ve İran’ı tuttuk.
1998’de oynadılar, İran ABD’yi 2-1 yendi, kendimiz yenmiş gibi sevindik.
Bu sene, Mısır Hollanda’yı yenerken Mısır’ı tuttuk.
Sisi’nin Mısır’ını seviyor muyduk?
Hollanda’nın bize bir kötülüğü olmuş muydu?
Görünürde yok bir şey. Ama siyasi bilincimiz Hollanda’nın eski bir sömürgeci olduğu bilgisini araya sıkıştırıyor.
Ayrıca Mısır bize daha yakın. Kültürüyle, insanıyla. Sisi’den hoşlanmasak da Mısır’ı severiz.
Bir de Müslümanız. Başka zaman Hollanda’yı tutabiliriz belki ama Mısırla oynadığı zaman Mısır’ı tutarız.
Dünya Kupası Maçları boyunca içimizde bir Arjantin antipatisi birikti.
Büyük futbol yıldızı Messi’nin ağlama duvarındaki fotoğrafı tek başına bu birikim için yeterli miydi?
Belki bir çoğumuz için yeterliydi.
Ama üç yıl boyunca ruhlarımızı kan revan içinde bırakan Gazze soykırımının etkisi daha belirleyicidir.
Arjantin’in hakemin sinsi dokunuşlarıyla Mısır’ı elemesi de tuz biber ekmiştir.
Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin Gazze soykırımı sırasında kendisini “Dünyanın en Siyonist devlet başkanı” ilan etmesi normal şartlarda futbolu sıcak olan Arjantin’den soğumamız için tek başına yeterli bir gerekçedir.
Netanyahu ve İsrailli bakanların Arjantin formasıyla Messi’ye destek mesajları paylaşması da yeterince tahrik edici.
Belki gündemin uzağında ve çok kimse duymamıştır bile. Ama Arjantin’in resmi duruşunu göstermesi bakımından önemli. (Ben de duymamıştım. Al-Jazeera’da yazan Güney Afrikalı bir yazarın Ziyad Motala’nın yazısında gördüm. O da finalde İspanya’yı tutmuş.) Geçen mart ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Afrikalıların Atlantik ötesi köle ticareti yoluyla kaçırılıp köleleştirilmesiyle işlenen tarihî haksızlıklarla yüzleşen ve telafi edici adalet çağrısında bulunan bir kararı kabul etti. Karar lehine (Türkiye dahil) 123 ülke oy kullandı. 52 ülke (İngiltere ve AB ülkeleri) çekimser kaldı. Dünyada bu karara karşı oy veren yalnızca üç ülke vardı: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Arjantin.
Bir de Lamine Yamal’ı seviyorduk. Portekiz’in, mazlumların yanında olduğunu ilan etmekten çekinmeyen büyük yıldızı Ronaldo’yu sevmemize benzer bir sebeple.
Yamal, Barcelona’nın İspanya süper kupasını kazandığı maçtan sonra takımının zaferini Filistin bayrağıyla kutlamıştı.
Sadece bu hareketiyle Gazze için bizim Müslüman liderlerin yaptığından çok daha fazlasını yapmış oldu.
Dünya kupası finalinde da sarındı mı Filistin bayrağını?
Filistin bayraklı bir kutlama fotoğrafı dolaştı piyasada. Ama bu maçtan değilmiş, montajmış.
Bazı insanlar sahtekarlık yapmadan duramıyor. Anne baba terbiyesiyle alakası olabilir. Helal lokma ile büyüyüp büyümemekle de alakası olabilir. Yamal’ın kabahati değil tabii. Montajı montajcılar yapmış.
Açıkhava hapishanesinden kapalıya geçmenin ötesinde bir değişim yok. Aynı suç farklı ceza yargımızdan çıkabiliyor ama aslında 86 milyon aynı cezaya çarptırılıyor.
Sermaye ürkektir ve mülkiyet güvencesi ister. Gelen-giden yatırımlara baktığımızda KAÇILAN ÜLKE haline geldiğimiz aşikar.
Gelen kalmadığı gibi gidenler çığ gibi büyüyor.
Sadece sermaye kaçmıyor. Beyin göçü dediğimiz iyi eğitimliler de terk edip gidiyor.
Hukuk-adalet yoksa ekmekte yok. Açlık yoksulluk milleti 4 duvara hapsediyor. Dışarı çıkmak bile ateş pahası.
Sanırsınız ki sadece muhalifler hapsediliyor. Oysa asıl açık hapishaneler 86 milyon ile dolup taşıyor.
Kimi işini kaybediyor kimi de hayata veda edip bu dünyadan göç ediyor. İşte bu sayede intihar rekoru kırıyoruz.
