
Sign up to save your podcasts
Or


PKK’nın silah bırakmasına dair zor ve sancılı bir süreçte yasal düzenleme öncesi son düzlüğe girilmiş görünüyor. Silah bırakacak örgüt üyelerine dair zamanı ve kapsamı sınırlı bir düzenlemede son rötuşlar yapılıyor. Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan son detaylar üzerindeki sözünü söyledikten sonra gelecek hafta Meclis Genel Kurulu’nda yasanın görüşmeleri başlayabilir. Meclis tatile girmeden önce düzenleme yasalaşabilirse tarihi bir eşik aşılmış olacak.
Tarihi gelişme tabiri bazen fazla kolay ve harcıâlem kullanılıyor. Ancak önümüzdeki dönemeç ve düzenleme kelimenin tam anlamıyla tarihi. Türkiye’nin son 40 yılını zehirlemiş bir terör sorununun pratikte ve bir ihtimal olarak ortadan kalkmasından bahsediyoruz.
Silah bırakma sürecinin önünde iki temel problem vardı. Aslında Suriye’de Esad’ın gitmesi sonrası sorun sayısı ikiye indi demek daha doğru. Rojava anlatısının jeopolitik bir illüzyondan sahici bir zemine oturmadığı durumda bugünlere gelmek hiç de kolay olmayacaktı. Dolayısıyla Suriye’de mevcut rejime dair sürekli eleştirel tutumlar takınanların Esad’ın devrilmesinin Suriye’den önce Türkiye’ye yaptığı büyük katkıyı görmesi gerekiyor.
Geriye kalan pratik sorunlarından birincisi silah bırakma ile kanuni düzenlemelerin hangisinin önce olacağı meselesi idi. Örgüt yasal güvence almadan adım atmak istemezken Ankara’da somut adım görmek istiyordu. Bu temelde doğal olarak iki taraf arasındaki derin güvensizlikten kaynaklanıyordu. Burada Abdullah Öcalan’ın inisiyatif alması ve kademeli bir geçiş planlamasının sorunun aşılmasına katkı sağladığı görünüyor.
İkinci mesele ile iki taraftaki yüksek beklentiler. Örgüt yönetici kadro için yarın gelip siyaset yapmak ve Öcalan’ın statüsüne dair Türkiye kamuoyunu zorlayacak beklentiler içinde iken Ankara’da ise neredeyse hiç alternatif göstermeden örgütün koşulsuz silah bırakmasına dair kanaatler dolaşıyordu. Nihayetinde büyük ihtimalle tek yasal düzenlemeye indirgenmeyen ve her şeyin kâğıt üstüne dökülmesi gerekmeyen ara formüllerle bu sorun da aşılmış olabilir. Her iki başlıkta da nihai fotoğrafı görmek için düzenlemenin detaylarına vakıf olmak gerek.
Her şeyi bu yasada görmek mümkün olmayabilir. Tüm tarafları tatmin eden şümullü bir yasa yerine doğru ve sağlam bir başlangıç yapıp süreç ilerledikçe boşlukların doldurulmasının hedeflendiği anlaşılıyor.
PANORAMATR Temmuz araştırmasında sürecin kendisine desteğin yüzde 64’e ulaşması bir yanda toplumun güçlü bir şekilde sürecin arkasında durduğunu gösteriyor. PKK silah bırakmaz diyenlerin ise silah bırakır kanaatinde olanların iki katına ulaşması da örgüte olan güvensizliği. Dolayısıyla bir yanda sürecin ilerlemesi için ciddi bir toplumsal mutabakat var diğer yanda ise dikkat edilmesi gereken hassasiyetler. Ancak genel fotoğraf iktidara ilerlemek için sağlam bir zemin oluşturuyor. Bu kadar bölünmüş, her gün farklı tutuklama haberleri ile kendisini kırılgan hisseden bir ülkede PKK konusunda böylesi bir aklıselimin öne çıkması çok önemli.
Yasal düzenleme hayata geçtiğinde örgüt içerisinde eline silah alanlar fakat suça karışmayanlar, silahlı eylem gerçekleştirmiş olanlar, üst düzey yönetim, cezaevinde örgüt üyeliğinden tutuklu olanlar, Avrupa’da örgütle iltisak yüzünden Türkiye’ye gelemeyenler için yeni bir yol haritası görmek mümkün olacak. Düzenlemenin yasada yazmayan bir siyasal alan genişlemesine kapı açması da büyük ihtimal. Ancak iktidarın mevcut tarzı dikkate alındığında çok da yüksek beklentilere girmemekte fayda var.
Düzenleme kamuoyu ile paylaşılınca gündeme gelecek bazı eleştirileri tahmin etmek zor değil. “Ne yani PKK’lılar Türkiye’ye mi gelecek?” Zaten bütün süreç bunun için. Silahlı mücadelenin bitmesi ve silah bırakan örgüt üyelerinin bulundukları konuma, şiddet eyleminde yer alıp almadıklarına göre kademeli şekilde topluma entegrasyonu. Aksi takdirde birkaç yüz kişi kalmış örgütler bile bir ülkenin güvenlik algısını, istikrarını zehirleme potansiyeline sahip. Bunu ortadan kaldırmak için de gereken yapılmalı.
Önce 2022 öncesi Rusya’sını hatırlayın.
Örneğin 2006’da Alexander Litvinenko adlı eski KGB ajanı İngiltere’de zehirlenerek öldürüldü.
Rusya ve Putin’in bu yurt dışı suikastları hakkında koca bir Wikipedia sayfası bile var artık.
Putin’in otoriter, hatta diktatör olduğu, Rusya’nın ise bir demokrasi olmadığı çoktan beri bütün dünyada kabul edilen bir şey.
Ama bu kabuller, başta Amerikan şirketleri olmak üzere Batı sermayesinin Rusya’ya gidip yatırım yapmasına, Rus para piyasalarına girmesine vs. engel olmadı.
Rusya’da mahkemelerin tiyatro yargılamaları yaptığını hep birlikte gördük. Bu ülkede hukuk güvenliğinden de sokakta yaşam güvenliğinden de söz etmek kolay değil.
Ama ülkede hukukun geçerli olmadığı, tamamen keyfi uygulandığı bir diktatörlük olması paranın umurunda olmadı.
Ne zamana kadar? 2022’de Rusya Ukrayna’yı işgale kalkışana kadar. O zaman da sermaye bu durumu umursamayacaktı aslında ama Batılı ülkelerin ambargoları ve ekonomik yaptırımları çok sayıda şirketi Rusya’dan çıkmak zorunda bıraktı.
Rus para piyasasından da ciddi miktarda dolar çıktı savaşın hemen ardından.
Tam bu cümlede duralım, ama burayı unutmayalım, kendi ülkemize bir bakalım.
Bakın alttaki grafik ünlü Fransız bankası Societe Generale tarafından müşterileri için hazırlanan bir bilgi notunda yer alıyor. Dikkatle bakmanızı öneririm:
Siz Societe Generale’in müşterisi olsanız, bankada öylece duran bir paranız olsa ve bu grafiği görseniz bankacınızı arar ve “Madem öyle, benim paramla Türkiye’ye yatırım yap, TL varlık satın al” demez misiniz?
Hayır, demezsiniz. Siz demiyorsunuz, zaten başka kimse de demiyor.
Bu grafiği Societe Generale öyle sırlarla dolu özel kaynaklarından üretmedi. Dünyanın bütün bankaları, Türk bankaları dahil, bu grafikteki bilgilere zaten sahip durumda.
Ve bakıyoruz, Türkiye en yakın rakibinden beş kattan fazla reel faiz ödediği halde, kimse gelip TL varlıklara yatırım yapmıyor, yani dövizini Türkiye’ye getirip hazine bonosu satın almıyor.
Neden?
Ben dahil Türk medyasındaki ve iktisat yorumcularındaki ezber yorum şu: Türkiye’de hukuk yok, demokrasi yok, bu güvenceler olmayınca da yabancı gelmiyor.
Salı sabahı Türkiye’nin önemli iktisatçılarından biri olan bir arkadaşıma bu grafiği gönderip yazışmaya başladığımda o bana işte yazının başındaki Rusya örneğini verdi, “Orada hukuk ve demokrasi mi vardı, adam Londra’da cinayet işliyordu” dedi.
Gerçekten de öyle. Putin’in iktidarını korumak için ama önemli ama önemsiz bir sürü muhalif figürü nasıl öldürdüğünü, onları nasıl tiyatro yargılamalarına tabi tuttuğunu hepimiz gördük.
Batı dünyasının pek desteklediği bu muhalif figürlerin ortadan kaybolmasına, öldürülmesine para piyasaları gık demedi.
Putin, koltuğunu tehdit altında gördüğünde olmadık şeyler yaptı, kabul edilen her türlü ahlakın ve kuralın dışına çıktı ama bir konuda kabul edilen kuralların bir tanesini bile çiğnemedi. O konu ülkesinin para politikasının güvenilirliği, ekonomide hiçbir zaman “heterodoks” olunmayacağına dair yaygın güvence ortamı…
Bu konular arasında mülkiyet hakkına saygı yok örneğin. Putin iktidarının ilk döneminde oligarkların zaten şüpheli yollarla edinilmiş servetlerine, mülklerine el koydu. Bugün de, Ukrayna savaşı sonrası Türkiye’nin veya Batı’nın bu ülkedeki yatırımlarına fütursuzca el koymaya devam ediyor.
Ama bir şeyi yapmıyor: Para piyasalarına, Merkez Bankası’nın para politikasına ve ülkenin genel makroekonomisine macerayı, kural dışılığı sokmuyor.
Demin hatırlayın dediğim cümleye döneyim: Ukrayna savaşı sonrası Rusya’dan deli gibi sermaye kaçarken tek bir dolarını bile engellemeye kalkmadı Putin, bütün paralar serbestçe çıktı.
Şimdi anlıyor musunuz, Rusya’ya bile giden ve uzun süre orada duran Batı sermayesi ve finansı neden Türkiye’ye gelmiyor?
Bir de şuna bakın: Ne zamandan beri gelmiyor?
Bunun miladı 2018 yılı Mayıs ayı. Tayyip Erdoğan henüz başkanlık sisteminin başkanı değil parlamenter sistemin Cumhurbaşkanı ama bir ay sonra gireceği seçimi kazanmasına ve başkan olmasına kesin gözüyle bakılıyor.
18 Mart 2025
Kısa vadeli tahvil faizi %38,0
21 Mart 2025
Kısa vadeli tahvil faizi %51,5
Sadece 3 günde tahvil faizleri adeta ralli yaparak 13,5 puan yükseliyor.
O tarihte enflasyon %39,05
Bugün ise enflasyon %32,11
Sadece enflasyondaki düşüş ise yaklaşık 7,0 puan.
Şubat-Mart 2025: Ticari kredi faizleri %55,0-56,0 bandında. Sonrasında yüzde 59,0-60,0 bandına çıkıyor. Kredi faizlerinde anlık sıçrama ise 4,0 puan kadar.
Bugün enflasyondaki düşüşü de eklediğinizde kredi faizleri 11,0-12,0 puan düşük olmalıdır. Yani normalde bugün yüzde 45,0-47,0 aralığında bir kredi faizi görmeliydik.
Son rakam %54,57…
Kısaca olması gerekenden 7,0-8,0 puan daha yüksek.
Bugün tahvil faizleri de yüzde 32,0-34,0 aralığında olması gerekirken yüzde 41,0-42,0 seviyelerinde geziniyor.
Bu ne anlama geliyor?
Nereden bakarsanız bakın bugün kamuda en az yüzde 20 ek borçlanma maliyeti ödüyoruz. Özel sektörde ise en az yüzde 15 daha yüksek faiz ödemek durumunda kalıyoruz.
Ve bunun tek nedeni de muhalefete yönelik operasyonlardır.
Gelelim kamuya…
Mart 2025 sonrası yaklaşık 3 trilyon lira faiz ödemesinde bulunmuş olduk. Bu durumda gerçekleşen operasyon maliyetini en az 600 milyar lira olarak açıklayabiliriz. Tabii ki bu faizlerin geçmişten gelen ucuz kısmı var; ama geleceğe yığılmış pahalı faiz kısmını da unutmayalım.
Ya özel sektör.
