KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Oyları gaspedilen yine AK Parti’ymiş - Akif Beki

    AK Parti şimdi de Üsküdar’da “irade gaspı ve tiyatrosu”yla mücadele ediyor. Tanımlama, AK Parti İstanbul Başkanı Abdullah Özdemir’e ait.

    ‘Koşun, yetişin, burada milli iradeye çökülüyor; tehditle, baskıyla gasp ve işgal var, zulümdür, hakkımız yeniyor’ feryadı basılınca ne oluyor diye dönüp baktım.

    Meğer halkın seçtiği CHP’li Başkan Sinem Dedetaş tutuklandığından belediye meclisinde başkanvekili seçimi yapılmış, 4. turda da CHP adayı kazanmış.

    AK Parti’li Özdemir’in aynen Bayrampaşa’daki gibi bir irade gaspı ve tiyatrosu oynanıyor, dediği buymuş.

    Özdemir, Bayrampaşa’da olduğu gibi Üsküdar’da da konuyu 80 yıl öncesinde kalmış tek parti CHP’sine kadar geri götürüp işin içine bir şekilde Milli Şef’i de karıştırıyor. Ve yine peşini bırakmayacaklarını, mahkemede haklarını arayacaklarını haykırıyor.

    Sadece Bayrampaşa mı? Önceki belediye meclisi seçimlerinde de benzer gasp ve tiyatro girişimlerine maruz kalmışlar.

    Antidemokratik uygulamalardan mağduriyetleri çok büyük yani. Hem suçlu hem güçlü gibi üste çıkma pişkinliğinden vazgeçmeyen, sandıkta kaybettiğini sandıksız almaya çalışan bu hazımsız CeHaPe zihniyetinden ne çektiler.

    Şimdi de Yeni Parti çıkmış başlarına. AK Parti, Üsküdar’da butlan CHP’sinden belediyeyi gayet centilmen bir demokratik yarışla tam devralacakken araya girip zorla bozmuşlar, oysa o mecliste hiç yerleri yokmuş.

    2024 seçimlerinde İstanbullular İBB ile birlikte 39 ilçe belediyesinden 26’sını CHP’ye, 13’ünü AK Parti’ye vermişti.

    Yargı sandıkla değil yolsuzlukla mücadeleye başlayınca silkelenenleri AK Parti toplamış. Transferler ve tutuklamalar birbirini izlerken belediyeler sandıksız el değiştirmiş. 2 yılda CHP’li belediye sayısı 18’e düştü, AK Parti’li belediyeler 19’a çıktı. 2 belediye ise kayyumda.

    Görevden almalar, kayyum atamaları ve iktidar partisine geçişlerle ülke çapında el değiştiren belediyeler şimdi 90’ı, tutuklu başkan da 20’yi çoktan aşmıştır.

    CHP’li Bursa Büyükşehir Başkanı Bozbey tutuklandığında bu rakamlar 85’e 19’tu.

    Geçen sürede kaç CHP’li başkan hakkında daha ‘AK Parti’ye geçecek’, ‘yolsuzluktan alınacak’ gibi iki söylenti çıkarıldı ve biri gerçekleşti, takipte zorlanıyorum.

    Tutuklanan Dedetaş, “teklifleri duyuyorsunuz, isteseydim burada olmazdım” derken sanki kırk katırla kırk satır arasında bir tercihe zorlandıklarını anlatıyor.

    AK Parti’li Özdemir’e öyle gelmese de bana, şunu sormamızı istiyor gibi geldi:

    Dedetaş, Tuzla’daki eski partilisi Bingöl gibi seçimini AK Parti’den yana yapsa yine hapiste olur muydu?

    Bozbey, Aydın’da Çerçioğlu ya da Afyon’da Köksal gibi AK Parti’ye geçse yine tutuklanır mıydı?

    Bursa Büyükşehir yine de CHP’den AK Parti’ye geçti mi, geçti. AK Parti’liler milli irade zaferi olarak kutladı, şükür namazı kılanları oldu.

    Gecen yaz ileri demokrasi Bayrampaşa’ya ilerlemişti. AK Parti İl Başkanı’nın Üsküdar’a benzettiği örnek oydu.

    “Oyları gaspedilen meğer AK Parti’ymiş” başlığıyla bakın ne yazmışım:

    “Bayrampaşalıların Başkan seçtiği CHP’li Mutlu tutuklanmış, istifalarla meclis dengesi de değiştirilmişti. Başkanvekili seçilecekti, turlarda başa baş kaldılar ve kura çekiminde CHP’li aday çıktı.

    Halkın tercihini terse çevirerek belediye el değiştirmemiş, AK Parti’ye geçmemiş oldu.

    Milletin sandıktaki hatası sandıksız düzeltilemedi diye kızdılar. Bunun hazımsızlığı çekilir mi, çekiliyor. Sandıkta kazandığı belediye AK Parti’nin elinden alınmış gibi tepki gösteriyorlar.

    Şaka değil, AK Parti İl Başkanı Özdemir, CHP’yi oy gaspçılığıyla bile suçlayabildi.

    Meğer CHP’liler, tek parti ve Milli Şef dönemi alışkanlıklarıyla AK Parti oylarını gaspetmişler. AK Parti de yargıya götürmüş, hakkın yerini bulmasını bekliyor...

    Hak tabii ki yerini buldu. Orası da AK Parti’ye geçti.

    İflah olmaz Yeni Parti, tek particilik adına gücü yetse milli iradeyi AK Parti’den yine gaspedecek ama Allah’tan gücü yok ve neyse ki AK Parti de milletle hiç inatlaşmıyor, sandıkla asla zıtlaşmıyor. Bir de inatlaşsa, zıtlaşsa neler olacak.

    5 min
  • Yeni Parti’nin iktidar imkânları... Ali Bayramoğlu

    Son dönemde her ne kadar Avrupa dâhil dünyanın pek çok ülkesinde otoriter lider ve yönetimlere tolerans, hatta destek arttıysa da şu soru kaçınılmazdır:

    Batı Avrupa’da, örneğin herhangi bir ülkede, muhalefeti yok etmeye yönelik açık operasyonlar yapılıyor olsa, yargı gücü idari bir güce, iktidarın manivelasına dönüşse, haksız ve gerekçesiz tutuklamalar, mahkûmiyetler ayyuka çıksa, her eleştiri hakaret olarak algılanıp basın ve toplum suskunluğa itilse, bunları yapan iktidar seçim kazanabilir mi?

    Hiç sanmıyorum...

    Gelenekler, değerler ve tepkiler büyük ihtimalle o iktidarı sandığa gömer.

    Bırakın demokratik hayatın ve değerlerin altüst olmasını, kontrol edilemez bir enflasyon ve hayat pahalılığı bile bu sonuç için yeterli olur. İngilizler, II. Dünya Savaşı sonrası ekonomik sıkıntılar baş gösterince savaş kahramanı Churchill’i gözünün yaşına bakmadan sandıkta alaşağı etmişlerdi.

    Milliyetçilik, güçlü ve başarılı devlet görüntüsü durumu kurtarmaz.

    Bizde öyle değil...

    Gelenekler, değerler, siyasete ve demokrasiye verilen anlamlar farklı...

    Enflasyonun, üstelik bizzat iktidarın piyasa ekonomisine meydan okumasıyla baş gösteren ekonomik krizin ülkeyi kasıp kavurduğu bir dönemde bile o iktidar seçimleri kazandı.

    Bugün farklı olur mu?

    Otoriterlik dozu artarken, CHP’nin sayısını hatırlamadığım kadar çok belediyesi hakkında soruşturma ve tutuklama kararı ortalıkta cirit atarken, ana muhalefet partisi yargı eliyle bir varoluş krizine itilirken, gazeteci ve sivil toplum temsilcilerine yönelik soruşturmalar almış başını giderken, Erdoğan ve AK Parti’nin seçim kaybetmesine, ülkede iktidar değişikliğine yol açar mı?

    Dün yaşanan deneyimler bunun zor olduğunu söylüyor.

    Nitekim ciddi araştırma kuruluşlarında Yeni Parti yüzde 25’lerle AK Parti’nin gerisinde görünüyor.

    Kadim kültürel kırılmalar, geleneksel siyasi aidiyetler, siyasetin devlete endeksli hâle gelmesi, uluslararası arenada devşirilen güç, siyasi partiler dünyasını aşan milliyetçi dalga Türkiye’de hiç hafife alınmayacak kadar belirleyici.

    Buna karşılık Yeni Parti’nin kurulmasıyla, Özel’in çıkışlarıyla birlikte muhalif kesimde bir beklenti ve umut dalgası oluştu. Genç Kemalistler, mevcut baskı ortamının yerleşik seçmen sosyolojisini altüst ettiği kanaatinde. Yeni seçmen ittifakları oluşacağını, sağ oyların bir kısmının Yeni Parti’ye yöneleceğini tahmin ediyorlar.

    Umarız bu beklenti ve umut, muhalif kesimin kendi mahallesinde çalan davul seslerini diğer mahallelere de teşmil etmesinden kaynaklanmıyordur.

    Bardağın dolu ve boş taraflarına bakalım.

    Boş taraf şu: Yeni Parti başta olmak üzere muhalefetin yeni bir hikâyesi yok. Aynı şekilde, şu dünyada ve içinde yaşadığımız bölgede “muktedir” olma imajı ve mesajı da yok. Ki bunlar bu ülkede seçim kazanmanın temel unsurları olmuştur. Örnek olarak Demokrat Parti, Ecevit CHP’si, Demirel, Özal ve Erdoğan; her biri ciddi bir siyasi hikâyenin ve güç imajının taşıyıcısıydı. Çok uzun süredir tekrar ettiğim gibi, sadece itiraz ve eleştiri iktidar olmaya yetmiyor. Türkiye’nin istikrar, devlet ve güç dalına tutunmayı tercih eden bir siyasi kültürü var.

    Dolu tarafa gelince: Özel’le birlikte Yeni Parti, ideolojik bir tartışmaya girmemekle birlikte ideolojik bir arınmayı hızlandırmış görünüyor. Son konuşmalarından birinde bunalım nedenlerine 12 Eylül’ün yanına 28 Şubat’ı da eklemesi dikkat çekici ve akılda kalıcı bir örnekti. Bunun yanında Yeni Parti’nin kuruluşu, CHP gömleğini çıkarma, bu geleneğin ideolojik baskısından arınma ve daha rahat hareket etme imkânı sunabilir.

    Bunlar gerekli koşullar...

    Ama yeterli koşul, toplumun yeni hassasiyetlerinin farkına varmak ve seferber edici bir hikâye üretmektir.

    5 min
  • ‘Terörsüz Türkiye’ nihayet yasasına kavuştu - Fehmi Koru

    Ortam PKK/KCK terör örgütünü silah bırakmaya razı edip kendisini feshettirmek için hiç de uygun sayılmazdı. Birkaç yıl önce, devletin bütün unsurlarıyla başlattığı bir açılım son kertesine kadar ulaşmış ve geniş kitleler fedakarlığa da hazırlanmış iken, bir kasis arabayı yoldan çıkartmıştı.

    Yoldaki kasis, girişimin siyasi faturasını kabartan MHP muhalefetiydi.

    O gün ile günümüz arasında en belirgin fark da bu zaten: Önceki süreçte gece-gündüz, il-ilçe-köy demeden bütün unsurlarıyla faturayı kabartmak için ellerinden ne gelirse cepheye süren MHP kadroları, günümüzdeki yeni sürecin sürükleyicileri…

    Yeni süreci başlatan MHP lideri Devlet Bahçeli, müzakereleri PKK’nın ‘kurucu önderi’ adını da alan Abdullah Öcalan ile yürüten iktidar temsilcileri arasında varılmış mutabakatın 12 maddelik ‘Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’ adıyla teklif haline getirilmiş metnini sonunda ilk imzalayan siyasetçi de oldu.

    Meclis’e sunulacak hale getirilen ‘geçici yasa’ adı verilmiş metni kaleme alanlar onu nedense gözlerden saklamayı yeğlediler.

    Yeni sürecin özelliği de bu: Ortaya çıkan metin üzerinde fazla konuşulsun istenmiyor. Geçici yasa Meclis’ten de jet hızıyla geçirilecektir…

    Oysa, sonuçta birilerinin ceza almaktan muaf tutulmasını, cezaevinde bulunan sayıları hiç de az olmayan bazı suçluların serbest bırakılmasını öngören bir yasa bu ve dolayısıyla sonuçları geniş kitleleri ilgilendiriyor…

    Yıllar önce, 1974 yılında CHP-MSP koalisyonu döneminde çıkartılan ve şimdiki ile ortak sonuçlar doğurabilecek bir yasa, muhalefet tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülerek, eşitsizlik gerekçesiyle, içeriğinin genişletilmesi sağlanmıştı.

    ‘Rahşan affı’ olarak siyasi tarihimize geçti o yasa…

    Halbuki şimdikine benzer süreçler, en geniş kabule mazhar kılınabilmek için, başka ülkelerde, kapalı kapılar ardında yürütülen müzakerelerin belli bir aşamasından sonra, toplumun bütününün kabulü aranmıştır…

    Terörle sınanan ülkelerden İngiltere’de, Tony Blair’in başbakanlığındaki İşçi Partisi hükümeti, IRA örgütünü eylemsizliğe zorladıktan sonra, ABD, Finlandiya ve Kanada’dan arabuluculuğa soyunan siyasileri de araya sokmuş, taraflar, müzakerelerle varılan mutabakatı kalıcılığa taşımak için, anlaşmayı, Hz. İsa’nın hayatındaki önemli bir gün bilinen ‘Hayırlı Cuma günü’ (10 Nisan 1998) imzalamışlardı (12 Nisan 1998).

    Orada kaldı mı?

    Hayır.

    Anlaşma, İrlanda adasının kuzeyi ve güneyinde 22 Mayıs 1998 günü halkoylamasına sunuldu; %71 ve %94 gibi yüksek bir çoğunlukla ‘Evet’ oyu kullanılması sonrasında işlerlik kazandı.

    Bizde ise, halkı temsilen Meclis devrede olsa bile, TBMM’nin bu süreçle ilgili oluşturduğu ve Meclis’te temsilcisi bulunan hemen her partinin -İYİ Parti hariç- katıldığı komisyonun üyelerinin de mutabakat metninden düne kadar habersiz bırakıldıkları anlaşılıyor.

    Partilerin ‘Terörsüz Türkiye’ adı verilerek ülke bütününe mal edilmek istenmiş sürece sahip çıkarak komisyona üye vermeleri, ülkemizde pek az rastlanmış bir iyi niyet gösterisidir.

    Partiler bu kararlarıyla süreçte sorumluluk üstlenmiş oldular.

    Çalışmalarını büyük bir ciddiyetle yürütmüş ve kapsayıcı bir rapora da bağlamış olan komisyonun enine boyuna görüşmesinden sonra üzerinde mutabakata varılmış nihai metni halka mal etmek daha kolay olabilirdi.

    Böyle yapılmadığı için, mutabakat metnine önyargı ile yaklaşılması tehlikesi var. Metnin son ana kadar gözlerden saklanması, süreci yürütenlerin hiç arzu etmedikleri tepkilere yine de yol açabilir.

    Sürecin her aşamasına katılmış ve destek vermiş partiler, sivil toplum örgütleri, kamuoyu önderleri arasında bu yüzden rahatsızlık kendini belli edip durdu.

    Mutabakatın yasa diline çevrilmiş halini bütün tarafların benimsediğini bu yüzden bilemedik…

    Meclis başkanı Numan Kurtulmuş yasanın Meclis’e sunulmasını sağladığına, MHP lideri Devlet Bahçeli de ilk imzayı attığına göre, onların hazırlanan metni sahiplendikleri anlaşılıyordu.

    DEM Parti eş genel başkanları da ‘ilk adım’ saydıkları teklifi imzaladı.




    6 min
  • Bu iş böyle mi olur? İbrahim Kiras

    İlk ikisi akamete uğramış olsa bile, Üçüncü Çözüm Süreci toplumun genelinde temkinli bir memnuniyetle karşılandı. İşin başında milliyetçi fikriyatın siyasetteki temsilcisi olarak bilinen MHP lideri Bahçeli’nin yer alması güveni arttırdı. Önceki girişimlerde itirazcı ve hatta engelleyici rollerde olan MHP’nin bu sefer “çözüm” cephesinde olması müspet bir farklılık olarak görüldü.

    Hatırlanacak olursa, iktidarın büyük ortağı ilk başta Bahçeli’nin çağrısına mesafeli durmuş, hatta “Bizim masamızda böyle bir konu yok” şeklinde açıklamalar yapılmıştı. Fakat ilerleyen sürede bölücü terör örgütünün silah bırakmasını hedefleyen girişime kamuoyundan gelen yüksek destek üzerine AK Parti cenahının da konuya sahip çıktığı görüldü.

    Ne var ki sürecin ilk günlerinde yapılan “Karşı tarafın hiçbir şartı yok” açıklamalarından kısa bir müddet sonra “Sorunu çözmek için anayasayı değiştirmeliyiz” noktasına gelinmiş olması şeffaflık konusunda olumlu bir işaret değildi. Bilahare tepkiler üzerine bundan geri adım atılmış olsa da hedefin veya yöntemin veya her ikisinin birden belirsiz olduğuna, dolayısıyla bu işe hazırlıksız girişildiğine ilişkin kuşkular arttı.

    Bugün de zaten Çerçeve Yasa taslağının meclise getirilmesi konusunda ortaya çıkan tartışmaların temelinde aslında Çözüm Sürecinin temelindeki zayıflıklar var. Öncelikle şeffaflık eksikliği meselesi. (Şeffaflık derken tabii ki her şeyin ulu orta yapılmasını değil, sürecin temel hedeflerini ve toplumsal meşruiyete ihtiyaç duyan kritik aşamalarını kamuoyundan gizlememeyi kastediyorum.)

    Böylesine önemli bir girişim hakkında toplumun bilgilendirilmesinden imtina edilmesi bir yana, söz konusu yasa taslağının içeriğini milletvekilleri bile son anda öğrendiler. Komisyon üyeleri dahil. Siyasi parti liderleri dahil.

    Vekillerimiz önce söz konusu metnin meclise sunulması kararını imzaladılar, sonra içeriğini öğrendiler. Bu yöntem herhalde taslağın hiç tartışılmadan bir an önce genel kurula getirilip oylanması maksadıyla tercih edildi ama “Bu iş böyle olur mu?” dedirtti herkese.

    Şeffaf bir biçimde ve milletin rızası temin edilerek yapılması gereken bir işin kapalı kapılar arkasında gündelik siyasi mülahazalarla kotarılmak istendiğine ilişkin kaygılar oluştu kamuoyunda.

    Nasıl olsa sürecin geleceğine dair iyimserlik ve ümit dolu yazılar bolca yazılıyor. Biz biraz bardağın boş tarafına bakalım… Çünkü temennilerimizi dile getirmekten çok konunun risklerini konuşmakta fayda var. Çünkü hata kaldırmayacak bir süreçten geçiyoruz.

    Bardağın bir tarafının boş kalmasının sebebi öncelikle şeffaflık eksikliği. İkincisi, sorunun hukuk bilinci ve demokrasi duygusuyla hareket edilerek çözülmesi yönünde bir iradenin, niyetin ve hatta beklentinin görülmemesi.

    Demokrasi, hukuk, yargı, adalet kavramlarıyla ilişkisi bir hayli sıkıntılı olan bir siyasi iktidar ile eşitlik yerine imtiyaz talep eden bir şiddet hareketi arasındaki pazarlıkla sorunun çözülmesini bekliyoruz… Ayrıca neyin pazarlığının yapıldığını da tam olarak bilmiyoruz.

    Daha önce de yazmıştım: Siyasi iktidarlar bu türden kritik girişimlere iş başına geldikten hemen sonra, yani halkın desteği henüz arkalarındayken başlar genellikle. Ne var ki Türkiye’de 2010 anayasa referandumu öncesinde 2009 Kürt Açılımı başlatılmıştı. 2015 genel seçimi öncesinde de İkinci Çözüm Sürecine start verildi. Erdoğan o zaman yaptığı bir konuşmada “Gelin, 7 Haziran seçimlerini yeni Türkiye, yeni anayasa, başkanlık sistemi, Çözüm Süreci ile beraber ülkemizin tarihinde milat yapalım…” diyordu. Bugünkü üçüncü çözüm girişiminin de Erdoğan’ın dördüncü defa aday olabilmesi için Mecliste DEM Parti oylarına ihtiyaç duyulduğu bir süreçte gündeme gelmesi sağlıklı sonuç almayı engelleyebilecek bir problem alanı.

    6 min
  • Çözüme kalkan son tren - Mustafa Karaalioğlu

    Siyasi hesapları, hatta seçime yönelik muhtemel bazı oy hesaplarını görmezden gelerek çözüm sürecinin ulaştığı noktayı olumlu buluyorum.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan baştan beri temkinliydi hala temkinlidir. MHP Lideri Bahçeli ve MHP ne kadar istekliyse AK Parti o kadar dışarıda durdu ve hala biraz dışarıda duruyor. Çözüm süreci bir yönüyle kapalı kapılar ardında mesai ister ama bu süreç tümüyle gizli kapaklı yürütüldü ve kanun taslağına rağmen hala gizlilik sürüyor. Çözümüm selameti adına gösterildiği söylenen bu itina bir yandan da çözüme yönelik komplo teorilerini ve bilinmezlikleri artırdı ve hala da artırıyor.

    Bütün bu tercihlere, doğrulara ve yanlışlara rağmen çözüm sürecinin Meclis gündemine bir kanunla gelmesi iyi bir gelişmedir. Hiçbir temel sorununu çözemeyen Türkiye’nin, Kürt meselesi gibi kanlı, acılı ve sarsıcı bir problemi çözebilme iradesi göstermesi; bu yolda Erdoğan’dan Özel’e, Bahçeli’den İmamoğlu’na ve Demirtaş’a kadar bütün liderlerin yapıcı rol oynaması büyük bir kazançtır. Öcalan ve DEM Parti’nin yaklaşımı da öyle… MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın sürece dair mesaisinin altını da kalınca çizelim. Arka planda bu ince işçilik ve çaba olmasaydı sahnede bu olumlu görüntüler olamazdı.

    Bugüne kolay gelinmedi ve bundan sonrası sadece PKK’nın takınacağı tavra bağlı değildir. Artık bizzat Erdoğan ve iktidarın da çözümü siyasi kaygı taşımadan net ve kesin şekilde istediğini göstermesi şarttır. Geri dönülmez noktadayız ve böylesine önemli bir problemde olabilecek en kolay ve hasarsız çözüm yöntemine yakın duruyoruz. Heba edilmemeli, aksine cesaretle kolaylaştırılmalı…

    Nihayet Meclis’e ulaşan çerçeve kanun çözüm namına kolay çalışabilecek bir yöntem içeriyor ve geçmiş tecrübelerden ders alındığını da gösteriyor. PKK üyelerinin ülkeye gelip hayata karışması öngörülüyor, üst düzey yöneticiler ve Öcalan’ın durumu ise sonraya bırakılıyor. Bir anlamda silahların tamamen bırakılmasına ve örgütün Kandil’i terk etmesinden sonraya… Makul bir takvim… 6 ay içinde bütün işlemler tamamlandıktan sonra üst yönetim konusunda çözüm bulmak daha kolay olur. Ve nitekim bunun da yönetici takımın Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de yaşaması, Öcalan’ın da İmralı’da mahkum olarak değil serbestçe kalması gibi formüller var. PKK tasfiye olduktan ve terör tehdidi ortadan kalktıktan sonra bu formülün işlemesine mani bir hal olmaz.

    Her çözüm sürecinin eksileri artıları vardır ve herkes için “en iyi çözüm” diye bir nokta varsayılamaz. Her durumda çözüme tümüyle karşı çıkanlar olabilir. Yahut ne olursa olsun çözüm olsun diyenler olabilir. Bildiğimiz gibi her iki kesim de var bu ülkede, yarım asra yakındır da var oldu. Bazen bu iki ayrı uç bile sorunu büyüten ve çözümü zorlaştıran faktöre bile dönüştü.

    Geldiğimiz nokta ise sadece bir çözüm mimarisi değil, yılların yorgunluğu ve artık barış içinde yaşamanın ertelenemez oluşunun ifadesidir. Her ne kadar an itibariyle demokratik açıdan iyi bir noktada değilsek de bir vadede demokrasiye ve hukuka döneceğimizi varsayıyoruz. Çözülmüş bir Kürt meselesi bu yeni demokratik ülke namına daha verimli sonuçlar üretme potansiyeline sahiptir. Yeter ki terör, şiddet, çatışma ve düşmanlık aradan çıksın, gerisini yönetmek daha kolay olacaktır.

    Tarihi bu kadar acılı bir problemde zaten birçok taraf olduğu için herkesin altına imza atacağı bir çözümden söz edemeyiz. Ama her durumda en iyi yol bir çözüm yolu bulabilmektir. Ki, Türkiye buna artık ulaşmış bulunmaktadır. Hem de olabilecek en geniş siyasi mutabakatla…

    Bundan sonrası Türkiye’de her etnik kesimin, her fikrin, her siyasi düşüncenin bir arada yaşama fırsatını değerlendirmek, güçlendirmek ve eski ayrıştırıcı dili hızla terketmektir. Unutmayalım ki Kürt meselesinde çözüm, esasta ne silah ne kanun ne de mahkeme konusudur. Çözüm hem Türklerin hem de Kürtlerin kendilerini iyi ve güvende hissettikleri eşiktir. Her şeyden evvel bir duygu meselesidir.

    Bu saatten sonra o duyguya ulaşamamak da bu ülkeye yaraşmaz. Çözüm için kalkan bu son treni kaçırmayalım.

    6 min
  • İktidar Meclis’te 360’ı bulmuş mu oldu? Akif Beki

    Deniyordu ki AK Parti’nin hesabı, Terörsüz Türkiye sürecini kullanarak Meclis’te bir erken seçim ve yeni Anayasa çoğunluğu oluşturmak.

    Kritik eşik 360’tı...

    Çerçeve yasa teklifinin kaç imza toplayabildiğine hadi, bu senaryonun provası gözüyle bakalım...

    AK Parti Grup Başkanı Güler, tekliflerini 360’a yakın imzayla sunduklarını açıkladı. Ne kadarı Cumhur İttifakı dışından geldi?

    AK Parti ve MHP grupları, metni görmeden firesiz imzaladı.

    Hüda Par’lıları da katarak Cumhur İttifakının sandalye sayısını 330’a yuvarladığımızda... DEM’le butlan CHP’si ve Yeni Yol’un payına toplam 30 imza kalmıyor.

    Terörsüz Türkiye İttifakının Meclis’te gözü kapalı, havada karada ulaşacağı oy potansiyelinin sınırları hakkında bir fikir vermiyor mu?

    Bırakın Özgür Özellerin Yeni Parti’sini, DEM grubunu bile elinizi tam göstermeden Terörsüz Türkiye yasa teklifine ikna edemiyorsunuz.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Terörsüz Türkiye’de MHP ve DEM’le üçlü olarak yürüyeceklerini ilan etmişti.

    Fakat çerçeve yasada bile Terörsüz Türkiye İttifakı, 360 imzayı zar zor bir araya getirebildi.

    Oysa Yeni Parti’yle Yeni Yol da Terörsüz Türkiye hedefini paylaşıyor, prensipte destekliyor.

    Demek içerik ve usul önemli, sonucu belirleyecek kadar. Terörsüz Türkiye ortakları DEM dahi içeriğine bakmadan, önüne ne getirilse gözü kapalı peşine takılmayacak.

    DEM grubu cepte, butlan CHP’si çantada keklik, Yeni Parti mecbur olsa imzacı sayısı 400’ü rahat aşar, 500’e yaklaşır, iktidara referandumsuz yeni Anayasa ve istediği tarihte seçimi yenileme güvencesi verirdi.

    Elbette çerçeve yasa, Meclis oylamasında DEM grubuyla Yeni Yol, butlan CHP’si ve Yeni Parti’den gelecek ilavelerle 400 eşiğini geçebilir, bu oranı bulması mümkün görünüyor.

    Ama şu hâliyle iktidara, belki erken seçim kararı ve yeni Anayasa referandumu için çoğunluğu yakalama umudu verse de 400’ü aşmayı garanti etmiyor.

    ÖZGÜR ÖZEL’E NİYE ŞİMDİ DOKUNULMAZLIK MESAJI?

    Meclis’te 61 fezlekesi bekliyordu. Onlara tam da şimdi, Terörsüz Türkiye yasası Meclis’e getirilirken bir tane daha eklenmesinden farklı anlamlar çıkarılıyor.

    Bazı muhaliflerin inandığı gibi amaç, dokunulmazlığını kaldırma tehdidiyle baskı altına alıp Özgür Özel’i desteğe zorlamak mı?

    Bana sorarsanız imzacılar arasında Yeni Parti’den kimsenin olmaması bu senaryoyu da çürüttü.

    Fakat başından beri de bana sağlam bir senaryo gibi görünmemişti.

    Mutlak butlan davasının, CHP’den Terörsüz Türkiye sürecine destek almak için baskı aracı olarak kullanıldığı şüphesi yayılıyordu.

    Daha o zaman “şantaj CHP’ye sökse seçmenine sökmez” başlığıyla ele almıştım.

    Özgür Özel’e bu şüpheler sorulduğunda verdiği cevap netti.

    “CHP’ye birileri şantaj mı yapıyor, bilmem ne; CHP’ye şantaj sökmez” demişti.

    Tabii butlan CHP’sinden değil, butlan öncesi CHP’den bahsediyordu.

    Mesele Özgür Özellerin Terörsüz Türkiye’ye desteğini sağlamaksa... Sanıldığı gibi şantaja, tehdide gerek yoktu. Ülkenin hayrına diye kendiliğinden destek veriyorlardı zaten. Tabanlarına anlatamayacakları bir destek istenirse de öyle kayyum baskısıyla filan vermezlerdi, nasıl göze alacaklardı?

    İzah edemeyecekleri bir işe yanaşsalar seçmenleri yanaşmazdı.

    Seçmeninizi kaybedeceğinize partiyi kaybederdiniz daha iyi. Oyları küstürüp kaçırdıktan sonra tabelanın, binanın bir anlamı mı kalırdı?

    Kayyum tehdidine pabuç bırakmayanlar, dokunulmazlık tehdidine pabuç bırakacak değil.

    Yeni Parti, sağlamasını dünkü provada ortaya koydu. Terörsüz Türkiye’den yana olmasına rağmen, yasa teklifini görüp değerlendirmeden imza atmadı.

    Peki Özgür Özel’in dokunulmazlığı gerçek bir kaldırılma riski altında mı, evet.

    Butlancı Kılıçdaroğlu, iktidarın CHP’ye suçlamalarını etkin pişmanlık ifadeleriyle kabul ederken bir tek Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılıp hapse yollanmasındaki rolünden pişmanlık duymuyordu.

    Onun hata olduğunu, yanlış yaptığını söylese yarın Özgür Özellerin dokunulmazlıklarını kaldırmak gerektiğinde Kılıçdaroğlu ne söyleyecekti? Yine lâzım olur, diye kapıyı açık tutma niyetine vermiştim.


    5 min
  • Milletvekili mi onay makamı mı? Elif Çakır

    AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler partisinin milletvekillerine gönderdiği “Parti Başkanlığımızca ‘Çerçeve Kanun Teklifi’ni tüm milletvekillerimizin eksiksiz imzalamaları kararı alınmıştır” talimatı milletvekillerinin iradelerinin nasıl hiçe sayıldığının, kişiliklerinin nasıl silikleştirildiğini, yok sayıldığını, milli iradenin temsilcisi olmaktan çıkarıp parti genel merkezinin onay makamına indirgendiğini gösteren çarpıcı bir belgedir.

    “Eksiksiz imzalamaları” cümlesinin altını özellikle çizdim, çünkü AK Parti Grup Başkanı Güler de milletvekillerine gönderdiği mesajda istisnasız ve itirazsız biçimde yerine getirilmesine dikkat çekmek için bu cümleyi bold olarak yazmış.

    Nitekim bütün AK Parti milletvekilleri de hatta MHP milletvekilleri de içeriğini görmedikleri bir kanun teklifinin altına eksiksiz ve itirazsız olarak açık imza vereceklerdir. Muhtemeldir ki daha sonra, hangi hükümlerin altına imza attıklarını öğrenmeden verdikleri bu imzaları, bir siyasi sadakat nişanı olarak medya hesaplarından “ben imzaladım, ben de imzaladım, ben de” diyerek gururla paylaşacaklardır.

    Şu soru akla gelebilir: TBMM’de iktidar veya muhalefet partileri, Meclis gündemine gelen bir kanun teklifi hakkında “grup kararı” alamaz mı?

    Elbette alabilirler. AK Parti de ittifak ortağı MHP de yürüttükleri Terörsüz Türkiye doğrultusunda yasalaşacak olan “Çerçeve Yasa” teklifinin kanunlaşması için grup kararı alabilirler.

    Bu, parlamenter siyasetin olağan işleyişinin bir parçasıdır. Ancak grup kararı, parti yönetiminin AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in yaptığı gibi milletvekillerine yukarıdan ilettiği tek taraflı bir talimat değil; milletvekillerinin kendi Meclis gruplarında yaptıkları müzakere sonucunda oluşan ortak siyasi karardır. Grup kararı, incelenmiş, tartışılmış ve parti grubu içinde üzerinde ortak kanaate varılmış bir metne ilişkin ortak tutumun adıdır.

    Milletvekilleri elbette içlerine sinmese bile partilerinde çoğunluk tarafından kabul edilen karara uygun davranarak, kanun teklifini imzalayabilirler. Fakat imzalayacakları teklifin içeriğini görür, hangi düzenlemelerin altına imza attıklarını bilir ve siyasi sorumluluğunu alırlar.
    Grup kararı demek milletvekilinin neye imza attığını bilmemesi demek değildir.

    Teklifin içeriğini değil iki gün sonra, iki saat sonra öğrenecek bile olmaları da durumu değiştirmez. Çünkü mesele, metnin içeriğinde ne olduğu değil; imzayı attıkları anda neye imza attıklarını bilip bilmedikleridir.

    Bir milletvekili, ülkenin yararına olacağı peşinen kabul edilen bir düzenleme söz konusu olsa bile, içeriği kendisinden gizlenen bir kanun teklifinin altına imza atmaz. Vatandaş değil milletvekillinden, milli iradenin TBMM’deki temsilcilerinden bahsediyoruz.

    Hatta düzenleme, devletin en hayati meselesine de ilişkin olabilir, Meclis’in temizlik hizmetleri gibi son derece sıradan bir idari işleme de. Konunun büyüklüğü ya da küçüklüğü, milletvekilinin neye imza attığını bilme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

    Çünkü milletvekilliği, sonradan doldurulmak üzere boş kâğıda imza atma makamı değildir.

    AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in gönderdiği bu talimat belgesi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin nasıl işlediğinin, Meclis’i nasıl işlevsizleştirdiğinin de somut bir örneğidir.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Meclis’i işlevsizleştirdiğini, bu hükümet sisteminde daha zayıf bir Meclis olduğunu AK Parti milletvekilleri söylüyordu. Oysa AK Parti ve MHP ortaklığında getirilen CB hükümet sisteminde milletvekilleri daha güçlü olacak, Meclis’in işlevi daha da artacaktı.

    Ama aksi oldu. Zaten tablo ortada. İktidar milletvekillerinin kanun tekliflerini okumadan talimat üzerine imzaladıkları, Meclis’te “evet” oyu kullandıkları kamuoyuna yansıyor.


    5 min
  • Bu AK Parti Yeni Parti için çalışıyor sanki... Mehmet Ocaktan

    Siyasi tarihimizin belli kırılma noktaları vardır, bu tür kriz dönemlerinde öylesine altüst oluşlar yaşanır ki herkesin alışık olduğu siyasal paradigma bir anda yeni yönsemelere açık hale gelir. Ve toplumsal sosyoloji, hiçbir matematik kuralıyla izahı mümkün olmayan müthiş imkanlar sunar siyasete.

    Tek parti döneminden sonra Demokrat Parti’ye toplumun sarılması da 12 Eylül cuntacılarının ardından Turgut Özal’ın Türkiye’nin ufkunu açması da 28 Şubat postmodern darbesinin yarattığı baskıların AK Parti’yi toplumda bir umut haline getirmesi de yaşanan bu derin toplumsal ve siyasal krizlerin, Türk siyasetine adeta bir armağanı olmuştur.

    İşte şimdi de böyle bir kriz dönemini yaşıyoruz. 19 Mart 2025’de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yapılan operasyonla tutuklanıp hapse atılması ve bir Türk icadı olan ‘butlan’la CHP’nin kapısına kilit vurulması, Türk siyasetinin önünde yeni bir iklimin kapılarını aralamış gibi görünüyor.

    Her ne kadar kabul etmese de bu süreçte AK Parti, Yeni Parti rüzgarını güçlendirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

    Muhtemelen İmamoğlu’nun hapse atılmasıyla, AK Parti’nin yolunun sonuna dek açılacağı düşünülmüştü ama tam tersi oldu, CHP birinci parti haline geldi. Arkasından CHP’li belediyeler konvoylar halinde hapse atılmaya başlandı, halen de bu furya devam ediyor. Ama görüldü ki bunların hiçbirisi AK Parti’nin oyunu yükseltmiyor, tam aksine toplumsal muhalefet daha da güçleniyor.

    Sonra Türk’ün en büyük icadı olan ‘butlan’la CHP operasyonu hayata geçirildi ama bu kez de Özgür Özel ve arkadaşları ayrılarak Yeni Parti’yi kurdular ve ülkede başka bir rüzgar esmeye başladı. Evet butlan operasyonu sonuç verdi, CHP devre dışı kaldı, belki istenen de buydu.

    Ancak şu ana kadar yapılan bütün siyaset mühendisliği projelerinin bir tek somut sonucu var, Yeni parti rüzgarının memleket sathında daha da güçlü bir şekilde eser hale gelmesi…

    Gidişat gösteriyor ki bu operasyonlar hız kesmeden devam edecek. Çünkü AK Parti sandığın muhtemel sonuçları açısından hala kendisini güvende hissetmiyor.

    Esas vahim olan, millet iradesini yok sayarak yapılan bütün bu operasyonların Türk siyasetini derin bir kriz sarmalına mahkum etmiş olmasıdır.

    Bu çerçevede “ya transfer ya da hapis” şeklinde özetlenebilecek olan bu süreç, bir korku atmosferiyle daha da derinleştirilebilir, bunun önünde hiçbir engel yok.

    Ancak bütün bunlar ekonomik krize ve adaletsizliklere çare olamayacağı gibi, AK Parti’nin millet nezdindeki itibar kaybını önlemeye de yetmeyecektir.

    Elli yıla yakın gazetecilik tecrübesinden edindiğim bir gerçek var ki bugüne kadar ‘millet iradesi’ni yok sayan, millete tepeden bakan bütün siyasal iktidarlar eninde sonunda sandığın kestiği faturayı ödemek zorunda kalmışlardır.

    Bu toplumun siyasal anlamda çok bariz bir özelliği var. Baskı dönemlerinin en kritik zamanlarında toplum geriye çekilir ve ortalığı kirleten rüzgarın dinmesini bekler. Zamanı geldiğinde de adeta bir dip dalga oluşturarak son sözünü söyler.

    Ayrıca, baskı ve yasaklar manzumesiyle milletin üzerine çöken 28 Şubat kabusunu da kimse aklından çıkarmasın. Cuntacıların hayaline göre, 28 Şubat bin yıl sürecekti ama millet 2002 yılında sandıkta öyle bir fatura kesti ki cuntacılarla ortaklık yapan bütün siyasi aktörler enkaz altında kaldı.

    Gidişat böyle devam ederse, bu millet 1950’de Demokrat Parti’yi, 12 Eylül darbe karanlığının ardından ANAP’ı, 28 Şubat’ın şerrinden sonra AK Parti’yi zirveye nasıl taşımışsa, bugün de Yeni Parti’yi aynı şekilde zirveye taşıyabilir…

    Eğer Yeni Parti, kongre sonrasında toplumun geniş kesimlerini kucaklayacak ‘yeni’ bir dil inşa edebilirse hem daralan siyasete hem de nefes almakta zorluk çeken millete yeni bir yol açabilir.



    6 min
  • Cumhurbaşkanına hakaret sorunu - Taha Akyol

    Türkiye’de böyle bir sorun var, keşke olmasıydı… Çünkü bu sorun, Türkiye’deki yüksek siyasi tansiyonun, aşırı kutuplaşmanın tezahürlerinden biridir.

    Parlamenter sistemde Cumhurbaşkanına hakaret suçları yılda 300-400 civarında kalırdı. Cumhurbaşkanlarının her biri farklı eğilimlerde olduğu halde rakamlar böyleydi.

    Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde ise rakamlar füze gibi fırladı. 2014-2020 arasındaki yedi yılda Cumhurbaşkanına hakaret (md. 299) suçunda 160 bin soruşturma, 35 bin 500 dava açıldı…

    Adalet Bakanlığı, 2022’de adli istatistiklerden “Cumhurbaşkanına hakaret” faslını kaldırdı, bunu “Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” başlığı altında topluca vermeye başladı. Bu başlık altındaki suçlardan soruşturma sayısı 2019’da 50 bin 8 553 iken, 2025’te 82 bin 992’ye çıktı

    Çoğu beraat veya hükmün ertelenmesiyle sonuçlanıyor ama bu suçtan 16 yaşındaki bir çocuğun tutuklandığını da unutmamak lazım.


    PARTİ LİDERİ CUMHURBAŞKANI

    Hangi sistem olursa olsun, “Türkiye Cumhuriyeti ile Türk milletinin birliğini temsil” eden cumhurbaşkanı bu kadar hakarete veya ağır eleştiriye muhatap olmalıydı.

    CB sistemi, Cumhurbaşkanlığı makamının bu milli temsil vasfı dikkate alınarak düzenlenmeliydi. Aksine, makam, ‘lider’e göre düzenlendi.

    O zaman Cemil Çiçek de uyarmış, Başkanlık sistemlerinde “disiplinli partiler”in sorunlar yaratacağını söylemiş, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu’nun buna göre yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirtmişti. (27 Ekim 2016)

    Kitabiyatta da bu, önemle altı çizilen bir sorundur.

    Cumhurbaşkanı partisinin genel başkanı olduğunda hem sert siyasi mücadelelere girecekti hem partisinin Meclis grubuna talimat vererek yasamanın denetim görevini zaafa uğratabilecekti. Böyle de oldu.

    Oysa Cumhurbaşkanının parti üyeliği devam ederken, “devletin başkanı” seçildikten sonra aktif parti görevi alamayacağı şeklinde düzenlemeler yapılmalıydı, düşünülmedi bile.


    ‘HAKARET’ KALKANI

    Artık Cumhurbaşkanı, yürütme gücüne ilaveten parlamento grubuna hakim, aynı zamanda yargı üzerinde “son derece etkili güç sahibi” olmak gibi, 1946’dan beri kimseye nasip olmamış bir kudrete sahiptir…

    Dahası, “hakaret koruması”na sahiptir.

    Partisiz cumhurbaşkanlarını korumak için kanuna konulmuş olan “Cumhurbaşkanına hakaret” suçu, partisinin mücadelesini yapan cumhurbaşkanını muhaliflerine karşı “özel madde” kalkanı ile korumaktadır. (Md. 299)

    Cumhurbaşkanı muhalifleri hakkında ağır sözler söylediğinde, şikayet halinde bile soruşturma konusu olmamakta, fakat muhalifler iktidar partisinin lideri Cumhurbaşkanı hakkında benzer sözleri söylediğinde derhal soruşturma açılmaktadır.

    CB sisteminde ağır sorun oluşturan noktalardan biri budur: Partili cumhurbaşkanının parti organlarıyla, milletvekili adaylıklarıyla ve Meclis grubuyla ilişkileri… Bu ilişkiler asla ‘hiyerarşik’ olmamalıdır.

    Erdoğan geçmişte defalarca Kılıçdaroğlu’na “diktatör” dedi, hiç soruşturma açılmadı elbette… Ama Erdoğan’a böyle bir şey deyince derhal soruşturma açılıyor.

    Oysa evrensel hukuka göre, güç arttığı ölçüde sert eleştiri hakkı güçlenir. Bizde tersine…

    HUKUK NE DİYOR?

    Konu, Ertuğrul Özkök hakkında Cumhurbaşkanına hakaret soruşturması açılmasıyla bilmem kaçıncı defa gündeme geldi. Özkök’ün TV konuşması, Franko diktatörlüğünün “bile” devamlı olmadığını söyleyerek Türkiye’de demokrasinin elbette devam edeceği anlamındaydı.

    Dahası, Yargıtay’a göre, doğrudan Erdoğan’ın adını zikrederek diktatör demek suç değildir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 13 Eylül 2022 tarih, Sayı 2022/542)

    Yargıtay’ın bu içtihadının arkasında, Ekrem Pakdemirli’nin Süleyman Demirel’e hakaretten tazminata mahkûm edilmesini, fikir ve ifade hürriyetine aykırı bulan AİHM kararı vardır. (22 Şubat 2005)

    Erdoğan’a hakaret suçundan mahkum edilmeyi fikir ve ifade hürriyetine aykırı bulan AİHM’nin Vedat Şorli Kararı vardır. (19 Ekim 2021)

    Fikir ve ifade hürriyetini baskılayarak, parlamento denetimini fiilen ortadan kaldırarak Türkiye iyiye gitmiyor.


    5 min
  • Demirtaş siyaset yasağıyla mı çıkacak? Akif Beki

    Terörsüz Türkiye’de çerçeve yasanın eli kulağında. AK Parti’nin yasa teklifi Meclis’te milletvekillerinin imzasına açıldı ama ortada hâlâ bir metin bile yok.

    İmzaya açıldıktan sonraki gün ancak adını öğrenebildik. Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’ymiş.

    Çıktığında herkesin göreceği bir yasa, Meclis’te yapılırken milletvekillerinden dahi saklanıyor. Görülmemiş bir garabet.

    Neden oldu bittiye getirilmek isteniyor, olduktan sonra görülsün diye milletten ne saklanıyor, olmadan önce bilinmesinde nasıl bir sakınca var, bu gizlilik niye? Anlamak ve Meclis’in demokratik işleyişiyle bağdaştırmak mümkün değil.

    Güya halk ikna edilmeden, toplumsal destek sağlanmadan sürecin tamama ermesi başarılamazdı; o yüzden herkesin gözü önünde şeffaf yürütülecekti.

    Öyle yürümüyor oysa.

    Milletvekilleri, metni görmeden dün akşama kadar imzalamaya çağrılmıştı. AK Parti, MHP ve DEM grubunun firesiz imzalaması hedefleniyordu. Toplanan imzalarla bugün de Meclis Başkanlığına sunulacaktı.

    Düşünün; imzalardan sonra AK Parti milletvekillerinin bilgilendirileceği bugünkü grup toplantısı dahi kapalı planlanıyordu.

    Yeni Parti’den Murat Emir’in tepkisini okudum. Haklı olarak şaşkınlardı. AK Parti, yasa teklifini göstermeden kendilerini bilgilendirmek için aramış. Ana muhalefet, bu usule ne diyeceğini bilemiyordu.

    Üzerinde tartışmadan, fikri sorulmadan, gözü kapalı destek istenmesini yadırgıyorsa muhalefetin suçu mu?

    Yasa Demirtaş’a da tahliye kapısını açacak ama siyasetten yasaklayarak mı? Gerilim konularından biri de buydu.

    Sadece bazı lâflar dolaşıyor, siyasi yasakları kaldırma süresinin kısa tutulmasında anlaşıldı diye. Gizemini koruyor.

    Terörsüz ve demokratik Türkiye için Meclis Komisyonu önerileri, 6 ay önce raporlaştırıldığında yazmıştım. “Hukuk ve demokrasi önerileri süper ama uygulanırsa” başlığıyla.

    Aynı belirsizlikteyiz...

    Öcalan’a tahliye değil umut hakkı verilecekti, AYM ve AİHM kararlarına uymak adına.

    Demirtaş’ı siyasetten yasaklayarak bırakmak da öyle bir şey. Siyaset hakkı değil, tahliye mi verilecek?

    Bir belirsizlik daha çözülmeden, kördüğüm hâlinde duruyor:

    Dağdaki, cezaevindeki, Avrupa’daki PKK’lılara terörden vazgeçip demokratik siyasete katılma kapıları açılacaktı. Ana muhalefete o kapıları fiilen kapatarak nasıl olacak?

    HUKUK VE DEMOKRASİ ONLARA VAR BUNLARA YOK MU?

    Meclis Komisyonu raporu AK Parti’nin de imzasıyla kabul edilmiş, hukuk ve demokrasi sorunlarının çoğunun yasalardan değil uygulayıcılardan kaynaklandığı ve o düzelmedikçe bunu düzeltmenin işe yaramayacağı anlaşılmıştı.

    Uygulayıcı düzelmedikçe yazılı kuralları düzeltseniz ne değişecekti, düzeltmeseniz ne.

    Meselâ...

    AYM ve AİHM kararlarına eksiksiz uyulması için idare ve yargıdan kaynaklanan engeller kaldırılacaktı.

    Ama zaten Anayasa’nın emriydi bu, uygulayıcılar uysa sorun kalmayacak.

    Tüm yargısal süreçler tutuksuz yargılamayı esas alacaktı, buna özen gösterilecekti. Tutuklu yargılamanın istisna olması için mevzuat gözden geçirilecekti.

    Ama tutuklu yargılamayı zorlaştırmak için çoktan, kaç kere reform yapılmıştı. Kanuna göre, aslolan zaten tutuksuz yargılama. Mevzuatın daha nesi gözden geçirilecek, sorun yine yasada değil uygulamadaydı.

    Terörle mücadele yasası değiştirilerek düşünce, ifade ve eleştiri özgürlüğü genişletilecekti. Basın özgürlüğü güçlendirilecekti. Her türlü eleştiri suçlaştırılmaktan korunacaktı.

    Bizde hak ve özgürlüğün en âlâsının olduğunu savunanlar, demek ki doğru söylemiyordu. Bunun kabul edilmesi ve iktidar partilerinin de imzasıyla kayda geçirilmesi bir kazanım.

    Ama bunlar için gerçekten kanun değişikliğine gerek var mıydı? Keyfi yorumlanıp yine özgürlükler aleyhine kullanılmayacağı garanti miydi?

    Görevden alınan belediye başkanlarının yerine kayyum atanmasın, belediye meclisi seçsin diye düzenleme yapılacaktı.

    Ama istisnaları yine olacak mı? DEM belediyelerine ayrı, CHP belediyelerine ayrı mı uygulanacaktı?


    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR