KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Cumhurbaşkanlığındaki butlancı danışmana AK Parti ne diyor? Akif Beki

    AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, CHP içindeki çatışmalara taraf olmadıklarını söylüyor, başka da bir şey söylemiyordu.

    Çelik’e göre CHP adasından kim gönderilmiş, kim kalmış; kendilerini ilgilendirmiyordu. Butlan kavgasının hiçbir tarafında yoklardı ve olmayacaklardı.

    Fakat bakın, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum daha fazla tutamadı kendini ve pazar günü bir X mesajıyla tartışmaya ortasından daldı.

    Uçum, Özgür Özellerin ayrılıp Yeni Parti’yi kurması için diyor ki:

    “CHP bu ayrışma ile esasında önlerine koydukları arınma perspektifine uygun bir temizlenme sürecine girmiş oldu. CHP sonuçta yine CHP’dir. Sel gider kum kalır.”

    Sormazlar mı; e hani kim gider kim kalır, iktidarı hiç ilgilendirmiyordu, umurlarında değildi...

    Uçum bilmez mi gelecek tepkileri... Yine de taraf seçmeden, butlancıları tutmadan duramıyor. Ama tarafsız bir tespitte bulunmuş gibi okuyalım istiyor.

    Şöyle bitiriyor sözlerini:

    “Bu söylediklerim sadece gözleme dayalı bir tespitten ibarettir. Başka manalar çıkarmak isteyenler olursa yanılırlar. Hiç uğraşmasınlar.”

    AK Parti de mi uğraşmayıp duymazdan gelecek?

    Bu ilk terse yatırılmaları değil üstelik. AK Parti yöneticileri, seçim tarihini bizlerle birlikte Uçum’dan duymuşlardı.

    Uçum, seçimleri yenilemek için en uygun tarih olarak vaktinden bir ay öncesini, 16 Nisan 2028’i önermişti.

    Zamanında seçime en yakın tarihi önermesi, siyaseti yakından izleyenlere aslında sürpriz olmamıştı.

    Şaşırtıcı olan, AK Parti siyaset yapıcılarının da seçim tarihini Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’ndan duymasıydı. Nasıl karşıladıklarını merak etmiştim, o gün bugün renk vermediler.

    Ülkeyi siyasi akılla yönetmek için oy isteyen başkası mıydı? Millet bu kararları siyasetçiler alsın diye onları seçiyordu. Seçim tarihi gibi en siyasi konuları bile atanmış bürokratların aklına bıraksınlar diye değil.

    AK Parti’nin siyasi aklı, istikameti bürokratik aklın çizdiği atanmışlar vesayetini yenip betona gömmemiş miydi?

    Eski Türkiye’nin vesayet düzeninde dahi bu kadar ileri gitmek atanmışlara fazlaydı.

    Aynı Başdanışman, şimdi de ayrılanların Yeni Parti’yi kurmasıyla CHP’nin yolsuzlardan arındığı, temizlendiği konusunda butlancılar ve Kılıçdaroğlu’yla ağız birliği yapıyor.

    Ve AK Parti’den yine bir rahatsızlık belirtisi yansımıyor.

    CHP’deki iç kavgaya AK Parti’nin taraf olması gerektiğini savunuyordum. Hukuk ve demokrasinin de mi tarafı değilsiniz, bu da mı sizi ilgilendirmiyor diye. Sonunda biri tarafını dümdüz açıkladı ama o da butlancılardan yana.

    İktidar ortakları MHP lideri Bahçeli dahil, hiçbir parti ve lider ana muhalefete yargı müdahalesine kayıtsız kalmamıştı.

    AK Parti’nin de ‘hukuk ve demokrasiye olanlar bizi ilgilendirmez, taraf değiliz’ diyemeyeceğini söylerken bunu kastetmemiştim.

    Ayrıca şu arınma ve temizlik iddialarının kulağa ne çağrıştırdığını da bir daha düşünsünler.

    İktidar sözcüleri, bu argümanı vaktiyle Ergenekon soruşturmaları için kullanıyor, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyorlardı.

    Oysa 5 yıl sonra vaat edilenden çok başka bir Türkiye’deydik.

    “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyenlerse bu kez aldatıldıklarını anlatıyordu.

    Meğer temizlik sandıkları, ordudan yargıya devleti kirli vesayet kadrolarıyla doldurma işiymiş.

    Kısacası milleti, memleketi, muhalefeti geçtim; önceki bağırsak temizliğinden iktidar çok mu hayır gördü de bundan görsün?

    5 min
  • Türkiye’de teknoloji neden durdu? İbrahim Kahveci

    Türkiye hakkında bazı yapısal sorunları çok sıkı takip ederim. Mesela 2010’lardan beri “orta sınıf” erimesini yakından takip eder ve gündeme taşırım. Ya da 2017 yılından beri doğum oranlarındaki sert düşüşün demografik tehlikesini yazar dururum.

    Yakından takip ettiğim bir başka konu da ülkemizin teknolojik seviyesidir. Bu veriyi ihracat üzerinden sıkı takip ediyorum.

    Geçen hafta Ekonomi Gazetesi şu manşeti attı: “Sanayi orta teknoloji tuzağından çıkamıyor”

    Haberin temeli; ISO-500 ve ikinci 500 şirketlerinin teknoloji düzeyine bağlılığıydı. Bin büyük sanayi kuruluşunda katma değerin 3’te 2’si hâlâ düşük ve orta-düşük teknoloji üretiminden sağlanıyordu. 100 liralık üretimin sadece 7,2 lirası yüksek teknolojiden sağlanıyordu. Toplam katma değerin %66,3’ü düşük ve orta-düşük teknolojili üretimden geliyordu.

    Defalarca verdiğimiz grafiği bu kez son verilerle yine size iletmiş olalım: 1999 yılında ihracatın %26,05’i yüksek ve orta-yüksek teknoloji üretiminden geliyordu. Bu oran 8 yıl sonra (2007 yılında) yüzde 36,90’a çıkmıştı.

    (Not: 1998’den 1999 yılına teknolojik ürün ihracatında çok sert yükseliş olduğundan bunu dikkate almıyorum.)

    1999-2007 yıllık teknolojik ilerleme oranımız yıllık 1,36 puandır. Eğer benzer şekilde ılımlı bir iyileşme devam etseydi bugün yüksek ve orta-yüksek teknolojik ürün ihracat oranımız %44,0 yerine %62,68 seviyesinde olacaktı.

    2017 yılında da teknolojik seviyemiz eşitlenmiş olacaktı. Yani ihracatımızın yarısı düşük diğer yarısı da yüksek teknoloji olacaktı. Ama yüksek teknolojide hâlâ yüzde 44,0 seviyesindeyiz.

    Bir notu daha ekleyelim: Özellikle son 4 yılda teknoloji seviyemiz ciddi bir ilerleme kaydediyor. Yüksek teknoloji ihracatımızın payı %36,89’dan 4 yılda %44,0’e çıkarak önemli bir başarıya imza atmış oldu. Hatta bu başarı 1999-2007 artış trendinin bile üzerinde bir başarı olarak kayda geçmiştir.

    “Teknolojik ilerlemenin faydası nedir?” derseniz, hemen söyleyeyim: Refah…

    2022-2026 arasında dolar bazında asgari ücret %88,9 artarken asgari ücret üstündeki ücretler %136,0 artmıştır. Bu demektir ki yıllarca süren düşük teknoloji bağımlılığının getirdiği orta sınıf ezilmesi son 4 yılda tersine dönmüş oldu.

    Üst ücretler dediğim bu kesim Nisan 2022’de (yıllık ortalamaya göre) açlık sınırının %43,9 üzerinde gelir elde ediyordu. Şimdi bu gelir açlık sınırının %50,1 üzerine çıkmış durumda.

    SGK BÜTÇEYİ ÖRTÜYOR?

    Hafta sonu Sözcü gazetesinden Erdoğan Süzer’in haberinde gördüm. “Bütçe açığını SGK üzerinden örtüyorlar” diyordu.

    Bütçe verilerine bakıyoruz: Sağlık, emeklilik ve sosyal yardım giderleri ilk 3 ayda aylık ortalama 190 milyar TL. Nitekim bunun da 182 milyar lirası SGK’ya aktarılmış.

    Aktarılan bu kalem, nisan ayında birden 89 milyar liraya geriliyor. SGK verisinde ise Hazine’den gelen para 182 milyar lira yerine nisanda 115 milyar liraya düşüyor.

    Ortada ciddi bir sapma olduğu aşikar.

    SGK tahsilatını mı artırdı yoksa SGK’ya aktarılan kaynak mı azaltıldı ya da Hazine’de destekler mi kaldırıldı?

    Ne olduğunu önümüzdeki aylarca daha net göreceğiz ama Hazine’den SGK’ya aktarılan kaynak çok ciddi şekilde kısılmış durumda.

    Acaba bunu aralık ayına kadar gizleyip birden mi gerçek nakit açığını göreceğiz? Açıkçası henüz bilemiyoruz. Bir başka sürpriz veri de burada gizleniyor. İzleyeceğiz.

    İktidar cenahında ekonomik sorunların kaynağı olarak Mehmet Şimşek merkezli bir kampanya el altından sürdürülüyor.

    Sanırsınız Şimşek çok başarısız.

    Size ilk cümlemi söyleyeyim: Şimşek olmasaydı ve sizler o eski saçma sapan ekonomi politikası ile devam etseydiniz şu anda Türkiye çoktan iflas etmişti.

    Şimşek sizi ve bizi iflastan kurtardı.

    İkinci cümlemi de söyleyeyim: Ekonomi programının bu derece başarısızlığa uğraması ülkede demokrasiye karşı yapılan siyasi operasyonlardır. Mesela Mart 2025’te İmamoğlu tutuklanmadan önce tahvil faizleri yüzde 38,0’lerdeyken sonrasında hızla yüzde 51,0’lere yükseldi.




    7 min
  • Memleketi kim onaracak? Yusuf Ziya Cömert

    Herhangi bir siyaset, siyasi hareket, memleketi gitmekte olduğu istikametten çevirebilir mi?

    Hangi istikametten?

    İnsansız hava aracı yapmaktan mı?

    Savaş uçağı veya helikopteri yapma istikametinden mi?

    Hayır. Bu istikametler dünyanın bugünkü şartlarında lüzumlu istikametler.

    Ama memleketin mutlaka ekonomideki kilitlenmişlikten kurtulması gerekiyor.

    “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” ekonomisinin hiç olmazsa biraz ıslah edilmesi gerekiyor.

    Yolsuzluklar, fabrika ayarımız haline geldi. Bu durumun değişmesi, ülkemizin yolsuzlukta muasır medeniyet seviyesinin hiç olmazsa biraz altına inmesi gerekiyor.

    Rejimin git gide ‘kleptokrasi’ye dönüşme eğiliminin durdurulması gerekiyor.

    Demokrasi arzının genişletilmesi, kişi başına düşen demokrasi miktarının artırılması…

    Aynı şekilde özgürlük ve adalet arzının da en azından makul, anlaşılır bir seviyeye yükseltilmesi…

    Bunu kim yapacaksa, adam seçmeyecek. Toplumu biz ve onlar diye bölmeyecek. Bütün kesimlere müsavi bir muamele yapacak.

    Bunların her biri kadar önemli; halkın, oylarıyla iktidarı değiştirme yetki ve kapasitesinin tesis edilmesi gerekiyor.

    AK Parti tabanı memnun mu bu olan bitenlerden?

    Tavanı muhtemelen şikayetçi değildir. Şikayetçi olsa bile şikâyeti dile getirmenin mahzurunu biliyordur.

    Ama tabanda bir memnuniyetsizlik var.

    Birçokları sessiz, bilhassa muhalif siyasetin maruz kaldığı şiddetli baskı karşısında.

    Sükût geçmelerinin sebebi bu adaletsizliğin en azından görünüşte kendilerine zarar vermediği düşüncesi olabilir.

    Ama diğer bütün alanlardaki tahribatın, bozulmanın düzeltilmesi gerektiğini onlar da cemiyet içinde değilse bile kenarda köşede dile getiriyorlar.

    Kim düzeltecek?

    AK Partililer muhtemelen bu tahribatın ‘içeriden’ bir enerjiyle düzeltilmesini temenni ediyorlar.

    Türkçede “Mevta rahmet bulsun da nasıl bulursa bulsun” diye bir söz var. Memleket düzelsin de nasıl ve kimin eliyle düzelirse düzelsin.

    Temenni, temenni olmanın ötesine geçmiyor. Somut bir beklenti ya da görülebilir bir alamet yok.

    Başka bir cevap bulunabilir mi ‘kim düzeltecek’ sorusuna?

    Siyasetin içinde vizyonu olan, enerjisi olan, eli ayağı temiz insanlar yok değil.

    Fakat toplum yirmi küsur yıldır AK Parti iktidarı tarafından yönetiliyor.

    Hem yönetiliyor hem terbiye ediliyor, eğitiliyor.

    Belli bir müfredatla değil, hayatın akışı içinde.

    Bu eğitimin insanların seciyesini yükselttiğini söylemek zor.

    Belki de toplum aldığı eğitim sebebiyle ahlaklarına güvense bile böyle siyasetçilere yeterince teveccüh etmiyor.

    Ya da belki lidere itimat ediyor ama arkasındaki, etrafındaki kadroyu yetersiz buluyor.

    Muhalefetin tarlası öyle tarumar edildi, öyle yakılıp yıkıldı ki bu tarladan sadra şifa bir mahsul çıkacağını tahayyül etmek muhayyilenin sınırlarını aşıyor.

    Özgür Özel’in ‘butlan’ı ekarte etmek için başka bir yol bulamayarak kurduğu Yeni Parti bir potansiyel.

    Şu anda sadece bir potansiyel.

    Nasıl bir Türkiye vizyonu inşa edecek?

    Nasıl bir kadro kuracak?

    Millet o kadroda kendisini ne kadar görecek?

    Kuracağı kadro insanları Türkiye’nin sorunlarını çözebileceğine nasıl ikna edecek?

    Türkiye’nin ortalamasını nasıl bulacak? Ya da bulabilecek mi?

    Türkiye’nin ortalaması CHP’nin ortalamasıyla aynı değil. Bulmak için CHP’nin bulabildiğinden fazlasına ihtiyaç var.

    Özgür Özel bazen söylüyor. Milliyetçi demokratlar, muhafazakâr demokratlar, Kürt demokratlar… Doğru yaklaşım.

    Toplumun bu farkındalığın kuvveden fiile çıkartılabileceğine de ikna olması gerekiyor.

    Şu da çok önemli: Sistemin bundan sonraki tazyiklerini nasıl savuşturacak?

    Bunların hepsi cevaplarını önümüzdeki süreçte öğrenmeye başlayacağımız sorular.

    Kolay değil. Bir günde iki günde bulunamayabilir. Tefekkür lazım, emek lazım.

    Zannediyorum millette bulacağı karşılık bulacağı cevapların doğruluğuyla doğru orantılıdır.

    5 min
  • ‘Devlet aklı’ palavrasına değil saygın devlete ihtiyacımız var - Mehmet Ocaktan

    İki binli yılların son çeyreğinde, siyasi literatürde çokça dillendirilen “derin devlet” diye bir palavramız vardı. Özellikle siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar ve sivil oluşumlar işin kolayına kaçarak, bazen iktidarların bazen de devlet kurumlarının becerisizliği yüzünden yaşananları “derin devlet” etiketiyle izah etmeyi pek seviyorlardı.

    Zamanla bu tanımlama kılık değiştirdi ve bugün “devlet aklı” palavrasına dönüştü.

    Oysa devletin sanıldığı gibi ne ‘derin’ dehlizleri ne de kafamızda kurgusallaştırdığımız bir ‘aklı’ var. Evet bir devlet ve de onu yöneten siyasal iktidarlar var. Ama biz toplum olarak komplovari yaklaşımlara yatkın olduğumuz için, bu tür palavraları çok seviyoruz.

    Bu yüzden özellikle iktidarlar ve bazı siyasi aktörler, bazen bu ‘devlet aklı’ işine sığınma ihtiyacı hissediyor. Mesela bazen iktidarlar bazen de muhalefette yer alan siyasetçiler, kendilerinden kaynaklanan hataların üzerini örtmek için, “Aslında bizim bir suçumuz yok, devlet aklının ve bürokratik aklın bazı planları var. Onlar, bu ince planlarıyla devletin geleceğini muhafaza etmeye çalışıyor” benzeri afaki palavralara sığınıyor.

    Aslında meselenin özeti şu; bilmediğimiz, yeri geldiğinde kullanılmak üzere görünmez perdelerin arkasına gizlenmiş bir ‘devlet aklı’ filan yok. Zira biliyoruz ki kurumları işleyen, evrensel hukuk normlarına dayalı bir hukuk sistemi olan bir devlet, saygın ve güçlü bir devlettir.

    İşte tam da bu yüzden çağımızda sadece hamasi söylemlere yaslanarak güçlü ve dünyada sözüne itibar edilen saygın ülke hayalleri kurmak, ne yazık ki ‘büyük devlet’ olmak için yeterli olmuyor.

    Ekonomiden hukuka, eğitimden dış politikaya kadar her alanda başarı grafiğini yükselten hem içeride kendi halkına hem dış dünyada ‘güven’ temin eden ülkeler, zaman zaman konjonktürel krizlere maruz kalsalar da kurumsal yapıları sağlam olduğu için yeniden ayağa kalkıp yollarına devam etmişlerdir.

    Ancak kurumsal yapılarını zaafa uğratan, küçük siyasi hesaplar adına ekonomi, hukuk, eğitim ve dış politika perspektiflerini hamasi söylemlerle makyajlamayı tercih eden siyasal iktidarlar, asla güçlü ve büyük bir devlet inşa edemez.

    Başkalarına ‘hava atarak’ ya da parmak sallayarak da büyük devlet olunmaz. NATO Zirvesi vesilesiyle yaşadıklarımız, Türkiye’nin görünümü açısından son derece dikkat çekici bir örneği önümüze koydu. Güçlü görünmek adına konukları mehter marşıyla karşıladık, Trump’ın adıyla anılan özel hava alanı inşa ettik, Ankara’nın gariban semtlerinin önünü paravanlarla kapattık.

    Oysa gerçek ihtiyacımız olan şeyler bunlar değildi. Kendimiz olmalı, gerçekten var olan gücümüzü ortaya koymalıydık. Çünkü gücümüzün üzerinde güç vehmetmek, sadece rüzgara yazılan bir yazı kadar anlam ifade edecektir.

    Keşke Ankara’ya gelen ülkelerin devlet başkanlarına, Türkiye’nin bir ‘hukuk devleti’ olduğunu, ülkede yaşayan herkesin özgürlüklerden eşit bir şekilde yararlandığını ve burasının bir ‘açık rejim’ olduğunu gösterebilseydik.

    Unutmayalım; yaşadığımız derin ekonomik krize ve hukuksuzluklara rağmen, Türkiye büyük bir ülke. Eğer ülkenin gerçek gücüne inanabilseydik, Türkiye Cumhuriyeti devletinin gücüne dayanarak Trump’ın sahte sevgileriyle avunmak yerine Amerika’nın uyguladığı CAATSA yaptırımları konusunda karşı adımlar atabileceğimizi hissettirebilirdik. Yani geçmişte olduğu gibi, Amerikan yaptırımlarına karşı bizim de elimizde kozlar olduğunu diplomatik bir dille anlatabilirdik. Mesela CAATSA yaptırımları kalkmazsa, Amerikan üslerinin durumunun gözden geçirilebileceğini söyleyebilirdik

    Yıl 1975…

    Süleyman Demirel’in liderliğindeki hükümet, Amerika’nın 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye yönelik başlattığı haksız silah ambargosuna misilleme olarak 25 Temmuz 1975’te Türkiye’deki 21 Amerikan üssünü kapatmıştır. Ambargo nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu yedek parçaların dahi verilmemesi üzerine bu karar alınmıştır.



    6 min
  • Özgür Özel, YENİ Parti’yle neyi başardı? Mustafa Karaalioğlu

    YENİ Parti’nin kuruluşunun yakın siyasi tarihin en önemli olaylarından birisi olduğu daha ilk günden görüldü. Görülen şey ise, Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yüzde 25’lik cam tavanının kırılmasının geçici değil, kalıcı hale dönüştüğüdür. O günden bugüne oy potansiyeli düşmedi, toplumun ilgisi azalmadı ve bu kapasite neredeyse eksiksiz şekilde CHP’den YENİ Parti’ye taşındı. Üstelik, geleneksel CHP kapasitesine ilaveyle taşındı.

    Şartlar aynı değil ama yine de benzetme yapılacaksa YENİ Parti, CHP’den ayrılışı AK Parti’nin Milli Görüş’ten kopuşu sonrası ulaştığı yeni kitle gibi kapsayıcı bir harekete dönüştü. YP, hem geleneksel oylara sahip hem bugüne kadar CHP’nin tarihsel hikayesini gerekçe göstererek bu partiden uzak duran merkez oylar için bir seçenek olmanın eşiğine geldi.

    Sadece bu tablo değil aynı zamanda CHP’den ayrılış sürecinin iyi yönetilmesi, parti adının basit ve sempatik oluşu, zamanın iyi kullanılması da bilinen CHP siyaset yapma tarzının ötesinde yeni, pratik ve becerikli bir kadronun varlığına işaret ediyor. Özgür Özel sadece cam tavanı kırmadı, eski siyaset tarzını da yerle bir etmeyi başardı. Operasyonlar, baskılar, mutlaklar ve butlanlar atmosferinde böyle bir başlangıç asla küçümsenecek bir iş değildir. Geride karmaşa veya zihin karışıklığı bırakmadan yeni bir adım atmak; hele böyle gergin bir ortamda büyük bir siyasi kabiliyettir.

    Bununla birlikte Özel, YENİ Parti’nin en büyük siyasi gücü olan Ekrem İmamoğlu’nu geri plana bırakmak şöyle dursun her fırsatta üstüne basarak gündemde tutarak da akıllıca bir yol izliyor. İmamoğlu’nun hapiste dahi azalmayıp artan gücü ve sempatisini sahaya taşıyarak potansiyeli artırıyor. Aynı anda Mansur Yavaş’ı gözü gibi sakınan tutumu da bu akıllı siyasete eşlik ediyor. YENİ Parti’nin güçlü çıkışında Özel’in enerjik ve samimi liderliği kadar Özel-İmamoğlu-Yavaş ekseninin gücü de belirleyici oldu. Bu da sahaya yansıyor.

    19 Mart’ta İmamoğlu’nun hapse atılmasıyla başlayan dönemin artık bildiğimiz siyaset mücadelesinin ötesinde ve dışında bir süreç olduğu açıktır. Artık siyaset yok, bilek güreşi var. İktidar/Erdoğan, İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı seçilme potansiyelini “zamanında” görerek elinden gelen neyse bunları devreye soktu. Arkası kesilmeyen operasyonlar, diploma iptali, tutuklamalar, gizli tanıklar ve hiçbirisi derde deva olmayınca da butlan geldi.

    Bu fırtınanın maksadı ve kısa özeti, “Ekrem İmamoğlu veya bir başkası Cumhurbaşkanı seçilemesin”den ibarettir.

    Elbette Özgür Özel de bu yeni ve çetin oyunu görüyor. Maçın sadece vaat, vizyon veya siyasi mesajlarla kazanılamayacağını, her durumda bileğinin güçlü olması gerektiğini biliyor. İktidarın elindeki gücün sınırsızlığını ise hem biliyor hem her gün tecrübe ediyor. Yakın siyasi tarihimizde görülmemiş bir tablo da siyasi yarışın böylesine kuralsız ve sınır tanımaz tarzda yapılıyor olmasıdır. YENİ Parti de CHP’den böyle bir ortamda ayrıldı ve böyle bir ortama doğdu.

    Kimse bundan sonrasının da kolay olacağını düşünmüyor. Ve elbette iktidarın elindeki gücü daha sert kullanarak Özel ve başka önemli isimleri hedef alabileceği söylentileri de yayılıyor. Ağır bir atmosfer olduğu aşikar ama başka bir gerçek daha var. 19 Mart’tan itibaren yapılan operasyon ve hamleler iktidara seçilme garantisi sağlamadı. Bunu araştırmalardan, anketlerden ve sokaktan görebiliyoruz. Her türlü girişime rağmen “muhalefetin işi bitti” hatta “gücü azaldı” noktasına hiç gelinemedi. Gelinseydi zaten operasyonlar dururdu.

    O halde, YENİ Parti için bundan sonra yapacağı, 2024’ten beri yaptığını yapmaya ve sokaklarla, meydanlarla kurduğu bağı güçlü tutmaya devam etmesidir. Kimin kazanacağı en nihayet, iki adayın baş başa kalacağı son seçimde belli olacak. Nasıl iktidar için başka yol yoksa, YENİ Parti için de o güne kadar heyecanı diri tutmaktan gayrı yol yoktur.

    Yani başlarına gelen inanılmaz şeylere rağmen hâlâ sahip oldukları avantajı canlı tutmak.

    Yani şu ana kadar korumayı başardıkları şeyi o güne kadar korumak.

    5 min
  • ‘Butlan’ ağır bir ameliyat - Yusuf Ziya Cömert

    CHP iktidara aday olmanın formülünü eni konu bulmuştu. CHP’nin iktidar olabilmek için CHP’nin sahip olduğundan fazlasına ihtiyacı vardı. Hem oy olarak hem de vizyon olarak.

    CHP’nin Türkiye ortalamasına hitap etmeyi başarması gerekiyordu.

    Bunun için CHP’nin ideolojinde bazı rötuşlar yapılması lazımdı.

    Kılıçdaroğlu döneminde bu rötuşların bir kısmı yapıldı. Kılıçdaroğlu CHP’nin başörtüsü yasağı konusundaki geleneksel tutumunu terk etmekle kalmadı bir helalleşme’ hamlesi de yaptı.

    Yaptıkları yeterli olmamıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 48’de kaldı ve seçimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kaybetti.

    Siyaseten doğru olan, kaybedince “Arkadaşlar, cumhurbaşkanı adaylığında ısrar ederek sizi mağlup ettim. Çekiliyorum” demesiydi.

    Demedi.

    İBB başkanı Ekrem İmamoğlu “Aynı yöntemlerle farklı sonuç beklenmez” diyerek CHP’deki değişim hareketinin işaretini verdi.

    İlk kurultayda Özgür Özel genel başkan seçildi.

    CHP, Özgür Özel’in liderliğinde girdiği yerel seçimde yüzde 37 oy alarak Türkiye’nin birinci partisi oldu.

    Bu, CHP tabanının uzun yıllardır tatmadığı bir siyasi başarıydı.

    Ardından operasyonlar başladı.

    Envayı çeşit operasyon. Diplomadan yolsuzluğa, casusluktan Türkiye ittifakına kadar.

    İBB başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu gözaltına alındı.

    Bütün yapılanlar, müteakip cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanma ihtimali yüksek olan Ekrem İmamoğlu’nun seçim sırasında cezaevinde bulunmasını teminat altına almaya matuftu.

    Fakat Özgür Özel dışarıda rahat durmuyordu.

    Şehir şehir dolaşıyor, CHP’nin tabanındaki heyecanı diri tutuyordu.

    Bunun tedbirini de aldılar.

    Butlan kararıyla Özgür Özel’i CHP’nin genel başkanlığından indirdiler.

    Yerine, herhangi bir seçimde iktidara tehdit oluşturmayacağına kani oldukları Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirdiler.

    Bütün bunların kendiliğinden, hayatın tabii akışına uygun bir şekilde olup bittiğini söylemek mümkün mü?

    Mümkün. Söyleyenler var zaten.

    İnanan var mı?

    Yapanlar dahil kimse inanmıyor.

    Bu ağır bir ameliyat.

    Sadece CHP’yi değil memleketin bünyesini sarsacak bir ameliyat.

    Ana muhalefet partisini ameliyatla alıyorsun, yerine pille çalışan maket gibi bir şey takıyorsun.

    Böyle bir operasyonun sonuçları her durumda kontrol edilemeyebilir.

    28 Şubat darbesi de Türkiye’de siyasi yapıyı yeniden tasarlamayı hedefleyen bir siyasi operasyondu.

    Operasyonun, yolunu kesmeyi, siyasete girmesine mâni olmayı planladığı siyasetçi bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı.

    AK Parti hareketinin arkasındaki en önemli muharrik güç 28 Şubat darbesiydi. Bazen söylerim, 28 Şubatçılar yayı fazla gerdiği için bugün ok hala yoluna devam ediyor.

    ‘İktidar bugün de benzer bir yol takip ediyor, öyleyse bu operasyon da benzer şekilde sonuçlanır’ mı demeye çalışıyorum?

    Hayır çalışmıyorum.

    Siyasi ve sosyal olaylarda girdi sayısı sınırsızdır. İnsan unsuru her zaman ölçülebilir tepkiler vermeyebilir. Bu yüzden sonuçlar kontrol edilemeyebilir.

    CHP’nin butlanla getirilen yönetimi seçilmiş genel başkan Özgür Özel’e parti içinde mücadele alanı bırakmadı.

    Özgür Özel ve arkadaşları da siyasi mücadelelerine yeni bir partiyle devam etmeye karar verdiler.

    Bu siyasette ilk defa karşılaştığımız bir şey değil. İçeride çalışamayınca çalışabileceğin yere gidersin.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve arkadaşları da aynısını yapmıştı ve umduklarından fazlasını başardılar.

    Şimdi kurulacağı söylenen yeni partiyle AK Partiyi eşleştirmiyorum. Her vaka biriciktir.

    Özgür Özel’in kuracağı yeni parti de kendi örnekliğini inşa edecek.

    Toplumda karşılığı var.

    İnsanlar siyasetin değişmezlerinden sıkıldı, yenilik istiyorlar.

    Özgür Özel’in yeni partisi insanların bu isteklerine cevap verebilir mi?

    Özgür Özel’in ve yeni kurulacak partinin CHP’den fazlasına ihtiyacı var.

    Vizyonuyla, oluşturacağı kadroyla CHP’den fazlasını vadeder ve Türkiye ortalamasına hitap etmeyi başarırsa cevap verir.

    Hayır, bir yerine iki anahtar değil. Ne veriyorsa bir fazlası değil.

    Daha çok özgürlük, daha çok merhamet, insaniyet, refah, huzur gibi şeyler.


    6 min
  • Halk bunlara oy verir mi? Fehmi Koru

    Bir dostum, CHP’den ayrılmaya zorlanan Özgür Özel ve arkadaşlarının kurmaya hazırlandıkları parti için, ‘‘Halk onlara oy vermez’’ deyince zihnim siyasi tarihimizin dönüm noktalarında dolaşmaya başladı.

    Tayyip Erdoğan ve arkadaşları AK Parti’yi kurma hazırlığına girdiğinde, medya çevremden pek çok meslektaş, ‘‘Boşa çaba, iktidara gelecek kadar oy alamazlar’’ diyordu.

    AK Parti girdiği ilk seçimde iktidara geldi.

    ‘‘İktidara gelemezler’’ diyenler, sandık sonucuna rağmen iktidarın engellenmesini bekliyor idiyseler, o da gerçekleşmedi; arkasına halkı almış olan siyasi hareketlerin önünü kesmek kolay değildir de ondan.

    Tek partili dönemde ‘‘Yeter söz milletindir’’ sloganıyla halkın önüne çıkan Demokrat Parti’den bu yana Türkiye’nin birkaç kez yaşadığı bir gerçektir bu.

    Yeni kurulmakta olan parti halktan karşılık görür, yeterince oy alabilirse iktidara gelir.

    İktidara gelebilecek oranda oy almanın kolay olmadığı da bir başka gerçek…

    Yeni kurulmakta olan partide buluşanlar siyasette dünkü çocuk değiller; tam tersine, siyaset alanında birkaç dönemdir varlıklarını sürdürdükleri gibi, iki yıla yaklaşan bir süredir test edilen dirençleri ile daha da kavi hale geldiler.

    CHP’yi yargı desteğiyle ele geçiren kadronun düştüğü duruma ise yakından bir bakın; kaşarlanmış politikacılar orada ve CHP onların ellerinde günden güne eriyor… Buna karşılık, yeni kurulmakta olan parti daha şimdiden ilgi odağı olmayı başardı.

    Kamuoyu yoklamaları, kurulacak partinin, hem Meclis temsili hem de potansiyel oy açısından kurulduğu gün, ülkenin ikinci partisi olacağını gösteriyor…

    Günümüzde, konu bu noktaya geldiğinde, ‘‘Anketler yalan söylüyor’’ gerekçesi devreye girer. AK Parti’nin kuruluş döneminde ona şans tanımayanlar da yine aynı gerekçeye sığınıyorlardı.

    Anketlerin yalan söyleyebildiği gerekçesine…

    CHP’nin eski-yeni yanlışlıklarını göğüslemek zorunda kalan, bundan böyle, yargı tarafından CHP’nin ellerine teslim edildiği kadro olacak ve yeni partide toplananlar CHP’yi geride bırakır bırakmaz CHP’nin geçmişiyle irtibatları kopacağı için, yeni oluşunun yararını görmeye başlayacaktır.

    Ortaya çıkacak yeni durum ise iktidarı birkaç koldan zorlayacak...

    MHP’nin Cumhur İttifakı içerisindeki varlığını pahalıya mal etmesine karşı tedbir olarak DEM Parti’nin desteğini yanına çekmek istediği belli AK Parti’nin; Devlet Bahçeli’nin açtığı ‘Terörsüz Türkiye süreci’ Tayyip Erdoğan’a bu fırsatı sağladı.

    Ancak ‘Terörsüz Türkiye süreci’ DEM’in arzuları istikametinde yol alacaksa MHP’nin, MHP tarafından çizilmiş sınırlar içerisinde kalınacaksa DEM Parti’nin rahatsızlanma ihtimali büyük.

    ‘Terörsüz Türkiye süreci’ o kritik dönemece geldi dayandı.

    Benzer bir durum dış politikada yaşanmadı mı? ABD ile ilişkilerde karşı karşıya kalınan sorunlar üzerine Rusya’ya yakınlaşmış, hatta Ruslardan S-400 savunma sistemini almıştı AK Parti…

    F-35’e, Kaan uçakları motorları alımına engel olduğu gibi, kapsamlı yaptırımlara da o yanlışlık yüzünden maruz kaldı Türkiye…

    Şimdi ABD ile ikinci bahar yaşanıyor, ancak kısa vadeli düşünce ürünü S-400 halen ilişkinin derinleşmesine engel…

    Avrupa ile ilişkiler de bir başka test alanı.

    Yalnız hak ve özgürlükler alanında geriye gidiş yüzünden değil Avrupa Birliği ile ilişkilerin zora girmesi, Trump ile kurulan sıcak ilişkilerle sağlanan ABD’ye yakınlaşma da Avrupa’yı Türkiye’den soğutuyor.

    Aynı durum ülkemizin Körfez ülkeleri ve İran’la ilişkileri için de söz konusu…

    Dört bir koldan zorlanıyor Türkiye dış politikada…

    Ekonomi de bu durumdan etkileniyor doğal olarak…

    Enflasyon… Nüfusunun yarıya yakınının açlık sınırı altında kazançlarla idare etmek zorunda kalması… Beynini ülkesinin kalkınması için kullanması beklenen gençlerin gözlerinin dışarıda olması… Yapay zeka çağında hala çağa uyum sağlayamamış eğitim sistemi…

    Çeyrek asırdır ülke yönetiminde bulunan iktidarın eksiklikler ve yanlışlıklardan suçlayabileceği siyasi bir rakibi de bulunmuyor artık; her türlü sorunun çözümsüzlüğünü kendisi savunmak zorunda iktidar…



    6 min
  • Yeni parti geniş toplum kesimlerini kucaklayabilir mi? Mehmet Ocaktan

    Türkiye, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP defterini fiilen kapatmış bulunuyor. Çünkü CHP’ye veda eden Özgür Özel ve arkadaşlarının kuracağı Yeni Parti, muhtemelen pazartesi günü fiilen kurulmuş olacak.

    Belki de bu yeni dönem, Cumhuriyet tarihinin kırılma anlarından birisi olacak. Cumhuriyet Halk Partisi, kuruluş döneminin partisi olması hasebiyle özellikle ‘tek parti’ dönemi üzerinden, bazen hak ettiğinin üzerinde ciddi eleştirilere muhatap oldu. Neredeyse yüz yıla yakındır hatırı sayılır bir iktidar yüzü görememiş olsa da bugün bile hala o yıllar örnek gösterilerek en sert şekilde eleştiriliyor.

    Kuşkusuz bu çok hakkaniyetli bir durum değil ama kabul edelim ki toplumsal hafızaya negatif olarak kaydedilen siyasal hareketlerin, partilerin görünümlerini değiştirmesi hiç kolay olmuyor.

    Bu açıdan Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekseninde oluşan Yeni Parti’nin, CHP defterini kapatarak Türk siyasetinde yeni bir değişim rüzgarı estirme şansı oldukça yüksek.

    Siyasi tarihimizde ana gövdeden ayrılarak başarılı olmuş çok fazla örnek yok, AK Parti hariç… Bilindiği gibi Milli Görüş gömleğini çıkararak Fazilet Partisi’nden ayrılan Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç ve arkadaşları AK Parti’yi kurarak geleneksel Tük siyasetinin bir bakıma eksenini değiştirmişlerdi. Her ne kadar bugünkü AK Parti’nin, kuruluş dönemi ilkeleriyle uzaktan yakından bir benzerliği kalmamış olsa da 2002 yılında “Süreklilik içinde değişimi arayan, birliktelik içinde farklılıkları koruyan, toplumun dinamizmine güvenen, dünyadaki gelişmelere ve yeniliklere açık bir siyaset anlayışını hakim kılmayı amaçlayan AK Parti, demokrat, muhafazakar, yenilikçi ve çağdaş bir partidir” diyerek hukukun üstünlüğünü ve özgürlükleri önceleyen söylemlerle yola çıkmışlardı.

    İşte şimdi Özgür Özel ve arkadaşları da böylesine tarihi bir yol ayrımında bulunuyorlar. Kaldı ki CHP yönetimine geldikten sonra, yıllardır iktidara hasret kalan patiyi 2024 yerel seçimlerinde neredeyse bütün şehirlerde iktidar yaparak birinci parti haline getirmişlerdi, veda ettikleri güne kadar da birinci parti konumundaydılar.

    Görünen köy kılavuz istemez, eğer geleneksel CHP hafızasına geri dönmek gibi bir hataya düşmezlerse, Yeni Parti ile daha da yükselerek iktidar olmaları kaçınılmazdır.

    Kuşkusuz ‘Geleneksel CHP hafızası’ tanımlamasıyla, bugünkü CHP tabanını yok sayan bir siyaset anlayışını önermiyorum. Önemli olan, bu tabanı esas alarak Türkiye’nin bütün renklerini kuşatan, kucaklayan makul bir merkez partisi olabilmektir.

    Nitekim Özgür Özel son veda konuşmasında, “Elbette bizler sosyal demokratız, Altı Ok’a sonuna kadar bağlıyız. Ülkenin kurucularına, kuruluş kodlarına, ülkenin kuruluşundan beri benimsediğimiz partimizin ideallerine elbette sahibiz. Ancak bununla birlikte biz bir büyük çağrının da sahibiyiz” dedi.

    Ve hemen arkasından son seçimde sosyal demokratları, muhafazakar demokratları, milliyetçi demokratları, Kürt demokratları ve liberal demokratları kucaklayarak sandık başarısına ulaştıklarını hatırlatarak “Şimdi de tüm demokratları Türkiye İttifakı’nda kucaklamaya, birlikte iktidara yürümeye davet ediyorum” çağrısı yaptı.

    Muhtemelen bu geniş açılımlı söylem, kuruluş bildirgesinde daha da zenginleşecek ve bütün Türkiye’yi kucaklayan bir yürüyüşün temelini oluşturacaktır.

    Öyle anlaşılıyor ki şu günlerde, ‘butlan’ı icat edenler ve bu müthiş buluş için güzelleme yarışına katılanlar ve özellikle de iktidar medyası çok mutsuz. Öyle ki cezaevindeki İmamoğlu’ndan bile korkuyorlar. Muhtemelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına atanmasıyla birlikte muhalefet tehlikesinin biteceğini ve iktidar için bütün yolların güllük-gülistanlık olacağını düşünüyorlardı.




    6 min
  • Erdoğan’ın rakibi kim olsun? Ahmet Taşgetiren

    Eski Ak Parti milletvekili ve halen partide bulunan Şamil Tayyar’ın Salı günkü X mesajı fazla konuşulmadı, ama yaşanan siyasi ortamdaki “Erdoğan payı”nı partili bir milletvekilinin göstermesi bakımından ilginçti. Mesaj şöyleydi:

    “Katılın, katılmayın. Beğenin, beğenmeyin. Doğru bulun, bulmayın.

    Şu anda ‘siyasi oyun” planı olan ve ‘gelecek projeksiyonu’ çizen tek lider Recep Tayyip Erdoğan olarak gözüküyor.

    Yöntemini tartışabilir, eksik veya fazla bulabilirsiniz, sonuç alacağını düşünebilir veya katılmayabilirsiniz.

    Her hamlenin bir stratejisi, bir hedefi var. Rakibine göre oyun kurmaz, kendi oyununu kabul ettirir. Rakibini de kendi belirler. Şimdi olduğu gibi.”

    Siyaset son derece hareketli. Ve her siyasi gelişme, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimine göre yorumlanıyor. Orada da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilip seçilmemesi gündemi var.

    -Diyelim Terörsüz Türkiye gündemi. Bir tarafı tabii ki Türkiye’nin büyük bir gaileden kurtulması ile ilgili. Ama bir tarafından da Öcalan üzerinden DEM’in Cumhurbaşkanlığı işinde iktidar hesabına yakın durup durmaması tasarımlarından söz ediliyor.

    -Diyelim CHP’de olan bitenler… Taa 18-19 Mart operasyonları… Ekrem İmamoğlu’nun en güçlü – belki favori Cumhurbaşkanı adayı olabileceği ihtimalinin Yargı’nın üstlendiği misyonla devre dışı bırakılması…

    -CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk iddiası üzerinden yargı operasyonları…

    -Yine yargı üzerinden mutlak butlanla CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi… Kılıçdaroğlu’nun CHP içinde tasfiyelere yönelmesi ve sonunda yeni bir siyasi partinin doğması…

    Bütün bunlar, muhalefet tarafından, Özgür Özel ya da İmamoğlu’nun her alandaki tepkileri ile “Erdoğan’ın kendisini yenen ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde de yeneceği görülen kişi – kişilere yönelik operasyonları” olarak okundu, değerlendirildi. Özgür Özel, tüm meydan mitinglerinde bunu seslendirdi. “Yargı’nın bu iş için kullanıldığını” söyledi. “İktidarın Yargı kolları” diye niteledi Akın Gürlek’in yapıp ettiklerini.

    Şamil Tayyar’ın X mesajı şüphesiz Erdoğan’ı övme niteliği taşıyor. “Siyasi oyun planı olan, gelecek projeksiyonu çizen tek lider Erdoğan” ona göre. Bu oyun kurma ve gelecek projeksiyonu çizmenin içine “kendi oyununu kabul ettirme ve (ve hatta demek lâzım burada) rakibini bile belirleme” boyutu girer.

    Tayyar “Şimdi olduğu gibi” cümlesini de ekliyor son olarak.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan için “rakip belirleme” herhalde önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi için söz konusudur.

    Rakip herhalde yaşanan süreç içinde belirlenecektir.

    Bu isimlerin İmamoğlu, Mansur Yavaş ya da Özgür Özel olmayacağını tahmin etmek zor değil. Çünkü onların üzerinde, kiminin Silivri’ye gidebileceği kiminin dokunulmazlığının kaldırılacağı gibi Damokles kılıcı sallanıp duruyor.

    O zaman kim?

    Erdoğan kaybedeceği seçime girmez diye bir genel kabul var.

    Erdoğan bir seçimde Kılıçdaroğlu’nu yendi. (2023 Cumhurbaşkanlığı seçimi)

    Kılıçdaroğlu Yargı’nın ibretlik mutlak butlan kararı ile CHP’nin başına yeniden getirildi.

    O zaman?

    Bütün bu olan bitenler Erdoğan’ın kendi rakibini belirlemesi ile mi ilgili?

    Şamil Tayyar’a göre öyle kabul etmek gerekiyor.

    Tabii bu yoruma dair bir Tayyip Erdoğan yorumu ortaya konmadı. “Rakibini bile belirleme” rolünün nasıl bir demokratik çerçeveye dahil olduğuna dair bir değerlendirme gelmedi.

    Şamil Tayyar’ın bir X mesajı daha vardı, hatırlanacaktır:

    Tayyar o mesajda, sivil siyaset alanının daraldığını ve devlet içinde kontrolsüz yeni iktidar gruplarının türediğini belirterek, Erdoğan’ın yükünü omuzlayacak, güvenilir ve siyasi gelecek kaygısı taşımayan güçlü bir aktöre ihtiyaç olduğunu vurgulamış, bu role en uygun isim olarak da Berat Albayrak’ı göstermişti.

    Bu çıkışa karşı Mücahit Birinci “Erdoğan’ın görevi bırakması halinde ise onun yerine geçecek kişinin Bilal Erdoğan olması gerektiği”ini savunmuştu.



    6 min
  • İktidar hukuku sevmiyor - Taha Akyol

    Belki ‘iktidarlar’ demek daha doğrudur ama hukuku sevmemekte AK Parti, son on yılda bir “mükemmel fırtına” örneği veriyor.

    AK Parti’nin kuruluş belgelerinde ve Erdoğan hükümetinin ilk programlarında “Kuvvetler ayrılığı” kavramı vurgulanıyordu. Daha 17 Aralık 2004’te Türkiye “Kopenhag kriterleri”ni “yeterince karşıladığı” için tam üyelik müzakerelerinin yolu açılıyor, Türkiye’ye yatırım yağmaya başlıyordu.

    Son on yılda “Kuvvetler ayrılığı ayak bağı” oldu.

    İlk on yılda Kemal Derviş’in reformları ve bu iktidarın AB reformları temelinde, Ocak 2002 ile Haziran 2004 arasındaki 2.5 yılda, enflasyon %73'ten %9'a inmişti.

    2013-2014 gibi bozulma başladı… Haziran 2023 ile Haziran 2026 arasında üç yıllık Mehmet Şimşek’in reformsuz kemer sıkma döneminde enflasyon %38'den %32'ye indi…

    Bu konuda Prof. Selva Demiralp’ın “Enflasyon neden daha hızlı düşmüyor?” başlıklı yazısını mutlaka okumak lazım.

    Son on yılın özeti, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in şu sözüdür:

    “Yabancı yatırımcının Türkiye’ye gelebilmesi için hukuki güvenlik zemini oluşturmak istiyoruz… Yatırımcıyı cezbeden teşviklerdir ama onu ülkede tutan hukuki güvencedir.” (27 Nisan)


    Hukuka güveni sarsan olayların yahut AYM ve AİHM kararlarının listesi buraya sığmaz.

    Örnek bir olay “tavuk şirketlerine gözaltı” diye özetlenen soruşturmadır. Bu konudaki gözaltı işlemlerini ve ‘denetim kayyımı’ atamalarını biliyorsunuz. Büyük tepki çekince, savcılık da geri adım atmıştı.

    Temelde fevkalade önemli bir sorun var: Rekabet Kurulu’nun alanına giren “Rekabet hukuku” alanına, emniyet ve yargının görev sahası olan “ceza hukuku”nun müdahale etmesi…

    Hukuki güvensizliğin birçok sebebi var, biri de bu.

    Ekopolitik adlı düşünce kuruluşunun uzmanlar tarafından hazırlanan “Ceza Hukukunun Ekonomiye Müdahalesi: Beyaz Et Soruşturması ve Kayyım Tedbiri” başlıklı 50 sayfa araştırması, bu sorunu bütün boyutlarıyla ortaya koyuyor: “Hukuk güvenliği, mülkiyet hakkı, teşebbüs özgürlüğü ve ceza muhakemesi hukukunun sınırları” sorunu.

    Hukuk devleti, her hukuk dalının kendi sınırları içinde kalmasını gerektirir.


    Doç. Dr. Av. Ramazan Arıtürk’ün başkanlığında bir düşünce kuruluşu olan Ekopolitik’in bu araştırmasında okudum, Türkiye beyaz et sektörü, 2024 yılında 2 milyon 512 bin ton tavuk eti üretimi, 2 milyon 188 bin ton iç tüketim gerçekleşmiş. 371 bin tonu ihracata gitmiş. İhracat tutarı 612.7 milyon dolar. Beyaz et üretimde dünyada 10’uncu, ihracatta 7. sıradayız

    2024’te Türkiye’nin kırmızı et üretimi 2 milyon 106 bin ton olarak tahmin ediliyor, ki bunun çok düşük olduğu el yakan etiketlerden belli.

    Daha çok yatırım yaparak, bu işin uzmanlarını daha çok istihdam ederek düşük maliyetle daha çok üretim şart, değil mi?

    Ama “daha çok yatırım” deyince, işte karşımıza, “hukuki güven” sorunu çıkıyor, Adalet Bakanı’nın da itiraf ettiği sorun.

    Mehmet Şimşek’in, Kemal Derviş gibi reformlar yapamayışının sebebi, bilgisizlik değil, sistemin hukuku sevmemesi, hukukun üstünlüğünü sağlayacak, kurumları güçlendirecek reformlara kapalı olmasıdır.


    Özgürlükler, ekonomik özgürlüklerle zemin buluyor. Sovyet ve Batı sistemleri arasında yetmiş yıllık kavganın temelinde bu konudaki felsefi ihtilaf vardı. Ekopolitik’in raporunda şu satırların altını çizdim:

    “Ekonomik özgürlükler ekonomik refahın artırılması yanında bireyin ve özel sektörün devletten bağımsız hareket alanını korur, özel mülkiyetin güvence altına alınmasına katkı sağlar ve ekonomik çoğulculuğun sürdürülmesine imkân tanır.”

    İktisadi ilişkilerde de cezai anlamda suç işlenebilir, elbette mali polis ve yargı soruşturur. Piyasa dalgalanmalarını cezai suç, piyasa ilişkilerini de “suç örgüt” sayarsanız, bunun anlamı ekonomiyi sopayla düzeltmeye kalkmaktır.

    İktidar, elindeki sopanın muazzam gücünü fark ettikçe bunu muhalefete karşı da piyasaya karşı da kullanıyor. Raporda bunun “yatırım kararlarının ertelenmesi, risk alma iştahının azalması, yeni girişimlerin azalması, sermaye hareketlerinin yavaşlaması…” gibi sorunlar doğurduğu anlatılıyor.

    Durum ortada. Özetin özeti, hukuk ekmektir.

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR