KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Tekbirler, sloganlar neye dönüştü? Yusuf Ziya Cömert

    Benin kuşağımın lise ve üniversite yılları 70’lerin ortalarından 80’lerin başlarına kadardır.

    Güya politikaya aklımızın erdiği, ideolojilerle alış-verişe girdiğimiz yıllar.

    Kimimiz solcu, kimimiz sağcı…

    Babam İstanbul İmam-Hatip Okulu’nda ve Yüksek İslam Enstitüsünde okuyordu. Ailemiz, dostlarımız, yakınlarımız, babamın okul arkadaşları hepsi mütedeyyin insanlardı. Necip Fazıl’ı, Şevket Eygi’yi, Nurettin Topçu’yu hatta Peyami Safa’yı biliyorlardı. Mahir İz Hoca Üsküdar’daki evimize birkaç kez gelmiştir.

    Böyle bir ortamda solcu olma ihtimalimiz çok zayıftı. ‘Sağcı’ olmaya daha yakındık. Olduk mu?

    Olduysak bile aklımız ermeye başladıktan sonra sağcılık bizi terk etti.

    Kendimizi İslamcı olarak tanımlamıyorduk fakat birisi öyle tanımladığı zaman pek itiraz da etmiyorduk.

    Ne yaptık 70’li yıllar boyunca?

    Mahallemizdeki, okulumuzdaki, şehrimizdeki solcu ve sağcı akranlarımızda tartıştık.

    Sağcı akranlarımızla daha çok ırkçılık, bizim kullanmayı tercih ettiğimiz tabirle kavmiyetçilik, solcu akranlarımızla daha çok ekonomi ve tarih üzerine tartıştık.

    Sağcılarla da solcularla da bazı müştereklerimiz vardı.

    Dini konularda sağcılarla ihtilafa düşmüyorduk. Ama dinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda anlaşamıyorduk.

    Solcularla sistemin değişmesi gerektiği konusunda hemfikir sayılırdık.

    Solcular sömürüldüğümüzü söylüyordu, biz de söylüyorduk.

    Ama sistem nasıl değişecekti?

    Solcular fakirliğin veya zenginliğin olmadığı, eşitlikçi, adaletli bir düzenden bahsediyorlardı. Anlattıkları kulağa hoş geliyordu.

    Fakat bu düzenin içinde din ya hiç yoktu ya da çok az, hayatın dışında bir yerlerde vardı.

    Bu durumda anlaşamazdık, çünkü dinin hayatın merkezinde, tam ortasında olması gerekiyordu. Biz böyle inanıyorduk.

    Stalin’in yaptığı sürgünler, katliamlar tartışmaların arasında kaynayıp gidiyordu.

    Bazen sınıf çatışması, işçi sınıfının yani çalışanların yönetmesi gibi kavramlar ortaya çıkıyordu. Fena şeyler değildi ama bize uymazdı.

    Din yoksa biz de yoktuk.

    Bizimse zihnimizde tedavül eden iyi şeyleri kimin yapacağına, yeryüzüne adaleti, iyiliği kimin hâkim kılacağına dair bir fikrimiz yoktu.

    Sanki Allahu Teala’nın bizzat ve bilfiil yöneteceği adil bir dünyaya inanıyorduk.

    Hayır, Müslüman olan ve olmayan insanlar yönetiyordu ve Müslüman olanlar veya olmayanlar tarafından insanlara zulmediliyordu.

    Böyle şeyleri zamanla anladık.

    Anladık mı?

    Anlayabildiğimiz kadar anladık. Hala anlamadıklarımız anladıklarımızdan ziyade.

    Bunlar hayatımızdan küçük küçük kesitler.

    Yaşanması gerekiyordu, yaşadık.

    Bazen eksik, bazen fazla, bazen doğru, bazen yanlış yaşadık.

    Tabii ki bunların muhasebesini yapmamız gerekiyor.

    Kendi payıma, elim değdikçe yapıyorum.

    Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinin verdiği gazla, devletin de teşvikiyle mütedeyyin insanların ABD’nin 6. Filo’sunun gelişini protesto eden solcu gençlere saldırdıkları ‘Kanlı Pazar’ı yazarken “Biz yanlış yürütülmüş bir neslin çocuklarıyız” dediğimi bu sütunun müdavimleri hatırlarlar.

    Bizim başka yanlış yürütülmelerimiz de var.

    Yürümelerimiz, slogan atmalarımız, tekbir getirmelerimiz bugün paraya, menkule, gayrı menkule veya makam ve mevkie dönüşerek birtakım insanların inhisarına geçti. Onlar, aldılar, kullandılar.

    Solcu akranlarımızın tecrübesi farklıydı. Günlerden bir gün, 80’lerin sonunda Sovyet bloğu çöktü.

    Sovyetler çökünce solcu akranlarımızın vaktiyle savunduğu tezler de çöktü mü?

    Çöktü dersek haksızlık olur.

    Marksizm, tarihi, toplumları anlama, yorumlama konusunda açıklayıcı önemli teoriler geliştirdi. Bunların birçoğu hala geçerli ve lüzumludur.

    Fakat Sovyetler çökünce hepsi çökmüş sayıldı.

    Şu mübarek pazar günü buralara nereden geldim?

    Yazıya başlarken böyle bir niyetim yoktu.

    Kıymetli yazarımız Taha Akyol’un aylardır masamda duran, oku diye gözüme bakan Dünyayı Bölen Devrim’ini okudum, bitirdim. (Doğan Kitap.)

    Kitabı okurken solcu akranlarımızla eski tartışmalarımız zaman zaman gözümün önüne geldi. Eskilerden başlayıp hemen Taha Bey’in kitabına gelecektim, gelemedim. Yazı yoldan çıktı.



    6 min
  • Deha düzeyinde bir akıla ihtiyaç var - Fehmi Koru

    Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ni kapatma kararı duyulunca herkesin aklına ilk gelen, CHP listelerinden seçilip Meclis’e girmiş dört Gelecek milletvekilinin bundan böyle ne yapacakları oldu.

    Ben de aynı meraka düştüm.

    Oysa esas üzerinde düşünülmesi gereken, CHP ve AK Parti listelerinden Meclis’e milletvekili sokmuş olan diğer partilerin durumu olmalıydı…

    Ali Babacan liderliğindeki Deva Partisi’nin…

    Mahmut Arıkan’ın genel başkanı olduğu Saadet Partisi’nin…

    Fatih Erbakan’ın liderliğini yaptığı Yeniden Refah Partisi’nin…

    Esas düşünülmesi gerekenin bu konu olduğunu bana hatırlatan, haberi alınca Davutoğlu’nun evine Babacan’ın koşması oldu.

    İki genç adam siyasette yakın kaderler paylaştılar… Babacan AK Parti’nin kurucu kadrosu arasında yer aldı ve ilk hükümetten itibaren önemli bakanlıkların sorumluluklarını üstlendi. Davutoğlu da, önce başdanışmanlık unvanıyla önemli bir alanda söz sahibi haline geldi, sonraları dışişleri bakanı oldu.

    Babacan başbakan yardımcılığına kadar yükseldi, Davutoğlu başbakan da oldu.

    Kaderleri, iktidarının ilk 15 yılında içinde yer alıp sorumluluk taşıdıkları AK Parti’den ayrılmaları sonrasında da paralellik gösterdi.

    İkisi de iddia taşıyan farklı iki parti kurup liderliğini üstlendiler…

    Ayrı davranmak yerine güçlerini birleştirebilirlerdi, bunu yeğlemediler…

    Davutoğlu partisini kapatarak açık etti zaten, ama sanıyorum her ikisinin de başlangıçta tahayyül ettikleri, şimdilerde karşılarına çıkan durum değildi.

    Zaman içerisinde Saadet Partisi de, Mahmut Arıkan’ın şahsında, Davutoğlu-Babacan benzeri genç bir yeni lidere kavuştu.

    ‘Milli Görüş’ hareketini başlatan Necmettin Erbakan’ı, değişik düzeyde borçluluk hissettikleri her üçünün ortak hocası sayabiliriz.

    Hiç değilse saygıda birleştikleri bir hocaları…

    Fatih Erbakan’la da ortak bir noktaları bu.

    Dört liderin -Davutoğlu, Babacan, Arıkan ve Erbakan’ın- ortak bir noktaları var, ama biri kapanmış olsa da hemen hemen aynı kitleden oy almayı bekleyen üç ayrı partileri bulunuyor…

    Türkiye, tarihinin en önemli dönüm noktalarından birine doğru hızla yol alıyor. Gelecek iki seçim -genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri- sonunda, çeyrek yüzyıl sürmüş bir iktidarın ya yenisiyle değiştiği ve üç kez seçilmeyi başarmış cumhurbaşkanı yerine bir yenisinin seçildiği bir ülke olacağız ya da dördüncü kez de cumhurbaşkanı seçilmeyi başaran Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti 2071 idealini gerçekleştirmede yeni bir merhale daha kazanmış olacak…

    Her ne kadar ülke siyasetinde bu denklemi etkileyecek başkaları bulunsa da, bir sonraki seçimin sonucunda yukarıda isimlerini andığım liderlerin tavrı, en az onlar kadar, -hatta benim gözümde onlardan da fazla- seçimin sonucunu etkileyecek…

    Yazımı buraya kadar okuyanlar arasından ‘Nasıl?’ sorusunu aklından geçirecek fazla okur bulunacağını sanmıyorum.

    Türkiye’nin bugünkü siyasi tablosu, böyle giderse, yarının da tablosu olacaktır da ondan…

    CHP’liler, ister ‘butlan’ ile kaybettikleri birlik ve beraberliğe yeniden kavuşma imkanını bulmuş olsunlar, ister iki ayrı parti olarak seçmen karşısına çıksınlar ve kendi içlerinden ‘seçilebileceğini sandıkları’ birini cumhurbaşkanı adayı çıkarsınlar… İktidara gelebilirler ve adaylarını cumhurbaşkanı seçtirebilirler mi?

    AK Parti’nin MHP ile yaptığı ittifaka benzer yeni bir buluşma, olmaz ya, sol partilerin de desteğini alarak, Yeni Parti veya CHP ile İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti bir araya getirilerek oluşturulsun, acaba böyle bir blok yeni iktidar ve cumhurbaşkanı için yeterli olabilir mi?

    [DEM nerede yer alabilir, bilmiyorum.]

    Şu sıralarda siyasi hayatımızda meydana gelen hareketlilik, iktidar cephesinin özellikle üzerlerine gittiği siyasi kadroları erken sevindirmişe benziyor…

    Vatandaştan toplama bağışlarla gidilecek seçimde sandıktan yeni bir iktidar çıkacağına inanıyor gibiler…

    Diyelim, onların bekledikleri gerçekleşti; bu yazıyı yazdıran siyasi çizginin partileri ve dört lider, öyle bir iktidardan mutlu olacaklar mı?




    6 min
  • Bir vefa yazısı - Ahmet Taşgetiren

    Davutoğlu bir kıymettir. Partili siyaseti bıraktığı bugün de yarın da. Türkiye’nin yetiştirdiği bir kıymettir.

    “Partili siyasete girmeli miydi?” sorusu sorulabilir. Hitap ettiği toplumu doğru okuyup okumadığı, Erdoğan’ın başat Cumhurbaşkanlığı altında hemen aynı toplum zeminine hitap edecek bir partinin başarı şansını doğru değerlendirip değerlendirmediği sorgulanabilir. Bulunduğu ortamlarda başat rol üstlenme durumunun ortak ilişkilerde zorluk çıkarıp çıkarmadığı tartışılabilir, üzerinde ısrarla durduğu “Ben idraki”nin öteki ile ilişkilerde problem olup olmadığı tartışılabilir….

    Evet Davutoğlu’nun iş tutma tarzı üzerine, hele politikanın ben idraklerinin çarpıştığı alan olma hususunu dikkate aldığınızda pek çok şey söylenebilir.

    Ama bir düşünce insanı olarak Davutoğlu kıymettir. Dünyayı okumasını, stratejik gelişmeleri değerlendirmesini, katılırsınız katılmazsınız, ama ihmal edemezsiniz.

    Davutoğlu’nun bir kıymet olduğu dünyada stratejik – jeopolitik meselelere kafa yoran her muhitte kabul edilir. Bir dönem, adının ünlü stratejlerden Kissinger ile birlikte anıldığı biliniyor.

    Davutoğlu bir kıymet olduğu için AK Parti’nin ilk iktidar günlerinden itibaren danışman olarak, dışişleri bakanı olarak, hatta Başbakan olarak kendisinden istifade edilmiştir. O dönemlerde herhalde kendisinden istifade edenler, diyelim Abdullah Gül, sonra Tayyip Erdoğan (üstelik Cumhurbaşkanlığı döneminde) büyük yanılgı içinde bu tercihte bulunmamışlardır.

    Dönem parlamenter demokrasi dönemidir. Davutoğlu, Başbakan olduktan sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Anayasa’daki sembolik “icranın başı” hüviyetini sembolik olmaktan çıkarıp “Gerçekten icranın başı” olmaya karar verdiği sırada “Gerçekten Başbakan olma”ya yöneldiği için problem olmaya başlamış, sonrası da partiden ayrılışla sonuçlanmıştır.

    “Düşük profilli başbakan” olmaya razı olsaydı, herhalde pek çok şey yaşanmazdı. Ama “Davutoğlu başatlığı” ile “Erdoğan başatlığı”nın çatışması kaçınılmazdı.

    Bundan sonra parti kurmaya kalkarsanız, ortaya “Benim tapulu arazimde gecekondu kurdurmam” yaklaşımının çıkacağı kesindi. Özgüveniniz, cesaretiniz siyasetin kıran kırana seyrinde buraya kadar yetebiliyor.

    Davutoğlu, “Türkiye’nin Stratejik Derinliği” kitabında serdettiği düşünceler sebebiyle “hayalci” olmakla eleştirilir. Bu eleştirilerin Türkiye’yi bu topraklardan ibaret sayan kesimlerce yapılması anlaşılabilir. Ama bir de “Türkiye Türkiye’den büyüktür” yaklaşımı var. Bugünkü iktidarın sahiplenir gözüktüğü bu anlayışın temelinde Davutoğlu’nun değerlendirmeleri yok mudur?

    Bugünkü iktidar, “Erdoğan’ın liderliği”nin “Gönül coğrafyası”ndaki karşılığının mevcudiyetini anlatırken “Türkiye’nin Stratejik Derinliği”ni temel almakta değil midir?

    Doğru, bu hassas bir konu idi. Bunu seslendirdiğinizde Doğu’da Batı’da “Osmanlıcı” olmakla suçlanma ve oradan karşı barikatlar oluşturma riski vardı. Nitekim kısa sürede “Osmanlıcı politika izlemiyoruz” yolunda açıklamalar yapılmıştır. Ancak bütün zamanlarda Türkiye’nin, diyelim Balkanlar’la, diyelim Ortadoğu’daki İslâm ülkeleri ile, diyelim Türk dünyası ile akraba ilişkileri geliştirmeye çalışması boş bir hayalcilik midir?

    Kim ne derse desin Ahmet Davutoğlu’nun mevcut iktidara “çok boyutlu dış politika” yaklaşımı ile küresel bir perspektif kazandırdığı açıktır.

    Davutoğlu’nun “siyasi ahlâk – beytülmali koruma” vurgusu da mevcut iktidarın bu alandaki “İl başkanlığına adam bulamayız” esnekliği (!) yanında muhafazakâr camia adına önemli bir duruştur. Bunu mevcut siyasi zeminde kazanamayabilirsiniz ama, adını koymak bile, kendi mücadeleniz adına hayati önemdedir. Herkes bilir ki Davutoğlu “temiz siyaset” konusunda bir markanın sözcüsüdür.

    Davutoğlu, mevcut muhafazakâr iktidara karşı muhafazakâr bir muhalefet olsun istedi. Bu, benim de öteden beri seslendirdiğim bir husustur. Muhafazakâr bir iktidara karşı CHP muhalefeti yetmez, halk nezdinde etkili de olmaz. Dedim ki, Refah’ın, Saadet’in, Yazıcıoğlu’nun Meclis’te sesi olsun, yanlışları önlemeye çalışsınlar.


    7 min
  • Fatih, Yavuz, Abdülhamit ve Erdoğan - Taha Akyol

    TÜGVA, AK Parti çizgisinde son derece önemli, etkili, yaygın bir gençlik kuruluşudur.

    TÜGVA’nın yaz okullarına bu sene 700 binden fazla gencin katılmış olması, organizasyonun büyüklüğünü gösterir.

    Cumhurbaşkanı TÜGVA’nın Yaz Okulları Finali’nde uzun bir konuşma yaptı. Mücadeleci, motive edici bir konuşma...

    Erdoğan, kendi gençlik yıllarından bizzat bilir, gençlere siyasi heyecan vermenin onları nasıl motive ettiğini…

    Özellikle de bu seçimlerde buna çok ihtiyacı var.

    Hesabı kitabı yapıldığı halde yanlış politikalar yüzünden ulaşılamayan “2023 Hedefleri” böyleydi.

    Sonra, “1453 Vizyonu” ve “1071 Vizyonu.” Ve son seçimlerde “Türkiye Yüzyılı.” sloganı… Henüz programı ortaya konulmadı.

    ‘ULU’ İMAJI

    Asıl motivasyon kaynağı “şanlı ecdadımız”dır. Erdoğan’ın TÜGVA’daki sözleriyle:

    “Sizler tarihe yön vermiş, bilime ve sanata istikamet çizmiş, çağlar kapatmış, çağlar açmış bir milletin evlatlarısınız. Sizler cihana hükmetmiş, üç kıta yedi iklimde at koşturmuş kahraman bir ecdadın torunlarısınız…”

    Tamam da… Evet cihana hükmettiler ama neden attan inip trene, motorlu araçlara binmede çok geri kaldılar?!

    Gençler, asıl bu soruyla hayat ve zihniyet yolculuğuna çıkmalı. Ama hamaset bu soruya yer vermez.

    Benim 1983’te yayınlanan kitabımın ismi “Tarihten Geleceğe” idi; konusu bu sorulardır.

    TÜGVA toplantısında iki büyük poster var: Biri Fatih, Yavuz ve Abdülhamit… Diğeri Erdoğan…

    Bu üç tarihi şahsiyetle Erdoğan arasında manevi bağ düşünülüyor. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “geçmişte Abdülhamid Han neyse bugün de Cumhurbaşkanımız aynı şey… İslam ümmetinin başı” diye konuşmuştu.” (4 Nisan)

    Merhum Ecevit’in “Karaoğlan” yıllarında Safa Yurdanur “Dün Atatürk, Bugün Ecevit” adıyla kitap yazmış, baskı üstüne baskı yapmıştı. (Göl Yayınları 1974)

    Doğu toplumlarında, İslam’dan önce de yaygın olan lideri ululaştırma hatta kutsama geleneğinin ‘modern’ dışa vurumları.

    Zihinlerimiz “Ulu önder”le “Ulu hakan” arasında sıkışmış değil mi?

    MERAK ETMEK, SORGULAMAK

    Ben “Ulu Önder” terimini de tasvip etmem. Çünkü “ulu” deyince, objektif ve analitik düşünmeyi baştan bir kenara atıyorsunuz.

    Oysa İslam toplumlarının, 12 yüzyıldan sonra başlayan duraklama, donma ve geri kalma sürecinde bu zihniyetin rolü büyüktür. Hayrettin Karaman da müstebit hükümdarlar yüzünden fıkıhta kamu hukukun gelişmediğini yazmıştı.

    Hükümdar “kaim bi’emrillah… Zıllullah fil’arz… padişah-ı âlempenah” ise, onu eleştirmek akla gelir miydi? Yanlışları önlenebilir miydi? Zaman içinde hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi fikirler, kamu hukuku, anayasa hukuku gibi disiplinler düşünülebilir miydi?

    Kâinata, tabiata “fizik gözüyle” bakmak da akla gelmedi. Osmanlı tarihinin bence en büyük bilim adamı Kâtip Çelebi’nin Cihannüma’da yazdığı “Müslümanlar tabiat ve evren olaylarını merak etmiyorlar, düşünmüyorlar” diye özetleyebileceğim yakınmaları da aynı sebeptendir.

    OBJEKTİF BAKMAK

    Abdülhamit, devlet adamı vasfına sahip sultanlardan biridir. Fakat otokrasiler çağının hükümdarıydı. Nitekim Tunuslu Hayrettin Paşa’nın “kurallarla yönetim” layihalarını reddetti.

    Muhafazakarların tahayyül ettiği Abdülhamit’le kızı Ayşe Osmanoğlu’nun anlattığı Abdülhamit aynı değildir.

    Medreseyi yüz üstü bırakıp modern okulları açan hükümdardır. Çünkü devleti idare etmek için tarih, coğrafya, fizik, kimya, tıp, ziraat, maadin (madenler), baytarlık ve Roma Hukuku da okutulan Mekteb-i Hukuk’a ihtiyaç vardı.

    Tarihçi Stanford Shaw, Abdülhamid’i “Tazimat’ın zirvesi” olarak tanımlar.

    Meclis-i Mebusan’ı açış nutkunda “Avrupa medeniyet-i hâzırasının en evvel mülkümüze ithali”ni isteyen hükümdardır.

    Fakat otokrasi yüzünden devlet kurumlaşamadı. Batı Rumeli’de asayişi sağlayamayan Sultan, İtalyan General De Giorgi kumandasında jandarma gücü kurulmasını kabul etmişti.

    İslamcılar bile fikir ve ifade hürriyetinden mahrumdu. Âkif’in yazı ve şiirleri, Şehbenderzade’nin, Said Nursi’nin, Ahmet Naim’in kitapları ancak Meşrutiyet’te yayınlanabildi.



    6 min
  • Hektor'un intikamı - İsmet Berkan

    Film vesilesiyle Odyseeus’u ve onun yolculuğunu konuşuyoruz, gelin bir de onun niye taa Adriyatik’teki Ithaca adasından kalkıp Truwisa’ya geldiğini de konuşalım.

    Önce isimde anlaşalım: Benim neredeyse bütün hayatım boyunca buranın adı Truva’ydı. Şimdilerde ise Troya diyoruz.

    Truva, Fransızca’dan Türkçeye geçmiş haliydi. Troya ise Yunanca’dan Türkçeye geçmiş hali. Oysa buranın bir de buralılar tarafından kullanılan ismi var: Truwisa veya Wilusa.

    Truwisa, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki ve Çorum’daki Hitit Müzesindeki belgelerden, çivi yazılı tabletlerden de biliyoruz, Anadolu’daki Hitit Federasyonu’nun bir parçasıydı.

    Tarihsel olarak baktığımızda Anadolu’da tarım, Mezopotamya’nın ardından neredeyse hemen başladı. Neolitik devriminin ilk etkilediği coğrafya Anadolu oldu.

    Anadolu’da bu yeni “teknoloji”yi öğrenen insanlar önce Anadolu içinde yayıldılar, işte ucu Hititler’e kadar varan uygarlıklar kurdular. Ardından Anadolulu çiftçiler Trakya üzerinden önce Yunanistan’a, ardından Batı Avrupa’nın en Batı ucuna kadar göç ettiler.

    O yüzden bugün genetik haritalarda “Anadolu çiftçi geni” diye bir gen var.

    Biz Anadolu’da yaşıyoruz ama bu geni ancak yüzde 20-30 arasında taşıyoruz. Burası tarih boyunca bir geçiş yeri ve göç güzergahı olduğu için Anadolu çiftçi geninin seyrelmesi normal aslında.

    Yunanistan’da, Güney Balkanlarda, Kuzey İtalya’da, Fransa’da bu genin varlığı açıkça görülüyor. İlginçtir, örneğin Akdeniz’deki İtalyan adası Sardunya’da bu gen neredeyse yüzde 80’e varıyor.

    Batı uygarlığının sadece fikri temelleri değil, insan kaynağı da esas olarak Anadolu anlayacağınız.

    Truwisa, tabii katman katman bir kazı alanı. Homeros’un destanında anlatılan katman, bizim arkeologların 6. katman olarak adlandırdığı katman. Yani aşağıda daha beş ayrı Truwisa şehri kalıntısı daha var.

    Homeros, Yunanistan’dan gelenlerin bu şehri almak için 10 yıl savaştığını söyler ama İlyada destanında bu savaşın 51 gününü anlatır.

    Truwisa’ya Yunanistan’dan saldıran “Akha”lar, destanda anlatıldığı gibi bir kadın meselesi yüzünden değil, Anadolu ile ticaret kapısını ele geçirmek için saldırdılar. Ama Homeros’un hikayesi de çok güzel tabii, insan inanmak istiyor her şeyin sebebinin Helen isimli bir kadın olduğuna.

    Rivayet odur ki, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinin ardından İstanbul’un savunma planlarını yapmak üzere Çanakkale’ye gelir ve bu arada Truwisa şehrinin kalıntıların olduğuna inandığı yerde “Hektor’un intikamını aldım” der.

    Hektor, destandan biliyoruz, Aşil’in öldürdüğü büyük Truwisa kahramanı.

    Fatih Sultan Mehmet neden böyle dedi? Onu niye ilgilendiriyordu Hektor’un kanının yerde kalıp kalmaması?

    Aslında yine rivayete göre, Fatih’ten yüzyıllar sonra Atatürk de aynı bölgede aynı şeyi söylemiş, yani “Hektor’un intikamını aldık” demiş.

    Fatih Sultan Mehmet Çanakkale’yi veya Truwisa’yı değil İstanbul’u feth etmişti. ‘Hektor’un intikamı’ derken İstanbul’dan söz ediyordu. Mustafa Kemal de kuşkusuz Yunanistan’a karşı elde edilen zafere gönderme yapıyordu.

    Bugünkü Truwisa antik kenti kalıntılarından Güneye doğru inerseniz, tam Bozcaada’nın karşısında sizi bir başka antik kent karşılar: Alexandria Troas.

    Buranın adının “Troas” olması hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü, Homeros’un destanından epey sonra Makedonyalı kral Alexander, daha “Büyük İskender” ünvanını almamışken ordularıyla Anadolu’ya geçer ve bu şehri kurar. Burası da bir liman şehridir, İskender’in orduları ikmalini buradan yapar. Şehrin adını “İskender’in Troas Bölgesindeki Şehri” diye okuyabilirsiniz. Dünyada İskender adına kurulan ilk şehir burasıdır. (İskenderun’dan veya Mısır’daki Alexandria’dan çok önce.)

    Şehir o kadar kullanışlıdır ki, bu işlevini neredeyse 19. yüzyıl sonuna kadar da sürdürür. Yani hem Anadolunun Helenistik çağında, ardından Roma ve Bizans çağlarında bu şehir canlı ve büyük bir şehirdir. Osmanlı da aynı şekilde bu şehri canlı tutmaya devam eder.

    Bilin bakalım Osmanlı bu şehre ne isim veriyordu? “Eski Stampoli” diyordu Osmanlı buraya.


    7 min
  • Davutoğlu’nun parti siyasetini bırakması ne söylüyor? Osman Sert

    Türkiye’nin son seçilmiş Başbakanı ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu parti siyasetine son verdiğini açıkladı. Gelecek Partisi de bu açıklama ile kapanma sürecini başlattı. Muhtemelen parti bir kongre toplayacak ve kendisini feshedecek.

    Davutoğlu’nun geçmişi, Gelecek Partisi’nin kuruluş süreci, sonrasında yaşananlar ve nihai karar Türkiye siyaseti açısından önemli mesajlar içeriyor.

    Öncelikle Gelecek Partisi’nin fesih kararını sadece parti ve Davutoğlu özelinde okumak meselenin ana dinamiklerini ıskalamak demek. Türkiye çok uzun süredir siyasal alanda ciddi bir daralma yaşıyor. İdari vesayet ve iktidarın yargı, ekonomi, medya, akademi başta olmak üzere birçok alanda yükselen kontrolü alternatif duruş göstermek imkanını büyük oranda sınırlıyor.

    2024 yerel seçimlerinde birinci parti olarak çıkan, sonrasında da kamuoyu araştırmalarında AK Parti ile başa baş bir çizgi izleyen CHP’nin düştüğü durum bunun en açık göstergesi. Ayrılanların kurduğu Yeni Parti’nin en büyük sorunu finansman. Bu sorun toplumsal bağış kampanyaları ile büyük oranda aşılacak olsa da en önemli iki siyasi organizasyondan birinin düştüğü durum diğer partiler açısından tıkanmanın daha da vahim olduğunun karinesi. Ayrıca ekonomik sorunların daha CHP bölünmeden önce başlamış olması da sorunun sadece hazine yardımı ile sınırlı olmadığını söylüyor.

    Bu daralma sadece partilerle ilgili değil. Basının, sivil toplumun finansmana erişiminin engellenmesi de bu daralmanın, ifade hürriyetinin kısıtlanmasının başka bir parçası. 2019 sonunda daha ortada AK Parti’de yer alıp da ayrılmış muhalif hiçbir ses yokken Gelecek Partisi kurulduğunda muhalif olmak pratik açıdan belki bugünden daha kolaydı.

    Davutoğlu’nun ikinci handikapı ise muhafazakâr mahalle ile ilgili. İktidarda olan bir partiden ve onun arkasında duran bir tabandan yanlışları söyleyerek ayrıldığınızda o çevrenin ne elitleri ne de kitlesi bu muhalefeti duymak istemiyor. İktidarda olmak tüm sorunların üzerini örtmek, haksızlıkları yok saymak için yeterli sayılıyor. İstanbul Şehir Üniversitesi gibi mahallenin en güzide eğitim kurumu kapatılırken sadra şifa birkaç kişi dışında kimse ağzını açıp tek kelime etmedi.

    Böyle bir psikolojide muhafazakâr kesimden çıkıp ne alternatif parti kurmak ne iktidarın dediklerini şartsız kabul etmeyen sivil toplum inşa etmek ne de aynı kültürel kodlara sahip olsanız da eleştirel gazete çıkarmak kolay. Yapsanız da ayakta kalmak için çok çaba göstermeniz gerek. İşte Gelecek Partisi’nin nefesi yetmedi.

    Diğer bir konu bölünmüşlük. Aynı mahalleye seslenen, birbirlerinden anlamlı farkı olmayan, varsa da bunu kitleselleştiremeyen birçok parti daha çok lider düzeyindeki itirazlarla ayrı tabelalar altında. Bunun da toplumda bir karşılığı yok. Bugünler yazıldığında ayrı binalara sahip olmak dışında fark ortaya koyamayan liderlerin sorumluluğu ayrıca tartışılacak.

    Ve elbette bir başarısızlık varsa bunda Gelecek Partisi’nin Davutoğlu’nun yaptıkları, yapamadıkları, siyasi stratejileri, koalisyon denemelerinin de önemli payı var. Altılı Masa iyi niyetli bir çaba idi. Ancak CHP ile koalisyon, bireysel endişelerle toplumsal beklentilerin örtüşmemesi, parti içinde uyumun sağlanmaması, sebeplerden bağımsız olarak Gelecek Partisi’nin yol almasını imkânsız kıldı.

    Son söz de sevinenlere… Fesih ve parti siyasetine ara verme kararından sonra neredeyse en çok sevinenler bir dönem Davutoğlu ile ortak hayaller kurmuşlar arasından çıktı.

    Burada sormak gerek. Davutoğlu’nun ve Gelecek Partisi’nin ‘kaybetmesi’ onlar açısından neyi düzeltti? Hangi ayıbı örttü? Hangi haksızlığı giderdi? İstanbul Şehir Üniversitesi’nin gözü kara bir hoyratlıkla kapatmış olmak temize mi çıktı? Davutoğlu kaybedince bireysel nefret ve hırsları tatmin etmek dışında ne kazanıldı? Ekonomi mi yarın daha iyi olacak yoksa demokrasi mi? Mahalleden ayrılmanın bedelini herkese göstererek bundan sonra ayrılacaklara da “sonunuz böyle olur” deme imkânı dışında ellerine ne geçti? Üzücü.


    5 min
  • Yeni Parti’nin oy istediği toplum... Ali Bayramoğlu

    İki yazı önce Yeni Parti’nin ve doğal olarak diğerlerinin ne tür toplumsal dip dalga karşısında oldukları sorusunu sormuştum. Yanıtı da, PAROROMATR Nisan Ayı araştırmasındaki ‘adak’ bölümünde yaptığım bir araştırmadan hareketle vermeye çalışmıştım.

    Geçen yazıda, merkeze doğru bir eğilimin ve siyasi aidiyet tercihi itibariyle Atatürküçülük ve milliyetçilik vurgusunun öne çıktığını belirtmiştim. Atatürkçülüğe verilen hakim anlam olarak milli duygu, milliyetçiliğe verilen hakim anlam milli aidiyetin öne çıktığı belirtmiştim.

    Devam edelim…

    Bu verilerden hareketle toplumsal havuzda öne çıkan hususlar şunlar:

    1. Son yıllardaki yükselişi dikkate alındığında Atatürkçülük artık bağımsız bir siyasi dalga olmaktan ziyade, milliyetçi duyarlılığın bir çeşidi ya da farklı bir yorumu olarak karşımıza çıkıyor.

    2. Atatürkçülük milliyetçi blok içerisinde yer alıyor ve aynı zamanda burada daha yumuşak ve kapsayıcı bir alan oluşturuyor. Kültür, aidiyet, ortak hafıza ve milli devlet fikri etrafında şekillenen bu yaklaşım, milliyetçiliğin daha sert ve dışlayıcı biçimlerine karşı dengeleyici bir rol üstleniyor.

    3. Milliyetçilik türlerindeki yükseliş, belirli partilerden bağımsız, daha genel ve ortalama bir siyasi duyarlılığın güçlenmesine işaret ediyor. Bu durum, partizan bağlılıklardan kısmen uzaklaşmış bir siyasal tutumun göstergesi olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda milliyetçiliğin siyasi partilerin ötesine geçen karakteri, yeni bir siyasileşme biçimini ya da siyasal yorgunlukla iç içe geçmiş bir depolitizasyon eğilimini de düşündürmektedir.

    4. Atatürkçülüğün hem de milliyetçiliğin siyasi partiler üstü bir konumda algılanması, devlet fikrinin siyasetin temel taşıyıcısı olarak görülmesiyle bağlantılı olma ihtimali yüksektir. Başka bir ifadeyle, toplumun önemli bir bölümünde siyaset ile devlet arasında güçlü bir özdeşlik kurulmaktadır. Dolayısıyla ülkedeki ortak siyasi zeminin merkezinde kapsayıcı bir millilik ve kendilik hissi bulunmaktadır. Bu duygu bir yandan sınırların, kimliğin ve kültürel alanın korunmasını isterken, diğer yandan büyüme, güçlenme ve etki alanını genişletme arzusunu da bünyesinde taşımaktadır. Tehdit algıları ile başarı ve yükseliş beklentileri aynı psikolojik iklim içerisinde birleşmektedir.

    Bu dördüncü husus mevcut toplumsal dip dalganın en önemli unlarından birisidir. Otoriterlik-demokrasi gerileme kadar önemli bir yer tutmakta, hatta zaman zaman bu gerilimi belirleyici özellikler taşımaktadır.

    Perspektif sitesinde da yayınlanan, ayrıntıları görülebilecek araştırma verileri, bugün Türkiye’de etkili olan milliyetçi dalganın iki farklı katmandan oluştuğunu göstermektedir.

    İlk katman daha sert ve güvenlik odaklıdır. Güçlü lider talebi, Batı’ya mesafeli yaklaşım, güvenlik kaygıları, ekonomik ve siyasi büyüme arzusu, dış politikanın önemi, göçmenlere yönelik hassasiyet ve Kürt meselesinde güvenlikçi beklentiler bu katmanın temel unsurlarıdır.

    İkinci katman ise daha yumuşak bir millilik anlayışını ifade etmektedir. Bu yaklaşım, dışlayıcı ve ötekileştirici bir milliyetçilikten ziyade; milli devlet, başarı, güç, gurur ve aidiyet gibi değerleri öne çıkarırken, kimliğini tehdit etmeyecek evrensel değerleri de talep etmektedir. Bu nedenle günümüzde milliyetçiliği yalnızca kutuplaştırıcı bir unsur olarak değil, aynı zamanda ortak bir duygu ve anlam alanı olarak değerlendirmek gerekir. Bağımsızlık, ulusal güç, küresel etkinlik, özgünlük ve “biz” duygusu bu eğilimin temel taşıyıcılarıdır.

    Hiçbir siyasi parti, gereceği siyasi bir yarışta bunları dikkate almadan güç devşiremez.

    Başta Yeni Parti…

    4 min
  • “Hukuk”tan “milli irade”ye, eriyip giden değerler - Mustafa Karaalioğlu

    Birçoğu artık ya potansiyel ya da bilfiil Yeni Partili ve eski CHP’li belediyelere yönelik arkası kesilmeyen operasyonlar hukukun temel direklerini sarsarken, en ziyade “milli irade” ortak paydasını yerle bir ediyor. Mülkiye müfettişlerinin denetimi ve raporları olmaksızın gizli tanıklar üzerine kurulan ve artık nasıl işlediği de aşikar hale gelen bir kolay yolla bütün belediye başkanları hapse gönderiliyor. O kadar ki, İstanbul’da artık en çok belediye başkanı Yeni Parti, CHP ya da AK Parti değil Silivri Cezaevi tabelası altında ikamet etmektedir.

    Hepsi seçilmiş, kora kor mücadele ederek seçmenin teveccühünü kazanmış başkanlar hapishanede televizyon izleyerek, ziyaretçi kabul ederek yargılanmayı bekliyor. Öte yandan, 19 Mart’ta İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’yla başlayan operasyonlar ülkenin her tarafına yayılarak devam ediyor.

    Bir an yerel seçim öncesi atmosferi düşünün…

    Kazanmak için yapılan ince siyasi hesaplar, vaatler, planlar, projeler, halkı kucaklama çabaları ve böylelikle yerelde iktidar olma yarışı vardı. O yarıştan eser kalmadı ve günün birinde hiç de ince olmayan hamleler zinciriyle adil yarışma ortamı dağıtıldı. Bir gizli tanık ifadesi bir büyükşehirin, bir şehrin veya ilçenin ortak kararının üzerine geldi oturdu.

    Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı gibi temel değerler çoktan erimeye başlamıştı. Şimdi “milli irade” de onlara katıldı, eridikçe eriyor. O kadar ki Bursa gibi bir büyükşehirde ve birçok ilçede koltuklar bir sabah muhalefet partisinden iktidara geçebiliyor. Bazı başkanlar ise dava dosyasının kapağı açılmadan partisini değiştiriyor veya değiştirmek zorunda kalıyor.

    Bütün bu trafiğin içinde milli iradenin m’si bile yoktur. Sandık sanki detaylardan bir detaymış gibi kuytu bir köşede boynu bükük duruyor. Bugüne kadar zor olan seçimle, sandıkla ve siyasi maharetle işbaşına gelmekti, artık öyle değil havası esiyor. Halkı kucaklamak ve insanların kalbine inmek gerekiyordu ama son operasyon dalgasından sonra iktidar için hiçbirinin önemi kalmadı. Kazanmak için, yönetmek için, belediyeye sahip olmak için milli iradeden daha etkili bir irade hükümferma oluverdi.

    Konuştuğumuz şeyin siyaset, hukuk, demokrasi olmadığını her geçen gün daha net görüyoruz. Cumhurbaşkanı Adayı İmamoğlu’nun hapse gönderilmesinden belediye operasyonlarına, mutlak butlandan ortalıkta dolaşan ağır söylentilere kadar bütün hamleler siyasetin yerini bilek güreşinin aldığını anlatıyor. Yani, en yalın haliyle gücü gücü yetene…

    Gücü gücü yetene lakin güç dengesizliği de malum. İktidar hem sınırsız bir kudrete sahip hem de istediği zaman oyunun kurallarını yeniden yazarak yeniden başlayabiliyor. Bir rakibi yasaklayabiliyor, yetmezse onun yanına başka belediye başkanlarını gönderebiliyor; bu da yetmezse rakibinin partisinin yönetimini değiştirebiliyor. Böylelikle toplumda şaşırma duygusu her gün biraz daha azalıyor ve sokaktaki insanın giderek hayret dahi etmediği operasyonlar kolaylıkla yapılıyor.

    Maksat şu… Millet bu operasyonlar sayesinde gerçeği görecek ve yerel seçimde yaptığı yanlışı anlayacak ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde aynı yanlışı zinhar yapmayacak.

    Olup bitenlerin hepsi de demokratik yollarla yapılmak zorunda olan seçimi kazanmak için... Yani, milletin gönlünü kazanmak ve milli iradenin sandıkta tecelli etmesini temin için…

    Oysa zaten millet zamanında bütün tarafları dinlemiş, ölçüp biçmiş ve tercihini sandıkta yapmıştı. Yani milli irade serbest seçimle sandıkta tecelli etmişti. Unutmamak lazım ki millet olup bitenlere şaşırmasa ve hayret etmese de yakından izliyor.

    Evet artık siyasetsiz siyaset dönemi başlıyor. Kaçınılmaz olarak, millet de iradesini muhafaza için bu mücadelenin merkezinde yer alacak. Böylesine heyecanlı ve sert bir oyuna kimse kayıtsız kalamaz. Maç devam ederken kurallar ne kadar değişirse değişsin sandığın nihai belirleyici gücü asla kaybolmaz. Dolayısıyla, şimdiden sonra bilek güreşini kimin kazanacağı sadece bilek gücüne değil, milletin hangi bileği ayakta tutmak istediğine bağlı olacak.

    5 min
  • O danışmanın vesayetçiliği reddindeki sorunlar - Akif Beki

    “Cumhurbaşkanlığındaki butlancı danışmana AK Parti ne diyor” başlığıyla 4 gün önce yazmıştım.

    AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, CHP adasından kim gönderilmiş, kim kalmış; kendilerini ilgilendirmediğini söylüyordu. Butlan kavgasının hiçbir tarafında yoklardı ve olmayacaklardı.

    Oysa Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, Özgür Özellerin ayrılıp Yeni Parti’yi kurmasına ilgisiz kalmamıştı. Tavır ve tarafını X’te deklare ediyor, “CHP sonuçta yine CHP’dir, sel gider kum kalır” diyordu.

    Uçum onunla da yetinmiyor, Kılıçdaroğlu’yla aynı ağzı kullanarak CHP’nin bu ayrışma sayesinde arınma ve temizlenme sürecine girdiğinden bahsedip sevinçle karşılıyordu.

    Sormuştum; e hani kim gider kim kalır, iktidarı hiç ilgilendirmiyordu, umurlarında değildi...

    Atanmışların siyasete ve partilerin iç işlerine karışmakta bu kadar ileri gittiği, eski Türkiye’nin vesayet düzeninde dahi görülmezdi diye de eklemiştim.

    Aslında AK Parti’nin, butlanı CHP’nin iç sorunu olarak gösterip hukuk ve demokrasiye ne olduğu kendisini hiç ilgilendirmezmiş gibi bir tarafsızlığa sığınmasını eleştiriyordum.

    Sonunda iktidar kadrolarından biri tarafını açıklamıştı ama o da bir atanmıştı ve butlancılardan yana tavır sergiliyordu.

    Ana muhalefetin başını yargı müdahalesiyle atamaya iktidar partisi kayıtsız kalamaz, derken kastettiğim bu pervasızlık değildi, bir.

    Ortada iktidar partisinin varlığını etkisizleştiren, hatta anlamsızlaştıran, seçilmişleri devre dışı bırakıp siyasetçilerin konusunu ve işlevini elinden alan bir atanmış aktivizmi vardı, durduran kimse ise yoktu, o da iki.

    AK Parti siyaset yapıcıları bile en uygun seçim tarihi önerisini bizlerle birlikte Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’ndan duyuyordu artık.

    Sanırdınız ki ülkeyi siyasi akılla yönetmek için oy istemememişler, millet de bu kararları siyasetçiler alsın diye onları seçmemişti.

    Seçim tarihi gibi en siyasi konuları da atanmış bürokratların aklına bırakacaklarsa siyasi parti yöneticilerine ne kalıyordu?

    Daha garibi, siyasete bürokratik aklın yön çizdiği atanmışlar vesayetini yenmekle övünen AK Parti’liler bir rahatsızlık belirtisi göstermiyordu.

    AK Parti’liler bu yazımdan sonra yine bir şey demedi. Fakat Başdanışman Uçum, cevap mahiyetinde bir açıklamayla vesayetçiliği reddeyledi.

    Yalnız, aydınlatacağı yerde kafamı daha beter karıştırmasın mı!

    SİYASETİN ELLERİNDEN ALINMASINA AK PARTİ’LİLER NE DİYOR?

    Uçum, Cumhurbaşkanlığı sisteminde bürokratik vesayetin olmayacağına ve nedenine dair bilinen görüşlerini tekrarlıyor.

    Seçilmişler üstünde bir atanmışlar vesayetini temsil etmiyorum, demeye getiriyor.

    “Kimi çevreler Cumhurbaşkanı tarafından atanmış bazı üst kademe yöneticilerini ‘niye konuşuyorlar’ diye eleştiriyor”muş.

    “Hatta memur olduklarını söyleyerek konuşma hakları olmadığını iddia ediyor”larmış.

    “Fikri beyanlarında tarafsız olmaları gerektiğini ileri sürenler bile var”mış.

    Yeni sistemi bilmemek ve anlamamaktan kaynaklanıyormuş bunlar.

    Çünkü “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde üst kademe yöneticiler, doğrudan yürütmeye bağlı ve yürütmenin yardımcısı olarak çalışır”mış.

    Üst düzey atanmışlar Cumhurbaşkanı’yla gelir, Cumhurbaşkanı’yla gidermiş. O yüzden “seçilmiş iradeye karşı bir özerklikleri yok”muş, tarafsız takılamazlarmış.

    “Eski sistemin bağımsız görev süresi ve ikili, üçlü kararnameye dayanan faşizan yapısı tasfiye edilmiş”. “Seçilmiş irade, artık tüm üst kademe yöneticileri tek başına görevden alma yetkisine sahip”miş. “Bürokratik vesayete yeltenenler bir gecede giderler”miş.

    “Bu sistemde seçilmişlerle atanmışların ilişkisinden bürokratik vesayetin doğması mümkün değil, bürokratik oligarşi olamaz”mış.

    AK Parti de aynı şeyi mi anlıyor sistemden, vesayeti böyle mi düşünüyor?

    Eskiden üst düzey memurlara da konan partizanlık ve siyasete karışma yasağını faşizan mı buluyorlardı? Hiç belli etmemişlerdi, tersini vaat ediyorlardı.

    Faşizan bir yanlış madem, karşıt konuşan akademisyenleri bile siyasete meraklıysa cübbesini çıkarıp seçime girmeye bugün hâlâ niye çağırıyorlar?


    5 min
  • Zamanın ruhu adamı ısırınca - Yusuf Ziya Cömert

    ‘Zamanın ruhu’ diye bir tabir var. Tabirin aslı Almanca, Zeitgeist. Belli bir çağın ya da isterseniz her bir çağın hâkim düşünce, duygu, kültür, zihniyet ve eğilimlerini ifade ediyor.

    ‘Post-truth’ tabiri ‘zamanın ruhu’ hakkında fikir verebilir.

    Ne demekti post-truth, daha önce bahsini etmiştik?

    Hakikat ötesi.

    Tam anlaşılmıyor, biraz açalım.

    Gerçeğin ne olduğunun önemini kaybetmesi. Algı yönetimlerinin ve manipülasyonların hakikatin yerine geçmesi.

    Beni hakikat ilgilendirmiyor. Neyin hakikat olmasını istediğim hakikatin ne olduğundan daha önemli.

    Ya da neyin işime geldiği …

    Kelimeyi Oxford 2016 yılında yılın kelimesi seçmiş.

    Trump’ın ilk kez başkan seçildiği seçimlerde ve İngiltere’deki Brexit referandumunda gerçekler değil manipülasyonlar galip gelince kelime birdenbire revaç bulmuş.

    Kelimenin kullanımı bir yıl içinde yüzde iki bin artmış.

    Dilciler her sene bir başka kelimeyi yılın kelimesi seçiyorlar ama bana sorarsanız ‘post-truth’ hala tahtını koruyor.

    İnsanlık gerçeğin yalandan kıymetli olduğu bir çağa henüz geçemedi, bu gidişle geçeceği de yok.

    Avrupalılar ve Amerikalılar dertlerine yansın diyecek durumda değiliz. Amerika’da imal edilen bir telefon modeli ya aynı gün ya da bir iki gün sonra bizim ülkemizde gençlerin ve ihtiyarların elinde dolaşmaya başlıyorsa, ‘hakikat-ötesi’ tabirinin ruhu da aynı gün cemiyetimizin kılcal damarlarına kadar nüfuz ediyor.

    Hepimiz kendi yalanlarımızı seviyoruz ve başkasının doğrularından nefret ediyoruz.

    Gözümüz kapalı, başkasının doğrusuna yalan, kendi yalanımıza doğru diyoruz.

    Bu, son derece kalitesiz bir insaniyet halini yansıtıyor.

    Toplumdaki kutuplaşmanın karakterine bakın, siyasilerin polemiklerine, ekranlardaki gitgide müptezelleşen politik tartışmalara bakın bu kalitesizliği görürsünüz.

    Zamanın ruhunu anlamak veya okumak faydalı bir şey olabilir mi?

    Olabilir.

    Bir teşhiste bulunursun, becerebilirsen tanımlarsın.

    Ayağını denk alabiliyorsan alırsın.

    Bu anlamda zamanın ruhunu anlamanın bir faydası olabilir. Ama garantili bir tedbir değildir. Anladığın halde zamanın ruhu veya zaman seni tongaya düşürebilir.

    Zamanın ruhunu okumak veya anlamak zamanın ruhuna intibak etmeyi, uymayı kapsıyorsa… Bunun faydası olur mu?

    Fayda denilip denilmeyeceğinden emin değilim.

    Zamanın ruhuna karışırsın. O ruhun bir parçası olursun.

    Fena f’illah değil, fena fi’zzaman.

    Zamanın ruhu önün sıra yürüyen bir itin birden geri dönüp saldırması gibi, geri dönüp seni ısırmazsa geçinir gidersin.

    ‘Yolsuzluk’ yılın kelimesi seçildi mi hiç?

    Seçilmedi. Seçileceğini de zannetmiyorum.

    Çünkü son derece yaygın, son derece alelade, hiç dikkat çekici değil, şaşırtıcı da değil.

    Kelimenin cazibesi yok, ama fiilin yani yolsuzluğun cazibesi var.

    ‘Götürme,’ ‘çökme,’ ‘dolandırma’ gibi kelimelerin de yılın kelimesi seçilmek için fazla şansı yok.

    Halbuki bunlar zamanın ruhunun ‘tecelli’ ettiği fiiller. Hatta ‘tecelli’den de ileri, zamanın ruhunun ‘hulul’ ettiği fiiller.

    Eğer zamanın ruhuna intibak etmeyi başarırsan bu fiillerle de hemhal olursun.

    Herkes ‘götürür’ken sen de götürürsün, herkes ‘çöker’ken sen de kabiliyetin ölçüsünde ‘çöker’sin.

    Bu fiiller hayatın bir parçası haline geldi. Artık etrafımızda bu fiillerin işlendiğine tesadüf ettiğimiz zaman şaşırmıyoruz.

    Halktan biri, bir yönetici, bir oyuncu, bir sanatçı, bir kurumun başkanı, kim olursa olsun.

    Şarkıcı Haluk Levent’in de anlatılanların aslı varsa ‘zamanın ruhu’nu okuyanlardan olduğu söylenebilir.

    Okumakla kalmamış, o ruhla hemhal olmuş. O ruhta ‘fena’ bulmuş.

    Depremzedelere yardım etmek için Ahbap derneğini kurmuş, kampanyalar yapmış, para toplamış, topladığı paraların bir kısmıyla bahis oynamış, bir kısmıyla oynamamış. Yetkililerin ‘sızdırma’yı uygun bulduğu bilgiler böyle.

    Zamanın ruhunun arkası sıra gittiği kadar gitmiş.

    Sonra, bir aşamada, zamanın ruhu geri dönüp Haluk Levent’i ısırdı.

    Zamanın ruhu geri dönüp adamı ısırınca haber oldu.

    (Roller karıştı. Adam köpeği ısırınca haber oluyordu, bu defa zamanın ruhu adamı ısırınca haber oldu!)



    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR