
Sign up to save your podcasts
Or


Özellikle Ortadoğu eksenindeki Müslüman ülkelerde hakim olan selefi anlayışa göre, şeriata aykırı en küçük bir fiil bile şirk olarak görülmektedir.
Tevhidi, ideolojik ve siyasal bir örgütlenme biçimi olarak gören bu anlayışa göre, “mutlak iktidar” sahibi Allah’tır, kanunları sadece Allah yapar. Bu yüzden de insanların iktidar planlaması yapması, kanunlar hazırlaması tağuti bir düzenlemedir, bir bakıma tanrılık iddiasında bulunmaktır.
Prof. Dr. Zeki İşcan’ın bu konudaki şu tespiti, zihin dünyamızı zenginleştirecek niteliktedir: “Böyle bir tevhid anlayışı, insanların insan olma özelliğini elinden alan bir anlayıştır. İnsan nizam koyamayacaksa, kanun yapamayacaksa, düşünmeyecekse ona insan demek artık mümkün olmayacaktır. Sorgulanamaz, keyfi, mutlak bir kudret sahibi varlığa aynı zamanda mutlak iyilik atfetme meselesi en çok tartışılan meselelerden biridir.” (KURAMER Çalıştayı, Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesi, s.175)
İnsanoğlunun dünyada iktidar planlaması yapmasını, Allah’a karşı bir başkaldırı olarak değerlendirerek Allah’ın bahşettiği aklı devre dışı bırakmaktır ki bu, dinin ruhuyla da mesajıyla da çelişen bir durumdur.
Zeki İşcan’ın, Muhammed abduh’un ‘nübüvvet’ yaklaşımına atfen yaptığı değerlendirme, bu açıdan son derece önemlidir: “Abduh nübüvveti, aklı sınırlayan göksel bir müdahale olarak görmemiştir. Bence Abduh’un en özgün düşüncesi budur. Ona göre nübüvvet, ‘dışarıdan insanlara fazilet dayatan bir göksel müdahale’ olarak görülmemelidir. Çünkü İslam’ın temel esaslarından biri, iyiliğin insan fıtratında mevcut olduğudur. Bu nedenle nebinin görevi, unutulmuş ama fıtratta zaten mevcut olan o iyiliği dışarıya çıkarmaya çalışmaktır. Yoksa bir iyilik empoze etmek, fazilet dayatmak değildir.” (a.g.e, s.170-171)
Maalesef Müslüman dünya, aklı devre dışı bıraktığı günden bu yana insanı da hayatı da şeriat üzerinden okumaya başladığı için dini insansızlaştırmıştır. Zeki İşcan Hoca’nın ifadesiyle şeriat, “akıllı makine” olarak görülmeye başlanmıştır.
Bu arızalı yaklaşıma göre, artık insanın akletmesine, düşünmesine ihtiyaç yoktur, her şeyi şeriat çözecektir.
Oysa Kur’an doğrudan insanı muhatap almış ve mesajını insanın aklına emanet etmiştir. Dahası Kur’an, geçmişte Hristiyan ve Yahudi teologların nefes alamaz hale getirdiği insanı özgürleştirmiştir.
Ne yazık ki bugün Müslüman dünya, insanın özgürlüğünü kısıtlayan, düşünme ve akletmenin önünü kapatan bir anlayışa hapsolmuş durumdadır. 21. Yüzyılda bile İslam uleması hala, “Sizin aklınızı kullanmanıza ihtiyaç yok, şeriat sizin yerinize her şeyi halleder” anlayışı içinde hareket etmektedir.
Her şeyi şeriat kuralları içine hapseden ve de henüz yaşadığımız çağa gelememiş zihinlere hatırlatmak gerekir ki İslam’ın doğuş ve şekillenişine öncülük eden ilk nesil Müslümanlar ve onları takip eden nesillerin uygulamalarında beşeri katkının önemi büyüktür.
Maalesef mevcut din söylemimiz, bu beşeri katkıyı yok saymaktadır. Prof. Dr. Ömer Özsoy’un bu konudaki şu tespiti, ilahi mesajın insanlığa ulaştırılmasında beşeri katkının önemini net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Hz. Peygamber başta gelmek üzere, kurucu ümmetin (ilk Müslümanların) ufkunu ve tecrübesini ifade eden ‘Sünnetin’ ya beşer katkısı olduğu gerekçesiyle Kur’an karşısında değersizleştirilip ikincil bir konuma itildiğini ya da Hz. Peygamber’in söz ve uygulamalarına inhisar ettirilip vahye (vahy-i gayri metluv) dayandırılmak suretiyle, ancak beşeri karakteri yok edildikten sonra Kur’an’la eşdeğer bir konuma yükseltildiğini görüyoruz. İster beşeri katkı olduğu için Sünneti Kur’an’dan sonraki ikincil kaynak mevkiine indirsin, isterse Sünnete bir otorite vermek için arkasına vahyi koyarak onu ilahileştirsin, her iki yaklaşım da esas itibariyle İslam’da beşer katkısını inkar etme ve beşeri olanı değersizleştirme noktasında buluşmaktadır.” (Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesi, s.219-220)
Değişim çağındayız, her türlü yeni gelişmeye hazırlıklı olunması gerektiği bir çağ bu; ancak yine de Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanı olduğu Gelecek Partisi’ni kapatma kararı aldığını öğrenince şaşırdım.
Şaşıranın yalnız ben olduğumu sanmayın; öğrenir öğrenmez haberi paylaştığım herkes benim durumumdaydı.
Daha şaşırtıcı olan da, kapatma kararının duyurulduğu Ahmet Davutoğlu imzalı metnin, pek çok yönüyle, bir parti beyannamesi gibi oluşu...
Uzun açıklama şöyle bitirilmiş:
‘‘Bizim mücadelemiz, herhangi bir makamla başlamadığı gibi herhangi bir parti tüzel kişiliğiyle de sona ermeyecektir.
Bundan sonra da düşünce, ahlak, eğitim, bilim, kültür, uluslararası diplomasi, ekonomi ve toplumsal dayanışma başta olmak üzere her alanda ülkemiz için çalışmaya devam edeceğiz.
Doğruyu teşvik edecek, yanlışa karşı uyarıcı sorumluluğumuzu sürdüreceğiz.
ve biz, ‘Yarının Türkiye’si kuruluncaya kadar, düşünmeyi, konuşmayı, uyarmayı ve milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz.”
Kuruluş öncesinden başlayarak Gelecek Partisi’nin başarısı için çalışmış olanlara teşekkür ihmal edilmemiş olsa da, süreç içerisinde yer almışların önemli bir bölümünün de bu tek taraflı karardan habersiz tutulduklarını sanırım…
Şaşkınlık, partideki diğer önemli isimlerin bundan sonrasıyla ilgili çelişkili açıklamalarına da yansıyor. Hala partide kalan dört milletvekili ne olacak? ‘Yeni Yol’ dağılacak ve birlikte hareket edilen diğer partiler Meclis’te grup olarak temsil edilme özelliğini kaybedecekler mi?
Devam etseler herhalde iyi olur.
Prof. Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin yetiştirdiği en ciddi mütefekkirlerden biri; buna hiç kuşkum yok. Kendisinden önce de, siyasi hayata ilgi duymuş, partilerde çeşitli düzeylerde yer almış her eğilimden fikir adamları, entelektüellerin pek çoğunun başına geldiği gibi, onun da fikri düzeyi ile siyaset pek uyumlu olamadı.
AK Parti iktidarının ilk günlerinde kendisine kadroya katılma teklifi yöneltildiğinde öğrenci yetiştirmeye verdiği değer açısından Davutoğlu’nun ilk elde olumsuz cevap verdiğini biliyorum. Direnişi fazla sürmedi.
İlgi alanı ağırlıklı olarak dış politikaya dönük olduğu için kendisinden o yönde yararlanıldı… Büyükelçi unvanlı başdanışman ve sonra da dışişleri bakanı olarak…
Doğrusu parti genel başkanlığı ve başbakanlık arzusu olabileceğini ismi öyle telaffuz edilene kadar düşünmemiştim.
Tarih kitaplarında ülkenin başbakanları arasında o da yer alıyor (Görev süresi: 28 Ağustos 2014 - 24 Mayıs 2016)…
AK Parti’nin 25 yıla ulaşan tarihinde aldığı ikinci en düşük oy (7 Haziran 2015: %40.87) ile aldığı ilk en yüksek oy (1 Kasım 2015: %49.50) sırasında parti genel başkanı oydu.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yollarının ayrılmasını ve istifasını gerektirecek kadar hangi konularda sorunlar yaşandığı pek bilinmese de, kendisine karşı bir ‘darbe’ girişiminde bulunulduğu iddiası yersiz değildi; gidişi sıkıntılı oldu.
Gelecek Partisi ile Erdoğan’a rekabeti sonuç vermedi; partisini kapatma bildirgesini kaleme alırken, kuruluş sırasında bugünler için tahayyül ettikleri de gözlerinin önünden geçmiştir herhalde.
Davutoğlu ayarında bir kişiliğin ülkeye yapacağı hizmetler mutlaka olacaktır; bunun sözünü de verdi zaten.
Siyasete yakın durma teklifini ilk aldığındaki tereddüdünde haklıydı; başında bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı hiç de küçümsenmeyecek çapta fikir insanları yetiştiren ve yetişenlerin üniversitelerde görevler üstlendiği bir yuvaya dönüşmüştü.
Her sayısı uluslararası camiada da dikkate alınan ‘Divan’ dergisi, onun siyasetle meşgul olduğu sırada herhalde ihmale uğramıştır.
Siyasi hayatta edindiği deneyimin de katacağı zenginliği yeniden aynı alana yoğunlaştırması beklenir Davutoğlu’dan…
Başdanışmanlığı, bakanlığı ve başbakanlığı dönemlerinde katılımcısı olduğu olaylara, tanığı bulunduğu uluslararası sorunlara, yerli-yabancı siyasiler ve devlet adamlarıyla kurduğu ilişkilere, Gelecek Partisi genel başkanıyken zaman zaman atıflarda bulunmaktaydı; şimdi onları sistematik biçimde -bir anı kitabı olabilir- toplumla paylaşma zamanı…
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, “parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma” kararı aldıklarını açıkladı.
Öncelikle hayırlı olsun diyelim, sürpriz olmadığını da belirtelim.
Medyanın ve finans kaynaklarının büyük çapta iktidarın kontrolünde olduğu sistemlerde, hazır kitleler yoksa, sıfırdan muhalefet geliştirmek asla kolay değildir.
Netice itibariyle, parti olarak devam etmenin anlamı da imkânı da yoktu.
ALARM GİBİ
Davutoğlu, parti siyasetini sonlandırdığını belirten açıklamasında tüm ülkemiz için alarm gibi önemli iki uyarısı var. Biri CB sistemi, diğeri kutuplaşma…
CB sisteminde “otoriterleşme eğilimin hızlandığını” belirterek şöyle diyor:
“Gücün tek elde toplanması; Meclisin denetim yetkisinin zayıflaması, yargı bağımsızlığının tartışmalı hale gelmesi ve bürokrasinin kurumsal sorumluluk yerine kişisel sadakate göre şekillenmesi, devlet düzenini kırılgan hale getirir.
Bu sürecin en tehlikeli yönü ise otoriter düzenin kalıcılığının milli ve manevi değerler üzerinden meşrulaştırılmasıdır…”
Bu cümleler siyaset bilimi, anayasa hukuku ve tarih açısından hayati uyarı ifadeleridir. Çünkü böyle bir sistemin “Türkiye’yi taşıma kapasitesi ve ihtimali bulunmamaktadır.”
Düşünmeliyiz, böyle devam edersek nereye varırız?.. 2028 seçimlerini hatırlatan Davutoğlu, “kalıcı bir otoriter yapı” oluşması tehlikesine dikkat çekiyor.
Davutoğlu’nun aynı şekilde fevkalade önemli ikinci uyarısı, “otoriterleşmenin, yolsuzlukların, gelir adaletsizliğinin, yasakların ve hukuk ihlallerinin doğurduğu öfke dalgasının rövanşist bir karşı iktidara dönüşmesi tehlikesidir…
Tarih okuyanlar; bu iki tespitin, bu iki tahlilin, bu iki uyarının ne kadar önemli olduğunu takdir ederler. Alarm gibi uyarılardır bunlar.
Davutoğlu öteden beri dile getirdiği ahlaki bir sorunu, son açıklamasında da ifade ediyor. Bu, “muhafazakâr camianın ahlaki üstünlüğü kaybetmesi”dir.
Lord Acton 1885’te yazmıştı, “güç bozar mutlak güç mutlaka bozar.”
Belediyelere operasyonlar ahlaki prensiple değil, muhalefeti zaafa düşürme siyasetinin icraatıdır.
Davutoğlu, yedi sene önce 22 Nisan 2019’da yayınladığı “Manifesto”da yolsuzluklara dikkat çekerek şöyle yazmıştı:
“Siyasi ahlak, şeffaflık, siyasetin finansmanı ve imar rantlarının vergilendirilmesi yasaları acilen çıkarılmalıdır. Böylece, siyasi ahlak kuralları, şahsi yoruma ihtiyaç hissedilmeyecek ve kişilerin şahsi ahlak anlayışlarına terkedilemeyecek şekilde tanımlanmalı ve güçlü teamül ve kurallarla tahkim edilmeli.”
Başbakanlığı döneminde bu yönde hazırladığı kanun tasarısını Erdoğan kabul etmemişti.
Yedi yıl sonra, bugünkü durumu dünkü açıklamasında şöyle tasvir ediyor:
“Siyasetin üst kademelerinde başlayan yozlaşma; parti farkı gözetmeksizin siyasi kadrolara, ardından sivil toplum kuruluşlarına ve nihayet toplumun her katmanına sirayet etmektedir…”
Sistemde denetim ve denge yokluğunun marazlarıdır bunlar.
DAVUTOĞLU YAZMALI
Danışmanlık, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanı ile anlaşmazlıklar, Cumhurbaşkanı eliyle Başbakanlıktan ıskat, muhalefet tecrübesi…
Bunlar az tecrübeler değildir.
Gelecek nesillere aktarılması gereken çok değerli bilgiler, dersler, ibretler vardır bu tecrübelerdi. Yazmalıdır bunları.
Davutoğlu CB sistemine karşıydı. Başkanlık sistemi olacaksa mutlaka kuvvetler ayrılığı esas alınmalıydı.
CB sisteminin doğuracağı sakıncalar hakkında Cumhurbaşkanı’na “uzun bir rapor” verdiğini birkaç defa TV’lerde söyledi. Özel görüşmelerimizde bu raporu ısrarla istedim, “iki kişi arasında” diyerek vermedi.
Artık politikacı değildir. Sözleri siyasi kavga gibi algılanamaz. Gerçeğin beyanı niteliğinde bu raporu ve benzer olguları açıklamalıdır.
Tabii ki köşesine çekilmeyecek. Bundan sonra, tecrübeleriyle ve donanımıyla vicdanlara ve zihinlere seslenen bağımsız bir akademisyen ve entelektüel olarak yapacağı çalışmaların particilikten daha yararlı olacağına inanıyorum.
Gelecek Partisi, 7 yıllık bir mücadeleden sonra siyasete veda etti. Davutoğlu’nun duyurusu ise vedadan çok bir protestoya benziyor.
Partilerini kapatma kararını 4 sayfalık kapsamlı bir manifestoyla açıklamasından belli, ilke ve iddialarından vazgeçiyor değil.
Vedasının başını sonunu değiştirin, yeni bir partinin kuruluş beyannamesi diye okutursunuz.
Öyleyse Hoca niye parti siyasetinden çekiliyor?
Ne anladın, nedenini tek cümleyle anlat, derseniz... “Çabalarımız sonuçsuz kalmıştır” ifadesine sığdırırdım.
Daha açık bir cümlesini seçsem şu olurdu:
“Kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz.”
Tabii Hoca, kısa gerekçesinin içini uzun uzadıya doldurmuş yine.
Gelecek Partisi’ni muhafazakâr siyasi birikimin yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla anılır hâle gelmesini önlemek amacıyla kurduklarından başlıyor.
Sonuçsuz kalan çabalarını bir bir ayrıntılandırıyor ardından.
Burukluğunu saklamasa da sözlerinden yenilgi, umutsuzluk ve karamsarlık duygusu sezilmiyor. Parti siyasetinden çekildikleri ama Türkiye mücadelesinden çekilmedikleri vurgusu baskın.
“Bu, bir teslimiyet kararı değildir. Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır. Bu, siyasetten vazgeçiş değil; herkese siyaseti yeniden düşünme çağrısıdır” diyor.
Küsüp bir köşeye çekilmeyeceğini daha doğrudan yansıtan, Türkiye için çözüm ve uyarılarını paylaşmayı sürdüreceğine dair sözleri de var.
Sonuçsuz kalan çabaları arasında maddi sıkıntılar, partiyi çevirme zorlukları yok muydu? Dolaylı dile getiriyor onları.
Hatırlarsanız, Davutoğlu aylar önce geçinememe çıkışıyla gündeme gelmişti.
Eski bir başbakan, dışişleri bakanı ve parti genel başkanı olarak temsil giderlerinin yüksekliğinden geçinmekte zorlanıyordu.
Fakirlik edebiyatı yapmakla suçlayanlara Davutoğlu’nun şu tepkisi öne çıkmıştı:
“Onların kafalarındaki başbakan ya kendisini ya yakınlarını zengin eden başbakan. Türkiye’nin başbakan profili bu.”
Fena içerlediği hemen görülüyordu. Partiyi sürdürme güçlüklerinin de bir işaretiydi.
Dürüstlüğüne kıymet biçilmemesinden ibaret değilmiş demek sorun.
Siyaseti zenginleşme kapısı olarak kullanmaması takdir edilirken oy etmemişti. Orası muhakkak dokunuyordu. Belki çektiği maddi sıkıntılardan daha çok zoruna gidiyordu.
“Bu fakirin tabutu camiye geldiğinde, asla bu riyakâr siyaset erbabını oraya yaklaştırmayacaksınız” serzenişini böyle bir gücenmişliğe bağlamıştım.
Hoca olarak birçok alâmet-i fârikasını sıralarsınız. Ama siyasetçi Davutoğlu’nun ayırt edici yanı dürüst, temiz siyaseti savunmasıdır. Siyasetçinin halkı zenginleştirme sözüyle seçim kazanıp kendisini, etrafını zenginleştirmesine karşıydı.
Gelecek Partisi “gururla söylüyoruz, geçinemiyoruz” kampanyasıyla o yanının üstüne şöyle gitti:
“Çünkü çalmadık, çırpmadık; yetim hakkına el uzatmadık... Sadece siyasi ahlâkı savunduk ve temiz kalmayı tercih ettik.”
Seçmen bundan etkilenip öyleyse oyum size, der miydi? Bir seçim daha test etmeye nefesleri yetmedi.
Oya dönüşmeyip seçmen nezdinde sonuçsuz kalan çabalarından biridir. Daha kendini geçindiremeyen bizi nasıl geçindirecek, diye mi?
Her nedense geçinemeyenlerin eli, geçinemeyen siyasetçiyi seçmeye kolay gitmiyor.
Sorduğunuzda seçmen; siyasetten zenginleşmeyenleri seviyor, sayıyor, çok istiyor, acayip takdir de ediyor ve fakat oy vermeye gelince vermiyor.
Davutoğlu’nda ağır bir haksızlık duygusu ve hayâl kırıklığı uyandırmış olmalı.
Peki protestosu sandığa, seçmene, halka mı?
Söylediklerinden o değil, şu çıkıyor:
Protestosu önce iktidara sonra da birlikte muhafazakâr muhalefet ittifakı kurmaya ve tek partide birleşmeye uğraştığı Saadet, DEVA, Yeniden Refah partilerine. Çabaları sonuçsuz kaldığı için.
Doğrusu yanlışıyla, hatası sevabıyla bir sayfayı kapatıyor şimdi. Davutoğlu’nun siyaset macerası hakkında da son hükmü zaman verecektir.
PKK’nın silah bırakmasına dair zor ve sancılı bir süreçte yasal düzenleme öncesi son düzlüğe girilmiş görünüyor. Silah bırakacak örgüt üyelerine dair zamanı ve kapsamı sınırlı bir düzenlemede son rötuşlar yapılıyor. Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan son detaylar üzerindeki sözünü söyledikten sonra gelecek hafta Meclis Genel Kurulu’nda yasanın görüşmeleri başlayabilir. Meclis tatile girmeden önce düzenleme yasalaşabilirse tarihi bir eşik aşılmış olacak.
Tarihi gelişme tabiri bazen fazla kolay ve harcıâlem kullanılıyor. Ancak önümüzdeki dönemeç ve düzenleme kelimenin tam anlamıyla tarihi. Türkiye’nin son 40 yılını zehirlemiş bir terör sorununun pratikte ve bir ihtimal olarak ortadan kalkmasından bahsediyoruz.
Silah bırakma sürecinin önünde iki temel problem vardı. Aslında Suriye’de Esad’ın gitmesi sonrası sorun sayısı ikiye indi demek daha doğru. Rojava anlatısının jeopolitik bir illüzyondan sahici bir zemine oturmadığı durumda bugünlere gelmek hiç de kolay olmayacaktı. Dolayısıyla Suriye’de mevcut rejime dair sürekli eleştirel tutumlar takınanların Esad’ın devrilmesinin Suriye’den önce Türkiye’ye yaptığı büyük katkıyı görmesi gerekiyor.
Geriye kalan pratik sorunlarından birincisi silah bırakma ile kanuni düzenlemelerin hangisinin önce olacağı meselesi idi. Örgüt yasal güvence almadan adım atmak istemezken Ankara’da somut adım görmek istiyordu. Bu temelde doğal olarak iki taraf arasındaki derin güvensizlikten kaynaklanıyordu. Burada Abdullah Öcalan’ın inisiyatif alması ve kademeli bir geçiş planlamasının sorunun aşılmasına katkı sağladığı görünüyor.
İkinci mesele ile iki taraftaki yüksek beklentiler. Örgüt yönetici kadro için yarın gelip siyaset yapmak ve Öcalan’ın statüsüne dair Türkiye kamuoyunu zorlayacak beklentiler içinde iken Ankara’da ise neredeyse hiç alternatif göstermeden örgütün koşulsuz silah bırakmasına dair kanaatler dolaşıyordu. Nihayetinde büyük ihtimalle tek yasal düzenlemeye indirgenmeyen ve her şeyin kâğıt üstüne dökülmesi gerekmeyen ara formüllerle bu sorun da aşılmış olabilir. Her iki başlıkta da nihai fotoğrafı görmek için düzenlemenin detaylarına vakıf olmak gerek.
Her şeyi bu yasada görmek mümkün olmayabilir. Tüm tarafları tatmin eden şümullü bir yasa yerine doğru ve sağlam bir başlangıç yapıp süreç ilerledikçe boşlukların doldurulmasının hedeflendiği anlaşılıyor.
PANORAMATR Temmuz araştırmasında sürecin kendisine desteğin yüzde 64’e ulaşması bir yanda toplumun güçlü bir şekilde sürecin arkasında durduğunu gösteriyor. PKK silah bırakmaz diyenlerin ise silah bırakır kanaatinde olanların iki katına ulaşması da örgüte olan güvensizliği. Dolayısıyla bir yanda sürecin ilerlemesi için ciddi bir toplumsal mutabakat var diğer yanda ise dikkat edilmesi gereken hassasiyetler. Ancak genel fotoğraf iktidara ilerlemek için sağlam bir zemin oluşturuyor. Bu kadar bölünmüş, her gün farklı tutuklama haberleri ile kendisini kırılgan hisseden bir ülkede PKK konusunda böylesi bir aklıselimin öne çıkması çok önemli.
Yasal düzenleme hayata geçtiğinde örgüt içerisinde eline silah alanlar fakat suça karışmayanlar, silahlı eylem gerçekleştirmiş olanlar, üst düzey yönetim, cezaevinde örgüt üyeliğinden tutuklu olanlar, Avrupa’da örgütle iltisak yüzünden Türkiye’ye gelemeyenler için yeni bir yol haritası görmek mümkün olacak. Düzenlemenin yasada yazmayan bir siyasal alan genişlemesine kapı açması da büyük ihtimal. Ancak iktidarın mevcut tarzı dikkate alındığında çok da yüksek beklentilere girmemekte fayda var.
Düzenleme kamuoyu ile paylaşılınca gündeme gelecek bazı eleştirileri tahmin etmek zor değil. “Ne yani PKK’lılar Türkiye’ye mi gelecek?” Zaten bütün süreç bunun için. Silahlı mücadelenin bitmesi ve silah bırakan örgüt üyelerinin bulundukları konuma, şiddet eyleminde yer alıp almadıklarına göre kademeli şekilde topluma entegrasyonu. Aksi takdirde birkaç yüz kişi kalmış örgütler bile bir ülkenin güvenlik algısını, istikrarını zehirleme potansiyeline sahip. Bunu ortadan kaldırmak için de gereken yapılmalı.
Önce 2022 öncesi Rusya’sını hatırlayın.
Örneğin 2006’da Alexander Litvinenko adlı eski KGB ajanı İngiltere’de zehirlenerek öldürüldü.
Rusya ve Putin’in bu yurt dışı suikastları hakkında koca bir Wikipedia sayfası bile var artık.
Putin’in otoriter, hatta diktatör olduğu, Rusya’nın ise bir demokrasi olmadığı çoktan beri bütün dünyada kabul edilen bir şey.
Ama bu kabuller, başta Amerikan şirketleri olmak üzere Batı sermayesinin Rusya’ya gidip yatırım yapmasına, Rus para piyasalarına girmesine vs. engel olmadı.
Rusya’da mahkemelerin tiyatro yargılamaları yaptığını hep birlikte gördük. Bu ülkede hukuk güvenliğinden de sokakta yaşam güvenliğinden de söz etmek kolay değil.
Ama ülkede hukukun geçerli olmadığı, tamamen keyfi uygulandığı bir diktatörlük olması paranın umurunda olmadı.
Ne zamana kadar? 2022’de Rusya Ukrayna’yı işgale kalkışana kadar. O zaman da sermaye bu durumu umursamayacaktı aslında ama Batılı ülkelerin ambargoları ve ekonomik yaptırımları çok sayıda şirketi Rusya’dan çıkmak zorunda bıraktı.
Rus para piyasasından da ciddi miktarda dolar çıktı savaşın hemen ardından.
Tam bu cümlede duralım, ama burayı unutmayalım, kendi ülkemize bir bakalım.
Bakın alttaki grafik ünlü Fransız bankası Societe Generale tarafından müşterileri için hazırlanan bir bilgi notunda yer alıyor. Dikkatle bakmanızı öneririm:
Siz Societe Generale’in müşterisi olsanız, bankada öylece duran bir paranız olsa ve bu grafiği görseniz bankacınızı arar ve “Madem öyle, benim paramla Türkiye’ye yatırım yap, TL varlık satın al” demez misiniz?
Hayır, demezsiniz. Siz demiyorsunuz, zaten başka kimse de demiyor.
Bu grafiği Societe Generale öyle sırlarla dolu özel kaynaklarından üretmedi. Dünyanın bütün bankaları, Türk bankaları dahil, bu grafikteki bilgilere zaten sahip durumda.
Ve bakıyoruz, Türkiye en yakın rakibinden beş kattan fazla reel faiz ödediği halde, kimse gelip TL varlıklara yatırım yapmıyor, yani dövizini Türkiye’ye getirip hazine bonosu satın almıyor.
Neden?
Ben dahil Türk medyasındaki ve iktisat yorumcularındaki ezber yorum şu: Türkiye’de hukuk yok, demokrasi yok, bu güvenceler olmayınca da yabancı gelmiyor.
Salı sabahı Türkiye’nin önemli iktisatçılarından biri olan bir arkadaşıma bu grafiği gönderip yazışmaya başladığımda o bana işte yazının başındaki Rusya örneğini verdi, “Orada hukuk ve demokrasi mi vardı, adam Londra’da cinayet işliyordu” dedi.
Gerçekten de öyle. Putin’in iktidarını korumak için ama önemli ama önemsiz bir sürü muhalif figürü nasıl öldürdüğünü, onları nasıl tiyatro yargılamalarına tabi tuttuğunu hepimiz gördük.
Batı dünyasının pek desteklediği bu muhalif figürlerin ortadan kaybolmasına, öldürülmesine para piyasaları gık demedi.
Putin, koltuğunu tehdit altında gördüğünde olmadık şeyler yaptı, kabul edilen her türlü ahlakın ve kuralın dışına çıktı ama bir konuda kabul edilen kuralların bir tanesini bile çiğnemedi. O konu ülkesinin para politikasının güvenilirliği, ekonomide hiçbir zaman “heterodoks” olunmayacağına dair yaygın güvence ortamı…
Bu konular arasında mülkiyet hakkına saygı yok örneğin. Putin iktidarının ilk döneminde oligarkların zaten şüpheli yollarla edinilmiş servetlerine, mülklerine el koydu. Bugün de, Ukrayna savaşı sonrası Türkiye’nin veya Batı’nın bu ülkedeki yatırımlarına fütursuzca el koymaya devam ediyor.
Ama bir şeyi yapmıyor: Para piyasalarına, Merkez Bankası’nın para politikasına ve ülkenin genel makroekonomisine macerayı, kural dışılığı sokmuyor.
Demin hatırlayın dediğim cümleye döneyim: Ukrayna savaşı sonrası Rusya’dan deli gibi sermaye kaçarken tek bir dolarını bile engellemeye kalkmadı Putin, bütün paralar serbestçe çıktı.
Şimdi anlıyor musunuz, Rusya’ya bile giden ve uzun süre orada duran Batı sermayesi ve finansı neden Türkiye’ye gelmiyor?
Bir de şuna bakın: Ne zamandan beri gelmiyor?
Bunun miladı 2018 yılı Mayıs ayı. Tayyip Erdoğan henüz başkanlık sisteminin başkanı değil parlamenter sistemin Cumhurbaşkanı ama bir ay sonra gireceği seçimi kazanmasına ve başkan olmasına kesin gözüyle bakılıyor.
18 Mart 2025
Kısa vadeli tahvil faizi %38,0
21 Mart 2025
Kısa vadeli tahvil faizi %51,5
Sadece 3 günde tahvil faizleri adeta ralli yaparak 13,5 puan yükseliyor.
O tarihte enflasyon %39,05
Bugün ise enflasyon %32,11
Sadece enflasyondaki düşüş ise yaklaşık 7,0 puan.
Şubat-Mart 2025: Ticari kredi faizleri %55,0-56,0 bandında. Sonrasında yüzde 59,0-60,0 bandına çıkıyor. Kredi faizlerinde anlık sıçrama ise 4,0 puan kadar.
Bugün enflasyondaki düşüşü de eklediğinizde kredi faizleri 11,0-12,0 puan düşük olmalıdır. Yani normalde bugün yüzde 45,0-47,0 aralığında bir kredi faizi görmeliydik.
Son rakam %54,57…
Kısaca olması gerekenden 7,0-8,0 puan daha yüksek.
Bugün tahvil faizleri de yüzde 32,0-34,0 aralığında olması gerekirken yüzde 41,0-42,0 seviyelerinde geziniyor.
Bu ne anlama geliyor?
Nereden bakarsanız bakın bugün kamuda en az yüzde 20 ek borçlanma maliyeti ödüyoruz. Özel sektörde ise en az yüzde 15 daha yüksek faiz ödemek durumunda kalıyoruz.
Ve bunun tek nedeni de muhalefete yönelik operasyonlardır.
Gelelim kamuya…
Mart 2025 sonrası yaklaşık 3 trilyon lira faiz ödemesinde bulunmuş olduk. Bu durumda gerçekleşen operasyon maliyetini en az 600 milyar lira olarak açıklayabiliriz. Tabii ki bu faizlerin geçmişten gelen ucuz kısmı var; ama geleceğe yığılmış pahalı faiz kısmını da unutmayalım.
Ya özel sektör.
Bu yılın ilk 5 ayında bankalara 4 trilyon faiz ödenmiş. Geçen yıl ise Mart-Aralık ayında 6,5 trilyon faiz ödemesi yapılmış. Bu demektir ki özel kesimin 10 trilyon faiz ödemesinin yüzde 15’i kadar olan kısım operasyon maliyeti olarak yüklenilmiş. Bunun tutarı ise en az 1,5 trilyon lira…
Kamu + Özel kesim olarak ele aldığımızda ise muhaliflere operasyonların ülkeye yüklediği ek faiz maliyetinin yaklaşık 2 trilyon liraya vardığını söyleyebiliriz.
Duruma bir de stok açısından bakabiliriz.
Kamunun borç stoku nedir; ve ek maliyet ne kadar olabilir? Ve de özel sektörün bor stoku üzerinden yıllık ek maliyete bakabiliriz.
Kamunun haziran ayı itibari ile borç stoku 14 trilyon 993 milyar liradır. Bunun 7 trilyon 729 milyar lirası döviz borçlarından oluşuyor. Geriye kalan 7 trilyon 264 milyar liraya yüzde 20 daha düşük borçlandığımızda 595 milyar lira yıllık ek maliyet ödüyoruz demektir.
Bu hesap üzerinden gittiğimizde de Mart 2025-Haziran 2026 ek maliyetin 600 milyar lira civarı olmasını anlayabiliyoruz.
Gelelim özel kesime. Burada hem şirketler üzerinden ticari hem de bireyler üzerinden kredi kartı dahil borçlanmaları alıyoruz. Yukarıda dediğimiz gibi ; kamu yüzde 20 iken özel sektör yüzde 15 civarı ek faiz ödemektedir.
Özel sektör kredilerinin toplamı 23,1 trilyon lira ediyor. Bunun 16 trilyon 587 milyar lirası ise TL türünden borçlanmaya karşılık geliyor. Bu yılın ilk 5 ayında TL borçlanmasına ödenen toplam faiz ise 3 trilyon 627 milyar lira seviyesindedir. Bu demektir ki yıllık TL faiz ödemesi 8,7 trilyon liraya ulaşacaktır. Özek sektörün yıllık yüzde 15 ek faiz maliyeti de nereden bakarsanız bakın 1,3 trilyon lirayı geçmektedir.
Hani Sanayi Odalarının veya MÜSİAD gibi ekonomi kurumlarının dile getirdiği faiz indirimi var ya… İşte orada faizin yüksekliğinin ana sorunu ekonomik değil siyasidir. Örneğin enflasyondaki düşüş bir türlü piyasalara yansımıyor. Bunun da nedeni muhalefete yönelik operasyonların ta kendisidir.
Faiz düşsün istiyorsanız muhalefete bakışınızı değiştireceksiniz.
Bu ülkeye yüklenen muhalefete operasyon maliyeti sadece faiz üzerinden 2 trilyon lirayı çoktan buldu.
İyi ama ya bu faizden dolayı işleri bozulan ve işçi çıkartan şirketler ne olacak? Artık evine ekmek götüremeyen işçinin suçu ne?
Muhalefete oy vermenin ekonomik yükü taşınabilecek seviyeyi çoktan aştı… Bunu en iyi işsiz kalanlar bilir.
Benden hatırlatması.
PANORAMATR’nin Nisan ayı raporunun ODAK bölümünde, bireylerin kimlikleriyle siyasal tercihleri arasındaki bağlar, kültürel kimliklerin siyasetle kurduğu ilişki ve siyasal kimliklerin oluşum biçimleri üzerine bir araştırma gerçekleştirdik.
Bulgular, seçmen sosyolojisi havuzundaki esintilere, daha doğrusu dip akıntılarına dair işaretler taşıyor. Başta Yeni Parti olmak üzere, siyasi partilerin önünde önemli veriler ve ilgili kesitler bulunuyor.
Nedir bunlar?
İlki şu: Siyasi merkeze doğru bir hareket var. Araştırmada, birçok benzerinde olduğu gibi, kendisini merkeze yakın görenler başı çekiyor ve toplumun üçte birinden fazlasını oluşturuyor. Onu, büyüklük sırasına göre sağ ve sol takip ediyor. Bu husus, kişinin siyasi kimlikle kurduğu ilişki bakımından merkezde kısmi bir yoğunlaşma ve merkeze doğru hareket etme eğiliminin önemli bir veri olduğunu gösteriyor. Merkez eğilimine siyasi parti seçmenleri itibarıyla bakıldığında ise bu eğilimin partiler arasında dengeli dağıldığı görülüyor.
İkinci ipucu şöyle:
Araştırma sonuçları, siyasi kimlik ve eğilim tercihlerinde en güçlü iki damarın Atatürkçülük ve milliyetçilik olduğunu gösteriyor. Katılımcıların yüzde 35’i kendisini Atatürkçü olarak tanımlarken, onu yüzde 22,5 ile milliyetçilik takip ediyor. Bu iki eğilime verilen yüksek destek, yalnızca bir siyasi tercihe işaret etmiyor; aynı zamanda ülkenin genel ruh hâline ilişkin önemli ipuçları da taşıyor. Bu nedenle, “Denekler Atatürkçülüğe ve milliyetçiliğe ne anlamlar yüklüyor?” sorusu önem kazanıyor.
Buradaki bulgular ise şöyle:
Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayanların, “Bu tercihinizin en önemli nedeni nedir?” sorusuna verdikleri cevaplarda yüzde 33’ü Atatürkçülüğü çağdaşlıkla ilişkilendirirken, yüzde 24’ü millî duygularını temel gerekçe olarak gösteriyor. Atatürk’e duyulan sevgi ve bağlılığı öne çıkaranların oranı ise yüzde 31’dir. Buna karşılık yalnızca laiklik veya laiklik-çağdaşlık vurgusu yapanların oranı yüzde 2,4 seviyesinde kalmaktadır. Bu tablo, Atatürkçülüğü sadece sekülerizme endeksleyen bakış açısının zayıfladığını ortaya koymaktadır. Sevgi ve bağlılık da millî aidiyetle birlikte ele alındığında, araştırmaya katılanların yarısından fazlası, yaklaşık yüzde 55’i, Atatürkçülüğü laiklikten çok millî duygu ekseninde tanımlamaktadır. Bu da merkezileşme eğilimiyle paralel ve uyumlu bir durumdur. Atatürkçülük artık yalnızca CHP seçmenine veya seküler kesimlere ait bir kimlik olarak değil, milliyetçilikle kesişen ve merkeze doğru genişleyen bir üst kimlik olarak işlev görmeye başlamaktadır.
Milliyetçiliğe verilen anlamlara bakıldığında, siyasal/ideolojik milliyetçilik ile toplumsal milliyetçilik arasında ciddi bir ayrım göze çarpıyor. Siyasi ideoloji vurgusu yalnızca yüzde 11 civarında, devlete bağlılık ise yine yüzde 6 civarında karşımıza çıkıyor. Buna karşılık millî duygular, yüzde 68,2 gibi ezici bir oranla çoğunluğu oluşturuyor. Bu tablo iki hususa işaret ediyor. Bir yandan günümüz Türkiye’sinde milliyetçiliğin merkezi dolduran kimliklerden biri hâline gelmesini, millî aidiyet, sahiplenme ve sahip çıkma duygularıyla ilişkilendirilmesini gösteriyor. İkinci husus ise milliyetçi kimliğin bu hâkim tanımı ile Atatürkçü kimliğin hâkim tanımı arasında kuvvetli geçişkenliklerin bulunmasıdır.
Atatürkçülük ile milliyetçilik, geçen yıl yapılan ODAK araştırmasında olduğu gibi bu araştırmada da hâkim duygu olarak öndedir; hatta geçen yıla oranla bir miktar daha pekişmiştir.
Genel eğilimler böyle.
Ortaklıklar ve farklılıklar açısından bakıldığında durum ne?
Cuma günkü yazıya…
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ‘‘Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir. Her şey değişecektir; öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez” mesajını herhalde hatırlıyorsunuzdur…
O mesajın üzerinden üç yıl geçmiş olmasına rağmen…
Üç yıl içerisinde dünyada ve ülkemizde daha önce görülmemiş boyutlarda pek çok değişim gerçekleşti.
ABD’de başkanlığa Donald Trump yeniden seçildi ve dünyadaki savaşa kadar varan köklü değişimler başladı.
Türkiye’de de o arada değişimler yaşandı.
Her şeyden önce, mesaj sahibinin başlattığı, son aşamasına giren ‘Terörsüz Türkiye’ girişimi var.
Ülkemizde bazen gelişmeler gecikir; Mehmet Ağar’ın 20 yıl önceki ‘‘Dağda silah tutacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar’’ tavsiyesi düşünülürse, ‘Terörsüz Türkiye’ de gecikenler arasına eklenebilir.
Son değişim şu: Cumhuriyet’i kuran kadronun eseri sayılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yeni bir partiye vücut vermesi…
Geçmişte de CHP içerisinden doğan bazı partiler olmuştu. Özgür Özel ve arkadaşları uzun zincire bir yenisini eklemiş oldular…
Yeni Parti’yi…
Kurucularının gözünün, yargı kararıyla başka bir kadroya bırakılan ana gövdede -CHP’de- olduğu biliniyor. CHP, bundan böyle, yargının tercih ettiği kadroyla yoluna devam edecek. Ancak Yeni Parti çatısı altında buluşanlar daha kalabalık bir grup.
CHP, yek vücut halinde olduğunda, iktidara gelmesine imkan vermeyen %25-30 oy aralığına hapis bir parti durumundaydı; Yeni Parti kadrosu, biraz da en son yapılan yerel seçimden CHP’yi birinci parti olarak çıkarmanın verdiği güvenle iktidara gelme iddiası taşıyor.
Bunun o kadar kolay olmadığı belli. Ömrü şimdiden yarım asra yaklaşan ve 2071’e kadar sürmek gibi ileri hedefleri bulunan iktidar konumunu kaybetmeme kararlılığına sahip. CHP’nin bölünmesinden de mutlu iktidar. Daha da önemlisi, Yeni Parti’nin tek düşünmesi gereken rakibi iktidar değil, vaktiyle içinde yer aldıkları CHP’de yollara devam edenler, en az iktidardakiler kadar, yeni partinin başarısızlığını ister.
Yine de bütünüyle şanssız sayılmaz bu kadro. Her iktidarda zaman içerisinde yaşanan yıpranma bu defa da kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Vaktiyle var olan kendine güvende zayıflama fark edildiği gibi, sorunların ortadan kalkmasında yetersiz kalındığı da aşikar.
En önemlisi de, iktidarın memnuniyet duyduğunu belli ettiği CHP’deki bölünmenin, eski rakibe karşı sonuç almada işe yaramış olan argümanları işlevsiz bırakma ihtimalidir.
‘CHP’nin bagajları’ diye bilinen tarihin belli bir dönemine ait sorumluluklar, esas sahibi CHP canlılığını korurken, Yeni Parti’ye karşı kolayca kullanılamaz hale gelebilir.
Tercihlerini Yeni Parti’den yana yapan CHP’nin önceki dönemlerden milletvekilleri üzerinden yönetilen eleştiriler de işe yaramayabilir…
Cezaevlerinin ve duruşmaların aleyhlerine kullanılmaları eskisinden daha etkisiz kalabilir.
Okurken kolay gelse de hiç kolay değil bütün bunlar…
Burası İngiltere değil ki, iktidarlar -hatta parti içi iktidarlar bile- kolay değiştirilebilsin…
Uzun yıllar sürmüş Muhafazakar Parti iktidarı, 2014 seçiminde, açık ara İşçi Partisi tarafından kazanıldı, İngiltere’de. Partinin başına dört yıl önce seçilmiş başbakan Keir Starmer halkın beklediklerine cevap veremeyince, iktidarın ikinci yılında, parti-içi değişim süreci başladı.
Daha önce, İşçi Partisi başkanlığına iki kez adaylık koyan, sonrasında milletvekilliğinden ayrılıp ülkenin kuzeyindeki Manchester’de belediye başkanlığı yarışına katılarak seçilmeyi başaran Andy Burnham, yeni görev yerinde icraatlarıyla dikkat çekince, parti-içi mekanizmalar çalışmaya başladı.
Genç bir milletvekili istifa etti, yapılan ara seçimde Burnham başbakan olabilme şartını yerine getirir getirmez Starmer istifasını sundu.
Ne kadar kolay değil mi?
Sosyal psikoloji uzmanları siyasi propagandanın başarılı olması için, yalanların değil, bazı “seçilmiş” gerçeklerin -elbette bir sistematik ve süreklilik içinde- hedef kitleye sunulması gerektiğini söylerler. Peki esas olarak korkularımızın, kaygılarımızın, kızgınlıklarımızın inşa ettiği “gerçek” başkaları için de “gerçek” midir?
Diğer tarafta, başka birilerinin duygu dünyasında şekillenmiş olan gerçeklik algısı bizim için ne ifade eder? Başkalarının gerçekleri bizim gözümüzde düpedüz yalan olabilir mi? Keza bizim gerçek kabul ettiklerimizi başkaları yalan olarak görebilirler mi?
Bu soruları nasıl bir toplumda yaşıyor olduğumuza göre cevaplamak durumundayız. Haddizatında biliyoruz -ve bizzat yaşıyoruz- ki siyasi, etnik, dini veya ideolojik ayrımların fazlasıyla keskin olduğu bir toplum zihinlerde “Biz ve onlar” diye bölünür. Farklı görüşler de gerçek ve yalan olarak ikiye ayrılır. Çünkü herkes aynı yere baksa da orada aynı şeyi görmeyebilir.
Zihnimizde “Ben ve öteki” veya “Biz ve onlar” tasnifi ne kadar netse ajitasyon, propaganda yahut “siyasi iletişim” o kadar kolay başarıya ulaşır. Çünkü objektif gerçekler değil, tabiri caizse sahiplenilip nüfusa geçirilmiş veya tapuya kaydettirilmiş gerçekler duygularımızı harekete geçirebilir ancak. “Bizim gerçeklerimiz”. Yani olayların bizim gözümüzden görünen hali.
Siyasi reklamın (propagandanın) hedefleri ticari reklamın hedeflerinden özünde farklı değildir. Yalnızca birinde öncelikli olarak korkular ve öfkeler, öbüründe ise ümitler, arzular temel alınır… Söz gelimi yeni çıkan bir çamaşır makinasını veya buzdolabını satmak için insanların herhalde korkularını, öfkelerini kışkırtmak değil, potansiyel alıcının konfor beklentilerine seslenmek gerekir. Ama konu siyaset olduğunda enstrüman önceliği tabiatıyla değişmek durumunda.
Gerçi siyasi reklam da bir yere kadar ümitleri, arzuları gıdıklamaya çalışır ama korkular ve öfkeler bu zeminde çok daha elverişli araçlardır. Büyük neticeleri bu ikinciler vermiştir hep… Mesela, 1930’larda Hitler’i iktidara taşıyan propaganda makinası Almanya’yı kalkındırmayı, vatandaşın refahını artırmayı vs. vaat ediyordu elbette ama başarıyı getiren asıl etken Alman toplumunun korkularını ve öfkelerini yönetmesi ve yönlendirmesiydi. Çünkü insanları daha iyi bir gelecek vaadinden ziyade daha kötü bir geleceği önleme vaadi etkiler.
Kimdi hatırlamıyorum, biri söylemişti: Yirmi dolar kaybetmenin verdiği üzüntü, yirmi dolar bulmanın verdiği mutluluktan daha güçlüdür. Aynı şekilde, mesela seçimde iki adaydan birini tercih etmemizdeki motivasyon seçtiğimiz aday hakkındaki olumlu kanaatimizden çok öteki aday hakkındaki olumsuz duygularımızdır. Öteki kazanmasın diye bizimkine oy veririz çoğu zaman. Onun için seçim kampanyalarında seslendirilen “Onlar gelirse şunları kaybedeceksiniz” mesajı çoğu zaman “Bize oy verirseniz bunları kazanacaksınız” vaadinden daha iyi sonuç verebilir.
Türk siyasi tarihinde de bunun örnekleri vardır. Söz gelimi 1950 seçiminde Demokrat Parti’yi iktidara getiren “Yeter, söz milletindir!” sloganı muhalefetteki partinin icraat vaatlerini duyurmayı amaçlamıyordu. Toplum kesimlerinde o günkü iktidara karşı beslenen olumsuz duyguları harekete geçirmeyi hedefliyordu.
1991 seçiminde DYP’nin Demirel için kullandığı “Kurtar bizi baba!” sloganı da esas olarak ANAP iktidarının son döneminde artan ekonomik sıkıntılar ve yolsuzluk iddiaları dolayısıyla Özal’a yönelen öfkeyi yönetmeyi ve yönlendirmeyi hedeflemişti.
2002’de AK Parti’yi iktidara getiren “Türkiye’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” vaadi de özellikle 1999 depremi ve 2001 ekonomik krizi yüzünden seçmenin tüm mevcut siyasi aktörlere karşı duyduğu güvensizlik ve öfke hislerine hitap ediyordu.
Sonraki süreçte ise muhalefet partileri her seçimde Türkiye’yi bu sefer AK Parti iktidarlarından kurtarmayı vaat ettiler ama bu mümkün olmadı. Bunun hem siyasi hem de sosyolojik sebepleri var. Ama bir de AK Parti’nin rakipsiz propaganda makinasının olağanüstü başarısı var.
From the publisher's feed