Bu yılın ilk 5 ayında bankalara 4 trilyon faiz ödenmiş. Geçen yıl ise Mart-Aralık ayında 6,5 trilyon faiz ödemesi yapılmış. Bu demektir ki özel kesimin 10 trilyon faiz ödemesinin yüzde 15’i kadar olan kısım operasyon maliyeti olarak yüklenilmiş. Bunun tutarı ise en az 1,5 trilyon lira…
Kamu + Özel kesim olarak ele aldığımızda ise muhaliflere operasyonların ülkeye yüklediği ek faiz maliyetinin yaklaşık 2 trilyon liraya vardığını söyleyebiliriz.
Duruma bir de stok açısından bakabiliriz.
Kamunun borç stoku nedir; ve ek maliyet ne kadar olabilir? Ve de özel sektörün bor stoku üzerinden yıllık ek maliyete bakabiliriz.
Kamunun haziran ayı itibari ile borç stoku 14 trilyon 993 milyar liradır. Bunun 7 trilyon 729 milyar lirası döviz borçlarından oluşuyor. Geriye kalan 7 trilyon 264 milyar liraya yüzde 20 daha düşük borçlandığımızda 595 milyar lira yıllık ek maliyet ödüyoruz demektir.
Bu hesap üzerinden gittiğimizde de Mart 2025-Haziran 2026 ek maliyetin 600 milyar lira civarı olmasını anlayabiliyoruz.
Gelelim özel kesime. Burada hem şirketler üzerinden ticari hem de bireyler üzerinden kredi kartı dahil borçlanmaları alıyoruz. Yukarıda dediğimiz gibi ; kamu yüzde 20 iken özel sektör yüzde 15 civarı ek faiz ödemektedir.
Özel sektör kredilerinin toplamı 23,1 trilyon lira ediyor. Bunun 16 trilyon 587 milyar lirası ise TL türünden borçlanmaya karşılık geliyor. Bu yılın ilk 5 ayında TL borçlanmasına ödenen toplam faiz ise 3 trilyon 627 milyar lira seviyesindedir. Bu demektir ki yıllık TL faiz ödemesi 8,7 trilyon liraya ulaşacaktır. Özek sektörün yıllık yüzde 15 ek faiz maliyeti de nereden bakarsanız bakın 1,3 trilyon lirayı geçmektedir.
Hani Sanayi Odalarının veya MÜSİAD gibi ekonomi kurumlarının dile getirdiği faiz indirimi var ya… İşte orada faizin yüksekliğinin ana sorunu ekonomik değil siyasidir. Örneğin enflasyondaki düşüş bir türlü piyasalara yansımıyor. Bunun da nedeni muhalefete yönelik operasyonların ta kendisidir.
Faiz düşsün istiyorsanız muhalefete bakışınızı değiştireceksiniz.
Bu ülkeye yüklenen muhalefete operasyon maliyeti sadece faiz üzerinden 2 trilyon lirayı çoktan buldu.
İyi ama ya bu faizden dolayı işleri bozulan ve işçi çıkartan şirketler ne olacak? Artık evine ekmek götüremeyen işçinin suçu ne?
Muhalefete oy vermenin ekonomik yükü taşınabilecek seviyeyi çoktan aştı… Bunu en iyi işsiz kalanlar bilir.
Benden hatırlatması.
PANORAMATR’nin Nisan ayı raporunun ODAK bölümünde, bireylerin kimlikleriyle siyasal tercihleri arasındaki bağlar, kültürel kimliklerin siyasetle kurduğu ilişki ve siyasal kimliklerin oluşum biçimleri üzerine bir araştırma gerçekleştirdik.
Bulgular, seçmen sosyolojisi havuzundaki esintilere, daha doğrusu dip akıntılarına dair işaretler taşıyor. Başta Yeni Parti olmak üzere, siyasi partilerin önünde önemli veriler ve ilgili kesitler bulunuyor.
Nedir bunlar?
İlki şu: Siyasi merkeze doğru bir hareket var. Araştırmada, birçok benzerinde olduğu gibi, kendisini merkeze yakın görenler başı çekiyor ve toplumun üçte birinden fazlasını oluşturuyor. Onu, büyüklük sırasına göre sağ ve sol takip ediyor. Bu husus, kişinin siyasi kimlikle kurduğu ilişki bakımından merkezde kısmi bir yoğunlaşma ve merkeze doğru hareket etme eğiliminin önemli bir veri olduğunu gösteriyor. Merkez eğilimine siyasi parti seçmenleri itibarıyla bakıldığında ise bu eğilimin partiler arasında dengeli dağıldığı görülüyor.
İkinci ipucu şöyle:
Araştırma sonuçları, siyasi kimlik ve eğilim tercihlerinde en güçlü iki damarın Atatürkçülük ve milliyetçilik olduğunu gösteriyor. Katılımcıların yüzde 35’i kendisini Atatürkçü olarak tanımlarken, onu yüzde 22,5 ile milliyetçilik takip ediyor. Bu iki eğilime verilen yüksek destek, yalnızca bir siyasi tercihe işaret etmiyor; aynı zamanda ülkenin genel ruh hâline ilişkin önemli ipuçları da taşıyor. Bu nedenle, “Denekler Atatürkçülüğe ve milliyetçiliğe ne anlamlar yüklüyor?” sorusu önem kazanıyor.
Buradaki bulgular ise şöyle:
Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayanların, “Bu tercihinizin en önemli nedeni nedir?” sorusuna verdikleri cevaplarda yüzde 33’ü Atatürkçülüğü çağdaşlıkla ilişkilendirirken, yüzde 24’ü millî duygularını temel gerekçe olarak gösteriyor. Atatürk’e duyulan sevgi ve bağlılığı öne çıkaranların oranı ise yüzde 31’dir. Buna karşılık yalnızca laiklik veya laiklik-çağdaşlık vurgusu yapanların oranı yüzde 2,4 seviyesinde kalmaktadır. Bu tablo, Atatürkçülüğü sadece sekülerizme endeksleyen bakış açısının zayıfladığını ortaya koymaktadır. Sevgi ve bağlılık da millî aidiyetle birlikte ele alındığında, araştırmaya katılanların yarısından fazlası, yaklaşık yüzde 55’i, Atatürkçülüğü laiklikten çok millî duygu ekseninde tanımlamaktadır. Bu da merkezileşme eğilimiyle paralel ve uyumlu bir durumdur. Atatürkçülük artık yalnızca CHP seçmenine veya seküler kesimlere ait bir kimlik olarak değil, milliyetçilikle kesişen ve merkeze doğru genişleyen bir üst kimlik olarak işlev görmeye başlamaktadır.
Milliyetçiliğe verilen anlamlara bakıldığında, siyasal/ideolojik milliyetçilik ile toplumsal milliyetçilik arasında ciddi bir ayrım göze çarpıyor. Siyasi ideoloji vurgusu yalnızca yüzde 11 civarında, devlete bağlılık ise yine yüzde 6 civarında karşımıza çıkıyor. Buna karşılık millî duygular, yüzde 68,2 gibi ezici bir oranla çoğunluğu oluşturuyor. Bu tablo iki hususa işaret ediyor. Bir yandan günümüz Türkiye’sinde milliyetçiliğin merkezi dolduran kimliklerden biri hâline gelmesini, millî aidiyet, sahiplenme ve sahip çıkma duygularıyla ilişkilendirilmesini gösteriyor. İkinci husus ise milliyetçi kimliğin bu hâkim tanımı ile Atatürkçü kimliğin hâkim tanımı arasında kuvvetli geçişkenliklerin bulunmasıdır.
Atatürkçülük ile milliyetçilik, geçen yıl yapılan ODAK araştırmasında olduğu gibi bu araştırmada da hâkim duygu olarak öndedir; hatta geçen yıla oranla bir miktar daha pekişmiştir.
Genel eğilimler böyle.
Ortaklıklar ve farklılıklar açısından bakıldığında durum ne?
Cuma günkü yazıya…
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ‘‘Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir. Her şey değişecektir; öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez” mesajını herhalde hatırlıyorsunuzdur…
O mesajın üzerinden üç yıl geçmiş olmasına rağmen…
Üç yıl içerisinde dünyada ve ülkemizde daha önce görülmemiş boyutlarda pek çok değişim gerçekleşti.
ABD’de başkanlığa Donald Trump yeniden seçildi ve dünyadaki savaşa kadar varan köklü değişimler başladı.
Türkiye’de de o arada değişimler yaşandı.
Her şeyden önce, mesaj sahibinin başlattığı, son aşamasına giren ‘Terörsüz Türkiye’ girişimi var.
Ülkemizde bazen gelişmeler gecikir; Mehmet Ağar’ın 20 yıl önceki ‘‘Dağda silah tutacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar’’ tavsiyesi düşünülürse, ‘Terörsüz Türkiye’ de gecikenler arasına eklenebilir.
Son değişim şu: Cumhuriyet’i kuran kadronun eseri sayılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yeni bir partiye vücut vermesi…
Geçmişte de CHP içerisinden doğan bazı partiler olmuştu. Özgür Özel ve arkadaşları uzun zincire bir yenisini eklemiş oldular…
Yeni Parti’yi…
Kurucularının gözünün, yargı kararıyla başka bir kadroya bırakılan ana gövdede -CHP’de- olduğu biliniyor. CHP, bundan böyle, yargının tercih ettiği kadroyla yoluna devam edecek. Ancak Yeni Parti çatısı altında buluşanlar daha kalabalık bir grup.
CHP, yek vücut halinde olduğunda, iktidara gelmesine imkan vermeyen %25-30 oy aralığına hapis bir parti durumundaydı; Yeni Parti kadrosu, biraz da en son yapılan yerel seçimden CHP’yi birinci parti olarak çıkarmanın verdiği güvenle iktidara gelme iddiası taşıyor.
Bunun o kadar kolay olmadığı belli. Ömrü şimdiden yarım asra yaklaşan ve 2071’e kadar sürmek gibi ileri hedefleri bulunan iktidar konumunu kaybetmeme kararlılığına sahip. CHP’nin bölünmesinden de mutlu iktidar. Daha da önemlisi, Yeni Parti’nin tek düşünmesi gereken rakibi iktidar değil, vaktiyle içinde yer aldıkları CHP’de yollara devam edenler, en az iktidardakiler kadar, yeni partinin başarısızlığını ister.
Yine de bütünüyle şanssız sayılmaz bu kadro. Her iktidarda zaman içerisinde yaşanan yıpranma bu defa da kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Vaktiyle var olan kendine güvende zayıflama fark edildiği gibi, sorunların ortadan kalkmasında yetersiz kalındığı da aşikar.
En önemlisi de, iktidarın memnuniyet duyduğunu belli ettiği CHP’deki bölünmenin, eski rakibe karşı sonuç almada işe yaramış olan argümanları işlevsiz bırakma ihtimalidir.
‘CHP’nin bagajları’ diye bilinen tarihin belli bir dönemine ait sorumluluklar, esas sahibi CHP canlılığını korurken, Yeni Parti’ye karşı kolayca kullanılamaz hale gelebilir.
Tercihlerini Yeni Parti’den yana yapan CHP’nin önceki dönemlerden milletvekilleri üzerinden yönetilen eleştiriler de işe yaramayabilir…
Cezaevlerinin ve duruşmaların aleyhlerine kullanılmaları eskisinden daha etkisiz kalabilir.
Okurken kolay gelse de hiç kolay değil bütün bunlar…
Burası İngiltere değil ki, iktidarlar -hatta parti içi iktidarlar bile- kolay değiştirilebilsin…
Uzun yıllar sürmüş Muhafazakar Parti iktidarı, 2014 seçiminde, açık ara İşçi Partisi tarafından kazanıldı, İngiltere’de. Partinin başına dört yıl önce seçilmiş başbakan Keir Starmer halkın beklediklerine cevap veremeyince, iktidarın ikinci yılında, parti-içi değişim süreci başladı.
Daha önce, İşçi Partisi başkanlığına iki kez adaylık koyan, sonrasında milletvekilliğinden ayrılıp ülkenin kuzeyindeki Manchester’de belediye başkanlığı yarışına katılarak seçilmeyi başaran Andy Burnham, yeni görev yerinde icraatlarıyla dikkat çekince, parti-içi mekanizmalar çalışmaya başladı.
Genç bir milletvekili istifa etti, yapılan ara seçimde Burnham başbakan olabilme şartını yerine getirir getirmez Starmer istifasını sundu.
Ne kadar kolay değil mi?
Sosyal psikoloji uzmanları siyasi propagandanın başarılı olması için, yalanların değil, bazı “seçilmiş” gerçeklerin -elbette bir sistematik ve süreklilik içinde- hedef kitleye sunulması gerektiğini söylerler. Peki esas olarak korkularımızın, kaygılarımızın, kızgınlıklarımızın inşa ettiği “gerçek” başkaları için de “gerçek” midir?
Diğer tarafta, başka birilerinin duygu dünyasında şekillenmiş olan gerçeklik algısı bizim için ne ifade eder? Başkalarının gerçekleri bizim gözümüzde düpedüz yalan olabilir mi? Keza bizim gerçek kabul ettiklerimizi başkaları yalan olarak görebilirler mi?
Bu soruları nasıl bir toplumda yaşıyor olduğumuza göre cevaplamak durumundayız. Haddizatında biliyoruz -ve bizzat yaşıyoruz- ki siyasi, etnik, dini veya ideolojik ayrımların fazlasıyla keskin olduğu bir toplum zihinlerde “Biz ve onlar” diye bölünür. Farklı görüşler de gerçek ve yalan olarak ikiye ayrılır. Çünkü herkes aynı yere baksa da orada aynı şeyi görmeyebilir.
Zihnimizde “Ben ve öteki” veya “Biz ve onlar” tasnifi ne kadar netse ajitasyon, propaganda yahut “siyasi iletişim” o kadar kolay başarıya ulaşır. Çünkü objektif gerçekler değil, tabiri caizse sahiplenilip nüfusa geçirilmiş veya tapuya kaydettirilmiş gerçekler duygularımızı harekete geçirebilir ancak. “Bizim gerçeklerimiz”. Yani olayların bizim gözümüzden görünen hali.
Siyasi reklamın (propagandanın) hedefleri ticari reklamın hedeflerinden özünde farklı değildir. Yalnızca birinde öncelikli olarak korkular ve öfkeler, öbüründe ise ümitler, arzular temel alınır… Söz gelimi yeni çıkan bir çamaşır makinasını veya buzdolabını satmak için insanların herhalde korkularını, öfkelerini kışkırtmak değil, potansiyel alıcının konfor beklentilerine seslenmek gerekir. Ama konu siyaset olduğunda enstrüman önceliği tabiatıyla değişmek durumunda.
Gerçi siyasi reklam da bir yere kadar ümitleri, arzuları gıdıklamaya çalışır ama korkular ve öfkeler bu zeminde çok daha elverişli araçlardır. Büyük neticeleri bu ikinciler vermiştir hep… Mesela, 1930’larda Hitler’i iktidara taşıyan propaganda makinası Almanya’yı kalkındırmayı, vatandaşın refahını artırmayı vs. vaat ediyordu elbette ama başarıyı getiren asıl etken Alman toplumunun korkularını ve öfkelerini yönetmesi ve yönlendirmesiydi. Çünkü insanları daha iyi bir gelecek vaadinden ziyade daha kötü bir geleceği önleme vaadi etkiler.
Kimdi hatırlamıyorum, biri söylemişti: Yirmi dolar kaybetmenin verdiği üzüntü, yirmi dolar bulmanın verdiği mutluluktan daha güçlüdür. Aynı şekilde, mesela seçimde iki adaydan birini tercih etmemizdeki motivasyon seçtiğimiz aday hakkındaki olumlu kanaatimizden çok öteki aday hakkındaki olumsuz duygularımızdır. Öteki kazanmasın diye bizimkine oy veririz çoğu zaman. Onun için seçim kampanyalarında seslendirilen “Onlar gelirse şunları kaybedeceksiniz” mesajı çoğu zaman “Bize oy verirseniz bunları kazanacaksınız” vaadinden daha iyi sonuç verebilir.
Türk siyasi tarihinde de bunun örnekleri vardır. Söz gelimi 1950 seçiminde Demokrat Parti’yi iktidara getiren “Yeter, söz milletindir!” sloganı muhalefetteki partinin icraat vaatlerini duyurmayı amaçlamıyordu. Toplum kesimlerinde o günkü iktidara karşı beslenen olumsuz duyguları harekete geçirmeyi hedefliyordu.
1991 seçiminde DYP’nin Demirel için kullandığı “Kurtar bizi baba!” sloganı da esas olarak ANAP iktidarının son döneminde artan ekonomik sıkıntılar ve yolsuzluk iddiaları dolayısıyla Özal’a yönelen öfkeyi yönetmeyi ve yönlendirmeyi hedeflemişti.
2002’de AK Parti’yi iktidara getiren “Türkiye’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” vaadi de özellikle 1999 depremi ve 2001 ekonomik krizi yüzünden seçmenin tüm mevcut siyasi aktörlere karşı duyduğu güvensizlik ve öfke hislerine hitap ediyordu.
Sonraki süreçte ise muhalefet partileri her seçimde Türkiye’yi bu sefer AK Parti iktidarlarından kurtarmayı vaat ettiler ama bu mümkün olmadı. Bunun hem siyasi hem de sosyolojik sebepleri var. Ama bir de AK Parti’nin rakipsiz propaganda makinasının olağanüstü başarısı var.
Ekonomideki sürekli kriz hali giderek artık bu işi başaramayacağımız duygusuna ulaşmış bulunuyor. “Krizi aşmanın yolunu bulamıyoruz ve geri kalmışlığın üstesinden gelemiyoruz” kanaati yerleşiyor. Bir ülke sekiz yıl kriz içinde olamaz, bir ülkede hayat pahalılığı sabit bir veri haline gelemez. Ücretler her çeyrekte alım gücünü kaybedemez ve beraberinde enflasyona karşı direnç bu kadar azalamaz. AK Parti gibi ekonomi yönetiminde odağını epeyidir kaybetmiş bir iktidar için bile bu tablo kabul edilemez.
Büyük sıçrama yahut başarılı örneklerden vazgeçtik, gerileme bir yerde durmalıydı. Faiz dengeye gelmeli ve fiyatlar hiç olmazsa öngörülebilir seyir izlemeliydi. Bu kadarı da olmadı, olamadı.
Yüksek enflasyon, yüksek faiz ve her zaman gergin cari açık ile bir türlü gelmeyen yabancı yatırım ülkenin kaderi oldu. Savaştaki ülkelerin üzerinde fiyat seviyesiyle yaşıyoruz ve artık birçok ürün dolar bazında bile dünya ortalamasının üzerinde satılıyor. Dolar enflasyonu, TL enflasyonunun kat be kat üzerindedir; özellikle de gıdada.
Krizi yönetemeyince, enflasyonu ve faizi durduramayınca bu kez geriye bildik hikayeler kalıyor. Pandemi büyük bir bahaneydi geçti. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonraki bahane oldu; o da zayıfladı. Şimdi de İran Savaşı…
Oysa, pandemiden etkilenen ülkeler artık enflasyonu unuttu ve İran savaşı da sadece bizi etkiliyor ama kimsede bizim gibi yüksek fiyatlar yok. Kaldı ki, pandeminin bitişiyle İran Savaşı arasındaki üç koca yılda ne yapıyorduk da enflasyonu düşüremedik? “Bütün krizlere karşı dayanıklı, güçlü ve sağlam ekonomimiz var” hikayesine ne oldu?
Ekonomide hiç değişmeyen ve ne olursa olsun ısrarla tatbik edilen tek program bahanelere sığınmak oldu. Türkiye yüksek enflasyona, yüksek faize ve artık eksi yabancı yatırıma mahkum bir ekonomi haline bu bahanelerin eşliğinde geldi.
Üstelik tek meselemiz de bunlar değildir.
Küresel sahada hiçbir teknoloji üretiminde rekabet edememek, herhangi bir sektörde oyun kurucu olamamak ve 50 yıldır dünyanın en büyük 20 ekonomisinden birisi olmamıza rağmen dünya ticaretindeki payımızın hala yüzde 1’ler seviyesinde olması gibi devasa problemlerimiz vardır. Oysa, siyasal istikrar içinde geçen 24 yılda Türkiye rahatlıkla dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girebilir, payını 2-2,5’lara çıkarabilir ve Avrupa ülkeleri gibi enflasyonu unutabilirdi. Tabii ki dünyanın en iyi ve garantili faiz veren ülkesi yaftasına da mahkum olmazdı.
Niye başaramadık ve artık “galiba hiç başaramayacağız” noktasına nasıl geldiğimizi söylemeye gerek yok. Sebepleri herkesçe malum. Demokrasi, hukuk, eğitim, liyakat, ehliyet ve şeffaflık olmayan ülkede iyi bir ekonomide olmaz. Yıllar boşa geçer ve hep daha azına razı olmak kaçınılmaz hale gelir. Allah bugünümüzden geri koymasın gibi…
Bugün -gerçek- yıllık kişi başı geliri 30-35 bin doların altında olmaması gereken, yılda en az 50 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye alması gereken ve değil eğitimli nüfusun dışarı kaçması, dünyadan uzman ithal etmesi gereken bir ülke böyle iddialardan vazgeçmiş durumdadır. Hak ettiğinden daha azıyla yaşamayı da lütuf kabul eder haldedir.
Her saat ve her gün dünyada ekonominin ve yenilenmenin mentalitesi değişiyor. Yüksek teknoloji ve yapay zekayla birlikte üretim modelleri geometrik olarak büyüyor ve biz neyi kaçırdığımızı dahi bilmiyoruz. Dolayısıyla yarın bizi neyin beklediğini de bilmiyoruz.
Bu, küresel ekonomik ve teknolojik yarıştan kopmaktan daha büyük bir kopuş demektir. Böyle bir kopuşun da tıpkı enflasyon gibi; ne virüsle ne bombayla ne savaşla ilgisi vardır. Olsaydı, herkes bu bahanelere sığınır ve dünyanın geri kalanı büyümeye, gelişmeye, teknoloji ve refah üretmeye devam edemezdi.
İlhami Işık bir sosyal yardımlaşma fenomeni hâline geldiği için, X’teki çığlığı hemen yankı ve karşılık buldu.
Cafede çalışan oğlu her nasılsa tefecilerin eline düşmüş, çığ gibi katlanan faizin altından kalkamamış, tehdit ve tacizlere dayanamayıp ortadan kaybolmuş, tehditlerle baş başa kalan eşi intihara kalkışmış, hayatları kararmış, ocakları sönmek üzereyken baba haberdar ediliyor...
Biriken borcu bilmiyoruz. İlhami Bey, varlıklı insanlar için küçük ama kendileri gibi garip gureba için ödenemeyecek kadar büyük olduğunu yazmış.
Tanıdık geliyor hepimizin kulağına, tefecilik ne sadece bugünün sorunu ne de sadece Işık ailesinin sorunu.
İlhami Bey’in imdat çığlığını dostları, sevenleri duydu; el uzatmak için dayanışma çağrıları yapıldı. Emniyet devreye girdi, kayıp evladı canına bir şey gelmeden bulundu.
Usta sanatçı Ahmet Güneştekin, eski dostu İlhami Işık’ı yalnız bırakmayacağını açıklarken tefecilere ne olacağını soruyordu.
Bir de orası var tabii...
Işık ailesinin seveni çok, duyarsız kalmadılar, bulaştıkları tefecilerle ilgili adli süreç de işleyecektir.
Ama ya diğer kurbanlar, onları başka tefecilerin eline düşmekten kim kurtaracak?
Önemli olan, tefecilerin can yakmaya devam edemeyeceği önlemleri almak. Sıradaki mağdurların canını, hayatını ve ocağını bu kan emicilerden korumak.
Emniyet Genel Müdürlüğünün sitesinde tefecilik suçu şöyle anlatılıyor:
Bir: “İnsanların finans kuruluşlarından çeşitli nedenlerle kredi temin edememeleri ve içinde bulundukları ekonomik durumun aciliyeti nedeniyle ‘tefeci’ olarak adlandırılan kişilere başvurdukları görülmektedir.”
İki: “Tefecilik Suçu, TCK’nın 241.maddesinde ‘kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır’ şeklinde düzenlenmiştir.”
Ve üç: “Bu suç türünün kanunlaşmasıyla ekonomik ve ticari hayat ile toplumun korunması amaçlanmıştır.”
Demek topluma karşı bir suç bu. Âcil paraya sıkışıp dara düşenlerin çaresizliğini sömürüyorlar. Yasal faizle borç para alamayanları tezgahlarına düşürüyor ve yasa dışı korkunç faizle borç verip ödeyemeyince de ellerinde avuçlarında ne varsa çöküyorlar.
Bozuk ekonomide çaresizlerin sayısı patlarken tefeci sayısında da patlama yaşanması kaçınılmaz öyleyse. Her pazarda, her çarşıda pıtrak gibi bitiyorlar.
Tefeci kurbanları, aynı zamanda ekonomideki bozulmanın kurbanları. Seslerini kim duyacak? Savcıyla, polisle düzeleceğe benzemiyor.
YASAL FAİZ BUYSA YASA DIŞI OLANI DÜŞÜNÜN SİZ
Toplumu saran, yaygın ve yıkıcı bir büyük belâdan söz ediyoruz.
Tefecilik, ihbar veya şikayete bağlı bir suç değil. Savcılar kendiliğinden harekete geçebiliyor, polis operasyonlarla elden geldiğince topluyor. Fakat mevcut ekonomik koşullarda yetmiyor anlaşılan.
Kaç tefeci yakalanıyor, kaçı içeride? Adli istatistiklere ulaşamadım.
Şu kadar ilde birden düğmeye basıldı, onlarca kişi gözaltına alındı diye operasyon haberleri sık çıkıyor. Yine de kökleri kazınamıyor, temizlenemiyorlar işte.
Nasıl bir âfetle karşı karşıya olduğumuzu şuradan anlayın...
Merkez Bankası eski başekonomisti Hakan Kara, X hesabında dünyanın en yüksek yasal faizini veren 5 ülkeyi paylaştı.
Resmi faiz sıralamasına göre Türkiye, Venezuela’dan sonra dünyada ikinci. Bizi Zimbabwe, Arjantin ve Nijerya izliyor.
Küresel çapta en yüksek resmi faiz oranı, yüzde 59. En düşük yüzde 26. Bizdeyse tabelada yüzde 37 yazarken fiili olarak yüzde 40’larda.
Küresel tefeci çetelerine, faiz lobisine karşı ekonomik bağımsızlık savaşı hiç başlatılmasa mıydı? O mücadeleyi şahlanarak kazanmadan önce çok daha iyiymişiz.
Yasal faizle kanımızın emilmesine AK Parti’nin ekonomi kurmayı Nihat Zeybekçi de artık isyan etmişti. Dümdüz demişti ki:
“Yüksek faizle 2024 başında 100 bin dolar, yıl sonunda 125 bin dolar oldu. Bu Türkiye’nin damarlarından çekilen kandır. Hazinenin, devletin değil işçi, emekli, memur, sanayici, esnaf, üretici ve çiftçinin damarlarından çekiliyor.”
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan dün “Türkiye Yüzyılı” programında yaptığı konuşmada AHBAP soruşturmasına değinerek deprem fırsatçılarının yargı önünde hesap verdiğini söyledi.
Bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “2023 Türkiye Hedefleri” vardı biliyorsunuz. Erdoğan, 2023 yılında Türkiye’nin dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olacağını; millî gelirin 2 trilyon dolara, dış ticaret hacminin 1 trilyon dolara çıkacağını; kişi başına düşen millî gelirin 25 bin dolara, yıllık ihracatın ise 500 milyar dolara ulaşacağını vaat etmişti. İşsizliğin yüzde 5’e ineceğini, enflasyonun da kalıcı biçimde neredeyse sıfırlanacağını söylemişti. Üstelik bu vaatlerini 12 yıl boyunca miting meydanlarından Külliye’ye, partisinin grup toplantılarından televizyon programlarına kadar konuştuğu hemen her platformda tekrarladı.
2023 Hedeflerinin mesela 5. Sayfasında iktidarın hukukla sınırlandırılacağı, 6. Sayfasında çatışma ve kutuplaşmanın biteceği, 7’inci sayfasında ise toplumu ‘biz ve diğerleri’ diye ayıran siyaset tarzının geride kalacağını, iktidar olarak bu siyaset tarzından uzak duracakları da vaatler arasındaydı.
Sonucun ne olduğunu söylemeye gerek var mı?
Erdoğan’ın bu vaatlerinin yarısı bile gerçekleşmedi. Enflasyon aldı başını gitti, işsizlik büyüdü, vatandaş evine ekmek götüremeyecek, elektrik, su faturasını ödemeyecek hale geldi.
İktidar 2023 hedeflerinin hesabını vermek yerine hokus pokus yaparak “Türkiye 2023 Hedeflerini” sessizce sümenaltı etti, vitrine “Türkiye Yüzyılı”nı çıkardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ne zaman “Türkiye Yüzyılı” programında konuşsa, elimde değil, aklıma ister istemez bir önceki yüzyılın sessizce hokus pokus sümenaltı ettiği “2023 Hedefleri” geliyor.
Neyse konumuza geri dönelim…
AHBAP soruşturmasına ilişkin ne demişti Sayın Cumhurbaşkanımız?
“6 Şubat depremini kullanarak fırsatçılık yapanlar adalete hesap veriyor.”
6 Şubat’ta evini, ocağını, yakınlarını kaybeden depremzedeler için vatandaşın AHBAP’a emanet ettiği yardımlarla kim kendisine ev, servet ya da nüfuz kurduysa hesabı sorulsun. Depremzedelerin boğazından geçsin diye verilen bir lokma ekmek, sırtına giyilsin diye gönderilen bir mont, başını sokacak bir çatı olsun diye bağışlanan parayı kim kendi çıkarına kullandıysa ortaya çıkartılsın, çatır çatır hesabı sorulsun, en ağır cezalar verilsin.
Yıkıntıların başında bekleyen insanların umudu, yetimlerin hakkı, ölülerin hatırası ve toplumun birbirine duyduğu güveni kimler zedelediyse, kimler istismar ettiyse, makamına, adına, çevresine bakılmadan hukuk önünde hesabı sorulsun.
Peki Sayın Cumhurbaşkanı, AFAD’ın kendi ifadesiyle bir de 6 Şubat depreminin “yüzsüz bağış şovcuları” vardı, onlar ne olacak?
Hani şu 15 Şubat 2023 akşamı bütün televizyon kanallarının canlı yayımladığı “Türkiye Tek Yürek” kampanyasına katılıp büyük büyük bağış sözleri veren, gazetelerde tam boy fotoğraflarıyla “ülkemizin hayırsever, medarıiftiharı iş insanları” olarak reklamlarını yapanlar…
O akşam 86 milyarı kamu kesiminden, 29 milyarı şirket ve kişilerden olmak üzere toplam da 115 milyar lira toplandığı açıklanmıştı.
AFAD 17 Mart 2023 tarihinde yaptığı açıklamada, Türkiye Tek Yürek kampanyasında canlı yayında taahhüt edilen 115 milyar 146 milyon 528 bin liranın şu ana kadar 74 milyar 200 milyon lirasının yatırıldığını, taahhüt edilen 41 milyar liranın yatırılmadığını, o gece canlı yayına bağlanıp bağış sözü bazı kişi ve kuruluşların söz verdikleri bağışları yatırmadıklarını, bu “bağış şovcularının”, “bağış yüzsüzlerinin” önümüzdeki günlerde tek tek ifşa edileceğini açıklamıştı.
CHP milletvekili Ömer Fethi Gürer TBBM bütçe görüşmelerinde bağış paralarının akıbetini gündeme getirmiş, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya yatırılmayan bağışları sormuştu.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya “bazı kişi ve kuruluşların” taahhütlerini yerine getirmediğini söyleyerek “bu kişi ve kuruluşlarla iletişim sürecinin” devam ettiğini açıklamıştı.
“İletişim süreci” sürüyor efsane bir yanıttı!
Halk TV’ye Yeni Parti lideri olarak ilk röportajını veren Özgür Özel, arada dikkatli kulakların hemen kabarmasına neden olan bir şey anlattı:
“Binali Yıldırım aradı ve tebrik etti. Aramızda böyle bir ilişki vardır. Kaza geçirdiğinde ben aradım. Bayramda ben ararsam, kandilde o arar. Ama Erdoğan aramadı.”
Birkaç saat önce de MHP lideri Devlet Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel’in haklarının korunmasını ve aralarındaki husumetten bitirilmesini anlayan uzun bir yazılı açıklama yapmıştı.
Özel onun için de “Devlet Bey beni ve Yeni Parti’nin yanında değil, sivil siyasetin yanında” dedi.
Daha önce de Özel ve Bahçeli ilişkisinin yakınlığını görmüştük.
Bahçeli’nin DEM İmralı heyetinin favori siyasetçisi olduğunu da biliyoruz.
Belki Meclis çatısı altında olmanın getirdiği fiziksel yakınlık yüzünden ama daha çok siyasetin her zaman müzakere mesafesi bırakılarak yapılan bir iş olması sebebiyle, siyasetçilerin aralarındaki görünür hararet ile kapalı kapılar arasındaki muhabbet arasında bir çelişki her zaman oldu.
Ama profesyonel siyasetin dışındaki aktörlerin, özellikle gazetecilerin ve son dönemlerde siyasetin yeni gözdesi olan akademisyenlerin harareti ile bu bayramda ve kandilde birbirini arayan Özel-Yıldırım ilişkisi arasında apaçık bir fark var.
Entelektüeller, gazeteciler, akademisyenler, analizciler hakikati söyleyen, pozisyon bildiren, tavır alan ve bunu da genelde yazarak, konuşarak yani diyalogdan çok bir monolog olarak yapan figürler.
Her akşam bir kanalda karşılaşanlar hariç onların müzakere mesafesi diye bir kaygısı yok. Bir meseleyi çözmek, bunun için diyalog kurmak gibi bir dertleri de yok.
Tam tersine itibarlarını ve kitlelerin onlara kulak kabartmasını en keskin pozisyonları almalarına, en söylenmeyenleri söylemelerine, yürekleri soğutmalarına borçlular.
Böyle bir pozisyonda hata payı bırakmak, şüphe duymak, karşı tarafla empati yapmak, konuşmayı mümkün kılacak bir perdeden ses çıkarmak sıkıcı, kafası karışık bulunacaktır.
Kitleler onların hissiyatlarına ve öfkelerine sözcü olmalarını beklemekte, bir santrafor gibi rakibin kalesine gol atmaları için onları izlemektedir.
Böyle bir siyaset dışı siyasi aktör pozisyonuna soyunan herkesin sonu özellikle de bu gösteri ve sözel performans çağında radikalleşmektir.
Son 10 yılda AK Parti’nin en şahin, en keskin yüzleri, kamuoyundaki sözcüleri siyasetçiler olmadı. Gazeteciler, uzmanlar hatta troller oldu.
Siyasetçiler onların arşa çıkardığı çıtalara yetişmeye çalıştılar. Hatta onların şerrinin, tasfiyeciliğinin, parmak göstermelerinin kurbanı oldular.
Öyle olmamak için bir kısmı kendini nadasa çekti, bir kısmı trolleşti.
Tabii bu durup dururken olmadı. Ülkedeki siyasi ve sosyal atmosfer kutuplaştıkça, gerilim arttıkça siyasi pozisyonların sözcüleri de bu harareti taşıyan ve dillendirenler arasından çıktı.
Benzer bir durum şimdi muhalefette yaşanıyor.
İktidarın muhalefet üzerindeki baskıları arttıkça toplumun öfkesi artıyor. Bu öfkeyi taşıma ve dillendirme işi de siyasete ama daha çok kamuoyu önünde olan gazetecilere, kamusal aydınlara, akademisyenlere ve her çeşit uzmana, tabii ki troll hesaplara, troll sayfalara kalıyor.
Bu hem tehlikeli hem para ve itibar getiren bir pozisyonlanma.
Sosyal medya fikri monoloğu daha da mümkün hale getirdi. Laf çakıp kaçmak diye bir kamusal fikri eylem biçimi ortaya çıktı.
Bir çeşit fikri terör saldırısı bu.
Siyasetçilerin bir kısmı bu tansiyonu yakalayabiliyor. Ama anlık olarak akışta olan genç gazeteciler ve uzmanlar esas olarak bu tansiyonu daha iyi tutuyor ve kitlelerin öfkesinin sesi oluyor.
Böylece siyasetçilerin üzerinde bir siyasetçi sınıfı ortaya çıkıyor.
İktidara bir kere selam vermişe merhaba demeyi bile gazeteci ve akademisyenler davaya ihanet olarak görürken, ana muhalefetin lideri hiçbir kamusal eleştirisi duyulmamış eski başbakanla bayramlarda kandillerde araşıyor.
Gayet medeni bir şey de yapıyorlar. Olması gereken bu.
Mesele kamusal görünür tansiyonla bunun arasındaki makas.
From the publisher's feed