
Sign up to save your podcasts
Or


Siyasi Ahlak Yasası yolsuzluk yapmaya meyyal siyasilerin ve bürokratların işini zorlaştıracak bir düzenlemeydi.
Pişmiş aşlarına su katacak bir düzenleme.
Yolsuzluk yapabilecek durumdaysam niye yapmayayım?
Bir iş adamının işini görsem, iş adamı da benim işimi görse buna yolsuzluk mu denir?
Bir ihale yapacağım, adamın birine milletin parasından birkaç milyon dolar vereceğim.
İhaleyi verdiğim arkadaş bana beş on kuruş verince ya da beni bir şekilde kar ortağı yapınca yolsuzluk mu oluyor?
Saçma!
Bu tür işlere mâni olmak geri kafalılıktır. İş bilmezliktir.
Rüşvet ve kar paylaşımı kalkınmanın dinamosudur.
Ayrıca mahalle temsilcilerinden, ilçe ve il başkanlarından en üst kademelere kadar siyasete intisap etmiş fertlere şevk verir.
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun tasfiyesi bir bakıma böyle bir zihniyetin, iş yapma şeklinin devamından yana olanlara yaradı.
Yasa çıksaydı Davutoğlu’nun umduğu ya da düşündüğü gibi yolsuzların elini kolu bağlanır mıydı?
Belki bağlanırdı.
Çıkmayınca tehlike geçti. Herkes büyüklerinden gördüğü usul üzere devam etti.
Yine de Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan ve AK Parti genel başkanlığından siyaset ahlakına aykırı bir operasyonla uzaklaştırılmasında başarılı olma ihtimalinin etkisi siyasi ahlak yasasını çıkarmak istemesinin etkisinden daha fazladır.
(‘Siyasi ahlak’ tabirinin ahlakla alakası var mı? Eskiden filozoflar siyaseti yüksek bir ilim sayarlarmış. Belki o zaman öyledir. Bugün siyasetle ahlakın arasındaki irtibat koptu. Birinin olduğu yerde öteki durmuyor.)
Davutoğlu bu tasfiyeye maruz kaldıktan sonra bir süre AK Parti’de kaldı.
Zaman zaman partinin ve hükümetin uygulamalarını içeriden eleştirdi.
AK Parti’den veya medyasından hiç kimse bu eleştirilerin haklılığı, Davutoğlu’nun söylediklerinin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde durmadı.
Her eleştiriyi doğruluğuna yanlışlığına bakmaksızın Davutoğlu’na saldırmak için bahane olarak kullandılar.
Sonra da Davutoğlu’nu ihraç talebiyle disipline sevk ettiler.
Davutoğlu da partinin dışına çıktı.
‘Trenden inmek’ tabiri AK Parti’de zaman zaman kullanılıyor.
Belki bazıları için doğrudur. Davutoğlu için doğru değil.
Davutoğlu’nun durumu için ‘trenden itilme’ tabiri doğruya daha yakın.
Davutoğlu AK Parti’den ayrıldıktan sonra Gelecek Partisi’ni kurmak için çalışmaya başladı.
Parti teşkilatının oluşturulmasında AK Parti’nin kuruluşundaki siyasi ilkelerle barışık isimlere ağırlık verdi.
Davutoğlu’yla hemen hemen eş zamanlı olarak AK Parti’nin ekonomi politikalarının lideri Ali Babacan da parti kurmak için kolları sıvadı.
Burada bir sorun vardı.
Ağırlıklı olarak muhafazakâr ve liberal (ya da demokrat) olan ve AK Parti’nin kuruluş ilkeleriyle barışık iki siyasi parti kurmak doğru bir şey miydi?
İki siyasi kadro birlikte yola çıksalar yani iki değil de bir tek parti kursalar bunun halk üzerindeki daha olumlu ve verimli bir etkisi olmaz mıydı?
Genel kanaat: Evet olurdu.
Davutoğlu bunu sağlamak için tekliflerde bulundu, fakat sonuç elde edemedi.
Davutoğlu kendisinin feragatte bulunmaya hazır olduğunu da beyan etmiştir.
Kabahati taraflardan birine yazsak da olur yazmasak da.
İki siyasetçi, eğer isteselerdi bir çaresini bulabilirlerdi diye düşünülebilir.
İnce ince tartmadan, bugünden o günlere bakarak şöyle de düşünülebilir.
İki ayrı parti kurmak yanlış olduysa bu başta Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu olmak üzere iki kadronun birlikte yaptıkları bir yanlıştır.
Eğer doğru olduysa doğruyu da birlikte yapmış oldular.
Sonuçta, Ahmet Davutoğlu, doğru işler yapabilmek için, doğru bir niyetle Gelecek Partisi’ni kurdu fakat toplum Davutoğlu’nun bu çabasına doğru bir karşılık vermedi.
Milletin, Davutoğlu’nun düzeltmek istediği yanlışların düzeltilmesini talep edecek bir kıvamda olmadığını düşünebilir miyiz?
Belki de alıştık o yanlışlara. Yanlışlarımızı kaybetmekten korkuyoruz.
Davutoğlu’nun siyasi çabasıyla ve bu çabanın maruz kaldığı muameleyle ilgili söylenecek başka şeyler de var.
Belki fırsat olur yazarız, şimdilik burada bırakalım.
Ahmet Davutoğlu, 12 Aralık 2019’da yayımladığı 15 sayfalık sert bir sistem eleştirisi manifestosuyla kurduğu Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerine, altı buçuk yıl sonra yine sert bir sistem eleştirisi içeren “Yarının Türkiye’si İçin” başlıklı dört sayfalık manifestoyla son verdiğini açıkladı.
Elbette önümüzdeki günlerde Gelecek Partisi bir veda kongresi yaparak, resmi olarak kendisini feshedecektir.
AK Parti’nin kurucularından eski TBMM Başkanı Bülent Arınç sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Ahmet Davutoğlu’nun siyasetten çekilme kararını yerinde bulduğunu belirtmiş… Arınç’a göre Davutoğlu zaten başından itibaren AK Parti’ye muhalif bir parti kurmamalıymış, AK Parti’de “liderlerine bağlı bir şekilde” kalmaya, eleştiri ve öneri hakkını sonuna kadar kullanmaya devam etmeliymiş…
Bu sözleri, 2001 yılında, mensubu olduğu Fazilet Partisi’ni ve lideri merhum Necmettin Erbakan’ı “Parti içi demokrasi yok; bütün partilerde Nazi tipi bir anlayış, tek adamlık ve lider sultası hakim. Biz lider partisi yerine ortak aklın öne çıkacağı bir parti olacağız” (Milliyet, 15 Temmuz 2001) sözleriyle eleştirerek AK Parti’nin kuruluşunda yer alan Bülent Arınç değil de başka bir siyasetçi söyleseydi, belki üzerinde durmazdım.
Çünkü Arınç, bir zamanlar lider sultasına karşı parti içi demokrasiyi, ortak aklı ve çoğulculuğu savunan siyasal kopuşun en güçlü birkaç isminden biriydi. Üstelik düşünün, o gün ‘tek adamlık’ eleştirisi yaptığı Necmettin Erbakan iktidarda değildi. Tek adamlığı devletin kurumları üzerinde değil, kendi partisinin sınırları içinde etkiliydi. Yine “demokrasi yok” eleştirisi de parti içi demokrasinin yokluğu ile sınırlıydı. “Demokrasi” ve “tek adam”a yönelik eleştirilerin siyasal ve kurumsal maliyeti partisinin iç işleyişi ile sınırlıydı, Meclis’ten yargıya, bürokrasiden medyaya kadar devletin bütün kurumlarına ve nihayetinde toplumunun tamamına yansıyan maliyeti yoktu.
Erdemliler Hareketi’nin AK Partiyi kurduğu dönemde yeni bir siyasi oluşuma yönelmek elbette riskliydi, ancak yeni bir siyasi parti kurmak ülkede ağır bir siyasal bedel taşımıyordu.
Bugün ülkemizde tablo nasıl?
Doğru; Ahmet Davutoğlu da Ali Babacan da AK Parti içinde kalabilir, siyasi ve özel hayatlarındaki konforu hiç bozmadan yollarına devam edebilirlerdi.
Hatta zaman zaman “liderlerini” gerçek anlamda rahatsız etmeyecek türden, sonucu olmayan, “dostlar alışverişte görsün” kabilinden birkaç eleştiri de yaparlardı. Böylece hem itiraz etmiş görünür hem de iktidarla aralarındaki güvenli mesafeyi korurlardı.
Hatta Davutoğlu “düşük profilli başbakan” olmaya razı olsaydı, Siyasi Etik Yasa’nın çıkması için diretmeseydi, 17 -25 Aralık sürecinde adı rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmış yozlaşmış bakanları istifaya zorlamasaydı, “yüce divanda aklanın gelin” demeseydi Erdoğan’ın kıymetlisi olur, AK Partili siyasetçilerin önünde el pençe saygıyla eğildikleri hocaları olur “Başbakanlık” görevine devam ederdi.
Pelikan darbesiyle görevini bırakmak zorunda kaldıktan sonra da sesini çıkarmasaydı AK Parti içinde kalmaya devam etseydi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi eleştirileri yapmasaydı, yeni bir parti kuracak işaretleri vermeseydi Şehir Üniversitesi kapatılmaz, Şehir Üniversitesi’nin yanına bir Şehir Üniversitesi daha açılırdı, değil mi?
Bütün bunlara kim ne diyebilirdi ki?
Bülent Arınç AK Parti’nin içinde hangi yanlışı düzeltebildi?
Hangi uyarısı karşılık buldu?
Söylenecek çok şey, sorulacak çok soru var elbette.
Neredeyse 31 Mart 2024’teki yerel seçimden beri CHP’nin (Bugünlerde Yeni Parti’nin) oy oranını konuşuyor, bu partinin AK Parti’nin hâlâ önünde olup olmadığını, önündeyse kaç puan önünde olduğunu merak ediyoruz.
Seçimden bu yana yapılan araştırmalar, CHP’de mutlak butlan kararıyla bir iç kriz yaratılana kadar bu parti ile AK Parti’nin hep araştırmaların hata payı içinde kalmak üzere başa baş olduğunu gösteriyordu.
Bazen AK Parti bir veya iki puan öne geçiyor, bazen de CHP aynı şekilde önde gözüküyordu ama bu gündelik oy değişimlerinin ötesinde bu iki parti arasında bariz bir farklılaşma araştırmalara yansımıyordu.
İki yılı aşkın süredir ben dâhil herkes bu iki parti arasındaki çekişmeye bakıyor ama korkarım gözden kaçırdığımız bir şey var:
AK Parti ister CHP’nin bir-iki puan önünde olsun ister gerisinde, eğer bugün konuşulan yüzde 33-37 arası oranlar geçerliyse Cumhur İttifakı’nın bir sonraki seçimde parlamentoda çoğunluğu kaybetmesine kesin gözüyle bakabiliriz.
Gerek seçimlerde yüzde 10 barajının düşürülmesi ve gerekse seçim ittifaklarına izin veren seçim sistemi sayesinde Türkiye parlamento seçimlerinde temsilde adaletin en yüksek olduğu dünya ülkelerinden biri hâline geldi.
Kimse hatırlamaz ama ben söyleyeyim: Türkiye’de temsilde adaletsizlik rekoru, AK Parti’nin tek başına iktidar olarak çıktığı 2002 seçiminde yaşandı. Atılan oyların yüzde 45’i parlamentoya yansımadı, çünkü oy verilen partiler yüzde 10 barajını aşamadı. Ondan önceki rekor 1999 seçimindeydi ve seçmen iradesinin yüzde 18’i Meclis’e yansımamıştı.
2007 seçiminde bu oran yüzde 13,1’e düştü; 2015’te yapılan iki genel seçimde temsilde adalet bir hayli iyiydi; sırasıyla yüzde 4,4 ve 2,6 oy Meclis’e yansımadı.
İttifak sisteminin uygulandığı 2018 genel seçiminde sadece yüzde 1,3 oy Meclis’e yansımadı; 14 Mayıs 2023’te ise bu oran yüzde 2,2’ye yükselmesine rağmen kabul edilebilir bir orandı.
Şimdi Mayıs 2028’de veya daha önce yapılacak seçimde de benzer bir durum olacağını varsaymalıyız; çünkü hem siyasette bir konsolidasyon var hem de dediğim gibi baraj yüzde 7’ye düştü ve ittifak kurmak mümkün.
AK Parti ve MHP’nin kurduğu, küçük ortak olarak BBP ve zaman zaman başka partilerin de yer aldığı Cumhur İttifakı, 2018’de yüzde 53,66 oy almıştı. 2023’te ittifaka Yeniden Refah da katıldı ama oy oranı yüzde 49,50’ye düştü.
Düştü diyorum, matematiksel bir durum olarak yoksa yüzde 49,5 oy elbette çok iyi bir oy ve ittifak da Meclis’te Yeniden Refah aralarından ayrılmış olmasına rağmen çok rahat bir çoğunluğa sahip.
Fakat bir sonraki seçim için aynı şeyi söylemek kolay olmayabilir. Çünkü eğer AK Parti yüzde 33-37 aralığındaysa (çok daha düşük gösterenler de var) ve bu arada MHP de yüzde 7-9 arasında bir yerdeyse, Cumhur İttifakı çoğunluğunu kaybetmeye çok yakın demektir. İki parti toplamı, yüzde 40-46 aralığında gözüküyor ama yüzde 46 çok uzak bir ihtimal gibi duruyor.
Yüzde 2 gibi bir geçerli oy oranının seçimde Meclis’e yansımayacağını varsaysak, muhalefet hâlâ çoğunluğu elde edecek gibi gözüküyor. Bu Meclis’e yansımayacak oyları artırma ihtimalini artıracak bir olasılık, Yeni Parti nedeniyle CHP’nin yüzde 7’lik barajın altında kalması olabilir.
Şu anda çok sayıda bilinmeyen bulunduğu için CHP’nin olası geleceğiyle ilgili spekülasyon yapmak bile anlamlı olmaz.
Eğer Cumhur İttifakı Meclis’te çoğunluğu sağlayamayacaksa, cumhurbaşkanı seçimini bu ittifakın adayı kazansa bile kendisine hiç de dostça yaklaşmayan bir Meclis’le çalışacak demektir.
Bölgenin bütününe ve oradan da çok daha geniş bir coğrafyaya yayılma ihtimali bulunan bir savaş devam ediyor ve bütün dünya bu işin nereye varacağını merak ediyor.
Savaş İsrail’in zorlamasıyla Amerika tarafından başlatıldı, ancak son zamanlarda cepheye Irak, Suudi Arabistan, Yemen ve hatta Ukrayna gibi ülkelerin de ismi karışıyor.
Niyet savaşı mümkün olduğu kadar geniş bir coğrafyaya yaymak…
Sebep açık: Savaşı başlatanlar bekledikleri gibi gitmediğini gördüler. Pahalıya patlayan savaşın bir an önce bitmesi başlatanlar için en iyi çözüm; ancak nasıl bitireceklerini bilmedikleri için işin içine başka ülkeleri katmaya ve sorumluluğu yaymaya çabalıyorlar…
İsrail ve ABD savaşı bir çırpıda bitirebileceklerini, bu arada İran’ı dize getirince Tahran rejimini de değiştireceklerini hesap etmişlerdi.
Karşılarında 1990 ve 2003 yıllarında çökerttikleri Irak gibi bir ülke var sanıyor, halkın önemli bir çoğunluğunun rahatsızlık duyduğu rejimin uzun ömürlü olmayacağını düşünüyorlardı.
Kazın ayağının öyle olmadığını yaşayarak gördüler…
ABD başkanlığında ‘kral’ edasıyla davranan Donald Trump, gerçekleştirmek istediği temel kurumları iradesi önünde boyun eğdirme işlevinin savaş sayesinde kolaylaşacağı hesabındaydı; o proje de iflas etti.
Trump’ın halktaki desteği, önceki başkanların ilk iki yıllarında hiç yaşamadıkları kadar düşük.
Kendisini az zararlı gösterecek herhangi bir anlaşmaya hazır aslında Trump; Cumartesi günü, Truth Social hesabından ‘‘Duyurduğum saldırıyı, DÜNYAnın müstakbel çıkarı ve aynı şekilde başarılı ve müreffeh İran’ın ayakta kalması için, bir an önce bir ANLAŞMA yapabilmeye bağlı olarak, iptal ettim’’ mesajını yayımlaması bunun ilânı… [Büyük harfler Trump’a ait.]
İran tarafı ise, tam tersine, bu savaşı yalnız Trump’a değil, ABD’ye de pahalıya ödetmek niyetinde; ancak bunu da karşı tarafa sanki her an yelkenleri indirebileceklermiş hissini vererek gizliyorlar…
Trump’ın bilmediği, ABD’nin de unuttuğu gerçekler var:
Şu sıralarda İran’da yönetimde bulunan kadrolar, İran’ın zengin petrol kaynaklarını ebediyen kendi çıkarları için kullanabilmek ve bunun için de önce Şah’ı ayakta tutmak, bunu başaramayınca sürgünden geri getirmek amacıyla, CIA tarafından hayata geçirilen Musaddık darbesi (1953) ardından doğmuş bir nesil…
O nesil, 1979’de gerçekleşen ‘İslam devrimi’ öncesinden başlayarak günümüze kadar, hemen her dönüm noktasında, boğazları yırtılıncaya kadar ‘‘Merg ber Amrika’’ (‘‘Amerika’ya ölüm’’) diye bağırarak bugünlere gelmiş erkek ve kadınlardan oluşuyor…
Devrim sonrasında, o neslin gençleri, ABD’nin Tahran büyükelçiliğini işgal ederek çok sayıda diplomatı rehin tutmuş ve süreci Washington’da istemedikleri başkan Jimmy Carter’ın yerinden edilmesi amacıyla kullanmışlardı.
Perde gerisinde pazarlıklar yürüttükleri Ronald Reagan’ın başkan seçilmesini sağlayan, 1980 seçimi döneminde İran’dı.
Çoğu diplomat 66 Amerikalı’yı büyükelçilikte rehin tutanlar, o sırada başkan olan ve bir önceki yılbaşını Şah Rıza Pehlevi’nin konuğu olarak Tahran’da kadeh tokuşturarak geçirmiş Carter’a ders vermek istediler.
Rakibi Reagan’ın adamlarıyla pazarlıklar yürüttü İranlılar ve TV’ler seçimi onun kazandığını duyururken, 444 gün boyunca rehin tuttukları Amerikalıları ülkelerine teslim ettiler…
Dönemin öğrencileri şimdinin ülke yöneticileri konumundalar…
Şimdi de, muhtemelen, bir yandan savaşı ve müzakereleri sürdürürken, bir yandan da Trump’ın iktidardan gidişini kolaylaştırmanın yollarını arıyorlar…
Buna karşılık, 1950’lerden -veya 1979’dan- şimdiye, kim bilir, ABD siyasetinde kaç başkan ve onunla birlikte yönetime gelmiş her düzeyde bilgili kaç insan değişti. Değişen her başkan ile birlikte kurumların kimliği de farklılaştı. Trump da zaten, geçmiş yönetimlere saygısı olmadığı için, o dönemlerde İran ile ilgili dosyayı tutan bürokratların hiçbirinin yüzünü görmek istemedi.
İran konusunu, damadı Jared Kushner ile ülkesinin Ortadoğu temsilcisi atadığı dostu müteahhit Steve Witkoff’a Netanyahu’nun anlattığı kadarıyla biliyor Trump…
Genel seçim ile yerel seçimin dinamiklerinin farklı olduğu malum. Ancak bu dinamiklerin birbiriyle tamamen ilgisiz olduğunu hiç kimse söyleyemez.
Bu bakımdan 2023 genel seçiminde ciddi bir başarı gösteren mevcut iktidar partisinin, aradan henüz yalnızca dokuz ay geçmişken yapılan 2024 yerel seçiminde yaşadığı önemli bir mesaj olarak görülmeliydi. Öyle görüldü mü peki?
Öyle görüldüyse, iktidar partisi tarafından neler yapıldı bu hususta? Ne gibi siyasi tedbirler alındı?
Öyle görülmediyse, yani 2024’te oluşan tablo ciddiye alınmadıysa, hangi saikle ciddiye alınmadı, önemsenmedi?
Bugün yaşanan tuhaflıkların açıklaması bu soruların cevaplarıyla bağlantılı olsa gerek.
İki yıl önce yapılan yerel seçimlerde AK Parti’nin oy oranı bir önceki belediye seçimlerine göre 9 puan düşerek yüzde 30’a geriledi. Bu arada, 2019’daki seçimde elinden çıkan İstanbul ve Ankara’ya ilaveten bu sefer Bursa, Balıkesir, Afyon gibi önemli kalelerini de kaybetti.
İzmir uzunca süredir CHP’de. Adana, Antalya, Mersin gibi büyük merkezler son birkaç dönemdir muhalefet adaylarını seçiyor.
Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerinde AK Parti’nin durumu o kadar vahim olmasa bile oralarda da düzenli ve bariz bir oy gerilemesi var.
Yani en azından yerel seçim sandığında iktidar partisinin oyları bütün bölgelerde sürekli eriyor.
2024 seçiminde İstanbul’da büyükşehirin ardından ilçe belediyelerinde de çoğunluk ana muhalefet partisine geçti. CHP’li ilçe belediyelerinin sayısı 14’ten 26’ya çıkarken AK Parti’nin belediyeleri 24’ten 13’e düştü.
26’ya 13 oranı iktidar partisinin en büyük kalesi olan bir şehir için alarm seviyesi kabul edilerek, “Nerede yanlış yaptık” diye bir sorgulamaya ve yeniden toparlanma çabasına vesile olmalıydı. Siyasi aklın gereği buydu. Ama bu yapılmadı.
Bunun yerine “silkeleme” sürecinde gerçekleşen yargı operasyonları, görevden uzaklaştırmalar ve siyasi transferler sonucunda AK Parti şu anda İstanbul’un 19, CHP ise 18 ilçeyi yönetiyor.
Yani iki rakipten biri 13’ten 19’a çıktı, diğeri 26’dan 18’e düştü.
Yalnızca CHP’den değil, hemen hemen bütün muhalefet partilerinden çok sayıda belediye başkanı iktidar partisine transfer oldu.
Aynı şekilde AK Parti’nin milletvekili sayısı da seçimden bu yana arttı. 2023 genel seçiminde 268 milletvekili çıkarmıştı. Bugün TBMM’de 277 milletvekiline sahip.
İktidar partisi seçime girmeden sandalyelerini arttırmayı başardı ama kendine sorması -ve tabii cevaplaması- gereken bir soru ortaya çıktı şimdi:
Sandıkta kaybedilen üstünlüğün sandık dışı yollarla geri alınması, gelecek seçimlerde seçmen davranışını nasıl etkiler?
AK Parti yöneticilerinin yerinde olsam bunu bir düşünürdüm…
Elbette muhalefet partilerinin yönetim kadrolarının da durup düşünmeleri gereken bir konu bu. Mesela, muhalefet partileri adına aday olup muhalif seçmenin oylarıyla göreve gelen belediye başkanları veya milletvekilleri nasıl bu kadar kolayca iktidar partisine geçiyor?
Bu sorunun tek bir cevabı olduğu söylenemez. Çünkü herkes için farklı sebepler söz konusu olabilir. Ortaya atılan iddialara bakarsanız, kimileri korkuyla, kimileri çıkar beklentisiyle hareket ediyor olabilir. Demek ki ya havuç ya da sopa.
Belki bir üçüncü açıklama daha bulunabilir: Belki de kimi siyasetçiler belirli bir aşamadan sonra olaylara bizim baktığımız gibi bakmamaya başlıyorlar. Muhtemelen partiler arasında önemli bir farklılık görmüyorlar.
Belki de biz siyasetçiyle siyaset esnafını birbirine karıştırıyoruz.
Her ne olursa olsun, neredeyse tüm vatandaşların şaşkınlıktan ağızları açık seyrettiği bu transfer trafiğinin toplam sonucu, olsa olsa bir bütün olarak siyaset kurumunun toplum nezdinde güven kaybetmesi olabilir. Transferlerin amacı budur diyemeyiz ama karşımızdaki tablo “siyasete duyulan güven” konusunda kesinlikle iç açıcı bir işaret değil.
Bu noktadan yola çıkılarak nereye gidilebilir, kestirmek imkansız.
Muhafazakâr kesimde yaygın duygu, Osmanlı modernleşmesine, özellikle de Tanzimat’a en azından soğuk bakmalarıdır.
Meşrutiyet döneminde Türkçüler, Cumhuriyet döneminde Kemalistler ve solcular da Tanzimat’a şiddetle karşıydılar. Türkçülere göre Tanzimat kozmopolitti, Osmanlı kimliğini esas alıyordu. Kemalistlere göre, hem kozmopolitti hem “inkılapçı” değildi. Solculara göre Tanzimat emperyalizme kapıları açmış, Osmanlı sanayiini çökertmişti.
Başta ideolog Necip Fazıl’a göre Tanzimatçılar “sahte kahramanlar”dı. “Ruh kökümüze” ihanet etmişlerdi…
BİLİM İHTİYACI
Erdoğan’ın bakışı “tarihsel” değildir, “siyasal”dır.
Erdoğan, Osmanlı’nın geri kaldığını fark edince, teknoloji almak için Batı’ya öğrenci gönderdiklerini söyleyerek şöyle devam eder:
“Bugün geriye doğru baktığımızda bu tercihin çok da isabetli olmadığını anlıyoruz. Mühendislik öğrensin diye Batı’ya gönderdiğimiz öğrenciler çoğunlukla zihinleri bize yabancı fikirlerle iğfal edilmiş olarak ülkelerine dönmüşlerdir…”
Erdoğan Abdülhamid’i bunun dışında tutar, ama devletin ömrünün yetmediğini söyler.
Evvela Erdoğan’ın “yabancı fikirler” dediği düşünceler, Osmanlı tarihinde Abdülhamid zamanında zirve yapmıştı çünkü eğitim gelişmişti. Tıp öğrenenler biyoloji ile, matematik öğrenenler yeni bir evren tasavvuruyla karşılaşıyordu.
Bugün muhafazakarlarımızın kutsadığı “milli irade” kavramı da Fransız Jakobenlerden bize geldi. “İğfal” mi edilmiştik?!
Erdoğan’ın aynı konuşmasında zikrettiği “Hezarfen, Ali Kuşçu, Uluğ Bey” Osmanlı’da gayet iyi biliniyordu. Ali Kuşçu’yu Fatih çağırmıştı.
İsmiyle müsemma Uluğ Bey’i kendi oğlu öldürtmüştü! Orta Asya’daki muazzam bilim güneşinin sönmesi ve karanlığın basması konusunda Frederic Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” adlı eserini mutlaka okumak lazım. (Knonik Yay.)
YENİ BİLİMLER
Ali Kuşçu’yı baş tacı yapan büyük hükümdar Fatih’ten yüzyıl sonra, Takiyüddin’in İstanbul’daki rasathanesi, 1580’de Şeyhülislâm Ahmed Şemseddin Efendi’nin “uğursuzluk getirir” fetvası üzerine top atışlarıyla yıkıldı.
Oysa Batı’da Kopernik, Bacon, Galieo, Kepler, Bruno öncülüğünde yeni bir bilim anlayışı gelişiyordu.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “Osmanlı Matematik Literatürü Tarihi”nde yazdığına göre, 19. Yüzyıla kadar Osmanlı’da matbaada basılmış tek matematik kitabı yoktu, var olanlar elyazmasıydı.
Osmanlı’daki geleneksel bilim anlayışının, Avrupa’yı şaha kaldıran yeni bilimleri üretme kapasitesi yoktu. Katip Çelebi’nin yakınmaları da bunu teyid eder.
Onun için Avrupa’ya öğrenci göndermek çok doğruydu. Japon ve Rus modernleşmesi de öğrenci göndererek başlamıştı.
Bugün ABD üniversitelerinde en büyük yabancı grup, Çinli öğrencilerdir.
VE TANZİMAT…
Dahası, yeni bir iktisat bilimi ve yeni bir hukuk bilimi de gelişiyordu. Devlet idaresi için bunlar mühendislik kadar gerekliydi.
III. Selim ve II. Mahmut gibi büyük reformist padişahlarımız, devlet yönetimi için gerekli kurumları bile bulunmayan Osmanlı’da reforma “askeriye” ve “mülkiye” ile başladılar.
Namık Kemal’e göre Osmanlı “derebeylikler devleti” haline gelmişti. Tanzimat, Osmanlı’nın kurumlar ve kurullar devleti haline gelmesinin büyük başlangıcıdır.
Padişahın emriyle “siyaseten katl” ve “müsadere” kaldırıldı. Askerlik ve vergi kuralları konuldu. “Rabita-i vatandaşî” ilkesi kabul edildi, devletin temeli fıkıh değil, “vatandaşlık bağı” olacaktı.
1869 yılında “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi” ile ilköğretim mecburi hale getirildi.
Yargıtay, Danıştay, Sayıştay kuruldu. O günün şartlarında modern Ceza ve Ticaret kanunları çıkarıldı. Seküler Nizamiye Mahkemeleri kuruldu. Mecelle yayınlandı. Timar sistemi ilga edildi, “Arazi Kanunnamesi” ile özel mülkiyete geçildi. Bu büyük reformların beyni, büyük Cevdet Paşa’dır.
Bu reformları, Namık Kemal’in fikir öncülüğünde Meşrutiyet izleyecektir. Doğal sonucu Cumhuriyet... Cumhuriyet’in doğal evriminin gereği de hukukun üstünlüğüne ve kuvvetler ayrılığına dayalı demokratik cumhuriyettir.
AK Parti, Terörsüz Türkiye’de çerçeve yasa teklifini geçen hafta Meclis’e sunacaktı. Yine rötar yaptı, gecike gecike bu haftaya kaldı.
DEM Parti’li Cengiz Çandar’a göre içeriği hâlâ sır; Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Öcalan ve MİT Başkanı Kalın biliyor, DEM bile bilmiyor.
Hazırlanan yasanın ne içerdiğini bilenlere herhalde MHP lideri Bahçeli’yi de eklemek gerek.
Oysa DEM, oldu-bittiye getirilmesine karşıydı. Hem daha fazla geciktirilmemesini hem de tartışmak ve üstüne düşünmek için yeterli zaman tanınmasını istiyordu.
Çandar bu hafta jet hızıyla Meclis’ten geçirilmesini bekliyor.
Demek tıkanma henüz bizlere söylenmemiş bir formülle aşıldı.
En büyük tıkanma, Öcalan’a statü verilip verilmeyeceğinde yaşanıyordu.
Bahçeli, PKK örgütünün feshiyle Kurucu Önder vasfını yitireceğinden Terörsüz Türkiye’ye hizmetlerini sürdürebilmesi için Öcalan’a “koordinatör” gibi yeni bir statü verilmesini önermişti. Statü sorununu çözmeye çağırıyordu.
Öcalan, Kandil ve DEM için de Öcalan’a bir statü verilmesi olmazsa olmazdı, şart koşuyorlardı.
Ayrıca çerçeve yasanın sınırlarının daraltılmamasında, örgüt yöneticileriyle üyelerinin ve suça bulaşanlarla bulaşmayanların ayrılmamasında, hepsinin bir tutulmamasında ısrarcıydılar.
Yasa geçip statüsü resmileştiğinde Öcalan, İmralı’da kendisi için inşa edilen yeni ikâmetine taşınacak, serbest çalışma koşullarına kavuşacaktı.
Düne dek DEM’lilerin dediği buydu.
Dünse DEM İmralı heyeti Öcalan’la son görüşmelerinden müjdeli bir haber getirdi.
Öcalan iyimser konuşmuş, özetle şu mesajı iletiyordu:
“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bu adımın barışa ve ekonomiye devasa katkısı olacaktır. Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”
Kapısı aralanacak demokratikleşmenin 86 milyona hizmet edeceğini, kimseyi dışlamayacağını, her kesimin yararlanacağını özellikle vurguluyordu. Ama Öcalan, kendisi ve dağdaki PKK yöneticilerinin legal statü talebi neye bağlandı, o konuda bir şey demiyordu.
Hatırlayın, daha önceki mesajında “devlete hizmet etmesi isteniyorsa statüsüz olmayacağı, son bir ara formül deneyeceği, statü sorunu yine çözülmezse çekileceği, sabrıyla oynanmaması gerektiği, yeterince oyalandığı” tepkisi öndeydi.
AK Parti’nin buna sıcak bakmadığı bilgileri sızmıştı. Yasada Öcalan’a statü olmayacağı, ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkumuna nasıl statü verecekleri şeklindeydi.
Kulis haberleri, AK Parti kurmaylarının dağdakilere de sandıkları ve umdukları gibi bir yasal statü vermeyi düşünmediklerini yazıyordu.
PKK yöneticileriyle örgüt üyeleri, dağdakilerle cezaevindekiler, suça bulaşanlarla bulaşmayanlar ayrılacaktı. Aynı düzenlemeye tabi tutulmayacaklardı.
Tarafların yasadan beklentileri arasındaki bu makas kapanmış olmalı. Fakat nasıl bir formülde anlaştılar, Öcalan neyle ikna edildi, Meclis’te desteği istenen diğer partiler haberdar değil.
Kapalılık ve gizlilik bir yere kadar kabul edilebilirdi, sürecin doğasındandı.
Ancak Meclis aşamasına gelmiş bir süreçte milletten ne, nereye kadar saklanabilir?
Şüphe ve güvensizliğin ilacı şeffaflıktır. Ne kadar erken açıklanırsa toplumsal desteği artırmaya o kadar iyi.
Ahmet Davutoğlu’nu 70’lerden beri biliyorum. Adını ilk Mustafa Özel’den mi işitmiştim? Emin değilim. Rahmetli Ramazan Dikmen’in “Boğaziçi’nde Ahmet Davutoğlu isminde bir arkadaş varmış. Birkaç dil bilen, entelektüel, kaliteli bir arkadaş” dediğini de hatırlıyorum.
Tanımam daha sonra. Cağaloğlu’nda karşılaşmış olabiliriz. Bilim Sanat Vakfı’ndaki programlardan birinde kendisini dinlemiş olabilirim.
Bazı konuşmacıları bir başında bir sonunda dinleseniz olur. Ahmet Hoca o konuşmacılardan değildi. Konuşmalarında boşluk olmazdı. Zihninizin sürekli uyanık olması gerekiyordu, yoksa konuyu kaçırırdınız.
Bunu tabii ilmi konuşmalar için söylüyorum. Politik konuşmaların böyle yoğun olması gerekmiyor.
Sonradan Yeni Şafak’ta teşrik-i mesaimiz oldu. Hayır, dirsek dirseğe değil. Ahmet Hoca yazarımızdı, biz gazetenin mutfağındaydık.
Stratejik Derinlik önemli bir uluslararası ilişkiler kitabıydı. Bir teori olarak kalmadı. Davutoğlu önce danışman sonra bakan olarak AK Parti hükümetlerinde görev alınca uygulama alanı da buldu.
Arkasından çok laf edenler, ileri geri konuşanlar oldu. Bilhassa AK Parti’den ayrıldıktan sonra. Birileri Ahmet Hoca’nın aleyhinde konuşana ecir mi veriyordu?
Muhtemel.
Mamafih Türk diplomasinin bugün doğuyla da batıyla da ilişki kurabilecek kabiliyette kalmasının ‘Stratejik Derinlik’le alakası vardır.
Suriye iç savaşı, Davutoğlu’nun omuzlarına yüklenmiş bir ‘bagaj’ olarak hatırlanır.
Kötü bir savaştı. Suriye halkı için büyük bir yıkımdı. Türkiye’ye maliyeti de ağır oldu.
Bütün faturayı Davutoğlu’nun mu ödemesi gerekiyordu? Başka hiç kimsenin, mesela Başbakan Erdoğan’ın sorumluluğu yok muydu?
Bence fatura bölüştürülebilirdi. Fakat faturanın tamamını Davutoğlu’na ödetmek herkesin kolayına geldi.
Davutoğlu ya da o zamanki Türk hükümeti Suriye rejimiyle ipleri koparmak yerine Beşşar Esed’in halkına saldırmasına mâni olmanın yollarını arasaydı daha doğru davranmış olurdu.
Bazen krizi yönetemezsiniz, kriz kendisini yönetir.
Hatta bazen kriz sizi de yönetir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Çankaya’ya çıkarken yerini Ahmet Davutoğlu’na bıraktı. Bu önemli bir tercihti.
Davutoğlu da başbakan olarak görevinin gereğini yaptı. Düşük profilli bir başbakan olarak değil, gerçek bir başbakan olarak.
Davutoğlu’nun başbakan olarak katıldığı Kasım 2015 seçimlerinde AK Parti yüzde 49 oy almıştı. Yani arkasında kuvvetli bir oy desteği de vardı.
Fakat zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Başbakan Davutoğlu arasında ihtilaflar oluyordu.
Milletvekili aday tercihlerinde, bakan tercihlerinde. Hatta bakanlar kurulunu kimin toplayacağı gibi konularda.
Bunlar küçük ihtilaflardı, fazla gürültü çıkmadan bir şekilde çözülüyordu.
Daha büyük ihtilaf 17-25 Aralık’ta yolsuzlukla suçlanan bakanların Yüce Divan’a gönderilip gönderilmemesi konusunda çıktı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müdahalesiyle bakanların Yüce Divan’da yargılanması önlendi.
Davutoğlu ‘siyasi ahlak’ yasasına önem veriyordu.
Türkiye’deki yolsuzluk piyasasını bozabilecek bir düzenlemeydi. Bunun için bir dizi reform yapılması gerekiyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu reformlar için Başbakan Davutoğlu’nu
“Eğer bunu yaparsan teşkilatlarda görev yapacak il başkanı bulamazsın” diye uyardığı rivayet edilir.
Kısmen bu reformlar kısmen de Suriyeli göçmenlerle ilgili anlaşmalar Türk vatandaşlarının AB ülkelerinde vizesiz seyahat etmesinin yolunu açacaktı.
Böyle bir anlaşma Davutoğlu’nun hanesine yazılabilecek önemli bir başarı olabilirdi.
Tam bu sıralarda, başbakan ve AK Parti genel başkanı olan Davutoğlu’nu tasfiye için hiç de centilmence olmayan bir oyun oynandı.
AK Parti’nin 47 MKYK üyesi il ve ilçe teşkilatı atama yetkisini genel başkandan alıp MKYK’ya veren belgeyi Davutoğlu’nun gıyabında imzaladılar.
Davutoğlu birkaç gün sonra kongre kararı aldı.
Bu bir çeşit tasfiyeydi.
Siyasi ahlak yasası bu tasfiyede etkili olmuş mudur?
Olmuştur.
Ama zannediyorum Davutoğlu’nun başarılı olma ihtimali operasyonun arkasındaki esas motivasyondu.
Yeni Parti’nin kurulmasının ardından gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada yer alan yorumların önemli bir bölümünün halen yaşamakta olduğumuz gerçekliklerle de siyaset sosyolojisiyle de pek uyuştuğunu söylemek mümkün değil.
Çünkü yapılan değerlendirmelerin hemen önemli bir bölümü, geleneksel CHP penceresinden bakılarak yapılan yorumlardan oluşuyor. Oysa Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekseninde oluşan bu Yeni parti, Cumhuriyet Halk Partisi değil artık.
Evet esas itibariyle ayaklarını bastıkları ana zemin, yıllarca CHP’ye oy vermiş geniş halk kitleleri. Ancak yeni oluşan yapı sadece CHP tabanıyla sınırlı değil, farklı toplum kesimlerini de kucaklayan bir özelliğe sahip. Özel ve arkadaşlarının 2024 yerel seçimlerinde CHP ile kazandıkları başarı da sadece geleneksel CHP tabanıyla elde edilmiş bir başarı değildi.
Özgür Özel’in seçim gecesi yaptığı konuşmadaki şu sözleri, bugünlere dönük bir işaret fişeği niteliğindedir: “CHP artık tüm demokratların partisidir. CHP sosyal demokratların partisidir ama aynı zamanda milliyetçi demokratların, muhafazakar demokratların, Kürt demokratların aynı anda birlikte oy verebildikleri partidir. Bunu bu seçmenleri CHP’li yaptık olarak okumuyoruz.”
Meseleye sadece bir parti penceresinden değil de halen Türkiye’nin yaşadığı derin ekonomik kriz ve hukuksuzlukların yarattığı atmosferden bakmaya çalışırsak, Yeni Parti’yi belki daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebiliriz. Çünkü esas önemli olan, bu partinin toplumun arayışına ve beklentilerine ne ölçüde cevap verebileceğidir.
Şimdi özellikle iktidarın merdiven altı gazetecileri, “Sadece adlarını değiştirdiler, esas itibariyle kadim CHP geleneğinin yeni bir versiyonu bunlar…” benzeri yaklaşımlarla Yeni Parti’yi baştan mahkum etmenin derdine düşmüş durumdalar.
Ama artık bunların hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Çünkü toplum inatla ve ısrarla yeni bir değişim istiyor. Unutmayalım, güçlü esen toplumsal rüzgarlar, aynı zamanda siyasi hareketleri şekillendirme karakterine de sahiptirler.
Öncelikle bu tür değişim rüzgarlarının, neden bu kadar güçlü estiğini iyi anlamak gerekiyor. Biliyoruz ki AK Parti, iktidarının özellikle ilk 10-12 yılında milyonların kalbine dokunmuş ve onların teveccühüne mazhar olmuştu. Ama son yıllarda millete tepeden bakan bir istikamete evrildiği için onlarla gönül bağlarını koparmış bulunuyor.
Ve işte tam da bu yüzden şimdi değişim zamanı.
Bunun için de Yeni Parti’nin programına bakmakta yarar var. 41 sayfalık programda, pek çok konuda ayrıntılı bir dünya tasavvuru var. Ama esas itibariyle modern bir demokrasi vaadi var ki bu son derece önemli.
-”Yeni Parti, halk iradesinin gerçek anlamda yönetime yansıdığı, güçlü ve denetlenebilir bir demokratik sistem kurmayı hedefler. Partimiz, halkın yalnızca seçim günlerinde değil, her gün kamusal kararların parçası olduğu, aktif yurttaşlık temelli bir demokrasi anlayışını savunur.
-Güçlü meclise dayalı, kuvvetler ayrılığı ilkesini esas alan bir parlamenter sistem kurulacaktır. Meclis’in yasama ve denetim yetkileri güçlendirilecektir. Hükümet, parlamentoya karşı sorumlu ve denetlenebilir olacaktır.
-Cumhurbaşkanlığı makamı tarafsız, birleştirici ve sembolik anayasal sınırlar içinde tanımlanacaktır. Devlet yönetimi parti çıkarlarından ayrılacak; kurallı ve liyakat ilkesini temel alan bir kamu yönetimi anlayışı esas alınacaktır.
-Temel hak ve özgürlüklerin kullanımını sınırlayan bütün keyfi uygulamalara son verilecektir.
-Yerel yönetimler idari ve mali alandan güçlendirilecek, yeni ve demokratik bir merkez-yerel dengesi oluşturulacaktır.
-Siyasi etik yasası çıkarılacak; siyasetin finansmanı ve kamu görevi anlayışı şeffaflaştırılacaktır.
-Kadınların ve gençlerin siyasette eşit temsili için bağlayıcı mekanizmalar kurulacaktır. Üniversite özerkliği, akademik özgürlükler, basın özgürlüğü ve örgütlenme hakkı güvence altına alınacaktır.”
Bugün temmuz enflasyonu açıklanacak. 2025 Haziran’ından bu yılın haziranına bir yıllık enflasyon yüzde 31.11 seviyesindedir. Bugün açıklanacak temmuz enflasyonu muhtemelen yüzde 2’nin altında olacak. Yani yıllık enflasyon yüzde 32’nin biraz altına gerileyecek. Yine muhtemelen Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı da dezenflasyon sürecinin doğru yolda gittiğini söyleyecekler. Gerçekte hiç de doğru yolda gitmediği halde…
Dünyada yolunda giden enflasyonla mücadele programları var ama bizimki bunlardan biri değil. Mesela, bütün Euro Bölgesi’nin yıllık enflasyon oranı sadece yüzde 2,9’dur. Yani, Avrupa yıllar sonra pandemide yeniden hatırladığı enflasyon problemini, salgının üzerinden iki yıl bile geçmeden yeniden unutmuştur.
Bizim ise aklımızdan hiç çıkmıyor, çıkamıyor.
Kaç hedefi kaç kere revize ettiğimizi bilen yok. Yüksek enflasyon için kaç kez bahane ürettiğimizi hatırlayan yok. Seçim yılı geliyor. Şimdiye kadar boş ve başarısız geçen enflasyonla mücadelenin bundan sonraki akıbetinin ne olacağını ise aklına getirmeye cesaret edebilecek hiç kimse yok. Başarısız bir program ve üzerine seçim popülizmi!
Son yıllarda dünya enflasyon liginde dördüncülük/beşincilikten kurtulamıyoruz. Bizden daha kötü olan ülkeler Venezuela, Güney Sudan, İran veya müzmin enflasyon ülkesi Arjantin’dir. Üyesi olmakla övündüğümüz G-20 ülkeleri arasında en yüksek enflasyon, senelerdir bizdedir. Avrupa’da ise en yüksek enflasyon listesinde hep birinciyiz ve daha kötüsü birçok ülkenin yıllık enflasyon oranı, Türkiye’deki aylık enflasyonun dahi altındadır.
Bütün bunları hissedilen; yani gerçek enflasyonu hesaba katmadan konuşuyoruz. Bu tabloların, sıhhati şüpheli rakamların ve bilhassa tartışmalı enflasyon sepetinin neticesi olduğunu da unutmayalım.
Yine de gele gele geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Tek haneler falan diye tafra atarken şimdi eğer enflasyon yüzde 30’un altına düşerse, bu büyük bir zafer olacak!
Türkiye, birçok başka meselesi gibi enflasyonun da üstesinden gelemiyor. Peki, enflasyon gibi çözümü besbelli bir problemin üstesinden neredeyse 10 yıldır gelemeyen bir iktidarın başka alanlarda anlattığı başarı hikayeleri nasıl inandırıcı olabilir?
Bu ülkede hayat pahalı ve giderek daha pahalı hale geliyor. Refah eriyor, hayat kalitesi düşüyor ve insanlar her geçen gün daha azına rıza göstermek zorunda oldukları bir düzeye mahkum oluyor. Sekiz yıldır kesintisiz ekonomik kriz içinde olmanın ama nedense bunu hiç umursamamanın kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.
Başka neyin kaçınılmaz sonucunu yaşıyoruz?
Mesela yüksek faiz ödemeye doyamamanın. Faiz liginde Venezuela dünyada birinci, biz ikinciyiz. Yani ücretliden, emekçiden, emekliden esirgediğimiz refahı yerli yabancı para sahiplerine yağdırıyoruz. Vatandaşın eline para geçerse harcar ve enflasyonu artırır, yabancı ise parasını alıp gidiyor. Ne dahiyane bir enflasyonla mücadele programı değil mi? Daha dahice olanı şu; yabancıya “yeter ki gelsinler” diye doları da artırmamak vaadiyle verdiğimiz yüksek faizi, vade sonunda yine kendi vatandaşımızdan tahsil ediyoruz. Birazını vergi, birazını hayat pahalılığı, birazını düşük ücret ve çoğunu da enflasyon olarak.
Politikanın en dahiyane kısmı ise şu… Aslında hiç de zor olmayan ve Amerika’yı yeniden keşfetmeyi gerektirmeyen enflasyonla mücadeleyi topluma çok zor bir iş gibi göstermeyi başarıyoruz. O yüzden uçan kaçan her türlü bahaneyi kullanıyoruz. Bunlar, kabak tadı verince de suçu dış güçlere atıyoruz. Aynı anda, enflasyonla mücadele olduğu gibi faizle mücadelede de en iyi hikayeleri anlatmaya ve en iyi sloganları atmaya devam ediyoruz.
Önümüzdeki ilk seçim bu yüzden, kötü yönetimle iyi hikayenin de tartıya çıkacağı bir terazi olacak.
From the publisher's feed