KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Yeni bir İslam NATO’su masalımız var artık… Mehmet Ocaktan

    Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’nin dış politika refleksleri, bazen istikamet kaybı yaşasa da genellikle sağlam bir zeminde ve ülke çıkarlarının paralelinde ilerlemiştir.

    Türkiye, yanı başındaki Rusya’nın emperyal hayallerinden korunmak için NATO ittifakına dahil olmuş ve giderek bu ittifakın en güçlü ülkelerinden birisi haline gelmiştir.

    Ne gariptir ki Türkiye NATO içinde konforlu bir kariyere sahip olmasına rağmen, AK Parti iktidarı özellikle son yıllarda uyduruk Şangay Beşlisi hayallerine kapılarak ittifak içindeki prestijine zarar vermeyi bile denedi. Neyse ki Şangay’da bir numara olmadığını görünce evine geri döndü.

    Ancak ne hikmetse iktidarın, dış politikadaki savrulmalarının sonu bir türlü gelmek bilmedi. Mesela akılla, mantıkla ve ülke çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası bulunmayan bir S-400 macerası yaşadık ki bugün bile bu boruları nereye koyacağımızı bilemiyoruz. O günlerde iktidara yakın medyada “Batı’ya ve ABD’ye meydan okuma” ve “tam bağımsız savunma sanayii” manşetleri atılıyor ve Rus füzeleriyle ‘lider Türkiye’ şarkıları söyleniyordu.

    Bu hikaye aslında başından yanlış başlamıştı, nitekim sonu da tatsız bitti… Çünkü biz, NATO’nun öncü ülkelerinden birisiyiz ama esas itibariyle Rusya’nın düşman olarak tanımladığı NATO’ya karşı, yani kendimize karşı icat ettiğimiz S-400 füzelerini alarak, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir absürtlüğü yaşamak zorunda kaldık.

    Bu yüzden ortağı olduğumuz, parasını yatırdığımız ve aynı zamanda bir bölümünün Türkiye’de üretileceği yeni nesil F-35 uçakları projesinden çıkarıldık. Öyle anlaşılıyor ki halkın vergilerinden oluşan milyar dolarları vererek aldığımız S-400’leri imha etmeden ya da birilerine satmadan F-35 uçaklarını alamayacağız.

    Peki bir fantezi için harcanan bu milyar dolarların hesabını verecek bir sorumlu var mı acaba bu ülkede?

    Muhtemelen bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da hiçbir yönetici, erdemli bir tavır sergileyerek hesap verme zahmetinde bulunmayacaktır.

    MNaalesef Türk dış politikasının müptelası olduğu bu tür hikayelerin sonu bir türlü gelmek bilmiyor. İşte NATO’nun güçlü ülkesi Türkiye, şimdi de Suudi Arabistan ve Pakistan’la birlikte “Mekke İttifakı” adıyla yeni bir savunma anlaşması imzalamış bulunuyor.

    Böylesine uyduruk bir anlaşmaya kim neden ihtiyaç duyar doğrusu anlamak mümkün değil. Anlaşmaya göre, bu ülkelerden birine herhangi bir saldırı olursa, diğer iki ülke duruma müdahil olacak. Öylesine anlamsız bir ittifak ki mesela dünyanın bir ucunda olan Pakistan’a Hindistan saldırdığında Türkiye nasıl müdahil olacak? Eğer bilen birisi varsa lütfen bir adım öne çıksın.

    Nitekim bu anlaşmadan hemen sonra Yemen’deki İran destekli Husiler Suudi Arabistan’ın Aramco petrol tesislerine saldırdı. Ve bildiğimiz kadarıyla bu konuda üçlü ittifaktan henüz bir adım atan olmadı. Kaldı ki şu ana kadar Suudi Arabistan’ı İran füzelerinden Trump bile korumayı başaramadı.

    Eminim ki yarın İran, Körfez ülkelerini füze manyağı yapsa bu ittifaktan yine herhangi bir ses çıkmayacaktır.

    Peki kime karşı kuruldu bu ittifak?

    Bu konuda rivayetler muhtelif… Bir rivayete göre, İran ve İsrail’e karşı kuruldu…

    Her vesileyle ‘ümmet masalları’ anlatan kesimlere göre ise ümmeti bir araya getirecek olan “İslam NATOsu”nun temelleri atılıyor.

    Bu masalları o kadar çok dinledik ki İsrail Gazze’de soykırım gerçekleştirirken, bizim bu ümmet sevdalıları katil Netanyahu’nun koruyucusu Trump’a övgüler dizmekle meşguldüler…

    Bilimde, teknolojide hiçbir başarı hikayeleri bulunmayan, hukukta özgürlüklerde dünyanın geri sıralarında yer alan bu ülkeler, şimdi çıkmışlar birbirlerini koruma iddiasıyla savunma ittifakı kuruyorlar. Hani bir söz vardır ‘kelin merhemi olsa önce kendi başına sürermiş…’ Galiba şimdi sahnelenen tam da böyle bir şey…

    6 min
  • İktidar Yeni Parti'den istediğini aldı mı? Akif Beki

    Terörsüz Türkiye'de çerçeve yasa oylamasının dengeleri değiştireceğini, Özgür Özel'in liderlik otoritesini sarstığını ve Yeni Parti'yi ilk günden çatırdattığını söyleyenler var.

    Bana sorarsanız etkileri fazla büyütülüyor. Yakın geçmişte AK Parti'nin yaşadığı benzer örnekler hiç de öyle demiyor.

    1 Mart 2003 tezkere oylamasını alın...

    Yolun ve iktidarının daha başında, taşlar yerine oturmamışken AK Parti'nin karşılaştığı en hayati sınavdı.

    AK Parti yönetimi ve lideri Erdoğan, tezkereyi açıkça destekledikleri hâlde Meclis'ten geçiremedi. Tek başlarına iktidar çoğunluğuna sahipken oldu.

    Bakanlar kurulu, parti grubu ve tabanında açıktan karşı çıkanlar çoktu.

    AK Parti de tezkere karşıtlarıyla taraftarlarını kapsayacak bir tutum aldı. Yönetimin ve liderin benimsediği karara ters düşenleri dışlamadı, bağlayıcı karar dayatmadı, grubu serbest bıraktı.

    Çatlak bekleyenlerin aksine bu AK Parti'yi çatlatmadığı gibi, Erdoğan'ın otoritesini de zayıflatmadı.

    23 yıldır iktidardalar. Ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabilmiş de iki cami arasında beynamaz kalmış gibiler mi?

    Yine, 2010'daki Anayasa değişikliğini alın...