Ekim 2024’de reel faize geçtik ve enflasyonu frenlemeye başladık. Mart 2025’e kadar enflasyon 10,33 puan düşerken MB faizi 7,50 puan düşürdü. Bu sayede kredi faizleri 3,57 puan inerken tahvil faizleri de 3,88 puan geriledi.
Sonra baş muhalif İmamoğlu hapse atıldı.
Mart 2025 - Haziran 2025 ilk ŞOK dönemi yaşadık.
Enflasyon 3,64 puan düşmeye devam ederken kredi faizleri 6,95 puan yükseldi. Benzer yükseliş tahvil faizlerinde de 5,90 puanlık artışla gerçekleşti. MB’de enflasyon düşmesine rağmen fonlama faizini 42,50’den 48,98’e çıkarttı.
Kısaca İmamoğlu hapse atılmadı; sanayiciler de faiz hapsine mahkum edildi. Kredi kartı borçları veya ihtiyaç kredi faizleri de milleti mahkum etti.
Kimileri 4 parmaklık arkasına atılırken kimileri de 4 duvarın içine mahkum edildi.
Ekim 2024-Temmuz 2026
Enflasyon %49,38’den %32,11’e tam olarak 17,27 puan geriledi. Merkez Bankası ise yüzde 50,00 olan politika faizini fiili olarak ancak yüzde 40,00 dengesinde tutabildi. Buradaki faiz düşüşü de 10,00 puan oldu.
Lakin piyasada kredi faizler 2 yılda sadece 59,81’den 54,99’a gerileyebildi. Bir ara 50,20 faizler görülse de muhalif operasyonlar kesilmediği için kredi faizlerinde de toplam düşüş sadece 4,82 puanda kaldı.
Enflasyon ve faize şu gözle bakın.
Elinizdeki ürüne enflasyon oranı kadar zam yapıyorsanız kredi oranı ile aradaki fark gerçek maliyetinizdir.
Mesela enflasyon yüzde 90 iken faizin yüzde 100 olması sizi fazla hırpalamaz. Ama enflasyon yüzde 50’ye düşerken kredi faiziniz öyle düşmezse yandınız demektir.
Ben size TÜİK enflasyonunu değil de İTO enflasyonunu vereyim (1995 Geçinme Endeksi)
Şu anda İTO enflasyonu yüzde 39,0 ve kredi faizi kabaca yüzde 55,0… Fark 16,0 puan ama gerçek reel faiz %9,39… İşte tüm her şeyi belirleyen bu gerçek reel faizdir.
Enflasyon düşüyor ama faizler düşmüyorsa bunun ana nedeni faiz değildir; risklerdir.
Bugün ülkemizde en büyük risk siyasi risktir. Muhaliflerin ne olacağı belli değildir; yarın kimin kapısını polisin çalacağı belli değildir. Ya da kimin malına el konulacağız…
Bu risk ortamı enflasyon-faiz makasını açtıkça açıyor. Bu demektir ki reel faiz artıyor.
2018-2019 enflasyon programında reel faizler 8 ay yüzde 9,0-10,0 aralığında seyretti ve 2 milyon kişi ekmeğinden oldu.
Şimdi bu sayı dolaylı etkilerle 1,1 milyon kişiye ulaştı. Sonrası malum…
Her gün işinden kovulacaklar artacaktır. Üretim-yatırım dengesi gün geçtikçe bozulmaya devam edecektir. Yani biz ekonomik yangını söndürmek için su yerine benzin atıyoruz.
Yangın gittikçe daha da artıyor.
Bu da demektir ki, gün geçtikçe muhalif operasyonlar arttıkça daha çok kişi işini kaybedecek ve daha çok kişi 4 duvar arasına sıkışacak.
Her şey o kadar açık o kadar açık ki, sadece gerekçelenmiyor. Mesela sanayiciler vs “faiz düşsün” diyor ama faizin sadece Merkez Bankası eliyle düşeceği izlenimi veriyorlar. Oysa gerçek reel faiz yüksekliğinin ana nedeni siyasi durumdur.
Bugün muhaliflere yapılan her operasyon milyonlarca insanın ekmeğine mal oluyor. Daha da önemlisi gün geçtikçe daha fazla kişi ekmeğinden olacak.
Ve bu durum kimsenin umurunda değil. Sanırsınız ki dış güçler gelmiş ve iktidarı zor durumda bırakmak için operasyon çekiyor.
Biz yine de uyaralım: Bu ülke bu yükü çok fazla taşıyamaz. Bilesiniz.
From the publisher's feed