
Sign up to save your podcasts
Or


Darbe dönemlerinden ara rejimlere ve son alaturka sisteme uzanan geniş bir tarih aralığında Türk basınının serencamını yakından izlediğimizde çok ilginç dansözlükleri, miadı çoktan dolmuş yobazlıkları görmek mümkün.
Parlamentoda muhalefetin de desteği ile rekor oyla kabul edilen çerçeve yasa sonrasında gerek iktidar gerekse muhalif medyada yer alan bazı kalemlerin kıvrak dönüş hallerini seyretmenin çok eğlenceli olduğu kanaatindeyim.
Bu yasanın oylamasında her iki medya cephesinin de gündemi Yeni Parti’ydi. Özellikle iktidar yanlısı bazı kalemlerin, Yeni Parti lideri Özgür Özel’in, siyasetin klasik ezberlerini bozan sofistike tavrı karşısında hayli zorlandıklarını belirtmek gerekiyor.
Özel’in “Terörsüz Türkiye”nin barışa açılan adımlarını desteklemesi, bazı kalemlerin zihin dünyalarını öylesine altüst etmiş olmalı ki yazılarında önce “Özgür Özel, Terörsüz Türkiye yasasına destek vererek barışa hizmet etti” cümlesini kurup hemen arkasından paniğe kapılarak Özel’i ve partisini yerin dibine batıran şu ifadeleri kullanmak zorunda kaldılar:
“Ancak partisi ağır bir darbe yedi. Yeni Parti ilk ciddi sınavında sınıfta kaldı. Özgür Özel, Yeni Parti’de azınlık konumuna düştü. 35 milletvekili ‘evet’ oyu verirken, 54 milletvekili ‘hayır’ dedi.
Yeni Parti’deki fay hatları ortaya çıktı.”
Öyle anlaşılıyor ki Özgür Özel’in çerçeve yasaya ‘evet’ oyu vermesi, bazı iktidar kalemlerinin o kadar canını sıkmış ki yazılarının satır aralarında “lanet olsun, neden evet oyu verdin ki…” demeye çalışan bir ruh hali içindeydiler sanki.
İktidar medyasındaki bu panik hali, doğal gerçekleri görmeyi engelleyecek kadar marazi bir durum ortaya çıkardı. Bu yüzden Ekrem İmamoğlu’nun Dilek İmamoğlu üzerinden Yeni Parti’ye operasyon çektiğini yazacak kadar çılgın masallar uydurmaktan bile çekinmediler. Eminim Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in birlikte inşa etmeye çalıştıkları Yeni Parti’nin, millet nezdinde her geçen gün büyüyen bir rüzgar yakaladığını gören herkes, iktidar medyasının nasıl bir çaresizlik içinde olduğunu rahatlıkla görecektir.
Nitekim son yapılan kamuoyu araştırmaları da bu rüzgarı teyit eder niteliktedir. Metropoll Araştırma’nın Temmuz 2026 anketinde kararsız, protesto ve cevapsız seçmenlerin oransal olarak dağıtılmasının ardından YENİ Parti yüzde 39,20 ile ilk sırada yer aldı. AK Parti yüzde 28,98 ile ikinci olurken, iki parti arasındaki fark 10,22 puana çıkmış bulunuyor.
Hal böyleyken iktidar medyasının, Yeni Parti ile ilgili ‘bölünme’ senaryoları üretmelerinin nasıl bir aklın ürünü olduğunu anlama mümkün değil.
Anlaşılan iktidar cephesinde telaş çok büyük. Normal demokrasilerde iktidar ya da muhalefete destek veren kalemler, tarafı oldukları siyasi harekete sınırsız destek verseler bile gazetecilik etiğini her zaman dikkate almak durumundadırlar.
Ama gelin görün ki bizim gibi demokratik anlamda henüz akıl baliğ olmamış ülkelerin gazetecileri, ne yazık ki parti rozeti ile dolaşmayı gazetecilik sanıyorlar.
Bu yüzden de iktidarın koltuğu altında dolaşan kalemler, şu tür cümleler kurmayı neredeyse imani bir mesele olarak görüyor: “Terörsüz Türkiye yasasıyla ilgili oylama Yeni Parti’deki fay hatlarını ortaya çıkardı. Yeni Parti’nin muhalif medya üzerinden operasyona açık bir parti olduğu gerçeğini gösterdi. Bu parti siyaseten hamile kaldı. İleride bir doğum gerçekleşir. İlk sınavında büyük çoğunluğu Özgür Özel’in karşısında yer alan bu parti ileride yeniden bölünür.”
Kuşkusuz gazeteciliği ‘amigoluk’la karıştıran kalemler sadece iktidar cephesiyle sınırlı değil, muhalif cephede yer alan bazı kalemler de aynı amigolukla malul durumda.
Mesela, kafa kağıdı çok eskilerde kalmış bazı ulusalcı ve solcumsu yazarlar da Özgür Özel’in çerçeve yasaya ‘evet’ oyu vermesine ateş püskürüyorlar.
Süleymancılara yapılan operasyondan sonra eski bir yaklaşım yeniden nüksetti: Bütün tarikatlar ve cemaatler kapatılsın! Kapatmak, fiilen zaten imkansız ve aynı zamanda bu konunun çözümü bahsinde yanlış bir fikirdir.
İslam dünyasında ve Türkiye’de adını ve sayısını bilemeyeceğimiz kadar cemaat, tarikat ve kolları vardır. Birçoğu asırlardır silsile yoluyla gelen bir zincirin halkalarıdır. Birçoğu da modern zamanlarda oluşmuş ama eski geleneksel dini yorumların takipçisidir. Çok azı da gelenek içinde kalmakla birlikte daha yeni yaklaşımları benimsemiştir.
Büyük çoğunluğu vakıf veya dernek çatısı altında faaliyet gösterir. Sayıca müridi az olan bazıları ise bir çatı olmaksızın sadece tarikatın kurallarına bağlı olarak içe kapalı olmayı tercih eder. Toplamda hepsi birer sivil toplum örgütü olarak görülebilir ama kabul edelim günümüz dünyasındaki sivil toplum standartlarının biraz dışındadırlar.
Bir cemaate/tarikata bağlı olmak en nihayet bir inanç tercihidir. Tercih ihtiyacı da kendini dinin sayısız farklı yorumundan birine yakın hissetmek ve bunu bir cemaat çatısı altında aramakla mümkündür. Tarikatlar, takipçileri ve müridleri bunu tasavvuf yoluyla icra eder. Uzaktan ve ezbere dayalı, bilhassa da modern bakışla bunu anlamak kolay olmayabilir. Aynı zamanda bilhassa tarikatların arkasındaki asırlara uzanan geleneğin gücünü anlamak da gelişigüzel bir yaklaşımla anlaşılamaz. Çünkü her zaman ayakta kalmayı ve genişlemeyi başardılar.
Birçok tarikat da malum aynı zamanda cemaat olarak anılır. Cemaatlerin büyük kısmımın temelinde bir tasavvuf kolu ve aidiyeti vardır. O yüzden tarikat ve cemaat kavramları artık aynı anda kullanılmaktadır. Bununla birlikte her cemaat da mutlaka tasavvufla ve tarikatla ilişkili değildir. Genelde cemaatler, dini yaklaşımlarını sosyal ve politik araçlarla gerçekleştirmeye daha meyillidir.
Bir kişinin bir tarikat veya cemaate dahil olması, ait olması veya takipçisi olması yadırganamaz. Herkesin inanç haritası veya kendisini dindar hissetme tarzı farklıdır. Öte yandan kimse de tarikata, cemaate ait veya dahil değil diye suçlanamaz, tekfir edilemez vs.
Son yıllarda bu tür yapıların bazılarının eleştiri konusu olduğu, yozlaştığı ve asli maksadından uzaklaştığı sır değil. Tasavvuf ehli olduğu halde tasavvufa yaraşmayan sayısız faaliyet içinde bulunan devasa cemaatler var. Birbirleri arasında bile bu faaliyetlerin niteliği, dini yorum farkları ve siyasi tutumları nedeniyle tartışmalar yaşanıyor. Bidat ve hurafe merkezli eleştiriler ise malum yüzyıllardır sürüyor.
Malum olan bir şey daha var. O da, tarikat ve cemaatlerin bazılarının aşırı derece politikleşmeleri ve sadece bu nedenle meselenin ruhundan uzaklaşmış olmalarıdır. Bu da yeni bir durum değildir. Genelde muhafazakar/sağ iktidarlara yakınlıkları ve iktidarların da onlara alakaları barizdir. Bugünlerde operasyona uğrayan Süleymancıların öteden beri bilinen muhalif politik tutumları ve şimdi de hedefte olmaları ise -en azından içinde bulunduğumuz dönemde- bu genel kurala aykırılık teşkil ediyor.
Başa dönelim…
Birçok eleştiriyi hak ediyor olmalarına rağmen cemaat ve tarikatların kapatılması fikri yanlıştır. Esasen imkansızdır da. Bu tür yapıların içinde olan insanların çoğu samimi duygular taşır. Yukarıdaki yozlaşmanın parçası değildirler ve iyi niyetleri sorgulanamaz. Bu arada, adı sanı bilinmeyen ve ticaretle siyasetle hiç ilgilenmeyen sayısız tarikat vardır; bunu da unutmayalım.
Bu yapılara karşı öfke patlaması yaşayan özellikle siyasetçiler daha soğukkanlı olmalı ve arka plandaki sosyolojiyi ve geleneği gözden kaçırmamalıdır. Bir dini yorumun yahut yaklaşımın isabetli veya isabetsiz olduğunu tespit etmenin ve insanlara doğruyu göstermenin yolu yasaklama değil bütün fikirlerin serbestçe yayılmasını temin etmektir. Nasibi olan hakikati alır, olmayan da bildiği yolda devam eder. Norm dayatmak çözüm değildir. Aynı bahiste, bunları Diyanet’e bağlamak gibi fikirler de hem imkansız hem anlamsızdır.
Lenin dünya tarihinin büyük devrimcilerinden biridir. Devrimin teorisini de pratiğini de yapmış ve başarmıştır.
“Devrim” güzel bir kelime. Çağrışımları pozitif. Sanki birtakım yanlış işler var, o yanlış işlere mâni oluyorsun yerine doğrularını getiriyorsun oluyor sana devrim.
Hayır, tam olarak öyle değil.
Devrimlerin tarihini okuduğunuzda iyiliklerin ve kötülüklerin birbirine katıldığı brüt bir gerçeklik çıkıyor karşınıza.
Devrimi başardığınızda devrimin tarihini de siz yazıyorsunuz.
İyi bir tarih yazıyorsunuz ve iyi bir tarihiniz oluyor.
Burada “iyi bir tarih” derken tarih yazma tekniğinden söz etmiyoruz. Kendi hikayenizi kendinizi kollayarak yazmaktan söz ediyoruz.
Tarihinizi başka biri, sizi sevmeyen biri yazdığınızda tarihinizi tanıyamıyorsunuz. Siz oluyorsunuz ‘yalan söyleyen tarih.’
Tarih okurken o tarihi kimin yazdığını kim için yazdığını hesaba katmak lazım.
Evet, işçi sınıfının hakları var Rus devriminde.
Çarın despotluğu, merhametsizliği, türlü türlü kötülükleri var.
Buna mukabil devrimin de despotluğu, merhametsizliği var.
Devrimden önce iki despotizm, iki merhametsizlik birbiriyle çarpışıyor.
Devrimden sonra devrimin despotizmi rakipsiz kalıyor.
Devrimin merkezinde ve bütün aşamalarında hem bir teorisyen hem bir uygulayıcı olarak Vladimir İlyiç Ulyanov var. Hayır bu adı çok bilinmiyor, dünya onu gençlik yollarından itibaren kullandığı ‘Lenin’ takma adıyla tanıyor.
Tepeden tırnağa devrimci.
Marksist teoriye dine inanır gibi inanıyor.
“Lenin, Ortodoks Rus toplumunda materyalist ama dini bir itikat gibi Marksizme ‘iman’ ediyordu. Doğru ya da yanlış olup olmadığını tahlil etmeksizin Marksa inanmıştı. Das Kapital’in en küçük bir şekilde bile hatalı olabileceğini kabul etmeyi reddediyordu.” (Taha Akyol, Dünyayı Bölen Devrim, Doğan Kitap.)
Komünizmi, kapitalizmi, ideolojileri dine benzetiriz. Onların da helalleri, haramları, müstehapları, mekruhları vardır.
Solcu arkadaşlarımızın bizim Kur’an ayetlerinden bahsetmemiz gibi Marksist teoriden bahsetmeleri, bazen Das Kapital’dan Komünist Menifesto’dan alıntılar yaparak konuşmaları Marksizmi din gibi algıladıklarına dair kanaatimizi destekliyordu.
İdeoloji din gibi algılandığında değerler değişebiliyor, iyi, kötü, doğru yanlış birbirine karışabiliyor.
“Robert Service’in belirttiği gibi Leninizm, Bolşevizm, diktatörlüğe, sınıf mücadelesine, liderliğe ve devrimci ahlak-dışılığa öncelik veren bir politika anlayışıdır. En yüce değer devrim olunca hiçbir insani, ahlaki, hukuki yüksek değerin hükmü kalmıyordu.”
“Devrimci ahlak-dışılık” tabirine dikkat. Bu her türlü siyasi rekabette, dini topluluklarda, cemaatlerde zuhur edebilen bozuk bir ahlaki durum. “Dava” için bütün yollar mubahtır! Mubah ne kelime, sevaptır! Etrafınıza bakın, örneklerini görürsünüz.
Buna devrimci ahlaksızlık da diyebilirsiniz. Ya da dava için ahlaksızlık.
“Richard Pipes Rusya’daki Marksist hareketin demokratik kanadını oluşturan menşeviklerin parti giderlerini aidat ve bağışlarla karşıladığını, Bolşeviklerde ise ‘profesyonel devrimci’ denilen militanlara verilen maaşların ve yeraltı çalışmalarının, eylemlerin masraflarının daha ağır bir yük olduğunu belirtir.”
“Bolşevikler “el koyma” adını verdikleri banka soygunlarına başvurdular. Tiflis’te gerçekleştirilen bir soygunda 250.000 ruble çaldılar.”
‘Dava’ için yapılır mı?
Yapılmış.
Devrimci bakışa bir başka misal:
1891’de Rusya’da büyük bir kıtlık olmuş. Rusya’da sağ ve ılımlı sol bütün aydınlar Açlık bölgesindeki insanlar için yardım toplamak ve ulaştırmak için seferber olmuşlar. O sıralar Lenin genç bir Marksist.
“İlyiç Ulyanov daha yirmili yaşlarda açlığa insani açıdan değil sınıf mücadelesi açısından bakıyor insani yardım çalışmalarının sınıf mücadelesini yumuşatacağını düşünerek karşı çıkıyordu.”
Yani, devrime faydası yoksa iyilik yapman gerekmiyor.
Devrime faydası varsa istediğin kadar kötülük yap.
Her ne kadar üzerlerine gidilen örgüt ve kişilerin, ‘Süleymancılar’ diye anılan grup ve onun mensupları olmadıkları resmi ağızlarca ileri sürülse de, iktidarın takdirine mazhar medya bile, haberlerinde ‘Süleymancılar’ ismini kullanmaktalar…
Bu bir dini cemaat…
Tarihleri Cumhuriyet’in 1950 öncesi tek parti dönemine kadar uzanıyor. Tek parti döneminde dini öğretme işini üstlenmiş bir öncü insandı kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan…
O günlerde dönemin özelliği olarak gizlice başlayan Kur’an tedrisatını, şartlar değiştiğinde kısmen aleniye dönüştürerek günümüze kadar sürdürdüler…
Kur’an kursları açarak, yurtlar tesis ederek…
Ülkenin dört bir tarafına elleri uzandığı için, herhalde onları tanımış olanların sayısı hiç de azımsanmayacak kadardır…
Diğer başka cemaatler henüz cesaret edememişken, onlar lider düzeyinde siyasetle içli dışlı haldeydiler. Süleyman Efendi’nin damadı Kemal Kaçar yıllarca Adalet Partisi’nden milletvekilliği yapmıştı. Onun çocukları ve torunları da, daha yakın dönemlerde, değişik partilerden Meclis’e girdiler…
Yurtdışı ilgileri de yeni sayılmaz.
New York’un Türklerin kalabalık halde yaşadığı bir bölgesinde ‘Türk camii’ olarak bilinen dev külliye onların eseridir ve sanıyorum bugün bile yine onların yetiştirdiği bir hoca orada görev yapmaktadır.
ABD’ye gelen ve New York’ta birkaç gün geçiren değişik partilerden siyasiler yollarını o camiye mutlaka düşürür ve cemaate saygılarını sunarlar…
Bizzat ve birden fazla gözlemleme fırsatı bulduğum için New York örneğini verdim; ABD’nin başka eyaletlerinde ve özellikle Türklerin yoğun olduğu Avrupa ülkelerinde de varlıklarına rastlanır.
[Bir ara not: Geçmişte yaz tatillerini geçirdiğimiz bir köyün camisinin imamı ile New York’taki camiye iki kez farklı siyasi gruplarla uğradığımda tanıştığım oradaki hoca dışında Süleymancı denilen cemaat ile herhangi bir tanışıklığım olmadı.]
Mensuplarının, ortamlarda birbirlerini kolayca tanıyabilsinler diye, kendilerine ait bazı özellikleri bulunduğu bilinir: Belli renkte bir takke ve dua ederken ellerini birleştirmeleri gibi…
Kamuya ilgileri ve devlette temsil edilme merakları var mıdır? Hangi cemaatin yok ki?
YENİ Parti’nin bir milletvekili, son operasyona bakarak, bütün dini grupların üzerine gidilmesini talep etmiş…
Aslında bu grubun varlığından haberdar olunduğu ilk dönemden -1950 öncesinden- başlayarak benzer talepler dile getirilmiş, her iktidar döneminde üzerlerine gitmeye hazırlanıldığı duyulmuş, ancak hiçbir iktidar bunu gerçekleştirmeye kalkışmamıştı.
Siyasi maliyetini hesaplayarak onları kendi hallerine bıraktı siyasiler.
Dini hassasiyeti bulunan kitlelerle içli dışlı olan siyasilerin iktidarda bulundukları sırada üzerlerine gidilmesi oy hesabı açısından yanlış olduğu için, o tür faaliyetlere hoş gözle bakmayan iktidarlar da sağ muhalefetin karşı propagandalarından çekindikleri için dini grupların faaliyetlerine göz yummuşlardır.
Bu tarihi arka-planı bildiğim için, Köln’de dev bir külliye inşa ettiriyorlar ve bunun için topladıkları bağışları dışarıya yolluyorlar gerekçesiyle başlatıldığı anlaşılan gözaltına alma operasyonunu anlamakta zorlanıyorum.
Süleyman Hilmi Tunahan’ın aile bireyleri arasında çıkan ihtilaf düşmanlığa kadar varmış ve içlerinden bir grup şimdi cemaatin yönetiminde bulunanlara karşı ciddi ithamlarda bulunuyormuş…
Dışarıya yansıyan bir bilgi bu.
Bir söylenen de bu grubun iktidara karşı oluşu.
Operasyonu başlatan bakanlar, tek ağızdan, bunun bir dini cemaate karşı girişim olmadığını, tamamen MASAK soruşturmasının bulgularının gereğini yerine getirdiklerini kamuoyuyla paylaştılar…
İyi de, operasyon yapılanlar için ileri sürülen yanlışlıklar sadece onlara mahsus mu, yoksa neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt bir ortamın ürünü olan alışkanlıklar yüzünden her dini cemaat için de söz konusu olabilir mi?
Onca yıl boyunca her an üzerlerine gelineceği endişesi taşıyan insanlar, faaliyetlerini kendilerinden beklenebilecek şeffaflıkta yerine getiremiyor, bazı uygulamalarda gizliliği tercih ediyor olabilir.
Türkiye’nin “sımsıcak gündemleri” peşi peşine sökün ediyor.
“Etnik terör” gündemini bitirmeyi konuşurken, birdenbire “Süleymancılara operasyon” ile “dini cemaat – tarikat” gündemini yaşamaya başladık.
Kaldı ki henüz “FETÖ” ile devreye giren “dini cemaat – tarikat” gündeminin ateşi sönmemişti.
Dini cemaat – tarikatlara yönelik operasyonların, “muhafazakâr” diye tanımlanan bir siyasi iktidar döneminde yaşanıyor olması ayrıca ilginç. Çünkü bu yapılarla iktidar arasında normalde amaç beraberliği olması, o yüzden de buralardan ciddi oy desteğinin gelmesi bekleniyor. Ancak ilişkiler zaman içinde “darbe girişimi”ne ve “terör örgütü” tanımlamasına varacak kadar problem arz etmeye başlıyor.
Operasyonlar dini cemaat ve tarikatları suç isnadı kapsamında gündeme getirirken, bu yapılar, diyelim siyasetle ilişkileri, devlette özellikle yargı – emniyet – eğitim gibi hassas alanlarda kazandıkları etkinlikler, iç bünyelerinde çıkan çatışmalar, uluslararası ilişkilerindeki kuşkular ile de gündemi işgal etmekteydiler.
Son zamanlarda cemaat – tarikatlarla ilgili en az konuşulan şeyin, aslında varoluş gerekçelerini oluşturan “insanların din ile ilişkilerine sağlıklı katkı” boyutu olduğunu söylersem yanılmış olmam.
Şeyhlerin miras kavgasına tutuştuğu bir yerde hâlâ gönül eğitimi olur mu, bunu oralarda bir yerde soran – sorgulayan bulunur mu, bilmem.
24 yıllık bir iktidar söz konusu.
Ak Parti kuruluşunun 25’inci yılını daha yeni kutladı.
Bu 25 yıl içinde kurulu düzenle pek çok çatışma yaşandı, seküler cuntalaşma, yargı vesayeti olguları ile karşılaşıldı, mücadele edildi.
Ama diyelim önce yargı kollarının hamleleri ile, ardından doğrudan askeri güçlerin harekete geçmesi ile bir darbe girişimi, siyasi iktidarın “ne istedilerse verdiği” bir cemaatten geldi.
Ne olmuştu da siyasi iktidar bu darbe girişimine kadar cemaatin azmanlaştığını görmemişti?
Şimdi “Süleymancılar”a operasyon yapılıyor. İktidar cenahı ısrarla operasyonun “dini faaliyetlerle ilgili olmadığı”nın altını çiziyor.
Süleymancılarla ilgili sorun yeni değil. Süleymancılar, iktidar tarafından kollanan bir cemaat de olmadılar. Bir ara iktidar adına Cemaatten hiyerarşi dışı bir adaylık tercihi söz konusu oldu. Orada gerilim oluştu. İktidarın girişimi, bir tür cemaat içinde liderlik dışında bir tasarruf idi. Cemaat onu kabul edemezdi. O zamandan beri ilişkiler düzelmedi. İktidar alan kısıtlamalarına gitti. Ama Süleymancılar kısıtlamalara rağmen faaliyet yapmakta tecrübeli idiler. Kenan Evren döneminde bile yaşamayı becerdiler.
Şimdi yapılan operasyonlar, cemaatin kolunu kanadını kıracak nitelikte. Uzun süredir üzerinde çalışıldığı söyleniyor. “İltisaklı” kabul edilen milyarlık şirketlere el konuyor, kayyım atanıyor. Bu “iltisak” kavramı, bir anlamda “dokunan yanar” tarzı kıyımlara götürüyor.
İktidar Cumhurbaşkanı Erdoğan tasnifiyle FETÖ’de de “tabanı ibadet, ortası ticaret üst katmanı ihanet” gibi bir listeleme yapmış, ancak ibadet – ticaret kim varsa dokunulmuştu.
Şimdi Süleymancılara yönelik operasyonlarda “iltisak”ın nereleri kapsayacağını göreceğiz.
Süleymancılar yurt dışında pek çok ülkede faaliyet yapıyor. Almanya’da uzun süre Diyanet ve Milli Görüş’ten farklı yapılar kurdukları biliniyor. Asya’da, Amerika’da, Afrika’da da çalışmaları var. Pek çok cemaat gibi.
Almanya’daki çalışmaların Alman istihbaratının kontrolünde yürüdüğü gibi bir not, bizim istihbaratın kayıtları arasında. Almanya bu tür yapıları, -etnik terör örgütü mensupları dahil- Türkiye ve Ortadoğu siyasetinde malzeme olarak kullanıyor.
“Süleymancılar” gündeminin bir de Ak Parti karşıtlığı boyutu var. Desteklemediler, hatta karşıt yerlerde rol aldılar. Bu da herhalde operasyonlarda derin gerekçe olarak varlığını koruyacaktır.
Cemaat ya da tarikatlar, Ak Parti iktidarı dönemini en azından “rahat çalışılacak” bir dönem olarak gördüler. Bu rahatlık da tanındı kendilerine. Devlette etkinlik kazandılar. Herhalde çok az denetlendiler. Hatta devlette “denetim gereği”ni seslendirenler zorlandılar.
Kürt meselesi, bir mesele olarak çok uzun süre önce raf ömrünü doldurmuştu. İktidarın birçok ihmali yanında tamamen antidemokratik olan kayyum gibi uygulamalar meselenin ömrünü uzattı. Oysa muhakkak surette çözülmesi gereken bir problemdi, Türkiye böyle bir problemle gereğinden fazla yürümüştü ve bitmesi gerekiyordu. Nihayet şimdi umut verici bir noktaya varıldı.
Daha önce denenen açılım ve çözüm süreçlerinde de meselenin çözülmesi gerekirdi. O dönemlerin şartları gereği sonuç alınamadı ama orada kazanılan tecrübe şimdi üçüncü denemede fazlasıyla işe yaradı. Bu kez hızlı ve daha kolay adımlar atılabildi ve çözüm çerçeve kanunu Meclis’ten geçti.
Önemli, gerekli ve değerli bir adım atıldı.
Kanun metninde Türkiye’yi rahatsız edecek bir madde bulunmuyor. Problemin büyüklüğü ile kıyaslandığında metin çok kolay ve çok basit bir çözüm anahtarı sunuyor. Gayet tabii böylesine büyük meselelerin çözümü sadece kanunla olmaz, hatta kanunun tatbikatıyla da olmaz; bu en başta bir duygu meselesidir. Gerçek çözüm, Kürtlerin kendilerini eşit ve güven içinde hissedecekleri bir duyguya erişmesinden geçiyor. Ama bunun için de öncelikle PKK’nın tasfiye modelinin ve dağdakilerin hayata karışması yönteminin belirlenmesi gerekiyordu. Yani barışa mutlak engel teşkil eden ve şiddeti diri tutan örgütün ortadan çekilmesi yeter değilse de gerek şarttı. Süreçteki mesai bunu büyük ölçüde sağladı, Meclis de kanun çıkararak gerekli zemini oluşturdu.
Şimdi bu noktada en az çözüm kadar konuşulan bir noktaya da bakalım…
Kanun Meclis’ten yüksek bir kabulle geçti ama en çok tartışılan Yeni Parti Grubu’nun ve Genel Başkan Özgür Özel’in tutumu oldu.
Özel ve yönetim “evet” derken milletvekillerinin yarıdan fazlasının “hayır” demesi elbette merak uyandıracak bir husustur. Adı gibi yeni bir parti ve ilk ciddi sınavda böyle parçalı bir tutum sergilemişse konuşulmayı hak eder. Özellikle de söz konusu olan Kürt meselesiyse…
Baştan söyleyelim, Özgür Özel’in kararı doğrudur. Özel ve yönetimi kanuna “evet” diyerek “Yeni Parti’nin neresi yeni?” sorusuna cesur ve anlamlı bir cevap vermiştir. Grubunun yarıdan fazlasının karşı tutumuna rağmen, partisini çözüm hattında tutarak, hem en geniş tanımıyla demokrat seçmen ve bilhassa Kürt seçmenle Yeni Parti’nin bağını korumayı başarmıştır. Başını kuma gömmemek, çok haklı gerekçeleri olsa da bunlara sığınmamak, ülke için fırsatı elinin tersiyle itmeden doğru yerde durmak liderliktir. Özel, sadece arkadaşlarının hapiste olmasını ve bütün teşkilatlarının ağır baskı altında bulunmasını gerekçe göstererek -ki bu çok haklı bir gerekçe olurdu- çözümün özüne girmeden sürece karşı çıkabilirdi. Kimse de onu ayıplayamazdı. Ama bu yolu tercih etmedi, en büyük partinin başkanı olarak ülkenin ihtiyacı olan mutabakatı bozmadı ve çözüm sürecinin hasar almasına mani oldu.
Elbette Özel de bu sürecin bir yanıyla yarım asra ulaşan kanlı ve acılı bir dönemin sonunu getirme ihtimali içerirken bir yandan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oy hesaplarının parçası olduğunu biliyor. Elbette, eğer DEM seçmeni Erdoğan’a istediği veya umduğu desteği vermezse sürecin birden tersine döneceğini hesap ediyor. Ve elbette çözüm sürecinin sadece bu kanundan ibaret olmadığını sürecin yeni aşamalarının daha sıkıntılı olacağını görüyor.
Bütün bunlara rağmen çözüm safında olmayı tercih etmesi hem çözümün gereğine inanmasından hem de “hayır” diyecek olsaydı bunun partisine değil sadece Cumhur İttifakı’na yarayacağını bilmesindendir.
Ne çözüm karşıtı oldu ne de rakibine böyle büyük bir kozu verdi. Merkezde alan genişletmek isteyen bir partiyle yakışan tavır da buydu ve böylelikle Yeni Parti iktidar yarışının içinde kalmayı başardı. Özgür Özel, meydanlardaki direnci kadar siyaset koridorlarındaki maharetiyle de partisinin iddiasını diri tutmayı becererek zor bir sınavı başarıyla geçti.
Bundan 6 sene önce 2020’de, yine bir babalık testi yayınından dolayı Esra Erol’un ATV’deki programına ceza istenmişti.
RTÜK’ün o zaman ceza kestiği bilgisine rastlayamadım.
Ama RTÜK tınmasa da tepkiler dinmiyordu, infial uyandırmıştı. ATV’nin, o programı niye kaldırmadığı sorgulanıyordu.
Sabah Grubu ve destekçileri ise programı savunuyor ve yerli, milli oldukları için saldırıya uğradıklarını söylüyordu.
Eleştirenlerin ‘yerli, milli medya böyle mi olur’ diye terslediği bir savunmaydı.
6 yıl sonra bu kez RTÜK, Esra Erol’un benzer bir yayınına 8 milyon lira para cezası kesti.
ATV’yi programa son vermeye çağıran tepkiler yine alevlendi. Fakat savunmada değişen bir şey yok, aynı terânelerle programın arkasında durmaya devam ediliyor.
Bir çocuğun babasının kim olduğuna ilişkin DNA testi yayınından bile dilleri yanmamış, hiç ders almamışlar ki aynı şeyi tekrardan çekinmiyorlar.
RTÜK, ‘yeter’ demek zorunda kaldı. “Çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlâki gelişimlerine zarar verebilecek” nitelikte buldu ve kanala yüzde 1 oranında idari para cezası verdi.
A Haber, Sabah ve Takvim gazeteleri karşı atakta. Yerli, milli oldukları için cezalandırıldıklarını iddia ediyorlar.
RTÜK cezalarının “milli duruş sergileyen medya kuruluşları üzerinde baskı aracı olarak kullanıldığını” dahi yazabildiler.
6 yıl önceki tartışmada, bir Takvim yazarının başkanlık ettiği Medya Derneği de devreye girmişti.
Medya Derneği, ATV’ye sahip çıkmış ve kirli reyting avcılığı suçlamalarına çok özgürlükçü bir yorumla karşı durmuştu.
Derneğin ATV’ye destek açıklaması, tam bir ileri demokrasi manifestosuydu. Yoz ilişkileri teşhir eden reality show’ların toplumun gerçeğini yansıttığını, toplumda olmayan bir şeyi ekrana taşımadıklarını, ne kadar rahatsız edici olsa da gazeteciliğin bunu gerektirdiğini, televizyon ve gazetelerin en şaşırtıcı, sarsıcı hatta dehşete düşürücü konuları işleyebileceğini, bundan dolayı suçlanamayacaklarını, asıl suçun onları hedef göstermek ve yayından kaldırılmalarını istemek olduğunu anlatmışlardı.
Demeye getiriyorlardı ki; Esra Erol’un şovları toplumun ahlâkını bozmuyor, var olan ahlâksızlığı sergiliyor, o da medya özgürlüğüne girer...
Sanırım bunları iktidara, RTÜK’e ve yayın yasağı kararları veren yargıya söylüyorlardı.
Medya Derneği’nin o ATV müdafaasını bugün de al, çerçevelet, serlevha olarak RTÜK’ün, İletişim Başkanlığının, Dezenformasyonla Mücadele Merkezinin kapısına as. Öyle özgürlükçü yaklaşmışlardı.
Ama Medya Derneği orada da kalmamıştı. “Saldırıların temelinde Turkuvaz Medya’nın FETÖ ve PKK konusunda sergilediği milli ve yerli tavrın bulunduğunu düşünüyoruz” diyorlardı.
Sanki PKK ve FETÖ ile ahâksız dış güçler yerli, milli olduğu için ATV’ye saldırmaya bahane arıyordu... Başka açık bulamayınca da ahlâki yozlaşmayı normalleştiren bu yayınları yaptırarak ATV’yi tuzağa düşürmüşlerdi.
Kaderin cilvesi işte, o sırada Ayasofya’daki bir etkinlikte konuşan dönemin Diyanet Reisi Erbaş şöyle buyuracaktı:
“Reyting adına aile, ahlâk ve inanç değerlerini hiçe sayarak çirkinlikleri ekranlara taşımak, gayrimeşru ilişkileri sıradanlaştıran yayınlar yapmak milletimize, nesillerimize karşı işlenen büyük bir suçtur.”
Kimeydi bu sözler? Diyanet Reisi de mi yerli, milli diye ATV’yi cezalandırmaya çalışıyordu?
Zannedersiniz ki RTÜK, iktidarı rahatsız edici hatta sarsıcı yayınlara çok tahammüllü ve hoşgörülü de yerli, milli olduğu için Esra Erol şova katlanamıyor, ağır cezalarla üzerinde baskı kuruyor.
Yerli, milli, ahlâklı, muhafazakâr medya böyle mi olur? Sözü geçecek biri karşısına alsa da anlatsa bu arkadaşlara.
Haftalardır oturup kalkıp Haluk Levent’e kızıyoruz. Sebebi belli: Toplumun ona olan güvenini boşa çıkardı, kendisine yardım için emanet edilen paraları şahsi borçlarını kapatmak için kullandı, o paralarla kumar oynadı diye…
İşte en son örnek geçen gün haber oldu: Ahbap Derneği, kasasında duran 44 milyon lirayı “Gazze’ye yardım” adı altında önce dolara çeviriyor, sonra o dolarla sözde altın alıyor, şimdi o altınların yerinde yeller esiyor. Hepsi Haluk Levent’e gitmiş.
Temiz duygularla yardım etmek, doğrudan yardımseverlik veya bir davaya yapılan iyi hizmete para vermek hepimizin zaman zaman yaptığı şeyler.
Kategorik olarak bir dinî cemaatin yurt açmak, Kur’an kursu düzenlemek, sunduğu hizmeti genişletmek için yardım adı altında para toplamasıyla diyelim Ahbap Derneği’nin, diyelim İHH’nin, diyelim Kızılay’ın veya AFAD’ın para toplaması arasında bir fark yok.
Hepsi yardım amacıyla verilen, bağışlanan paralar.
Kategorik olarak bunlar arasında bir fark yok ama uygulamada var: Bugün ciddi para kayıplarıyla gündemde olan Ahbap Derneği de, İHH de veya Kızılay, AFAD gibi resmî yardım toplayan organizasyonlar da aslında kâğıt üzerinde bu yardım paraları için hesap vermesi gereken, devletin kurumları tarafından düzenli olarak denetlenen yerler.
Buna karşılık dinî cemaatlerin böyle bir denetimi yok. O yüzden bu cemaatler topladıkları paraları ne yaptıkları konusunda hiç şeffaf değiller.
Uğur Mumcu bu durumun teşhisini daha 1980’lerde koymuş, daha sonra kitap hâline de dönüşen yazdığı yazı dizisine “Tarikat-Siyaset-Ticaret” başlığını koymuştu.
Ben Cumhuriyet gazetesinde çalıştığım dönemde Uğur Mumcu’nun günlük köşe yazılarının ve yazı dizilerinin yazı işlerindeki editörüydüm uzun süre. Bu yazı dizisini de yayına ben hazırladım, o süreçte Uğur Abi ile bazen günde beş kere konuşurduk.
Ben, ondan farklı olarak o zaman da dinî cemaatler konusunda daha yumuşak görüşlere sahiptim; bu organizasyonları yasaklamaya da, yok etmeye de imkân yoktu, sadece Türkiye’de değil dünyanın bütün ülkelerinde ve dinlerinde bu cemaatleşmeler vardı. Ama bu yapıları şeffaf olmaya, gün ışığında hareket etmeye zorlamak mümkündü. Onların yasaklı olması onları yer altına itiyor, yer altına inince de bunu bir avantaja çevirip yolsuzlukların, her türlü hırsızlığın odağı hâline getiriyordu.
Mensupları cemaate iyi niyetlerle, kendi inançları doğrultusunda “doğru” olduğunu düşündükleri işleri yapmaları için para akıtıyordu. Ama bu para çoğu zaman cemaatin lideri ve ailesinin zenginleşmesine giden yolu açıyordu.
Süleyman Hilmi Tunahan mütevazı devlet memuru maaşıyla geçinen, devlet memuru olarak camilerde verdiği vaazlarla bugün Süleymancılık diye bildiğimiz yapıyı ortaya çıkaran kişiydi ama aynı Tunahan’ın ailesi, bugün torunlarının torunları dâhil zenginlik içinde yaşıyor. Bu zenginliğin kaynağı cemaatin verdiği bağışlar.
Uğur Abi’nin zamanında doğru saptadığı gibi, belli bir kritik kütleye ulaşan dinî cemaat hemen siyaset üzerinde baskı oluşturmaya başlıyordu ve bu baskısını da kendi maddî çıkarı için kullanıyordu. Ticarete atılıyor, ayrıcalıklı şirketler kuruyor, paraya para dememeye başlıyordu.
Sadece Süleymancılar değil. Bakın Fethullah Gülen cemaatinin maddî gücüne. Bu güç sayesinde bugün sürgünde yaşayan bir terör örgütü olan FETÖ hâlâ ayakta duruyor. Bu zenginliği oluşturan unsurun önemli bölümünü “himmet” adı altında cemaatten toplanan para oluşturuyor.
Veya dönün Menzil Cemaati’ne bakın. Bu cemaatin lideri öldü, cemaat çocukları arasında ikiye bölündü ve hayli çekişmeli bir miras davası devam ediyor çocuklar arasında.
Peki ama o mirasın kaynağı ne? Tabii ki cemaatin verdiği bağışlar. O bağışlar cemaat liderinin şahsî mal varlığına dönüşmüş.
Türkiye’de hemen hemen hiçbir şey göründüğü gibi olmadığından, perşembe sabahı Süleymancıların lideri ve üst düzey kadrosuyla 33 şirketine karşı yapılan adlî operasyonun da gerçek sebebini bilmiyoruz.
İktidarın HDP’ye ve DEM’e esip gürlemeleri, sövüp saymaları sırasında bu partinin/partilerin TBMM’de üyelerinin bulunduğunu, duruma göre TBMM’de oturum yönettiğini, devletin tüzel kişiliğinin bu partilerle bir sorunu olmadığını yazdığımı iyi hatırlıyorum. (9-11-2022, Karar, Portakif Kafa Gibi.)
Ancak iktidar, yani ‘devletin yürüyen aksamı’ o günlerde devletin ‘tüzel kişiliği’ni HDP’nin yasa dışılığına ikna etmeye çalışıyordu.
Devlet, HDP’nin bir siyasi parti olarak kurulmasına ve faaliyet göstermesine bir ihtiyaca binaen müsaade etmişti.
İhtiyaç neydi?
Evet, dağda teröristle mücadele ediyorsun. Ama şehirde de bir muhatap lazım.
Tabii devlet ve adamları her zaman tutarlı davranmaz. Bir gün müsaade eder hatta kullanır, başka bir gün hapse atar, eziyet eder.
Bu tutumlar ve devletin her durumda haklı sayılması kadim kültürlerdeki Tanrı-kral, Tanrı-devlet kavramını düşündürebilir. Bence düşündürsün.
HDP’ye de öyle yaptılar. Rahmetli Sırrı Süreyya Önder ve birçok HDP’li az çekmedi devletin bu hallerinden. (Üstelik Önder uçağa da binemiyordu, Kandil’e kim bilir kaç defa karadan gitmişti.)
Lüzum hasıl oldu ve devlet tekrar DEM’le çalıştı. Sadece DEM’le değil, PKK’nin ‘kurucu önder’iyle de çalıştı. Sonunda yeni bir çözüm süreci başladı. İlk ve en önemli adımı da Anayasa Mahkemesi’ni HDP’yi kapatmadığı için şiddetle eleştiren MHP lideri Devlet Bahçeli attı.
Neyse, sonunda bir çalışma yapıldı, komisyonlar toplandı, İmralı-Ankara-Kandil trafiği işledi ve Terörsüz Türkiye’nin ‘Çerçeve Yasa’sı yüksek bir kabul oyuyla TBMM’den geçirildi.
İYİ Parti ve MHP dışındaki milliyetçi partiler (Yavuz Ağıralioğlu’nun Anahtar Partisi dahil) başından beri çözüm sürecine taraftar değildi. Tercih ettikleri çizginin toplumda da bir karşılığı vardı. Bu anlaşılır bir şey.
Yeni Parti lideri Özgür Özel yasayı desteklediğini açıkladı fakat milletvekillerini tercihlerinde serbest bıraktı. Vekillerin de önemli bir kısmı Çerçeve Yasa’ya hayır oyu kullandı.
Bence bu da anlaşılır bir şey. Yeni Partililer CHP’deyken gördükleri kötü muameleden dolayı iktidarın projesine tepki göstermiş olabilirler. Tabanlarından gelen menfi seslere de kulak vermiş olabilirler.
Bir de… Terörün bitmesi bütün tarafların temennisi. Fakat nazik bir süreç. Cumhurbaşkanı Erdoğan bile süreç boyunca temkinliydi.
Sürecin geleceğiyle ilgili tereddütlerine binaen ‘evet’ demek istememiş olabilirler.
Sonuçta yeni bir dönem başlıyor. Kürt sorunu yeniden bir başka şekilde tartışılacak. Bu tartışmalar şu anda hiç telaffuz edilmeyen sonuçlara da kapı açabilir.
Mesela PKK’nın Suriye kolunun zaman zaman telaffuz ettiği ‘adem-i merkeziyet’e dair bir takım sonuçlara.
Çerçeve yasanın içinde yazmıyor ama terörsüz, siyasi zeminde böyle tartışmalar kendisine zemin bulabilir.
Belki bu sonuçlardan kaçınmışlardır.
(Bana sorarsanız terör olmadıktan sonra herkes istediğini tartışsın.)
Çerçeve Yasanın yüksek bir oy sayısıyla (467) TBMM’den geçmesi önemliydi.
Biz en son 411 oyu hatırlıyoruz. Hem de çok iyi hatırlıyoruz. Konu başörtüsü yasağıydı. Hürriyet “411 el kaosa kalktı” diye manşet atmıştı.
Şimdi kimse öyle manşetler atmıyor.
467 büyük sayı. Bu sayıyla her şeyi yapabilirsiniz.
Tabii bazılarının hatırına hemen yeni anayasa geldi.
Gerçekten, bu kadar destekle yeni anayasa yapılabilir.
Ama bu siyasi atmosferde yapılabilir mi?
CHP’nin devlet aygıtları eliyle çarpanlarına ayrıldığı, CHP’li belediyelerin hallaç pamuğu gibi atıldığı, muhalefetin cumhurbaşkanı adayının hapsedildiği, yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymadığı bir mevsimde?
Hem de sivil anayasa?
Askeri vesayet yok, tamam, askeri vesayetin yerine geçen başka bir vesayet yok mu?
Gayrı askeri bir vesayet?
Var ki yüzlerce milletvekili çerçeve yasa metnini içinde ne yazdığına bakmaya bile cesaret edemeden imzaladı.
Ne olur ne olmaz, başımıza bir iş gelmesin, gözlerini kapa, imzala!
Normal şartlarda okumadan imzalamazlardı. Bunu ancak bir vesayet yaptırabilir.
Siyasilerin beyanatlarında dikkatimi çekti. Israrla ‘sivil’ anayasa diyorlar.
Herhalde şimdiye kadar sizler de işitmiş olmalısınız: ABD Başkanı Donald Trump, NATO Zirvesi için geldiği Ankara’dan, kendisine Katar tarafından hediye edilmiş ‘Air Force One’ uçağıyla ülkesine dönmemiş; bir suikast ihbarı üzerine gidişi için farklı bir yöntem uygulanmış…
Uçak Trump’ı, yakın kadrosunu ve gazetecileri beklerken, ABD başkanı uçağa biner gibi yapıp Esenboğa Havalimanı’ndaki personel yemeğini taşıma aracıyla bu operasyon için getirilmiş bir askeri uçağa bindirilmiş ve Londra’da kendisini bekleyen ‘Air Force One’a intikal ederek Washington’a dönmüş…
Haberi Washington Post açık etti. Trump, ‘yalan haber’ veya ‘çakma haber’ adını verdiği yayınlar yüzünden medya kuruluşlarına yüksek meblağlı davalar açtığı ve haberi veren gazetenin patronu da Trump’a yakın olmak için özel çabalar sergilediği için haberden kuşku duymadım.
Nitekim, Trump da, fazla gecikmeden olayı doğruladı.
İşin ilginç tarafı, güvenlikli askeri uçağa geçerken, Trump, yanına bir bakan ile iki-üç yakın görevliyi alırken, aralarında Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Hazine Bakanı Scott Bessent’in de bulunduğu birkaç bakan, çok sayıda görevli ve kendisini izleyen bütün gazeteciler, suikastın hedefi olabilecek ‘Air Force One’ içinde kalmaya ve Ankara’dan onunla ayrılmaya mecbur bırakılmışlar…
Suikast ihbarı doğru çıksaymış, suikastçılar Trump’ın da içinde yer aldığını düşünerek füze yollayacak, o kadar insan onun nârına ölecekmiş…
İhbarı yapanın İsrail olduğu sonradan açıklandı.
Suikast emrini veren de İran imiş…
Wall Street Journal gazetesinin başmakalesinde, İran liderlerinin Trump’ın canına kast edebilecek tipler olduğu iddiası bir takım sözlü ifadelere dayandırılıyor…
Trump’ı canıyla korkutmanın İsrailcesi bu…
Netanyahu’nun zorlamasıyla sürüklendiği İran’a açılan savaşın doğal sonuçlarından biri de bu: İran korkusu… Savaş devam ettikçe, Trump ve etrafındakiler her an ölüm tehdidi altında olduklarını hissedebilecekler…
Gazeteciler ve siyasiler ile bürokratların tehdit altındaki uçakta seyahat ettirilmeleri de, Trump’a yakın olanların bile, farkettirilmeden, ölüme doğru yola çıkarılabileceklerinin habercisi…
Tehdit altında sanılan uçakta seyahat edecek gazetecilere, mürettebat, pencereleri indirmeleri talimatını vermiş…
Başka bir uçağa kaçırıldığını Trump’ın göremesinler diye…
Kendi yakınlarının hayatlarını bile değersiz gören bir başkanları var Amerikalıların…
Amerika’yı savaşa sürükleyen Netanyahu, şimdiye kadar istediklerini fazla zorlanmadan elde etti.
Dünyanın dikkati İran’a kayınca mecburen ateşkese razı olur göründüğü Gazze’de operasyonlarını devam ettiriyor. İran’a savaş sırasında bini aşkın Gazzeli İsrail saldırılarında hayatlarını kaybetti.
Netanyahu, aynı süre içerisinde, Şam’a fazla mesafeli olmayan bir yere kadar Suriye bölgesini işgali altına aldı; oralara Dürzi milisleri yerleştirdi.
Lübnan’ın güneyinde de geniş bir alanı kendi askerleriyle işgal etti.
Mutludur herhalde Netanyahu…
Onun mutluluğu ise Trump’ı öfkelendiriyor olmalı…
Bir gün, İran’ı yerle bir edeceğinden, İran’ın dayanacak ekonomik gücü kalmadığı için halkının fakirliğe mahkum hale geldiğinden söz eden ve savaşı yoğunlaştıracağı görüntüsü veren Trump, bir bakıyorsunuz, ertesi gün, barışa çok yakın olduklarını ilan edivermiş…
Savaş başlayalı altı ay oldu ve İran savaşma gücünü koruyabildiği halde ABD füze stoklarını tüketti.
Trump, Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması üzerine baş gösteren sıkıntıyı aşmak için, en fazla, alternatif boru hatlarının devreye girmesini bekliyor…
Ne zaman girecek? Belli değil. Ancak otomobilli hayata alışkın Amerikalılar artan benzin fiyatları yüzünden Trump’a kızgın.
Enflasyonla kendi ekonomi anlayışına göre mücadele etmediği için istemediği Merkez Bankası başkanının görev süresini uzatmadı Trump, onun yerine gelen yeni başkan ise kendi itibarına gölge düşürecek kararlar almaktan kaçınıyor…
From the publisher's feed