
Sign up to save your podcasts
Or


Geçen gün de yazdım, 1983’te ANAP’ın, 2002’de ise AK Parti’nin kuruluşuna gazeteci olarak tanıklık ettim.
ANAP kurulurken taze bir muhabir sayılırdım. Parti İstanbul’da Adnan Kahveci’nin Harbiye’deki ofisinde kuruluyordu. Gazetem beni oraya yolladı ve içerisinin arı kovanı gibi olduğunu gördüm.
Darbe yönetimi, partilere kurulmaları için çok kısa bir süre vermişti, o yüzden bütün partiler kuruluşlarını tamamlamak, yeterince il ve ilçede örgütlenebilmek için zamana karşı yarışıyordu.
Benim muhabir olarak izlemekle görevlendirildiğim ANAP, Türkiye’nin çeşitli bölgelerine kurucu isimlerden oluşan çeşitli ekipler yolluyordu, onlar o bölgedeki il ve ilçelerde örgütlenmeyi sağlıyordu.
Adnan Kahveci’nin önerisiyle daha sonra ikisi de ANAP hükümetlerinde bakanlık yapacak olan Veysel Atasoy ve Mustafa Taşar’dan oluşan ekibe katıldım, Batı Karadeniz turu yaptık.
O zaman İstanbul dışında bu partiye nasıl bir ilgi olduğunu gördüğümde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Oysa o tarihte ANAP ciddiye alınmıyor, Türkiye için istenen 2,5 partili düzenin buçuk partisi olacağı düşünülüyordu. Zaten o yüzden benim gibi genç ve tecrübesiz bir muhabir ANAP’a “bakıyor”du. Diğer gazeteler için de durum farklı değildi; en tecrübeli siyasi muhabirler ya Turgut Sunalp’in MDP’sine ya da Necdet Calp’in HP’sine görevlendirilmişti.
Ama biz ANAP’a bakan tecrübesiz muhabirler, daha kuruluş aşamasında görüyorduk, bu parti seçimde herkesi şaşırtacaktı.
AK Parti’nin kuruluşunu taşrada izlemedim, ama kurucu genel başkan olarak Tayyip Erdoğan il il, ilçe ilçe dolaşıyordu ve karşısındaki kalabalıkları görmemek imkansızdı.
Erdoğan’ın aylar süren bu çabasına ve gördüğü ilgiye bakınca çok da fazla uzman olmaya gerek yoktu; Ak Parti gümbür gümbür geliyordu.
Şimdi YENİ Parti kuruldu. Gerçi kurulalı daha üç gün oldu ve Özgür Özel henüz sahneye çıkmadı bile ama Anadolu’nun çeşitli yerlerinden akan haberler, bu YENİ Parti’ye muazzam bir ilgi olduğunu gösteriyor. İlçelerde, illerde hızlı bir örgütlenme var.
Benim kişisel tecrübem, bir partiye kuruluşunda gösterilen ilginin çok önemli bir gösterge olduğunu söylüyor. YENİ Parti o bakımdan güçlü bir başlangıca adım atmış gibi duruyor. Ama daha dün bir bugün iki, biraz daha izlemek lazım.
Pazar günü, siyaseti yakından takip eden ve uzunca süre kendisi de bizzat siyasetin içinde bulunmuş bir dostumla sohbet ederken ona söyledim.
Bana göre vatandaş yeni kurulan bir partide iki şeye bakar: 1. Beni temsil ediyor mu? 2. İktidar ümidi veriyor mu?
Bu ikisi bir aradaysa o partiye hücum olur.
Tersten bakalım: Türkiye’de hatırı sayılır miktarda insan yakın zamana kadar CHP’nin kendilerini temsil ettiğini ve Özgür Özel yönetimindeyken iktidar ümidi de verdiğini düşünüyordu. Bugün CHP’nin kendilerini temsil ettiğini düşünseler bile Kemal Kılıçdaroğlu onlara iktidar ümidi vermediği için bu partiden hızla uzaklaşıyorlar.
Nasıl ANAP’ın 1983’te kendisinin merkez sağ geleneği ve hatta Süleyman Demirel ekolünü temsil ettiğini kimseye ispat etmesi gerekmiyor; nasıl Ak Parti’nin 2002’de kimseye kendi dindarlığını anlatması gerekmiyorduysa bugün YENİ Parti’nin de CHP geleneğinden geldiğini kimseye kanıtlaması gerekmiyor.
43 yıl önce ANAP’ın, 24 yıl önce AK Parti’nin ve bugün YENİ Parti’nin sınavı, zaten temsil ettikleri kitlelerin dışında kalanları kendilerine kazanmak.
Özgür Özel bunun için “Türkiye ittifakıyız” diyor; bu sözün altının biraz dolması lazım. YENİ Parti’nin kadrolarının, yeni insanlardan oluşması lazım, eskiyi bire bir tekrarlamak parti açısından hata olur.
Türkiye’de her değişim döneminde “kurucu siyaset”e ihtiyaç olmuştur, bugün de var. Ama YENİ Parti açısından bu kurucu siyaset de kendiliğinden ortaya çıkmış durumda zaten.
Bana soracak olursanız, ortaya YENİ Parti diye bir parti çıkmasını zorunlu kılan şartları ortadan kaldırmak, o “kurucu siyaset”in bizatihi kendisi. Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük açığı YENİ Parti’de cisimleşiyor.
Genel yaygınlığa kavuşmuş olaylar ve gelişmeler için, eskiler, ‘‘Mısır’daki sağır sultan bile duydu’’ derlerdi; sosyal medya çağında ise önemsenmiş her olaydan bütün dünya haberdar oluyor…
Bir şeyin bilinmesi, bir haberin yaygınlık kazanması onun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Nice olay var ki, ağızdan ağıza geçerken asliyetini kaybediyor, gerçekle pek az irtibatı kalıyor veya hiç ilgisiz bir hal alıyor.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) gerçek olduğu hemen anlaşılan olaylarla karşılaşıldığı gibi, ara sıra da olsa çarpıtılmışlara da rastlanıyor…
En son olay, değişik ajanslar aracılığıyla yabancıların da dikkatini çektiği için bütün dünyaca iyi biliniyor…
Kemal Kılıçdaroğlu’nun önemli açıklamalar yapacağını önceden duyurarak çıkardığı bir davete, kalabalığın ilgisini sağlamak için, partinin ileri gelenleri, daha kestirme bir yöntem bulmuşlar: Film ve diziler ile konuk alan TV programlarına izleyici bulan bir kast ajansına başvurmuş, bir miktar ücret mukabili gösterici sağlamışlar…
Ajanslardan gelenlere önceden prova yaptırılarak büyük olaya hazırlamışlar…
Bir gazete haberleştirince yüzlerce başka mecrada da yer buldu olay.
Küçük düşürücü, yıpratıcı bir haber bu…
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadronun kurucusu olduğu, Cumhuriyet’ten eski CHP’nin böyle bir olayla anılıyor ve anılacak olması doğrusu hiç hoşuma gitmedi.
Olayın planlayıcılarından biri şerefni de ortaya koyarak söylentinin doğru olmadığını iddia etse de, yalanlamasını Hürriyet gazetesine bile kabul ettiremedi.
Genel başkanı dinleyip konuşmasının gerekli yerlerinde kendisine tezahürat yapmak üzere gelenler bu defa para ile toplantı mahalline getirilmemiş olsalar ve bu yoldaki haber yalansa bile, CHP bundan böyle bu tür haberlere ve oldu-bittilere muhatap olabilir.
Durumu müsait çünkü.
Nedeni basit: Bu CHP bilinen Cumhuriyet Halk Partisi değil. Parti fazla uzak olmayan bir geçmişte dava konusu oldu ve yönetimini son kurultayı kazanan genel başkan ve kadrodan alıp aynı kurultayda kaybetmiş olan genel başkan ve kadroya yargı teslim etti.
Genel hatlarıyla, CHP, ‘gelenekçiler’ ve ‘yenilikçiler’ olarak ikiye bölündü.
Sorun da burada: ‘Gelenekçiler’ CHP yöneticisi olarak seçimlerde fazla başarı gösterememiş, tam 13 seçim üst üste sürekli kaybetmişlerden oluşuyor…
Partinin uzun yıllardır tek seçim başarısını son yerel seçimde ‘yenilikçiler’ partililerine tattırdılar… Yerel seçimde büyük şehirlerin çoğunu CHP aldı, sayıca da belediyelerin çoğu CHP’li başkanlara geçti.
Doğal olarak da, saflarda ayrışma ve kopma olduğunda, milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve parti örgütlerinin pek azı ‘gelenekçi’ kadro ile kaldı; geri kalan ‘yenilikçi’ saflarda yerlerini aldı.
Yalan mı doğru mu, bilmiyorum, bir söylentiye göre, ‘yenilikçiler’ bazı mensuplarını fark ettirmeden geride bırakmış, ‘gelenekçilere’ ödünç vermiş…
Yalanlanmış türden olayların arkası bu yüzden kesilmez…
Uzun yılların politik hayat gözlemciliğiyle, geçmişte de şimdikine benzer kopuşlar söz konusu olduğunda, huzursuzluklar, rahatsızlıklar ve utanç verici olaylar yaşandığından haberdarım.
Politika maalesef böyle bir şey.
Teessüf ettiğim tek yön, kötü gözle bakılır hale dönüşmekte olan kişinin, farklı bir politikacı gözüyle bakılan, kendi çizgisinde olmayanların bile saygı duyduğu, daha da önemlisi son cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalıp %48 civarında halktan oy almayı başarmış Kemal Kılıçdaroğlu oluşudur.
‘Yenilikçi’ sıfatına sahip siyasilerin kitleler üzerinde cazibesi vardır; ‘gelenekçi’ ise kendini anlatmada her daim zorlanır. Anlatma çabasına giren bunu başarabilse neyse; yine geçmiş deneylerden biliyorum, olgun kişilikte olanlar, rakip gördüklerine kızsalar, öfkelenseler de daha fazla ileriye gitmezler…
Fazilet Partisi içerisinde meydana gelen ayrışmayı hatırlayalım. Orada ‘yenilikçiler’ parti içerisinde yönetimi alma mücadelesi verdiler ve yarışı az farkla kaybettiler…
Cumhurbaşkanı Erdoğan henüz YENİ Parti ile ilgili düşüncesini açıklamış değil. İttifak ortağı Devlet Bahçeli telefon açıp Özgür Özel’i tebrik etmesine rağmen, Erdoğan’dan o yönde bir girişim olmadı.
Neden acaba?
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un bir açıklaması oldu. O, olayı tıpkı mutlak butlan kararı ile CHP’nin başına yeniden getirilen Kemal Kılıçdaroğlu gibi “CHP’nin arınması” bağlamında görüyor. Hatta “Sel gider kum kalır” diyerek Kılıçdaroğlu CHP’sinin daha kalıcı olacağı tahmininde bulunuyor. Açıklamadan şu paragrafı alalım:
“Nerede politik perspektif farkı, nerede ideolojik ayrılık. Bu YENİ Parti özgün bir politika üretemez. Çünkü politik bir tutum üzerinden değil kişisel ihtiyaçlar üzerinden kurulmuş bir parti oldu. O yüzden ülke siyasetinde sanki büyük bir olaymış gibi ele alınan YENİ Parti konusu kişilerle ilgili siyasi magazin tartışmasından öteye gidemez. CHP bu ayrışma ile esasında önlerine koydukları arınma perspektifine uygun bir temizlenme sürecine girmiş oldu. CHP sonuçta yine CHP’dir. Sel gider kum kalır.”
Acaba bu yaklaşım, tüm Beştepe’yi, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düşüncelirini de seslendirmiş oluyor mu?
Uçum oraya bir şerh düşmüş. Muhtemel ki şu ifadeleri, Cumhurbaşkanı’nı da bağlama ihtimalini dışlama amacını taşıyor:
“Bu söylediklerim sadece gözleme dayalı bir tespitten ibarettir. Başka manalar çıkarmak isteyenler olursa yanılırlar. Hiç uğraşmasınlar.”
Cumhurbaşkanı’nı bağlayıp bağlamaması bir yene genelde iktidar cenahının YENİ Parti’ye yaklaşımı “küçümseyici” bir nitelik taşıyor:
“CHP’den çıktılar, ikinci bir CHP olacaklar, yeni hiçbir şeyleri olmayacak, etraflarında oluşan kitle görüntüleri aldatıcı, saman alevi gibi parlayıp sönecek vs…”
İktidar cenahının medya dili bu istikamette.
Kılıçdaroğlu bir yargı kararıyla getirilip oturtuldu CHP’nin başına.
“Yargı siyasallaşması” bir ülke gündemi olduğu için, mutlak butlan ve Kılıçdaroğlu operasyonu da iktidar iradesine mal ediliyor.
Nitekim İmamoğlu operasyonu da iktidarın yargı üzerinden bir rakibi enterne etme ameliyesi olarak okunmuştu.
Belediyelerin kaybının, Özgür Özel - İmamoğlu çizgisinin CHP’yi birinci parti haline getirmesinin, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair hesabı bulunan herkes için alarm niteliği taşıyacağı açık.
Ekrem İmamoğlu 15 milyon oy ile Cumhurbaşkanı adayı gösterilmişse, onu yolsuzluk, casusluk, örgüt liderliği ile suçlayarak hapse atmak ve daha önemlisi Cumhurbaşkanlığı için olmazsa olmaz kriter, diploma iptali ile net bir ön kesme işine girişmek….
Bunların Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgisi olmadığını düşünmek siyasi aklın dümura uğramasından başka türlü olamaz.
En son Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına getirmek ve Özgür Özel’in “liderliği”ni bitirmek…
Eh, İmamoğlu hapse atılmış, Özgür Özel’in liderliği bitirilmiş… Geriye ne kalıyor ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde engel olarak?
İmamoğlu içeri atıldığından beri yollara düşmüş bir kişi Özgür Özel… Grup başkan vekilliğinden Parti başkanlığına seçildiğinde “Lider olup olamayacağı” siyasetle ilgilenen herkesin kafasındaki soru idi. Bu tabii.
Özel’in 18-19 Mart operasyonlarından sonraki süreçte Anadolu’ya açılarak kitlelerle buluşarak liderleştiği açık. CHP’de bile liderliği böyle elde etti denebilir.
“Mutlak butlan”ı kitleler 18-19 Mart’ın devamı olarak okudular, ya da Özgür Özel öyle okuttu, bu da açık. “Yürüyelim” dediğinde arkasında kitleler var.
Bu kitle dilini Tayyip Erdoğan’ın okumuyor olması onun siyasi öngörüsü adına bir hakaret olur.
Ben başından beri dedim, “Kılıçdaroğlu operasyonu Kılıçdaroğlu’nu da aşağı çekiyor, onu oraya getirenleri de…” Bu, siyasete anormal bir müdahaledir çünkü.
Bu yapılmıştır ve karşılığı da, “Yeni” bir siyasi hamledir.
Mutlak butlan ile Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi sonuçta iktidara mal edilmesi kaçınılmaz büyük bir hatadır.
Hadi Kılıçdaroğlu, yeniden baş olma gibi bir duygusal zorlama ile buna razı oldu, iktidar adına diyelim Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun risklerini nasıl görmez?
Özgür Özel liderliğinde kurulan Yeni Parti’nin hemen kurulduğu anda ana muhalefet olmasında şaşılacak bir şey yok.
Geniş muhalif kitleler iktidar karşısında güçlü bir muhalefet partisi ararken, “mutlak butlan” kararıyla ve polis gücüyle yönetimi değiştirilmiş CHP’nin artık “muhalif” görülmesi bile kolay değildir.
Özgür Özel, kitlelerde muhalefet duygusunu iyi temsil ediyor, enerjik bir mücadele yürütüyor.
İktidara alternatif olması ise, özellikle AK Parti’den soğumuş milyonları çekebilme kapasitesine bağlıdır.
Özgür Özel ve arkadaşları bunun bilincinde… Konuşmalarında laikçilik yapmaktan sakınıyorlar. “Türkiye ittifakı” diyorlar, “solcular, sağcılar, yurtseverler, demokratlar, milliyetçiler, muhafazakarlar, özgürlükçüler” diyerek çok geniş kesimlere sesleniyorlar.
Fakat AK Parti’den soğumuş kitleleri kazanmak, iyimserlerin sandığı kadar kolay değildir. Hassasiyetleri ve bunları yansıtan simgeleri ve kavramları içselleştirmek gerekir.
SOSYOLOJİK ZEMİN
Yeni Parti lideri Özel’in Hacı Bayram’da Cuma namazı kılarak, Birinci Meclis’te ve Anadolu Kulübü’nde toplantı yaparak yola çıkması güzel bir davranıştı. İki açıdan: Hem otoriter katı laikliğin tabularını aşmak hem muhafazakâr kitlelerle duygusal iletişim tesis etmek için bu tür davranışlar doğrudur.
Merhum tarihçi Zafer Toprak Hocamız, 2020’de yayınlanan “Atatürk, Kurucu Felsefenin Evrimi” adlı kitabında devrimler döneminin “o güne kadar yaşanmadık bir toplumsal travmaya neden olduğunu” yazmıştı. (İş Bankası Yayınları)
Cansu Çamlıbel’e verdiği son mülakatta “bu travmanın yankıları bugün bile hissediliyor” diye belirtmişti. (T24)
Bu sosyolojik bir gerçektir. AK Parti lideri Erdoğan’ın sürekli Tek Parti rejimini hatırlatması, bu sosyolojik zemini elinde tutmak içindir. Mehmet Ucum da üstüne ne vazife ise, son açıklamasında CHP ile Yeni Parti arasında ideolojik fark olmadığını, sadece CHP’nin “arınma sürecine girdiğini” söyleme gereğini duydu.
AK Parti’den soğumuş milyonlar deyince bu sosyolojiyi çok iyi anlamak ve özümsemek gerekir.
LAİKLİK VE ÖZGÜRLÜK
Bu konuda merhum Bülent Ecevit’tin 1971’de yayınladığı “Atatürk ve Devrimcilik” adlı kitabını Yeni Partililer okumalı ve Tek Parti rejimine yönelttiği eleştirileri görmelidirler.
Ecevit’in neden “inançlara saygılı laiklik” diye bir kavram geliştirdiğini iyi düşünmek lazım.
Merhum Ecevit Ağustos 1999’da arkadaşımız Fikret Bila’ya “ben de değiştim” demişti. Köprüye ve renkli TV’ye bazı solcular karşı çıktığı gibi, kendisinin de tereddütler geçirdiğini, katı devletçiliği ise daha 1960’larda bıraktığını, inançlara saygılı laiklik tanımı geliştirdiğini anlatıyordu:
“Türkiye’de bazı çevreler her yeniliğe karşı çıkmayı ilericilik veya devrimcilik sanıyorlar. Bu eski alışkanlıktır. Hilton Oteline de köprüye de karşı çıkmışlardı.” (Milliyet, 7 Ağustos 1999)
Yeni Parti’nin açıklanan programında tabii ki laiklik ve laik eğitim vurguları var ama bir laiklik tanımı göremedim. “Din ve vicdan hürriyeti” ve “din eğitimi” kavramlarını da göremedim. Oysa bunlar Yeni Parti’nin de isabetle savunduğu AİHM kararlarında da var; zorunlu olmamak kaydıyla.
Generallerin kafayı taktığı türban yasağı kalkmakla kadın daha fazla sosyalleşti, yüksek eğitim aldı. Yasağın ne kadar akılsızca olduğu görüldü.
Programın ekonomi bölümünde “planlı ekonomi” kavramı var ama “kurallı piyasa ekonomisi” veya “sosyal piyasa ekonomisi” gibi Batılı sosyal demokratlarda yaygın olan kavramları da göremedim. Otta Şik bile “piyasa sosyalizmi” demişti.
KAPSAYICI OLMAK
Yeni Parti programında kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, evrensel özgürlükler, hukuk devleti, liyakat, şeffaflık, denetim ve denge ilkelerinin kuvvetli ifadelerle ve kavram zenginliği ile savunulduğunu memnuniyetle gördüm. Bunlar artık Ak Parti otoritarizminin göze alamayacağı gözgürlükçü kavramlardır.
Dış politikadaki “ülkemizin, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT ve NATO'daki etkinliği artırılacaktır” ifadesi de isabetli elbette; tabii çok yönlü ilişkilerin geliştirilmesi de savunuluyor.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, CHP içindeki çatışmalara taraf olmadıklarını söylüyor, başka da bir şey söylemiyordu.
Çelik’e göre CHP adasından kim gönderilmiş, kim kalmış; kendilerini ilgilendirmiyordu. Butlan kavgasının hiçbir tarafında yoklardı ve olmayacaklardı.
Fakat bakın, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum daha fazla tutamadı kendini ve pazar günü bir X mesajıyla tartışmaya ortasından daldı.
Uçum, Özgür Özellerin ayrılıp Yeni Parti’yi kurması için diyor ki:
“CHP bu ayrışma ile esasında önlerine koydukları arınma perspektifine uygun bir temizlenme sürecine girmiş oldu. CHP sonuçta yine CHP’dir. Sel gider kum kalır.”
Sormazlar mı; e hani kim gider kim kalır, iktidarı hiç ilgilendirmiyordu, umurlarında değildi...
Uçum bilmez mi gelecek tepkileri... Yine de taraf seçmeden, butlancıları tutmadan duramıyor. Ama tarafsız bir tespitte bulunmuş gibi okuyalım istiyor.
Şöyle bitiriyor sözlerini:
“Bu söylediklerim sadece gözleme dayalı bir tespitten ibarettir. Başka manalar çıkarmak isteyenler olursa yanılırlar. Hiç uğraşmasınlar.”
AK Parti de mi uğraşmayıp duymazdan gelecek?
Bu ilk terse yatırılmaları değil üstelik. AK Parti yöneticileri, seçim tarihini bizlerle birlikte Uçum’dan duymuşlardı.
Uçum, seçimleri yenilemek için en uygun tarih olarak vaktinden bir ay öncesini, 16 Nisan 2028’i önermişti.
Zamanında seçime en yakın tarihi önermesi, siyaseti yakından izleyenlere aslında sürpriz olmamıştı.
Şaşırtıcı olan, AK Parti siyaset yapıcılarının da seçim tarihini Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’ndan duymasıydı. Nasıl karşıladıklarını merak etmiştim, o gün bugün renk vermediler.
Ülkeyi siyasi akılla yönetmek için oy isteyen başkası mıydı? Millet bu kararları siyasetçiler alsın diye onları seçiyordu. Seçim tarihi gibi en siyasi konuları bile atanmış bürokratların aklına bıraksınlar diye değil.
AK Parti’nin siyasi aklı, istikameti bürokratik aklın çizdiği atanmışlar vesayetini yenip betona gömmemiş miydi?
Eski Türkiye’nin vesayet düzeninde dahi bu kadar ileri gitmek atanmışlara fazlaydı.
Aynı Başdanışman, şimdi de ayrılanların Yeni Parti’yi kurmasıyla CHP’nin yolsuzlardan arındığı, temizlendiği konusunda butlancılar ve Kılıçdaroğlu’yla ağız birliği yapıyor.
Ve AK Parti’den yine bir rahatsızlık belirtisi yansımıyor.
CHP’deki iç kavgaya AK Parti’nin taraf olması gerektiğini savunuyordum. Hukuk ve demokrasinin de mi tarafı değilsiniz, bu da mı sizi ilgilendirmiyor diye. Sonunda biri tarafını dümdüz açıkladı ama o da butlancılardan yana.
İktidar ortakları MHP lideri Bahçeli dahil, hiçbir parti ve lider ana muhalefete yargı müdahalesine kayıtsız kalmamıştı.
AK Parti’nin de ‘hukuk ve demokrasiye olanlar bizi ilgilendirmez, taraf değiliz’ diyemeyeceğini söylerken bunu kastetmemiştim.
Ayrıca şu arınma ve temizlik iddialarının kulağa ne çağrıştırdığını da bir daha düşünsünler.
İktidar sözcüleri, bu argümanı vaktiyle Ergenekon soruşturmaları için kullanıyor, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyorlardı.
Oysa 5 yıl sonra vaat edilenden çok başka bir Türkiye’deydik.
“Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyenlerse bu kez aldatıldıklarını anlatıyordu.
Meğer temizlik sandıkları, ordudan yargıya devleti kirli vesayet kadrolarıyla doldurma işiymiş.
Kısacası milleti, memleketi, muhalefeti geçtim; önceki bağırsak temizliğinden iktidar çok mu hayır gördü de bundan görsün?
Türkiye hakkında bazı yapısal sorunları çok sıkı takip ederim. Mesela 2010’lardan beri “orta sınıf” erimesini yakından takip eder ve gündeme taşırım. Ya da 2017 yılından beri doğum oranlarındaki sert düşüşün demografik tehlikesini yazar dururum.
Yakından takip ettiğim bir başka konu da ülkemizin teknolojik seviyesidir. Bu veriyi ihracat üzerinden sıkı takip ediyorum.
Geçen hafta Ekonomi Gazetesi şu manşeti attı: “Sanayi orta teknoloji tuzağından çıkamıyor”
Haberin temeli; ISO-500 ve ikinci 500 şirketlerinin teknoloji düzeyine bağlılığıydı. Bin büyük sanayi kuruluşunda katma değerin 3’te 2’si hâlâ düşük ve orta-düşük teknoloji üretiminden sağlanıyordu. 100 liralık üretimin sadece 7,2 lirası yüksek teknolojiden sağlanıyordu. Toplam katma değerin %66,3’ü düşük ve orta-düşük teknolojili üretimden geliyordu.
Defalarca verdiğimiz grafiği bu kez son verilerle yine size iletmiş olalım: 1999 yılında ihracatın %26,05’i yüksek ve orta-yüksek teknoloji üretiminden geliyordu. Bu oran 8 yıl sonra (2007 yılında) yüzde 36,90’a çıkmıştı.
(Not: 1998’den 1999 yılına teknolojik ürün ihracatında çok sert yükseliş olduğundan bunu dikkate almıyorum.)
1999-2007 yıllık teknolojik ilerleme oranımız yıllık 1,36 puandır. Eğer benzer şekilde ılımlı bir iyileşme devam etseydi bugün yüksek ve orta-yüksek teknolojik ürün ihracat oranımız %44,0 yerine %62,68 seviyesinde olacaktı.
2017 yılında da teknolojik seviyemiz eşitlenmiş olacaktı. Yani ihracatımızın yarısı düşük diğer yarısı da yüksek teknoloji olacaktı. Ama yüksek teknolojide hâlâ yüzde 44,0 seviyesindeyiz.
Bir notu daha ekleyelim: Özellikle son 4 yılda teknoloji seviyemiz ciddi bir ilerleme kaydediyor. Yüksek teknoloji ihracatımızın payı %36,89’dan 4 yılda %44,0’e çıkarak önemli bir başarıya imza atmış oldu. Hatta bu başarı 1999-2007 artış trendinin bile üzerinde bir başarı olarak kayda geçmiştir.
“Teknolojik ilerlemenin faydası nedir?” derseniz, hemen söyleyeyim: Refah…
2022-2026 arasında dolar bazında asgari ücret %88,9 artarken asgari ücret üstündeki ücretler %136,0 artmıştır. Bu demektir ki yıllarca süren düşük teknoloji bağımlılığının getirdiği orta sınıf ezilmesi son 4 yılda tersine dönmüş oldu.
Üst ücretler dediğim bu kesim Nisan 2022’de (yıllık ortalamaya göre) açlık sınırının %43,9 üzerinde gelir elde ediyordu. Şimdi bu gelir açlık sınırının %50,1 üzerine çıkmış durumda.
SGK BÜTÇEYİ ÖRTÜYOR?
Hafta sonu Sözcü gazetesinden Erdoğan Süzer’in haberinde gördüm. “Bütçe açığını SGK üzerinden örtüyorlar” diyordu.
Bütçe verilerine bakıyoruz: Sağlık, emeklilik ve sosyal yardım giderleri ilk 3 ayda aylık ortalama 190 milyar TL. Nitekim bunun da 182 milyar lirası SGK’ya aktarılmış.
Aktarılan bu kalem, nisan ayında birden 89 milyar liraya geriliyor. SGK verisinde ise Hazine’den gelen para 182 milyar lira yerine nisanda 115 milyar liraya düşüyor.
Ortada ciddi bir sapma olduğu aşikar.
SGK tahsilatını mı artırdı yoksa SGK’ya aktarılan kaynak mı azaltıldı ya da Hazine’de destekler mi kaldırıldı?
Ne olduğunu önümüzdeki aylarca daha net göreceğiz ama Hazine’den SGK’ya aktarılan kaynak çok ciddi şekilde kısılmış durumda.
Acaba bunu aralık ayına kadar gizleyip birden mi gerçek nakit açığını göreceğiz? Açıkçası henüz bilemiyoruz. Bir başka sürpriz veri de burada gizleniyor. İzleyeceğiz.
İktidar cenahında ekonomik sorunların kaynağı olarak Mehmet Şimşek merkezli bir kampanya el altından sürdürülüyor.
Sanırsınız Şimşek çok başarısız.
Size ilk cümlemi söyleyeyim: Şimşek olmasaydı ve sizler o eski saçma sapan ekonomi politikası ile devam etseydiniz şu anda Türkiye çoktan iflas etmişti.
Şimşek sizi ve bizi iflastan kurtardı.
İkinci cümlemi de söyleyeyim: Ekonomi programının bu derece başarısızlığa uğraması ülkede demokrasiye karşı yapılan siyasi operasyonlardır. Mesela Mart 2025’te İmamoğlu tutuklanmadan önce tahvil faizleri yüzde 38,0’lerdeyken sonrasında hızla yüzde 51,0’lere yükseldi.
Herhangi bir siyaset, siyasi hareket, memleketi gitmekte olduğu istikametten çevirebilir mi?
Hangi istikametten?
İnsansız hava aracı yapmaktan mı?
Savaş uçağı veya helikopteri yapma istikametinden mi?
Hayır. Bu istikametler dünyanın bugünkü şartlarında lüzumlu istikametler.
Ama memleketin mutlaka ekonomideki kilitlenmişlikten kurtulması gerekiyor.
“Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” ekonomisinin hiç olmazsa biraz ıslah edilmesi gerekiyor.
Yolsuzluklar, fabrika ayarımız haline geldi. Bu durumun değişmesi, ülkemizin yolsuzlukta muasır medeniyet seviyesinin hiç olmazsa biraz altına inmesi gerekiyor.
Rejimin git gide ‘kleptokrasi’ye dönüşme eğiliminin durdurulması gerekiyor.
Demokrasi arzının genişletilmesi, kişi başına düşen demokrasi miktarının artırılması…
Aynı şekilde özgürlük ve adalet arzının da en azından makul, anlaşılır bir seviyeye yükseltilmesi…
Bunu kim yapacaksa, adam seçmeyecek. Toplumu biz ve onlar diye bölmeyecek. Bütün kesimlere müsavi bir muamele yapacak.
Bunların her biri kadar önemli; halkın, oylarıyla iktidarı değiştirme yetki ve kapasitesinin tesis edilmesi gerekiyor.
AK Parti tabanı memnun mu bu olan bitenlerden?
Tavanı muhtemelen şikayetçi değildir. Şikayetçi olsa bile şikâyeti dile getirmenin mahzurunu biliyordur.
Ama tabanda bir memnuniyetsizlik var.
Birçokları sessiz, bilhassa muhalif siyasetin maruz kaldığı şiddetli baskı karşısında.
Sükût geçmelerinin sebebi bu adaletsizliğin en azından görünüşte kendilerine zarar vermediği düşüncesi olabilir.
Ama diğer bütün alanlardaki tahribatın, bozulmanın düzeltilmesi gerektiğini onlar da cemiyet içinde değilse bile kenarda köşede dile getiriyorlar.
Kim düzeltecek?
AK Partililer muhtemelen bu tahribatın ‘içeriden’ bir enerjiyle düzeltilmesini temenni ediyorlar.
Türkçede “Mevta rahmet bulsun da nasıl bulursa bulsun” diye bir söz var. Memleket düzelsin de nasıl ve kimin eliyle düzelirse düzelsin.
Temenni, temenni olmanın ötesine geçmiyor. Somut bir beklenti ya da görülebilir bir alamet yok.
Başka bir cevap bulunabilir mi ‘kim düzeltecek’ sorusuna?
Siyasetin içinde vizyonu olan, enerjisi olan, eli ayağı temiz insanlar yok değil.
Fakat toplum yirmi küsur yıldır AK Parti iktidarı tarafından yönetiliyor.
Hem yönetiliyor hem terbiye ediliyor, eğitiliyor.
Belli bir müfredatla değil, hayatın akışı içinde.
Bu eğitimin insanların seciyesini yükselttiğini söylemek zor.
Belki de toplum aldığı eğitim sebebiyle ahlaklarına güvense bile böyle siyasetçilere yeterince teveccüh etmiyor.
Ya da belki lidere itimat ediyor ama arkasındaki, etrafındaki kadroyu yetersiz buluyor.
Muhalefetin tarlası öyle tarumar edildi, öyle yakılıp yıkıldı ki bu tarladan sadra şifa bir mahsul çıkacağını tahayyül etmek muhayyilenin sınırlarını aşıyor.
Özgür Özel’in ‘butlan’ı ekarte etmek için başka bir yol bulamayarak kurduğu Yeni Parti bir potansiyel.
Şu anda sadece bir potansiyel.
Nasıl bir Türkiye vizyonu inşa edecek?
Nasıl bir kadro kuracak?
Millet o kadroda kendisini ne kadar görecek?
Kuracağı kadro insanları Türkiye’nin sorunlarını çözebileceğine nasıl ikna edecek?
Türkiye’nin ortalamasını nasıl bulacak? Ya da bulabilecek mi?
Türkiye’nin ortalaması CHP’nin ortalamasıyla aynı değil. Bulmak için CHP’nin bulabildiğinden fazlasına ihtiyaç var.
Özgür Özel bazen söylüyor. Milliyetçi demokratlar, muhafazakâr demokratlar, Kürt demokratlar… Doğru yaklaşım.
Toplumun bu farkındalığın kuvveden fiile çıkartılabileceğine de ikna olması gerekiyor.
Şu da çok önemli: Sistemin bundan sonraki tazyiklerini nasıl savuşturacak?
Bunların hepsi cevaplarını önümüzdeki süreçte öğrenmeye başlayacağımız sorular.
Kolay değil. Bir günde iki günde bulunamayabilir. Tefekkür lazım, emek lazım.
Zannediyorum millette bulacağı karşılık bulacağı cevapların doğruluğuyla doğru orantılıdır.
İki binli yılların son çeyreğinde, siyasi literatürde çokça dillendirilen “derin devlet” diye bir palavramız vardı. Özellikle siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar ve sivil oluşumlar işin kolayına kaçarak, bazen iktidarların bazen de devlet kurumlarının becerisizliği yüzünden yaşananları “derin devlet” etiketiyle izah etmeyi pek seviyorlardı.
Zamanla bu tanımlama kılık değiştirdi ve bugün “devlet aklı” palavrasına dönüştü.
Oysa devletin sanıldığı gibi ne ‘derin’ dehlizleri ne de kafamızda kurgusallaştırdığımız bir ‘aklı’ var. Evet bir devlet ve de onu yöneten siyasal iktidarlar var. Ama biz toplum olarak komplovari yaklaşımlara yatkın olduğumuz için, bu tür palavraları çok seviyoruz.
Bu yüzden özellikle iktidarlar ve bazı siyasi aktörler, bazen bu ‘devlet aklı’ işine sığınma ihtiyacı hissediyor. Mesela bazen iktidarlar bazen de muhalefette yer alan siyasetçiler, kendilerinden kaynaklanan hataların üzerini örtmek için, “Aslında bizim bir suçumuz yok, devlet aklının ve bürokratik aklın bazı planları var. Onlar, bu ince planlarıyla devletin geleceğini muhafaza etmeye çalışıyor” benzeri afaki palavralara sığınıyor.
Aslında meselenin özeti şu; bilmediğimiz, yeri geldiğinde kullanılmak üzere görünmez perdelerin arkasına gizlenmiş bir ‘devlet aklı’ filan yok. Zira biliyoruz ki kurumları işleyen, evrensel hukuk normlarına dayalı bir hukuk sistemi olan bir devlet, saygın ve güçlü bir devlettir.
İşte tam da bu yüzden çağımızda sadece hamasi söylemlere yaslanarak güçlü ve dünyada sözüne itibar edilen saygın ülke hayalleri kurmak, ne yazık ki ‘büyük devlet’ olmak için yeterli olmuyor.
Ekonomiden hukuka, eğitimden dış politikaya kadar her alanda başarı grafiğini yükselten hem içeride kendi halkına hem dış dünyada ‘güven’ temin eden ülkeler, zaman zaman konjonktürel krizlere maruz kalsalar da kurumsal yapıları sağlam olduğu için yeniden ayağa kalkıp yollarına devam etmişlerdir.
Ancak kurumsal yapılarını zaafa uğratan, küçük siyasi hesaplar adına ekonomi, hukuk, eğitim ve dış politika perspektiflerini hamasi söylemlerle makyajlamayı tercih eden siyasal iktidarlar, asla güçlü ve büyük bir devlet inşa edemez.
Başkalarına ‘hava atarak’ ya da parmak sallayarak da büyük devlet olunmaz. NATO Zirvesi vesilesiyle yaşadıklarımız, Türkiye’nin görünümü açısından son derece dikkat çekici bir örneği önümüze koydu. Güçlü görünmek adına konukları mehter marşıyla karşıladık, Trump’ın adıyla anılan özel hava alanı inşa ettik, Ankara’nın gariban semtlerinin önünü paravanlarla kapattık.
Oysa gerçek ihtiyacımız olan şeyler bunlar değildi. Kendimiz olmalı, gerçekten var olan gücümüzü ortaya koymalıydık. Çünkü gücümüzün üzerinde güç vehmetmek, sadece rüzgara yazılan bir yazı kadar anlam ifade edecektir.
Keşke Ankara’ya gelen ülkelerin devlet başkanlarına, Türkiye’nin bir ‘hukuk devleti’ olduğunu, ülkede yaşayan herkesin özgürlüklerden eşit bir şekilde yararlandığını ve burasının bir ‘açık rejim’ olduğunu gösterebilseydik.
Unutmayalım; yaşadığımız derin ekonomik krize ve hukuksuzluklara rağmen, Türkiye büyük bir ülke. Eğer ülkenin gerçek gücüne inanabilseydik, Türkiye Cumhuriyeti devletinin gücüne dayanarak Trump’ın sahte sevgileriyle avunmak yerine Amerika’nın uyguladığı CAATSA yaptırımları konusunda karşı adımlar atabileceğimizi hissettirebilirdik. Yani geçmişte olduğu gibi, Amerikan yaptırımlarına karşı bizim de elimizde kozlar olduğunu diplomatik bir dille anlatabilirdik. Mesela CAATSA yaptırımları kalkmazsa, Amerikan üslerinin durumunun gözden geçirilebileceğini söyleyebilirdik
Yıl 1975…
Süleyman Demirel’in liderliğindeki hükümet, Amerika’nın 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye yönelik başlattığı haksız silah ambargosuna misilleme olarak 25 Temmuz 1975’te Türkiye’deki 21 Amerikan üssünü kapatmıştır. Ambargo nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu yedek parçaların dahi verilmemesi üzerine bu karar alınmıştır.
YENİ Parti’nin kuruluşunun yakın siyasi tarihin en önemli olaylarından birisi olduğu daha ilk günden görüldü. Görülen şey ise, Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yüzde 25’lik cam tavanının kırılmasının geçici değil, kalıcı hale dönüştüğüdür. O günden bugüne oy potansiyeli düşmedi, toplumun ilgisi azalmadı ve bu kapasite neredeyse eksiksiz şekilde CHP’den YENİ Parti’ye taşındı. Üstelik, geleneksel CHP kapasitesine ilaveyle taşındı.
Şartlar aynı değil ama yine de benzetme yapılacaksa YENİ Parti, CHP’den ayrılışı AK Parti’nin Milli Görüş’ten kopuşu sonrası ulaştığı yeni kitle gibi kapsayıcı bir harekete dönüştü. YP, hem geleneksel oylara sahip hem bugüne kadar CHP’nin tarihsel hikayesini gerekçe göstererek bu partiden uzak duran merkez oylar için bir seçenek olmanın eşiğine geldi.
Sadece bu tablo değil aynı zamanda CHP’den ayrılış sürecinin iyi yönetilmesi, parti adının basit ve sempatik oluşu, zamanın iyi kullanılması da bilinen CHP siyaset yapma tarzının ötesinde yeni, pratik ve becerikli bir kadronun varlığına işaret ediyor. Özgür Özel sadece cam tavanı kırmadı, eski siyaset tarzını da yerle bir etmeyi başardı. Operasyonlar, baskılar, mutlaklar ve butlanlar atmosferinde böyle bir başlangıç asla küçümsenecek bir iş değildir. Geride karmaşa veya zihin karışıklığı bırakmadan yeni bir adım atmak; hele böyle gergin bir ortamda büyük bir siyasi kabiliyettir.
Bununla birlikte Özel, YENİ Parti’nin en büyük siyasi gücü olan Ekrem İmamoğlu’nu geri plana bırakmak şöyle dursun her fırsatta üstüne basarak gündemde tutarak da akıllıca bir yol izliyor. İmamoğlu’nun hapiste dahi azalmayıp artan gücü ve sempatisini sahaya taşıyarak potansiyeli artırıyor. Aynı anda Mansur Yavaş’ı gözü gibi sakınan tutumu da bu akıllı siyasete eşlik ediyor. YENİ Parti’nin güçlü çıkışında Özel’in enerjik ve samimi liderliği kadar Özel-İmamoğlu-Yavaş ekseninin gücü de belirleyici oldu. Bu da sahaya yansıyor.
19 Mart’ta İmamoğlu’nun hapse atılmasıyla başlayan dönemin artık bildiğimiz siyaset mücadelesinin ötesinde ve dışında bir süreç olduğu açıktır. Artık siyaset yok, bilek güreşi var. İktidar/Erdoğan, İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı seçilme potansiyelini “zamanında” görerek elinden gelen neyse bunları devreye soktu. Arkası kesilmeyen operasyonlar, diploma iptali, tutuklamalar, gizli tanıklar ve hiçbirisi derde deva olmayınca da butlan geldi.
Bu fırtınanın maksadı ve kısa özeti, “Ekrem İmamoğlu veya bir başkası Cumhurbaşkanı seçilemesin”den ibarettir.
Elbette Özgür Özel de bu yeni ve çetin oyunu görüyor. Maçın sadece vaat, vizyon veya siyasi mesajlarla kazanılamayacağını, her durumda bileğinin güçlü olması gerektiğini biliyor. İktidarın elindeki gücün sınırsızlığını ise hem biliyor hem her gün tecrübe ediyor. Yakın siyasi tarihimizde görülmemiş bir tablo da siyasi yarışın böylesine kuralsız ve sınır tanımaz tarzda yapılıyor olmasıdır. YENİ Parti de CHP’den böyle bir ortamda ayrıldı ve böyle bir ortama doğdu.
Kimse bundan sonrasının da kolay olacağını düşünmüyor. Ve elbette iktidarın elindeki gücü daha sert kullanarak Özel ve başka önemli isimleri hedef alabileceği söylentileri de yayılıyor. Ağır bir atmosfer olduğu aşikar ama başka bir gerçek daha var. 19 Mart’tan itibaren yapılan operasyon ve hamleler iktidara seçilme garantisi sağlamadı. Bunu araştırmalardan, anketlerden ve sokaktan görebiliyoruz. Her türlü girişime rağmen “muhalefetin işi bitti” hatta “gücü azaldı” noktasına hiç gelinemedi. Gelinseydi zaten operasyonlar dururdu.
O halde, YENİ Parti için bundan sonra yapacağı, 2024’ten beri yaptığını yapmaya ve sokaklarla, meydanlarla kurduğu bağı güçlü tutmaya devam etmesidir. Kimin kazanacağı en nihayet, iki adayın baş başa kalacağı son seçimde belli olacak. Nasıl iktidar için başka yol yoksa, YENİ Parti için de o güne kadar heyecanı diri tutmaktan gayrı yol yoktur.
Yani başlarına gelen inanılmaz şeylere rağmen hâlâ sahip oldukları avantajı canlı tutmak.
Yani şu ana kadar korumayı başardıkları şeyi o güne kadar korumak.
CHP iktidara aday olmanın formülünü eni konu bulmuştu. CHP’nin iktidar olabilmek için CHP’nin sahip olduğundan fazlasına ihtiyacı vardı. Hem oy olarak hem de vizyon olarak.
CHP’nin Türkiye ortalamasına hitap etmeyi başarması gerekiyordu.
Bunun için CHP’nin ideolojinde bazı rötuşlar yapılması lazımdı.
Kılıçdaroğlu döneminde bu rötuşların bir kısmı yapıldı. Kılıçdaroğlu CHP’nin başörtüsü yasağı konusundaki geleneksel tutumunu terk etmekle kalmadı bir helalleşme’ hamlesi de yaptı.
Yaptıkları yeterli olmamıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 48’de kaldı ve seçimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kaybetti.
Siyaseten doğru olan, kaybedince “Arkadaşlar, cumhurbaşkanı adaylığında ısrar ederek sizi mağlup ettim. Çekiliyorum” demesiydi.
Demedi.
İBB başkanı Ekrem İmamoğlu “Aynı yöntemlerle farklı sonuç beklenmez” diyerek CHP’deki değişim hareketinin işaretini verdi.
İlk kurultayda Özgür Özel genel başkan seçildi.
CHP, Özgür Özel’in liderliğinde girdiği yerel seçimde yüzde 37 oy alarak Türkiye’nin birinci partisi oldu.
Bu, CHP tabanının uzun yıllardır tatmadığı bir siyasi başarıydı.
Ardından operasyonlar başladı.
Envayı çeşit operasyon. Diplomadan yolsuzluğa, casusluktan Türkiye ittifakına kadar.
İBB başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu gözaltına alındı.
Bütün yapılanlar, müteakip cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanma ihtimali yüksek olan Ekrem İmamoğlu’nun seçim sırasında cezaevinde bulunmasını teminat altına almaya matuftu.
Fakat Özgür Özel dışarıda rahat durmuyordu.
Şehir şehir dolaşıyor, CHP’nin tabanındaki heyecanı diri tutuyordu.
Bunun tedbirini de aldılar.
Butlan kararıyla Özgür Özel’i CHP’nin genel başkanlığından indirdiler.
Yerine, herhangi bir seçimde iktidara tehdit oluşturmayacağına kani oldukları Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirdiler.
Bütün bunların kendiliğinden, hayatın tabii akışına uygun bir şekilde olup bittiğini söylemek mümkün mü?
Mümkün. Söyleyenler var zaten.
İnanan var mı?
Yapanlar dahil kimse inanmıyor.
Bu ağır bir ameliyat.
Sadece CHP’yi değil memleketin bünyesini sarsacak bir ameliyat.
Ana muhalefet partisini ameliyatla alıyorsun, yerine pille çalışan maket gibi bir şey takıyorsun.
Böyle bir operasyonun sonuçları her durumda kontrol edilemeyebilir.
28 Şubat darbesi de Türkiye’de siyasi yapıyı yeniden tasarlamayı hedefleyen bir siyasi operasyondu.
Operasyonun, yolunu kesmeyi, siyasete girmesine mâni olmayı planladığı siyasetçi bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı.
AK Parti hareketinin arkasındaki en önemli muharrik güç 28 Şubat darbesiydi. Bazen söylerim, 28 Şubatçılar yayı fazla gerdiği için bugün ok hala yoluna devam ediyor.
‘İktidar bugün de benzer bir yol takip ediyor, öyleyse bu operasyon da benzer şekilde sonuçlanır’ mı demeye çalışıyorum?
Hayır çalışmıyorum.
Siyasi ve sosyal olaylarda girdi sayısı sınırsızdır. İnsan unsuru her zaman ölçülebilir tepkiler vermeyebilir. Bu yüzden sonuçlar kontrol edilemeyebilir.
CHP’nin butlanla getirilen yönetimi seçilmiş genel başkan Özgür Özel’e parti içinde mücadele alanı bırakmadı.
Özgür Özel ve arkadaşları da siyasi mücadelelerine yeni bir partiyle devam etmeye karar verdiler.
Bu siyasette ilk defa karşılaştığımız bir şey değil. İçeride çalışamayınca çalışabileceğin yere gidersin.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve arkadaşları da aynısını yapmıştı ve umduklarından fazlasını başardılar.
Şimdi kurulacağı söylenen yeni partiyle AK Partiyi eşleştirmiyorum. Her vaka biriciktir.
Özgür Özel’in kuracağı yeni parti de kendi örnekliğini inşa edecek.
Toplumda karşılığı var.
İnsanlar siyasetin değişmezlerinden sıkıldı, yenilik istiyorlar.
Özgür Özel’in yeni partisi insanların bu isteklerine cevap verebilir mi?
Özgür Özel’in ve yeni kurulacak partinin CHP’den fazlasına ihtiyacı var.
Vizyonuyla, oluşturacağı kadroyla CHP’den fazlasını vadeder ve Türkiye ortalamasına hitap etmeyi başarırsa cevap verir.
Hayır, bir yerine iki anahtar değil. Ne veriyorsa bir fazlası değil.
Daha çok özgürlük, daha çok merhamet, insaniyet, refah, huzur gibi şeyler.
From the publisher's feed