    Kapatma davasından kıl payı kurtulmuş, yeni atlatmış AK Parti grubu, parti kapatmaları zorlaştıran maddede fire verdi. Kritik madde paketten düştü. AK Parti'nin kimyası bozulmadı, krize girmedi, liderlik otoritesine bir hâlel gelmedi.

    Hatta çerçeve yasa oylamasını alın...

    Terörsüz Türkiye'nin üç ortağı AK Parti ve MHP ile DEM grupları bile fire vermedi mi? DEM grubunun yarıdan fazlası teklife imza koymadı. Oylamada DEM'le MHP'nin birer, AK Parti'ninse 9 oy eksiği çıktı.

    Fakat iktidar partileri ve DEM için, gruplarına söz geçirip tam hâkim olamadıkları yorumları göremiyorum.

    Teklifin hazırlayıcıları, sahipleri dahi tulum çıkaramazken, içlerine sindiremeyip kerhen oy atarlarken... Başından beri şartlı destek veren ana muhalefet partisinin hem kabul hem ret oyları kullanması niye şaşırtıcı, niye grubuna söz dinletememek olsun?

    CHP'den ayrılanların Yeni Parti'si yine bölünüp dağılır mı, Özgür Özel'in liderlik otoritesi sorgulanır mı, değişimci hareket başlamadan biter mi, bilemem.

    Ama her ne olacaksa çerçeve yasa oylamasından dolayı olmayacak. Yenilikçi muhalefetin rüştünü ispat sınavı bu değildi, oyun devam ediyor.

    Yeni Parti'yi bir kesim, çerçeve yasaya şartlı da olsa destek verdiği için eleştiriyor. Bir kesim de kayıtsız şartsız destek vermediği için...

    Özgür Özel çapraz ateş arasında kalmıştı. İki tepkiye de kulak veren, tabanındaki evetçilerle hayırcıları birlikte kapsayan, farklı görüşleri dışlamayan bir çıkış buldu.

    Peki Yeni Parti yönetiminin kabul oyu kullanıp milletvekili grubunu serbest bırakma formülü, iktidara mı yarar?

    İktidar, Yeni Parti'den yasayı savunmasını istese işini kolaylaştırabilirdi...

    PKK'nın silah bırakması ve onun doğrulanması şartına bağlı olmayan adımlar atabilirlerdi.

    Meclis Komisyonu raporunda vaat ettikleri üzere Anayasa'ya, AİHM ile AYM kararlarına, tutuksuz yargılamayı esas alan kanuna artık uymaya başlayarak teklifi Meclis'e getirebilirlerdi.

    Herkese demokrasi ve hukuk hedefinde samimiyetlerine inandırırlardı, iyi niyetlerine ikna ederlerdi.

    Oysa teklifi göstermeden imza isteyerek, butlan gibi antidemokratik yargı müdahaleleriyle iç cepheyi zayıflatırken iç cepheyi sözde güçlendirmeye çağırarak Yeni Parti'nin süreci ve yasayı desteklemesini zorlaştırdılar. Kasten, karşısına itmek için değilse yapılacak şey mi?

    İktidar, Özgür Özel'i ret oyu yerine şartlı kabulle ekmeğine yağ sürmeye, kuyruğuna takılmaya, kendisini sevindirmeye zorlasa böyle mi yapardı? İstediği tam da bu muydu, almış mı oldu?

    Öyle zanneden muhalifleri anlamak zor.

    Bazı gözlere de muhalefetin 'havet'i batıyor, ikircikli buluyorlar. İktidar çok ikirciksiz sanırsınız. "İmralı'ya gideyim ama gitmemiş gibi görüneyim, teklifi Meclis'e sunayım ama ben sunmamış gibi olayım, hem karnım doysun hem kekim ellenmemiş dursun" tavrıyla süreci yöneten kim?

    Yeni Parti sürecin doğrusunu destekliyor, yanlışına karşı çıkıyor. Toptan kabul veya reddetmiyor.


    6 min
  • Bu kadar önemli, bu kadar muhteşem bir başarı böyle mi duyurulur? Elif Çakır

    Duydunuz mu? “Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ve Hazine Bakanlığı öncülüğündeki, üretimi, yatırımı ve istihdamı destekleyen güçlü ekonomik program sayesinde” ülkemizde kişi başına düşen milli gelir 3.616 dolardan 18 bin nokta 40 dolara yükselmiş!

    Hesap kitap, toplama, çıkarma, çarpma ve bölme konularında MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli kadar ehil olmadığım için, 18 bin nokta 40 doların, 3 bin 616 doların kaç katı ettiğini hesaplayamadım. Ama rakamlar net, oldukça büyük bir başarı olduğu somut bir şekilde ortada.

    Ve böylesine muhteşem bir başarıyı AK Parti Genel Merkezi, ülke genelinde davullar zurnalar çaldırıp düğün dernek kurarak, halaylar çektirip zılgıtlar eşliğinde kutlamak yerine, hayli mütevazı davranıp bir videoyla duyurmayı tercih etmiş! İnsan doğrusu, bu ölçülü tevazu karşısında ayrıca etkilenmiyor değil!

    ***

    Ben de sağ olsun Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sosyal medya hesabından “Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde” diyerek yaptığı paylaşımla haberdar oldum.

    2002 ile 2025/2026’nın mukayese edildiği videoda; çiftçilere, ihracatçılara, esnaf ve sanatkârlara sağlanan kredi, finansman ve sigorta desteklerinin ulaştığı tutarlar sıralanıyor. Merkez Bankası’nın brüt rezervlerindeki artış da başarı hanesine yazılıyor.

    Ben, iktidarın başarı olarak öne çıkardığı üç başlığın özellikle altını çizdim. Bir de videoda hiç söz edilmeyenler var. Onlara da geleceğim.

    AK Parti Genel Merkezi diyor ki: Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ve iktidarın güçlü ekonomisi sayesinde;

    İhracatımızı 36, 1 milyar dolardan, 273,3 milyar dolara yükselttik.

    Kişi başına düşen milli gelirimizi, 3 bin 616 dolardan 18 bin 40 dolara yükselttik.

    Dünya ihracatından aldığımız payı, yüzde 0,55'ten yüzde 1,04'e çıkardık.

    ***

    2002 -2026 mukayesesi yapıp, bu ülkeye vaat ettiğiniz “2023 Hedefleri”ni sümenaltı edip “İhracatı 36 milyar dolardan 273 milyar dolara çıkardık” derseniz elbette ki ortaya 7.6 katlık muazzam bir başarı hikayesi çıkar.

    Ama çıtayı 500 milyar hedefine koyarsak muazzam bir başarısızlık çıkar, ki gerçek de budur.

    2011 seçimlerinden 2023 yılına kadar kişi başına milli gelirin 25 bin dolar olacağını söyleyen bir iktidar için 18 bin dolar övünülecek, başarı diye satılacak bir rakam mıdır gerçekten?

    2023 yılı için 25 bin doları hedefleyen bir iktidar için 2026 yılında 18 bin dolara ulaşmak başarı sayılır mı?

    Aynı durum dünya ihracatından aldığımız pay için de geçerli. AK Parti, 2023 yılında dünya ihracatından yaklaşık yüzde 1,5 pay alacağımızı vaat etmişti. Bugün ise, kriz yılı olan 2002’deki yüzde 0,55’lik payı yüzde 1,04’e çıkarmış olmayı başarı olarak anlatıyor.

    Sanki o yüzde 1,5’lik hedef on yıl boyunca anlatılmamış, meydan, meydan dolaşılıp “Yaparsa AK Parti yapar” denilmemiş gibi…

    Bakan Şimşek’in “Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ve Hazine Bakanlığı öncülüğündeki, üretimi, yatırımı ve istihdamı destekleyen güçlü ekonomik program sayesinde” sözüyle paylaştığı icraat videosunda şunlar ise hiç yok:

    Türkiye dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olacaktı…

    Sayın Şimşek üç yıldır ekonomiyi siz yönetiyorsunuz, ne oldu Türkiye’nin dünyanın ilk on ekonomisinden biri olma meselesi, kaçıncı sıradayız?

    İşsizlik yüzde 5’e inecekti, bugün ülkemizde her üç vatandaşımızdan biri işsiz durumda.

    İstihdam oranı en yüzde 50’ye yükselecekti…

    Enflasyon ve faiz oranları kalıcı bir şekilde tek haneye inecekti… Enflasyonu neden düşüremiyorsunuz?

    Yoksulluk bitecekti, gelinen noktada yoksulluk tavan yapmış durumda, vatandaş yönettiğiniz ekonomi politikası sayesinde elektrik, su faturasını ödemeyecek duruma geldi…

    Videoda olmayan asıl husus ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllarca “faiz sebeptir, enflasyon sonuçtur” ekonomi tezi. Bu teze dair de hiçbir şey yok. O tez mi doğruydu, Mehmet Şimşek’i çağırıp faizi yüzde 8.5’ten 50’ye kadar çıkarmak mı?




    7 min
  • Selahattin Demirtaş sınavı - İsmet Berkan

    Bu yasanın anlamı şu:

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üç temel erkinden biri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, PKK/KCK’ya bir teklifte bulunuyor; kendisini ve bağlı bütün kuruluşlarını feshedip elindeki silahları da teslim ederse, hâlen cezaevinde bulunan daha hafif suçlardan mahkûm mensuplarına ve hâlen soruşturma veya yargılaması devam eden mensuplarına bir çeşit şartlı af getirecek.

    Şunu anlıyoruz: En önce yükümlülük PKK’da. Yasada öngörülen şartı yerine getirip getirmeyeceklerine önce onlar karar verecek.

    Onların yasanın öngördüğü bu şartı gerçekten yerine getirip getirmediğini kontrol etme ve onaylama görevi devletin bir başka temel erki olan yürütmeye ait. Nihai karar Millî Güvenlik Kurulu’nda alınacak.

    Eğer PKK yasanın getirdiği yükümlülüğü yerine getirir, yürütme erki de bunu tescil ederse bu kez görev üçüncü temel erk olan yargıya geçecek. Mahkemeler, kendilerine yasadan yararlanmak için başvuracak hükümlü ve şüphelilerin tek tek durumlarına bakacak ve onların yasa kapsamında olup olmadığına karar verecek.

    İşin PKK tarafını bilmem; onlar bu yasanın temel mimarlarından biri olan ve yasaya onay verdiğini daha önce ilan eden Abdullah Öcalan’ı dinleyeceklerini söylediler. Dün de örgütten yapılan uzun yazılı açıklamada bir sürü laf söyleniyor ama nihayetinde bu yasaya açıktan karşı çıkılmıyor, hatta yasa “bir başlangıç” olarak olumlu bulunuyor.

    İşin devlet tarafını ve bu tarafta işlerin ne kadar keyfî yürüyebildiğini ise hepimiz çok iyi biliyoruz.

    Teklifin kendisi, başkanlık sisteminde yaşadığımız için şekil olarak milletvekilleri tarafından kaleme alındı ve sunuldu.

    Ama hepimiz biliyoruz ki öyle olmadı. Bu teklif Devlet Bahçeli ve Numan Kurtulmuş’un ittirmesiyle Adalet Bakanlığı’nda hazırlandı; özel bir sunumla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunuldu; benzer şekilde İmralı’daki Abdullah Öcalan’a da gösterildi ve ancak bunların sonunda Meclis’e geldi. Son saniyeye kadar sır niteliğinde korundu, içeriğinden kimseye söz edilmedi; teklifin altında imzası olanlar teklifi görmemişti.

    Hadi bu durumu önemsemeyelim, Meclis’in kendi iradesini gönüllü olarak yürütme erkine devretmiş olmasını dert etmeyelim…

    Peki yürütme ne kadar bu işin içinde? Şimdi “Barış gelecek, bu yasaya evet demeyenler terörlü Türkiye’yi istiyor” baskıları yapılıyor ama o yürütme erki bu süreci iki yıldır sürüncemede bırakan irade değil mi?

    Yarın PKK ağzıyla kuş tutsa o yürütme yine de silahların bırakıldığını ve örgütün tamamen feshedildiğini tescil etmezlik ederse, bu tescili geciktirmeyi, zamana yaymayı tercih ederse ne olacak? Bu ihtimal daha en baştan PKK’yı güvensizliğe sürükleyen ve “ne olur ne olmaz” deyip silahlarının bir bölümünü bir tarafa gizlemeye iten bir şey hâline gelebilir mi?

    Keyfîlik, kararların kurallara göre ve öngörülebilir şekilde oluşmaması burada bitmiyor.

    Son aşama yargı.

    Kaç kişi kaldı bu ülkede yargının kararlarını sadece ve sadece önündeki dosyaya ve kanun metnine göre verdiğini düşünen?

    Kanun, sadece PKK/KCK örgüt üyeliğinden, örgüt propagandasından vb. mahkûm olan veya soruşturulan/kovuşturulanları içeriyor. Silahlı eyleme katılanlar, silahlı eylem kararı alanlar, yani her düzeyde lider kadrosu kapsam dışı.

    Yani aslında muhalif basının bir kısmında günlerdir propagandası yapıldığı gibi PKK’lılar affedilmiyor; normal şartlarda ve normal bir demokraside düşünceyi açıklama kapsamında değerlendirilmesi gereken şeyleri suç kabul eden mahkeme kararları yüzünden hapiste olanlar serbest kalacak.

    Bu kanunun 3.500 kişiyi serbest bırakacağı söyleniyor.

    Baktığınızda bu kanunun kapsamına giren birkaç önemli isim hemen göze çarpıyor: Örneğin Selahattin Demirtaş, Ahmet Türk, Selçuk Mızraklı, Ahmet Özer gibi isimler ilk aklıma gelenler.

    Bu isimlerin hiçbiri silahlı eylemle anılmıyor; onlar siyaset yaparken, düşüncelerini açıklarken “örgüt üyesi” olmak ve “örgüt propagandası yapmak”la suçlanıp hapse atılmış siyasiler.


    6 min
  • ‘İslam NATO’su kuruluyor!’ Peki, hangi düşmana karşı? İbrahim Kiras

    Suudlarla ilişkilerimiz bir ara epeyce limonileşmişti. Bununla paralel olarak Mısır ve BAE ile de bozuşmuştuk. Sonra aradaki buzlar aniden çözüldü, ilişkilerimiz düzeldi ama yine de aramızın beraberce bir askeri ittifak oluşturacak kadar düzelmiş olduğunu görmek şaşırttı herkesi.

    Aslında daha önce de “İslam NATO’su” oluşturma planları gündeme gelmiş, hatta bu yolda bazı zirveler düzenlenip bazı imzalar atılmıştı. Ama onların devamı getirilemedi. Bu bakımdan şimdiki girişimi değerlendirmek için önce derinliğini ölçmek gerekiyor.

    Esas olarak da “Bu bizim kendi stratejik hamlemiz mi, yani Türkiye’nin milli çıkarları doğrultusunda Ankara’da tasarlanmış bir proje mi” sorusuna cevap bulmalıyız. Bildiğimiz kadarıyla bu anlaşma geçen yıl Suudi Arabistan ve Pakistan arasında “taraflardan birine yönelik saldırının her ikisine yapılmış sayılacağı” açıklanarak imzalanmıştı. Bilahare bu savunma ortaklığının Mısır ile Türkiye’yi de içine alacak şekilde genişletilmesine karar verildi.

    Diğer yandan, askeri ittifaklar somut tehdit algılarına istinat eder. Söz gelimi NATO Avrupa’ya yönelik Sovyet tehdidine karşı oluşturulmuştu. Mekke Anlaşması için ise belirli bir tehditten söz edilmiyor, hatta hiçbir ülkenin hedef olmadığı bilhassa vurgulanıyor.

    Ancak bütün dünyada bunun “İran’ı çevreleme” amacına yönelik bir Sünni ittifakı oluşturma girişimi olduğu düşünülüyor. Bunun fazla gerçekçi bir değerlendirme olmadığını söylemek lazım. Bilhassa kalabalık birer Şii nüfus barındıran Suudi Arabistan ve Pakistan’ın böyle bir mezhep eksenli oluşum içinde yer almaları beklenemez.

    İkincisi, Suudilerin tehdit algısı farklı olsa bile Türkiye komşusu İran’la ilişkilerini belirli bir dengede sürdürmek istediğini geçtiğimiz süreçte net bir şekilde gösterdi. Pakistan zaten “İran’ın güvenilir dostu” olarak Washington ve Tahran arasında arabulucu durumunda.

    Suudi Arabistan ise halihazırda İran’la -en azından fiilen- savaş halinde. ABD ile İsrail’in geçen şubatta İran’a karşı başlattıkları saldırının ortaklarından biri Riyad. Daha geçtiğimiz günlerde Irak’taki İran yanlısı milis gruplara yönelik olarak Suudi ordusu hava saldırıları düzenledi. Buna karşı Yemen’deki İran yanlısı Husiler de Arabistan’daki Aramco tesislerini vurdu. Üstelik Mekke Anlaşmasının imzalandığı günün ertesinde.

    Böyle bir tabloda İran’ı çevrelemeye yönelik olduğu söylenen bir askeri ittifaka katılmanın Ankara ve İslamabad için ne anlama geleceği bellidir.

    Mekke İttifakının jeostratejik bakımdan İran’ın bölgesel nüfuzuna karşı bir denge oluşturması mümkün görülse bile özellikle Türkiye en eski sınırlara sahip bulunduğu komşusunu düşman ülke kategorisine yerleştirmeye istek gösteremez.

    Peki öyleyse dünyanın üç farklı coğrafyasında yer alan ve kendi bölgesel tehdit algılarına bağlı stratejik önceliklere sahip bulunan üç ülke için “ortak tehdit” ne olabilir?

    Bu oluşum İran’ı çevreleme amacını taşımıyorsa İsrail’i mi hedef alıyor yoksa? Baksanıza, hükümet yanlısı yayınlarda söz konusu anlaşmanın en fazla İsrail’i endişelendirdiği üstüne basa basa söyleniyor günlerdir.

    Bizim çoktandır Netanyahu yönetimiyle aramızın olmadığı malum ama ABD yönetimiyle ilişkilerimizin görülmemiş derecede iyi olduğu bir dönemde İsrail karşıtı bir askeri ittifak oluşturmamız akla uygun mu? Diğer iki ülkenin de ABD sistemiyle ilişkisinin derinliği düşünülürse bu sorunun cevabı bellidir.

    Bu bir yana, Riyad rejiminin Tel Aviv’le ilişkisi hiçbir zaman düşmanca olmamıştır. Son dönemde ise belirli vakalarda ortak tehditlere karşı omuz omuza mücadele ettikleri bile görüldü. Bu bakımdan Suudların öncülük ettiği demesek de içinde yer aldığı bir yapının tehdit algısını İsrail’in oluşturduğunu söylemek gerçekçi olmaz.

    Üstelik şu da var: Gazze’de iki yıl boyunca aralıksız devam eden İsrail soykırımına karşı kınama bildirileri yayımlamak dışında bir şey yapamamış olan üç büyük İslam ülkesini bugün harekete geçiren şey ne olabilir?






    8 min
  • Çerçeve yasa aydınlatılmaya muhtaç - Fehmi Koru

    Terörsüz Türkiye’ adı verilen süreç, gecikmeli olsa da, nihayet bir yasa metnine kavuştu. Teklifin Meclis’teki görüşmeleri başladı.

    Altında 360’a yakın (357) milletvekilinin imzası bulunduğuna göre, genel kurul müzakereleri de hızla sonuçlandırılır ve teklif büyük bir oy gücüyle yasalaşır…

    Heyecanlanacak bir şey yok…

    Oysa o kadar çok insan heyecanlandı ki…

    Kolay değil, 1984’ten beri ülkeyi etkisi altına alan, toplamda 40 binden fazla insanın canına mal olmuş terörü sona erdirmeyi amaçlayan bir süreç bu ve çözüm yasayla teminat altına alınıyor. Dağdakiler dağdan, ovadakiler ovadan kendilerini silahlarıyla birlikte devlete teslim edecekler ve karşılığında önemli bir bölümünün geçmiş suçlarının cezası ertelenecek…

    [Çerçeve yasanın özeti şu: ‘Teklif PKK/KCK’nın feshedildiğinin ve silah bıraktığının güvenlik kurumlarınca tespit edilip MGK tarafından teyit edilmesi gibi şartlara bağlanmış durumda. Ardından belirli örgüt suçları bakımından soruşturma, kovuşturma ve cezaların ertelenmesi öngörülüyor. Bazı ağır suçlar da kapsam dışında.]

    Teklif her ne kadar Abdullah Öcalan’ı kapsamasa da, AK Parti grup başkanı Abdullah Güler, Öcalan’ın adada istedikleriyle görüşebileceğini duyurdu.

    Zaten İmralı’da inşaat faaliyeti yürütüldüğünü daha önce öğrenmiştik…

    Hepsi bu kadar mı?

    Müzakerelerin bir tarafında bulunan ve sürecin yeni aşamasından fena halde heyecanlı görünen DEM Parti sözcüleri, teklifin bir ‘ilk adım’ olduğunu söylediklerine göre, süreç tamamlanmış sayılmayacak…

    Zaten bu sebeple olmalı ki, teklife ‘çerçeve yasa’ adı verildi.

    Ardından daha neler gelebilir?

    Meclis’te 360’a yakın oy çokluğunu süreç sayesinde elde etmiş görünen iktidar, mevcut heyecanı tavsatmadan anayasa değişikliğini gündeme getirebilir; bu yolla erkene alınacak seçimle kazanılacak hakka da gerek kalmayabilir; yeni anayasaya Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı uzun yıllar makamında tutacak bir madde eklenebilir…

    Bu arada, Dem Partililerin ısrarla talep ettikleri ve ‘ilk adım’ saydıkları teklife alınmamış bazı konular da o zaman söz konusu edilecektir…

    Ancak DEM Partililer tarafından ısrarla talep edilen değişikliklere Meclis’te 360 oy bulmak hiç kolay olmayabilir… [Tabii, halkoyuna gidilmesi de gerekebilir.]

    Düşünün, geniş bir heyecanı yansıtan ‘çerçeve yasa teklifi’ bile, aradan geçen birkaç gün içerisinde, kendisine destek çıkanların bazılarını kaybetmeye başladı…

    En son, CHP milletvekili İlhan Kesici çok açık ifadelerle oyunun ‘Hayır’ olacağını duyurdu.

    Sürece başından itibaren karşı çıkmış İYİ Partililerin muhtemel olumsuz oylarına ek olarak, kullanacakları oyu belirlemede zaten tereddüt yaşayan YENİ Parti içerisinde de teklife oy vermeyecekler çıkacağı, milletvekillerinin açıklamalarından anlaşılıyor…

    Kafa karışıklığının sebebi öyle çok karışık değil.

    Aşırı taleplerden kaçınılarak hazırlanmış olmasına rağmen, metin Meclis’e sunulana kadar gözlerden saklandı; milletvekillerinden boş sayfaya imza atmaları istendi; iktidar partileri içerisinde bile tartışılmadı hazırlanan metin...

    DEM Parti’nin beklediği sonraki adımlarda nelerin gündeme taşınacağı ise asla telaffuz edilmiyor…

    Başlarda ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin aşırı zorlayıcı tavrına karşı isteksiz görünen Cumhurbaşkanı Erdoğan, teklifin yasalaşmasıyla birlikte sürecin tam ve tek sahibi haline geliyor; bu da anlaşılabilir değil…

    Geçmiş iktidarlarda toplumun katılımı beklenen hassasiyet gerektiren konularda, sorumlu politikacılar, yalnız kendi partililerini değil muhalefet partilerini de gelişmeler hakkında bilgilendirir, mesela savaş ihtimal dahilindeyse, sivil toplumu ve kanaat önderlerini de kazanmaya çalışırlardı.

    Turgut Özal Körfez Savaşı’na gidilirken bunu yapmıştı.

    Adalet ve Kalkınma Partisi de, ilk döneminin en keskin sınavı olan 1 Mart tezkeresi (2003) öncesinde farklı davranabilmişti.

    Şimdi ise ‘al gözüm seyreyle’ anlayışı hakim…

    ‘‘Ya bu ilk adımdan sonra beklenen diğer adımlar atılmazsa?’’ türü sıradan soruları bile işitmek istemiyor politikacılar…



    6 min
  • Bu gelen İslam Ordusu mu? Akif Beki

    Suud, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, 'birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için' diyor.

    Cengâver medya yine cenge oturdu, beklenen İslam Ordusu toplanmış geliyor gibi gaza tamtamları çalıp mehteri vermeye başladılar.

    İran ve uzantıları, ABD- İsrail haydutluğuna cevaben Suud'daki Amerkan üslerini meşru hedef gösterip dün dahi birini vururken oluyor.

    Türkiye ve Pakistan, meselâ Husilerin Suud'a dünkü saldırısını kendilerine de saldırı olarak mı alacak?

    Türkiye müdahil olunca NATO'yu da müdahaleye, İran'la savaşa katılmaya sürükleyecek mi?

    Bir anda kendimizi İran'a karşı ABD ve İsrail'le aynı cephede bulma ihtimalimiz nedir?

    Ateşe atan ABD ama Suud'un İran'dan korunması Pakistan'la Türkiye'ye mi üstlendiriliyor?

    Bölgede sıcak savaş yaşanırken bir savunma anlaşmasına taraf olmanın akla böyle sorular ve senaryolar getirmesi doğal.

    Anlaşma metniyle tarafların duyurularına da bakılırsa bu olasılık senaryoları dikkate alınmış.

    Anlaşmaya göre birine saldırı, üç ülkeye de saldırı kabul edilecek. Fakat meşru savunma hakkı doğmadıkça kimseye karşı olmayıp herkese açık olacağı bildiriliyor, bu bir.

    Birine saldırı hâlinde ortak savunma mekanizması otomatik mi girecek devreye, hayır. Her ülke kendi dengeleri, değerlendirmeleriyle o kararı alacak. Bu da iki.

    Zaten İran Dışişleri bile Mekke Anlaşması'ndan endişeli olmadıklarını açıkladı. Kendilerine karşı düşmanca bir girişim olarak görmekten kaçınıyorlar.

    Yine de yaygarayla bastırılamayacak, sakin kafayla tartışmamız gereken risklerle karşı karşıyayız. Ret ve inkâr, riskleri de kaygıları da ortadan kaldırmıyor.

    İran değil İsrail tehdidine karşı kurulduğuna, Yunanistan'ı rahatsız ve tedirgin ettiğine dair antitezler ne kadar ciddi?

    Yani neyin içine çekiliyoruz, Mısır niye yok veya katılacak mı, başka kimler olacak?

    Yoksa yine abartılıyor mu, amaç sadece Suud'un yalnız olmadığını göstermek mi? Sekreteryası Suud'a bırakılan önceki denemeler gibi kâğıt üstünde mı kalacak? Göstermelik bir caydırma, göz korkutma hamlesi mi?

    Mekke Anlaşması'nı doğru anlamak için biraz geriye çekilip bakmak gerekebilir.

    Bir ortak savunma taahhüdünden söz ediyoruz. Henüz Meclis onayından geçmedi.

    Prof. Mensur Akgün, Karar'daki yazısında içerik kadar hukuki niteliğine de dikkat çekiyordu.

    "Bence ne NATO ne de CENTO" başlıklı yazısında şunu yazdı:

    "Bu bir uluslararası antlaşma değil bir anlaşma, belki de bir tür MoU (Mutabakat Muhtırası). Yani anayasal süreçlerden geçirilip üç tarafı da hukuken bağlayıcı bir metin olmayacak. Başka bir deyişle taraflardan hiçbirini diğerini savunmak amacıyla otomatik olarak savaşa sürüklemeyecek. İçinde barındırdığı siyasi muğlaklıkla bir yandan hasımları caydıracak, öte yandan da taraflara esneklik sağlayacak."

    İran'ın bu aşamada niye endişelenmediğini açıklayabilir.

    İstanbul'da boğaz köprüsüne üç ülkenin bayrak renklerinin yansıtılması, İslamabad'da şölenle kutlanması da buradaki caydırıcılık açığını kapatmaya dönük bir mesaj belki.

    Mekke Anlaşması'nı ciddiye almayarak Suud'a yan gözle bakacakları bir daha düşündürme ve endişelendirme çabası olabilir.

    Bildik İslam NATO'su lâkırdıları tekrar dolaşımda.

    Ankara yalanladı hemen. NATO'ya alternatif olmadığı, bir alternatif de aranmadığı, NATO'ya bağlılığımızla çelişmediği yetkililerce deklare edildi.

    Bizim kılıç kalkan takımı, o arayışların pazarı geçmemiş gibi havanda su dövdürüyor hâlâ.

    NATO’nun kıymetini ve kızıp çıkmamakla ne kadar doğru yaptığımızı iktidar, İran'dan tepemize atılan füzeleri NATO hava kalkanı durdurduğunda bir kez daha anlamıştı.

    Ümmetin ordusunu toplamak için Suud, Pakistan, Mısır ve diğerleriyle bir İslam NATO’su kurma hamaseti eskiye gidiyor.

    Fakat projeler gerçekçi çıkmadı, yürümedi hiçbiri.

    İslam NATO’su rüzgarı, en son 2015'te estirilmişti. Esti, gürledi de yağdı mı?

    Merkez karargâhı Riyad olan bir askeri ittifak duyurulmuştu. Ümmetin askeri ittifakı olacaktı.

    Türkiye’nin de başını çektiği 40 kadar İslam ülkesi katılıyordu.



    6 min
  • İyi mi ettik kötü mü ettik? Yusuf Ziya Cömert

    Bilinen bir hikâye ama yer geldi anlatayım.

    Adamın birini herhalde parası çok olduğu için futbol kulübüne başkan yapmışlar.

    Adam futbol hakkında hiçbir bilgiye sahip değil.

    Fakat kulübün başkanı, maçlara gitmesi gerekiyor. O da gidiyor. Kendisine ayrılan bölümde yardımcılarıyla birlikte oturuyor. Maçın gidişatına göre seyirciler gürültüler çıkarıyorlar. Off! Puff! Hakem! Makem! Başkanımız bu gürültülere anlam veremiyor.

    Bir ara daha büyük bir gürültü çıkıyor. Herkes ayakta, herkes bağırıyor. Başkan yanındakilere endişeyle soruyor:

    “Ulan ne oldu, herkes ayaklandı?”

    “Başkanım” diyorlar, “Gol attık!”

    “Tamam attık da” diyor başkan, “Eyi mi ettik, kötü mü ettik?”

    Geçen cumartesi günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Pakistan başbakanı Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed b. Selman tarafından Mekke ‘de imzalanan ortak savunma anlaşmasına yönelik tepkiler muhtelifti.

    Bazılarına göre üç büyük Müslüman ülke önemli bir savunma anlaşması yapmıştı.

    Anlaşmanın İsrail’e karşı bir anlaşma olduğu bile düşünülebilirdi.

    İslam NATO’su kuruluyordu. Büyük bir iş başarılmıştı. Ümmet birleşiyordu, artık önüne gelen Müslümanlara yan bakamayacaktı.

    (Halbuki İslam İşbirliği Teşkilatı sıfıra yakın aktivitesiyle bu konudaki zaten olmayan beklentileri yok etti.)

    Bazılarına göre ‘bizimkiler’ yaptığına göre mutlaka doğru bir şey yapmışlardı, önünü arkasını sormadan hemen alkışlamalıydık.

    Tabii ABD ile İran birbirleriyle savaş halindeyken yapılmış bir savunma anlaşmasının tehlikeli olabileceğini düşünenler de vardı.

    “İyi mi ettik, kötü mü ettik?” sorusunun cevabı konusunda bir ittifak oluşmadı.

    İmzaları atanlar ne yaptıklarına en azından imzayı niçin attıklarını biliyorlardır.

    ABD Başkanı Trump onları bir araya getirmiş olabilir mi?

    Bunu dahi bilmiyoruz.

    Fakat devletin gökten inmediğine, zaman zaman yanlış yaptığına dair teorik ve pratik bilgimiz var.

    O halde bazı sorular sorabiliriz.

    Taraflar böyle bir savunma anlaşmasını ABD’nin bilgisi olmaksızın yapmış olabilirler mi?

    (Bilgisi olmanın aynı zamanda müsaadesi olmak anlamına geldiğini de dikkate almamız gerekiyor.)

    Şu savaş mevsiminde şu gerilimin ortasında buna evet demek, ABD’den habersiz toplandıklarını düşünmek imkânsız.

    Taraflar anlaşmanın üçüncü ülkelere karşı olmadığını vurgulamaya özen gösteriyorlar.

    ‘Üçüncü ülkeler’ hangi ülkeler olabilir?

    Bütün ülkeler olabilir. Ama herkesin aklına ilk gelen ülke, ABD ile savaş halinde olan İran’dır.

    ABD Körfez’deki üslerinden attığı füzelerle İran’ı vuruyor.

    İran da Körfez’deki ABD üslerine misilleme yapıyor.

    Bazen petrol tesislerini, bazen havalimanlarını, radarlarını vuruyor.

    Şu anda İran, Suudi Arabistan’daki ABD üslerine bir füze gönderse yaptığımız mutabakata göre saldırı bize yapılmış gibi İran’a mukabele etmemiz mi gerekiyor?

    İran’la dört yüz senedir kavga etmedik.

    En kritik zamanlarda bile, İran-Irak savaşında ve bugünkü savaşlar sırasında denge politikası izledik, dostluğumuzu sürdürdük. Can ciğer kuzu sarması olmadık ama birbirimizi idare ettik.

    Kasr-ı Şirin’den beri sulh halinde olduğumuz İran’la 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz şu günlerde bozuşacak mıyız?

    Anlaşmanın İran’la aramızdaki ilişkiyi daha nazik bir hale getirdiği bir gerçek.

    Ama yetkililerimizin böyle bir krize yani İran’la çatışmaya istekli olacağını düşünmek haksızlık olur.

    Başka birisinin, ABD’nin veya İsrail’in Türkiye’yi tehlikeli bir maceraya sürüklemek istemeyeceklerinden emin olabilir miyiz?

    Ben emin olmam.

    Mamafih her şey o kadar kötü olmayabilir.

    Mutlaka biriyle savaşa tutuşmamız gerekmeyebilir.

    Suudilerin parası var, bizim de silah sanayiimiz var.

    İkisi bir araya gelince iki ülkeye de yarayacak işler yapılabilir.

    Pakistan’ın nesi var?

    Nükleer silahı var.

    Nükleer silah az bir şey değil. Caydırıcıdır.

    Sonuç?

    Şu anda ‘iyi mi ettik, kötü mü ettik?’ tam bilmiyoruz.

    Alkışlayanların ihtiyatlı olmasında fayda var.

    “Ne ihtiyatı? Bulduğun zaman alkışla, büyüklerimiz alkışın sesini işitsin” diyorsanız siz bilirsiniz.

    5 min
  • Hukuk cennete gitmek için değil adalet için vardır - Mehmet Ocaktan

    Günümüz Müslüman dünyasında hukuka ve adalete bakış konusunda bazı sıkıntıların olduğunu kabul etmek gerekiyor.

    Bu konuda bir genellemede bulunmak çok doğru değil elbette. Ama biliyoruz ki İslami hukuk konusunda değerlendirmelerde bulunan bazı fıkıhçılar, Müslümanların bu dünyadaki ahlaki ve hukuki eylemlerinin sonucunda cennete gideceklerine inandıklarını söylüyorlar.

    Ayrı hukukçular, modern hukukun ise sadece cezai yaptırımlar içerdiğini ve cennet vaat etmediğini belirtiyorlar. Mesela şu görüşler, bir İslami hukuk araştırmacısına ait: “Modern hukuk müeyyideler bütünü demektir ve onu inşa eden kurucu mantık yaptırım gücü ile destekler. İslam düşüncesinde ise hukuk, ibadet ve muamelat alanlarını da içerdiği için manevi bir boyuta sahiptir. Her şeyden önce hukuk kişisi olan Müslüman, ahlaki ve hukuki eylemlerinin sonucunda cennete gideceğini bilir. Modern hukuk ‘ceza’ demektir. Hukuki kişinin her şeyden önce iyilik değil de kötülük yapacağına dair derin endişe, modern hukuku disipliner ve tutucu kılmıştır.” (Tahir Yıldız, Hukuk Belleği ve Hukuki İktidar, s.8, Diyanet Vakfı Yay.)

    Oysa biliyoruz ki ilahi kelamın adaletle ilgili ilkeleri, öncelikle bu dünyada insanlar arasındaki ilişkilerin hakkaniyet temelinde düzenlenmesi için vazedilmiştir.

    Hemen belirtelim “modern hukuk ceza demektir” cümlesi, aynı zamanda ‘İslam hukukunda ceza yoktur’ şeklinde bir çıkarıma yol açma ihtimali barındırdığı için kesinlikle bilgi eksikliğine dayanan bir yaklaşımdır. Kaldı ki İslami fıkıhta suç ve ceza konusunda pek çok düzenleme mevcuttur.

    Esas itibariyle modern hukuk da İslami hukuk da insanların maslahatı (yararı) için düzenlemeler yapmıştır. Ayrıca din, ceza ya da herhangi bir konuda hazır reçete sunmaz. Sadece adalet temelinde önerilerde bulunur.

    İslami hukukta olduğu gibi modern hukukta da her dönemin değişen şartlarına ve maslahata uygun olarak yeni ceza düzenlemeleri yapılmaktadır. Bu konuda geniş bir modern hukuk ve fıkıh müktesebatı mevcuttur.

    Kahire Üniversitesi hukuk fakültesinde öğretim üyeliği yapmış olan Prof. Muhammet Ebu Zehra, modern hukuk ve İslami hukukun ‘suç ve ceza’ uygulamaları ile ilgili benzerlikleri konusunda önemli tespitlerde bulunuyor.

    Ebu Zehra, modern hukukun ‘ceza’ ile ilgili düzenlemelerini anlatırken şöyle diyor: “Mesela daha önce yürürlükte olan bir kanun bir suça hafif ceza öngörürken daha sonra çıkarılan ondan daha sert ceza getirmekteyse, henüz hakkındaki hüküm bir karara bağlanmamış olan zanlı hakkında, sadece önce çıkarılan kanun geçerli olacak ve uygulanacaktır. Önceki kanun bir fiile ceza öngörmekteyse daha sonra çıkarılan da buna ceza öngörmemekteyse bu durumda zanlı cezalandırılmaz. Çünkü yaptığı fiil yeni kanun hükmü gereği artık serbest bir fiil haline gelmiştir. Şu halde serbest olan bir fiile ceza vermek düşünülemez. Çünkü bu fiil hakkındaki kanun yürürlükten, adalet ve maslahat prensipleri göz önünde tutularak kaldırılmıştır. Şu halde o kanunu hala zanlı hakkında uygulamaya devam etmek ve cezalandırmak adalet ve maslahat gereği olamaz.” (İslam Hukukunda Suç ve Ceza, cil1, s.281)

    Muhammed Ebu Zehra, bu durumun İslam hukukunda da benzer bir şekilde var olduğunu ve modern hukuk uygulamalarının İslam hukukuna da uygun olduğunun altını özellikle çiziyor.

    Hal böyleyken günümüzdeki bazı İslam hukukçularının, Türkiye’nin de bir gün İslam hukuku uygulamalarına geçmesi yönündeki beklentilerinin çok gerçekçi olmadığı kanaatindeyim. Evet İslam fıkhı geniş bir birikime ve müktesebata sahip, aynı zamanda modern hukukla da pek çok benzerliği bulunuyor. Ama unutmayalım bugün İslami hukukun geçerli olduğu Müslüman ülkelerde adalet olmadığı gibi koyu bir despotizm hakim.

    7 min
  • Tanrı’dan otorite çalıyorlar - Yusuf Ziya Cömert

    Sovyetler, Doğu Bloku, Komünizm, Bolşevik İhtilali, Marksizm, Leninizm gibi kelimeler ve kavramlar kapanmış bir dosyanın kullanımdan kaldırılmış içerikleri gibi görünebilir.

    1989’da karaya oturdu ve bitti. Artık konuşulacak bir şeyi kalmadı.

    Çok doğru bir yaklaşım sayılmaz. En azından tarihi değeri var.

    Tarih değdiğimiz şeyin de bir değeri olması lazım.

    Geçmişte neler olup bittiğini bilince eksilmezsiniz. Ayrıca geçmişten ibret de alabilirsiniz.

    İbret alınca ne olur? İşim rast mı gider?

    Bunun garantisi yok. Çok iyi tarih bildiğin ve bildiklerinden sürekli ibret aldığın halde işin rast gitmeyebilir.

    Ama ibret almış bir insan ibret almamış bir insandan daha fazla insandır.

    Yazarımız Taha Akyol’un son yıllarda yazdığı ve merkezinde ‘Güçler ayrılığı’ kavramı olan kitapların çoğunu okudum.

    “Dünyayı Bölen Devrim”i de okudum. (Doğa Kitap.)

    Evet, kapanmış bir dosya sayılırdı ‘Dünyayı Bölen Devrim.’

    Ama hayatımızda bir yeri vardı.

    Çocukluk ve gençlik yıllarımızda gündemimizin bir tarafında mutlaka ‘devrim’ vardı.

    Etrafımızda sayısız anti-komünist.

    Bir de doğal ortamlarda karşılaştığımız solcu, Marksist akranlarımız.

    Bir de memleket sathında kavgalar. Bir kısmı devrim yapmak için bir kısmı da devrime mâni olmak için birbiriyle dövüşen genç insanlar.

    Türkiye’deki ve dünyadaki solcu şairleri, solcu romancıları, öykücüleri okuyorduk, Marksist felsefe ve tarihe dair tek tük teori kitapları da okuyorduk, ilkel komün, feodalite, burjuvazi sonunda insanlığın ulaşacağı ideal, komünizm. İnsanlığın kaderini yazmışlardı sanki. Bunlardan az çok haberdardık. Ama Bolşevik ihtilali nasıl oldu, hangi aşamalardan geçti, Çar’ı nasıl devirdiler, kendi içlerinde birbirleriyle nasıl mücadele ettiler pek bilmiyorduk.

    Burada birinci tekil şahsa döneyim. Ben bilmiyordum.

    Taha Bey ana hatlarıyla tek bir kitapta toplamış. Öyleyse iyi bir fırsat. Oku, öğren.

    Ben de öyle yaptım.

    Bizim aslında Bolşeviklere uzaktan sempatimiz vardır.

    Bu, bir ideolojik yakınlık ifade etmez. Şöyle bir şeydir.

    Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın tarafında girmişiz.

    Çarlık Rusya’sı Doğu Anadolu’nun ve Karadeniz’in önemli bir kısmını işgal etmiş. İşgal etmeye de devam edecekler. Böyle bir aşamada, 1917’de Bolşevik İhtilali olmuş. Ruslar savaştan çıkmışlar, işgal ettikleri Anadolu topraklarından çekilmişler, böylece bizim Doğu Anadolu’muz ve Karadeniz’imiz kurtulmuş.

    Sonra doğu sınırımızı sıkı sıkıya kilitlemişiz. Sınırın ötesine pek bakmamışız.

    Bir ara Stalin toprak talebinde bulunmuş ama biz Batı Bloku’na ve NATO’ya intisap ederek sınırlarımızı muhafaza etmişiz.

    Bu arada neler oldu Rusya’da?

    Taha Akyol’un Dünyayı Bölen Devrim’i işte bunları anlatıyor.

    Önsözünde “Rusya her zaman dikkatimi çekti” diyor Akyol, “Bu hem Osmanlı-Rus savaşlarından hem de anti-komünist olmamdan gelir.”

    Benim kitapta bir tür hesaplaşma havası görmemin arka planında Taha Bey’in bu beyanının yani anti-komünist olmasının tesiri olmuştur diye düşünüyorum.

    Kitap ‘Dünyayı Bölen Devrim’in karakter analizine 16. Yüzyılda hüküm süren ‘Korkunç’ lakaplı Rus Çarı İvan ve Osmanlı’nın her nedense ‘deli’ lakabı taktığı 17-18. Yüzyılda Rusya’yı yeniden kuran Büyük Petro dönemlerinden başlıyor.

    ‘Rus despotizminin ilk teorisyeni’ Peresveto Korkunç İvan’ı şöyle öğütlüyor:

    “Eğer hükümdar tahtında nazik ve çekingen ise hükümdarlığı zayıflar ve şanı azalır. Eğer hükümdar tahtında korkutucu ve bilge ise o zaman krallığı büyür ve şanı her ülkede yankılanır. Eğer insanlar büyük bir korku içinde tutulmazlarsa asla yasalara uymazlar.”

    “İnsanları korku içinde tutmak.”

    Bütün despotların prensibi.

    Bu çizgi Lenin’de devam ediyor.

    “Rus tarihçi (Tibor Szamuely) Rusça’daki atasözlerini hatırlatır: Gökte Tanrı yerde çar, Tek Tanrı Tik Hükümdar, Tanrı’nın iradesi Çar’ın adaleti… Sadece Tanrı ve Çar bilir. Ruhlarımız Tanrı’nın bedenlerimiz Çar’ındır.”



    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR