KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Hukuk ve demokrasinin yolu İmralı’dan mı geçecek? Akif Beki

    Çerçeve yasada açıkça yazmadığı için, Öcalan’ın statü sorunu nasıl çözülecek, merak konusuydu. Çözüldü.

    Gazetecilerle buluşan DEM İmralı heyeti açıkladı. Meclis’te bir izleme, Cumhurbaşkanlığındaysa bir icra kurulu kurulacak.

    İşte Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz başkanlığındaki Takip ve Değerlendirme Kurulunun altında bir Silahsızlamma ve Siyasallaşma Kurulu oluşturulacak. Başkanı Öcalan olacakmış. Geri dönüşleri koordine edecek.

    Öcalan için İmralı’da da bir yer, bir yapı inşa edilmişti. DEM Eş Genel Başkanı Bakırhan soruyordu: “Oraya geçerken ne diyeceğiz; adı, statüsü nedir?”

    Tabela sorunu böyle hâlledilmiş. DEM’liler, çerceve yasa tıkanıklığı aşıldığından Öcalan’ın artık yeni yerine taşınacağını ve istediğiyle görüşebileceği serbest çalışma koşullarına kavuşacağını söylüyor.

    MHP lideri Bahçeli, PKK’nın feshiyle Kurucu Önder sıfatını kaybeden Öcalan’a, sürece hizmetlerini sürdürmesi için yeni bir statü verilmesini gerekli görüyordu. Statüsü tanımlandı demek.

    Ayrıca DEM’in yerine yeni bir siyasi yapılanmaya gidilecek, Öcalan fiilen onun da başı olacakmış.

    Peki, Terörsüz Türkiye’nin hepsi bu mu? Öcalan’a resmi, Kandil’le cezaevlerinden ve Avrupa’dan gelecek PKK’lılara yasal bir statü tanınmasıyla bitiyor mu? Görüp göreceğimiz bundan mı ibaret? Geriye PKK’lıların silah bırakmayı tamamlaması ve bunun doğrulanması mı kaldı?

    Meclis Komisyonu raporunun sonraki bölümü, demokrasi ve hukuk önerileriyle doluydu. Yanıltıcı göz boyama mıydı, boş umutlara kapılıp kimse başka bir şey beklemesin mi?

    Öyleyse Öcalan ve DEM de konuyu yanlış anlamış. Dolgu vaatlerini ciddiye alıp başka adımlar ve yasal düzenlemeler beklemeye devam ediyorlar.

    Bahçeli, baştan beri sürecin hedefini, herkese eşit hukuk ve demokrasiyle iç cepheyi güçlendirmek diye sunmuştu. Öcalan’ın aklı hâlâ orada.

    Ruşen Çakır, Medyascope’ta ifşa etti. Öcalan, çerçeve yasanın demokrasi ve hukuk vaatleriyle ilgisine o kadar inanmış ki, Özgür Özel’e önden şu mesajı bile yollamış:

    “Özgür Bey’e özel selamlar. Bir yetkilisi Meclis İzleme Kuruluna katılmalı. Ben bu kurulu CHP için dayattım. ‘Acaba bizi mi tasfiye ediyorlar, Cumhur İttifakı ile birleştiler, bizi mi yok edecekler’ diyorlar ya… Her gün ‘hukuk ve demokrasi’ diyorlar. Bunun yolu bu çalışmadan geçer. Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz. ‘Hukuk ve demokrasi kanalını açmak herkes için, hele sizin için son şanstır’ demelisiniz. Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer.”

    Devleti AK Parti yönetmiyormuş ve başkanlığını yapacağı kurul Cumhurbaşkanlığında kurulmayacakmış gibi, Öcalan’ın ikisini ayrı tutması sorunlu. Ama Yeni Parti’ye “demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” notu göndermesi epey iddialı.

    1999’da, eski Başbakan ve ANAP lideri Mesut Yılmaz, “AB’ye giden yolun buradan geçtiğine inandığımız için Diyarbakır’dayız” demişti.

    Geçen ekim, AB ve Avrupa Konseyi işbirliğiyle yüksek yargımız Diyarbakır’da toplandığında Yılmaz’ın o sözü gelmişti hatırıma.

    Çünkü Yargıtay ve AYM başkanları, tüm yargıyı AYM’nin âdil yargılanmayla haksız tutukluluk kararlarına uymaya tâ Diyarbakır’dan çağırıyordu.

    Oysa o yol yalnız Diyarbakır’dan değil, artık Silivri’den de geçiyor, diye yazmıştım.

    Öcalan ise hukuk ve demokrasi yolunu direkt İmralı’dan geçiriyor. Artık bir statüsü de var, dikkate almazlık edemezsiniz.

    Kendi Anayasa’mıza, insanımızın hakkına hukukuna uyulup uyulmayacağı, PKK’nın silah bırakması ve bunun doğrulanması şartına bağlanmış sanki. Tutuksuz, âdil yargılanmayla ilgili AYM, AİHM kararları hâlâ uyulmayı bekliyor.

    Belli ki Öcalan; dışarıda kalırsa milleti kışkırtıp iktidarı zorlar, süreci bozar diye Yeni Parti’yi masada tutmak istiyor.

    Fakat o yol, yeni duraklar eklene eklene uzayıp gidecek mi hep böyle?

    5 min
  • Kelepir pazarına düşen vekillerin ahlak sorunu - Mehmet Ocaktan

    AK Parti 25. kuruluş yılını kutladı. Milletin değerlerine, hayallerine, gerçeklerine yaslanarak yola çıkan AK Parti, ülkenin önüne ‘hukukun üstünlüğü’, özgürlükler, insan hakları ve kalkınma gibi önemli hedefler koymuştu.

    İki binli yılların başında siyasette ilkeli yaklaşımların yerini, günü birlik çıkar ilişkilerine bıraktığına dikkat çekerek, ahlakı en önemli değer olarak öne çıkarmıştı.

    Ve diyordu ki: “Siyasette kaliteye önem veren AK Parti, siyaseti ahlaki bir çizgiye yerleştirecektir. Böylece, toplumda siyaset kurumuna ve demokratik yöntemlere karşı oluşturulan kuşkuların giderilmesi de mümkün olacaktır.”

    Ama ne yazık ki bugün o AK Parti’den en küçük bir eser bile kalmadı. Çok partili hayata geçtiğimiz günden bu yana, hukuk ilk kez bu kadar itibarsızlaştırılmış, Türkiye adalete hasret bırakılmış bulunuyor.

    Siyasi ahlak ise kelimenin tam anlamıyla ‘kelepirci dükkanı’nda alınıp satılan bir meta haline gelmiş durumda. Esas itibariyle kelepirci dükkanına dönüştürülen AK Parti’nin kurumsal kimliği oldu maalesef…

    Partide öylesine bir dejenerasyon ve ahlaki çürüme yaşanıyor ki bizzat AK Partili yetkililerin ‘yolsuzluk yapmakla’ suçladıkları CHP’li belediye başkanları AK Parti’ye geçerlerse, aklanıp tertemiz oluyorlar.

    Hangi yöntemler kullanılarak yapıldığı bizce meçhul olmakla birlikte, milletin özgür iradesiyle seçtiği farklı partilere mensup milletvekilleri her gün AK Parti’ye transfer ediliyorlar. Kısacası millet iradesinin arkasından dolanarak millete nanik yapılıyor…

    Fazilet nutukları atarak ‘vekil pazarı’ oluşturanlar, nasıl bir haleti ruhiye ile bu tür kirliliklere bulaşırlar bilemem ama bildiğim bir şey var ki bunun adı, sandığa karşı yapılan el uzunluğudur…

    Maalesef AK Parti, yolunu ve iradesini kaybetmiş, milletten aldığı yetkiyi satışa çıkarmış, ortalarda serseri mayın gibi dolaşan vekillerin tek sıra halinde kapısında beklediği bir ‘kelepirci dükkanı’na dönüşmüştür. Ve en acısı da hiçbir AK Partilinin çıkıp, “Bu nasıl bir ahlak pazarlamacılığıdır” deme cesareti gösterememesidir.

    Aslında milletin iradesi üzerinde ‘vekil pazarı’ oluşturmanın nasıl bir ahlaksızlık olduğunu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, geçmişte veciz bir şekilde şöyle ifade etmişti:

    -Ahlakı, ilkesi olmayan siyasetin ne ülkeye ne de millete faydası olur. Rüzgar gülü gibi esintiye göre yön değiştiren, eğilip bükülen bir siyasi anlayış, popülizmin bataklığında debelenmeye mahkumdur.

    -Bu ülkede siyasete irtifa kaybettirenler, yeri geldiğinde çıkarları için haysiyetlerini dahi tezgaha koyan muhterislerdir.

    -CHP, 1978 senesinde iktidar kapısını ancak kirli pazarlıklar neticesinde transfer edilen 11 milletvekili ile açabilmiştir. Nasıl bozuk temel üzerine inşa edilen bina ayakta kalamazsa, siyasi ahlaksızlıklar üzerinde kurulan iktidarın da ömrü çok kısa olmuştur.

    -CHP, milletin kendi adına hareket etmesi için emanet verdiği iradelerini pazara çıkardığı milletvekilleriyle, özellikle de -gençlere kötü örnek oluyor- şimdi ben buradan sesleniyorum: Ey 15 milletvekili ya siz iradenizi nasıl oluyor da bu kadar ucuza satıyorsunuz. Siz Çanakkale’deki 15’ler değilsiniz. Siz iradesini satanlardansınız.

    Talihsizliğe bakın ki bugün AK Parti, tam da Erdoğan’ın eleştirdiği yozlaşmanın merkezi olmuş bir parti haline gelmiş bulunuyor. Kelepire düşen vekillerin ahlak sorunu ise daha da derin…

    Hayat insana öyle oyunlar oynuyor ki bir gün büyük hedeflerle yola çıkıp milletin efsanesi haline gelerek zirvede dolaşıyorsunuz, sonra kendi hedeflerinizi bile inkar ettiğiniz için bir anda zirveden iniş başlıyor…




    6 min
  • Dini bir şeylere âlet etmek denince… Ahmet Taşgetiren

    1960’lı yıllar… Kahramanmaraş İmam Hatip Okulu’nda öğrenciyim. 14-15 yaşları… Ramazan’dayız. Bir sabah namazı sonrası camiden çıkıp eve gidiyorum. O ara yol üzerinde bir berber var. Berber Ali. Çağırıyor, “Gel Ahmet Efendi, şuradan iki satır oku da dinleyelim” diyor. Gidiyorum. Elime Sözler’i veriyor. Risale-i Nur Külliyatından bir eser. Açıyor, bir yeri okumamı istiyor. Okuyorum. Bu ara dükkâna birisi geliyor. Sandalyeye oturup dinlemeye başlıyor.

    “-Nedir bu?”

    “-Sözler, Risale-i Nur Külliyatından…”

    “-Hadi gelin, Emniyet’e gidiyoruz.”

    Meğer adam sivil polismiş. Bizi Emniyet’e götürüyor. İfadelerimiz alınıyor. Sonra mahkeme, mahkeme, nihayetinde beraat…

    ….

    Öyle günleri çok yaşadı Türkiye… “Risale-i Nur talebeleri”nin bir evde, diyelim onların ifadesiyle “Medrese”de toplanıp Risale-i Nur okumaları, o günün şartlarında “dini siyasete alet etme”yi yasaklayan 163’üncü maddeye aykırı bulundu, davlar açıldı, insanlar mahkemelere, yer yer cezaevlerine taşındı.

    Eski mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 163. maddesinden söz ediyorum. Bu madde, 12 Nisan 1991 tarihinde Özal’ın öncülüğünde 141-142’&inci madde ile birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.

    163’üncü madde şunu öngörüyordu: “Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki düzenini kısmen de olsa dini esaslara uydurmak veya siyasi menfaat temin etmek için dini hissiyatı alet ederek propaganda yapmak.”

    Bu madde “din istismarı” diye siyaset ortamına girdi. Genellikle CHP, dindarlara yönelik baskılara karşı çıktıkları için sağ partileri “Din istismarı” yapmakla suçladı.

    Celâl Bayar ile İnönü’nün Demokrat Parti’nin kuruluş safhasında “irticaya taviz vermemek” üzere anlaştıkları söylenir, sonraki zamanlarda da karşılıklı olarak birbirini “irticaya taviz vermek”le suçladıkları bilinir.

    Menderes’in İmam Hatipler’i açması ve Ezan’ı asli ifadeleriyle okumaya izin vermesi, hep CHP cenahında tepki görmüştür. Cemal Madanoğlu, bu iki işi, 27 Mayıs’ı hazırlayan gerekçeler arasında saymıştır.

    Devlet nezdinde, “dine ve dindarlara karşı nasıl muamele edileceği”, dolayısıyla “laikliğin nasıl yorumlanacağı” konusu hep problemli olmuştur. Olay dinin nasıl toplumsallaşacağı ile ilgilidir. Öz olarak Devlet, dini ve dinin toplumsallaşma alanını zaptu rapt altında tutmak istiyor. Bunu yaparken de iş dindarlık şablonunun o anki devlet yaklaşımının kafa yapısına göre belirlenmesi noktasına geliyor. Özgürlük ya da baskı aynı anda devreye girebiliyor.

    Dinin “istismar” edildiğini ya da hangi davranışın “din devleti kurma”ya yönelik olduğunu kim nasıl belirleyecek?

    7 min
  • Tek ben doğru, herkes yanlış - Osman Sert

    Memlekette neden birlikte ortak başarılara imza atamıyoruz sorusunun temelinde belki de bu kabul yatıyor. Herkes kendi yaptığını tek doğru sayıyor. Kişi öyle kabul etmese zaten öyle davranmaz, kabul. Asıl problem, kendi yaptığını kesin, mutlak, tartışmasız doğru bulmaktan öte; kalan herkesin durduğu yerin de yanlış, yanlışın ötesinde dipsiz ve düzeltilmesi şart hatalı olduğundan hareket etmek.

    “Türkiye üç tarafı denizlerle, dört bir yanı düşmanlarla çevrili kara parçasıdır.” özlü deyişi de, oy verdiği partinin dışında kalanların vatan haini ya da ihanetin kıyısında olduğunu düşünmekten mensup olduğu cemaat dışındakilerin arkasında namaza durmamaya kadar nereyi tutsanız elinizde kalacak bir psikoloji toplumsal hayatı esir almış durumda. Trafikte yol da bizim, okulda zeki olan da bizim çocuğumuz. Siyah-beyaz ikileminin dışında gri bölge neredeyse yok.

    Çoğulculuk, demokrasi diğerlerinin de haklı olabileceği varsayımından hareket etmek zorunda. Eğer diğerlerinin de iyi tarafları olma ihtimali yok ise o zaman ne olursa olsun hakikati, yetkiyi, gücü karşı tarafa bırakmamak gerekiyor. Diyelim ki hiç doğru yanları yok en azından şanslarını demokratik kurallar gereği denemelerine razı gelmek gerekiyor. Ancak doğrunun tek sahibi olma iddiası bu rızayı da imkânsız hale getiriyor. Yaratıcının yarattıkları için tanıdığı seçim yapma, inkâr etme ayrıcalığı sadece seçilmiş kesimlere has bir daireye hapsoluyor.

    Siyasi partilerin kimlik tanımında cinsiyet, yaş, gelir değişkenlerinden daha güçlü belirleyiciler olması siyasi geçişkenliği sınırlıyor. Parti aidiyeti o derece yüksek, özellikle iktidarın biz ve onlar tarifi o kadar keskin ve katı ki liderler farklı tutum almadığı sürece farklı siyasi görüşten bireylerin empati geliştirmesi çok istisnai bir örnek haline geliyor. Ülkede muhafazakârları, sekülerleri, milliyetçileri zaten buraya yazmak mümkün. Kendilerini çoğulculuğa en açık kesim olarak gören liberallerde bile hoşgörü bazen karşıdakini anlamaktan çok ona mecburen tahammül etme düzeyinde kalıyor.

    Son günlerde cemaatlerin mali varlıklarına ve dolayısıyla ana çatılarına yapılan operasyonların sebebi tartışılsa da bu yapıların farklılıkları dışlayan doğası yaşanan anomalinin temel sebeplerinden. Her cemaat sadece dini gerekçelerle hayır yapan, bunu belli bir ilişki ağı içerisinde dayanışma ruhuyla gerçekleştiren yapılar olmakla yetinmeyip ayrışmak ve kapalı sistemler kurmak için ritüeller icat ediyor. Kıyafetler, dua biçimleri, ibadet mekânları, alışveriş pratikleri, iç evlilikler, cemaate özgü eğitim kurumları ile sadece kendisini önceleyen, diğer gruplardan farklılaşmak için yollar bulan gruplar meseleyi hayırda yarışmaktan hayrı tekellerine alma noktasına getiriyor.

    Aynı cümleden hareketle iktidarın mevcut çizgisi de icraatta yarışmaktan icraatı tekeline almaya evriliyor. Öyle ki seçimlerde yönetme meşruiyetini alanların icraat yapma hakları farklı gerekçelerle ellerinden alınıyor. Böylece memlekette icraat yapmak yetki ve ayrıcalığı sadece tek bir siyasi görüşe ait hale geliyor. Seçmenin bu konudaki tercihi ise aşılması gereken teknik bir formaliteye dönüşüyor. Yönetme hakkının seçilenlerden alınmasını içe sindirmenin en kestirme yolu ise “doğru”nun tek sahibi olduğuna inanmaktan geçiyor.

    İktidar bazı cemaatlere neden şimdi, neden bu sırayla müdahale ediyor başlığının ayrıca tartışılması gerek. Ancak dini, ideolojik ya da siyasi cemaatler, partileri siyasi cemaat olarak tarif etmek çok da yanlış değil, diğerlerine yapılan haksızlıkları adaletin tecellisi olarak görmekte zorlanmıyor. Kendi cemaatimizden olmayanların eğitim hakkı kısıtlanırken ya da belediye başkanları görevden alınırken ses çıkarmayınca sıra değişip bu sefer tersi yaşanmaya başlıyor. Kendisinin tek ve mutlak doğru olduğu kabulü diğerine haksızlık yapılmasını meşrulaştıran bir zemin haline geliyor. Gücü ele geçiren istediğini yapma özgürlüğüne kavuşunca ne pahasına olursa olsun güçten düşmemek ya da gücü ele geçirmek, daha da güçlü olmak ana amaç haline geliyor.


    5 min
  • Netanyahu yeniden iktidar olabilir mi? Türkiye ile tırmanma işine yarar mı? İsmet Berkan

    Salı sabaha karşı 03.00 dolaylarında Ankara’da, Adana’da, Diyarbakır’da, Kilis’te Türkiye’nin hava savunma radarlarında alarmlar çalmış, Türk savaş pilotları bu alarmlarla ayaklanıp uçaklarının başına koşmuş mudur?

    Evet, bütün bunların olmuş olacağını düşünmek için çok sebebimiz var. Çünkü o sırada İsrail’den havalanan bir savaş uçağı filosu Türk sınırına doğru uçuyordu ve radarlar bu uçakları gördü.

    Sadece Türkiye’nin radarları değil, NATO hava savunmasının radarları, Doğu Akdeniz’de konuşlu Amerikan savaş gemilerinin radarları ve en önemlisi Türk hava savunmasının önemli bir unsuru olduğunu İran’dan fırlatılan füzeleri havada vurup düşürmesi sayesinde yeniden hatırladığımız İskenderun Körfezi’nde demirli Amerikan AEGIS sınıfı zırhlı füze gemisinin radarları da gördü.

    İsrail savaş uçaklarının Türkiye’ye doğru uçtuğuna kuşku yoktu ve normal şartlarda hava savunma sistemleri böyle saldırgan uçuş yapan bir filonun Türk hava sahasına girmesini beklemeden harekete geçer.

    Neyse ki sağduyu galip geldi, Türkiye o İsrail uçaklarına karşı ne kendi uçaklarını havalandırdı ne de hava savunma füzelerini ateşledi.

    İsrail uçakları, Türk sınırına 70 kilometre mesafedeki bir Suriye havaalanını vurdu.

    Saldırı Türkiye sınırlarının dışındaydı ama yine de aslında saldırıya uğrayan Türkiye’ydi. Çünkü vurulan bu eski Suriye askerî üssü, belki de önümüzdeki dönemde Türk askerî üssüne dönüşecekti. İsrail’in burayı vurma sebebi de buydu zaten, “ya Türkiye ileride buraya yerleşirse” endişesi.

    Ama tabii bu olay başından sonuna bir İsrail provokasyonu. Çünkü Türkiye’nin Suriye’nin kuzey bölgelerinde, Halep ve İdlib kırsalı dâhil, ciddi bir askerî varlığı olduğunu 10 yıldır bütün dünya biliyor. Yani Türk askeri o askerî üsse dün gitmedi, 10 yıldır o bölgede yerleşik durumda zaten.

    Türkiye zaman zaman bu bölgeye çok ciddi savaş araç gereçlerini de soktu; ASELSAN’ın saha radarları, Kara Kuvvetleri ile Hava Kuvvetlerinin sahada koordinasyonunu sağlayan haberleşme birimleri, bir zamanlar burada aktif olan Rus ve Suriye savunma sistemlerini “jam” eden karıştırıcılar…

    Peki İsrail’in salı sabaha karşı yaptığı provokasyonun amacı ve hedefi neydi öyleyse? Ortada yeni bir durum yokken neden sanki yeni bir şey oluyormuş havası verdiler?

    Bunun basit bir sebebi var: 27 Ekim’de bu ülkede seçimler yapılacak ve şu anki Başbakan Binyamin Netanyahu sadece siyasi hayatı için değil, kendisinin ve ailesinin gelecekteki selameti için sahada çarpışıyor.

    İsrail’in saygın gazetesi Haaretz’in çok güzel bir internet sayfası var; seçim öncesi ülkede yapılan bütün siyasi anketleri bir arada görebiliyorsunuz bu sayfada.

    Kanal 12 televizyonunun yaptığı son ankete göre muhalefeti oluşturan blok, 120 üyeli İsrail Parlamentosu Knesset’te 60 sandalye kazanıyor. Netanyahu koalisyonunun sandalye sayısı 50’de kalıyor. 10 sandalyeyi de Arap üyeler alıyor.

    Anketler dalgalı bir seyir izliyor ama bir şey kesin gibi: Hiçbir ankette Netanyahu ve aşırı sağcı/dinci koalisyonu 61 milletvekili kazanır pozisyonda değil. Hatta bu pozisyona çok yakın bile değil.

    Türkiye dâhil dünyanın dört bir yanında, seçim kaybetme ihtimali gözüken politikacının başvurduğu bir yöntem vardır: Ülkeyi kendi yokluğuyla tehdit etmek.

    “Ben gidersem öcüler gelir” diye özetleyebileceğim bu propaganda çizgisinde, ülkesini kendi yokluğuyla tehdit eden politikacı yurt içinde ve dışında çeşitli düşmanlar bulur, o düşmanların nasıl birer “öcü” olduklarını ve kendisi seçimi kaybedecek olursa ülkeyi nasıl “ham” diye yutacaklarını anlatır, seçmenleri korkutmaya çalışır.

    Bu yöntemin işe yaradığı da olur. İşte 2023 seçiminde Tayyip Erdoğan Türkiye’de seçimi böyle kazandı, kendisi olmaz da yerine Kemal Kılıçdaroğlu seçilecek olursa aslında Kürt ayrılıkçıların, hatta PKK’nın seçimi kazanacağını iddia etti. Sonra aynı yöntemi İstanbul’da belediye seçiminde uyguladı, “İmamoğlu seçilirse seçimi Sisi kazanır” bile dedi. Türkiye çapında seçimi bu korkutmalarla kazandı ama İstanbul’u kazanamadı.




    6 min
  • Kürtlerin seçimlere ve siyasete muhtemel etkisi… Ali Bayramoğlu

    Meclisten geçen yasayı resmî adı yerine Kürt yasası olarak tabir etmeyi tercih ediyorum.

    Bu yasanın, daha önce de yazdım, iki bakımdan anlamlı olduğunu düşünüyorum.

    İlki, Kürt meselesinde silahlı çatışmaya son verip meselenin tartışılması, ele alınması ve çözülmesinin siyasete havale edilmesidir…

    İkincisi, (Erdoğan’ın seçime girme imkânları bakımından) seçimler öncesi ve (Erdoğan’ın yeniden seçilmesi hâlinde) seçimler sonrası AK Parti ve Öcalan’ın verdiği ve kabul ettiği istikametle DEM iş birliğinin iç siyasetteki muhtemel etkisidir…

    İç siyaset birkaç anlam taşıyor.

    Bir yanda parlamenter faaliyet ve parlamenter iş birliği var. Muhtemel bir erken seçim kararı ve seçim öncesi Kürt meselesiyle ilgili çıkacak kimi yasalar, seçim sonrası ise Erdoğan’ın tekrar kazanması hâlinde Kürt sorununda izlenecek yolda DEM ve MHP-AK Parti’nin iki esas muhatap olması hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Bu yolu, tarif etmek gerekirse, sorunun çözümüne yönelik adımlardan çok, yasaya dâhil edilmeyen kadroların entegrasyonu ve siyaset yapma zemininin açılması olarak düşünüyorum.

    Diğer yanda seçmen, özellikle Kürt seçmen meselesi var. Başkanlık seçiminin ikinci turunda DEM seçmeni veya Kürt seçmenin nasıl hareket edeceği belirleyici olabilir. Muhalif kesimde bugünlerde bir Yeni Parti rüzgârı esiyor; kamuoyu araştırma şirketleri de bence tartışılır bir şekilde bu partiye yol veriyor. Bu rüzgârın muhalif kesimin ötesine geçtiğini ve bu durumda sınırının yüzde 30’u aşacağını sanmıyorum. İktidar ve başkanlık kapısının açılması için Yeni Parti’nin bir miktar muhafazakâr seçmenin ve önemli miktarda Kürt seçmeninin oyuna ihtiyacı olacak.

    Muhafazakâr seçmenin bir kısmının Özel’e yöneleceğini varsayanlar; demokrasi, hukuk, ekonomik denge gibi hususlardaki eksiklerden hareket ediyorlar. Ancak eksilerin yanında bir de kolay ölçülemeyen, ifade edilmeyen artılar vardır. Güç, millî duygu ve şahsa güven bunlar arasında yer alır. İşte bu ölçülemeyen kısımlar muhafazakâr seçmenin tartısında sanıldığından daha ağır tartarlar. Bu sahada ise Yeni Parti ve diğerleri neredeyse yok.

    Kürt seçmen neyi dikkate alarak oy kullanacaktır? Veya şöyle soralım: Öcalan ve DEM’in Kürt hareketinin işaret edeceğini sandığımız istikamette Kürt meselesi, çözümü, Öcalan’ın statüsü gibi hususlar mı belirleyici olacaktır? Yoksa Türkiye’de demokratik ve hukuk eksiklikleri, hatta yokluğu mu?

    Fayda mı, ilke mi?

    İkisi birlikte pek yürümüyor. Örneğin Yeni Parti’nin 54 kişilik yasaya “hayır” oyu, ikisinin birlikte yürümediğini gösterdi.

    Şunu kimse ihmal etmemeli:

    Kürt oyları son 10 yılda artan oranda gerek toplumsal-siyasal algıda gerek siyasi aktörlerin siyaset üretiminde Kürt meselesinin ciddi bir sonucu, parçası olarak ortaya çıktı ve belirleyici bir rol oynamaya başladı.

    Kürt siyasi temsili ülke içi siyasi yarışmalarda ve denklemde yönlendirici, belirleyici bir güç hâline dönüştü. 2013’ten itibaren Kürt hareketi genel anlamda bölge siyasetinden Türkiye siyasetine geçerken, Kürt siyasi aktörleri ve partileri oy oranını kayda değer bir şekilde artırdılar. Kürt siyasi partilerinin oy oranları yüzde 5-6’lık dilimi geçerek yüzde 10-13 arasında bir yere oturdu. 2015 seçimlerinde HDP yüzde 10’luk ülke barajını geçen ilk Kürt partisi oldu. Kürt meselesi ve ona bağlı Kürt seçmen davranışı ittifaklarda, siyasi yarışmalarda belirleyici unsur olmaya başladığı gibi Türkiye genelinde seçmenin gözünde Kürt siyasi aktörlerini siyasi bakımdan görünür kıldı.

    Peki bugün sonuç ne olabilir?

    Bulmaca ortada…

    5 min
  • Sandık meydana yaklaştığında… Fehmi Koru

    Önceki akşam Fenerbahçe - Olympique Lyon maçını izledim ve kazanılabilecek oyunun bir puanla bitirilmesine hayıflandım…

    [Merak etmeyin, bu yalnızca bir futbol yazısı değil.]

    Fenerbahçe bu yıl şampiyonluğa aday ve bunu getirecek güçlü bir kadro oluşturuldu, ama ilk lig maçında yenilgiyi tattı.

    Şampiyonlar Ligi lig aşamasının kapısını açacak play-off turundaki rövanş maçını da Fransa’daki şansa bıraktı…

    Günümüz futbolu eskisi gibi teknik direktörün belirlediği kesin bir plan üzerinden cereyan etmiyor. Teknik adamlar oyunu rakip takımın nasıl oynayacağı hesabıyla kuruyor ve 90 dakika içerisinde birden fazla taktik uygulatıyor…

    Önceki akşamki maçta örneğini gördük. Maçı İstanbul’da alacak gibiydiler. Beraberlik de kendi sahalarında galibiyete ulaşma şansını büyütüyor. [Günümüz futbolunda geri dönüşlere de yer var ve Fenerbahçe bunu gerçekleştirebilecek bir takım.]

    Futbol izliyordum ama, bir yandan da ülkemiz siyasetinde iktidarla muhalefet arasında oynanan maç zihnimi işgal edip durdu.

    AK Parti şu yakınlarda kuruluşunun 25. yılını kutladı; iktidarda çeyrek asrını da bir yıl sonra kutlayacak. 25. yıllar için, önümüzdeki 50 yılı nasıl öngördüklerini ayrıntılı biçimde anlatan bir rapor hazırlamış AK Parti.

    Tam 71 sayfa.

    Böylece AK Parti, Türkiye için uzun vadeli hedefler koyma iddiasını bir kez daha ortaya koyuyor. Erdoğan da 25. yıl konuşmasında Türkiye’yi önce 2053’e, ardından 2071’e taşıma hedefinden söz etti.

    Hedef 2071’e kadar Türkiye’ye damga vurmak…

    Olur mu? Pekala olur.

    Sebebi, bence FB-Lyon maçında yaşananlar…

    Lyon takımı sahaya tek bir oyun planıyla çıkmadı, oyuncularına farklı konumlar da vermişler, maçın genelinde FB’li oyuncuların arkadaşlarına gönderdikleri uzun pasları, FB’li yerine oraya kaymış Lyon’lu oyuncunun kaptığını gördük.

    Yine iyi direndi Fenerbahçeli futbolcular…

    Türkiye’de ise siyasi muhalefet iktidarın taktikleri karşısında ne yapacağını bilemez durumda.

    İktidarın girişimlerini şaşkınlıkla izliyorlar…

    Son bir-iki yılda, çeyrek asırlık her iktidardan beklenebilecek zaaflara sahipken, ülke siyasetinde yaşanan gelişmelere bakınız: CHP’nin en güçlü ismi partili başka belediye başkanlarıyla birlikte hapiste… ‘Mutlak butlan’ ile CHP ikiye bölündü… AK Parti CHP’den seçilmiş bazı belediye başkanlarıyla çeşitli partilerin milletvekillerini transfer ediyor…

    CHP’lileri de…

    Buna karşılık muhalefet ne yapıyor?

    Adı ‘yeni’ olan yeni bir partiyi nihayet kurdular…

    Esasen AK Parti, 25 yıllık ömrü boyunca, karşısındaki her türlü vesayeti ortadan kaldıracak ve kendisini uzun yıllar iktidarda tutacak değişik oyunları siyaset alanına sokarak sonuç almayı başardı.

    Sistemi bile değiştirdi ve bunu gerçekleştirirken, kendisinden en sıkı muhalefeti gördüğü MHP ile ittifak oluşturabildi.

    O sayede ömrünü uzattı.

    En zor seçimi yaklaşırken, MHP ile kurduğu ‘Cumhur İttifakı’nın iktidarın devamına yetmeyebileceğini düşünerek safları genişletme çabasında AK Parti…

    ‘Terörsüz Türkiye’ girişimi, DEM‘i de ittifak içerisine sokarak, bunu sağlayabilir…

    [AK Parti’nin 25 yıl içerisinde birkaç kez kendisini değiştirerek bugünlere geldiğini, gerektiğinde asli unsur isimlerle yollarını ayırmayı bile göze aldığını da tahlil eden Prof. Hasan Bülent Kahraman’ın önemli yazısı, T24’te yayımlandı: ‘25 yılda bir/kaç parti, bir/kaç iktidar’.]

    Bu arada muhalefet, olan-biteni yalnızca seyrediyor ve galiba sandık önlerine geldiğinde, sokaklar, kapalı toplantılar ile mitinglerde kendilerine coşkun ilgi göstermiş kitlelerin nasıl olsa oylarını esirgemeyeceklerine inanıyor…

    Siyaseti izlerken muhalefetin böyle düşündüğünü hissedebiliyorum.

    Acaba?

    Seçime henüz aylar varken rakiplerini mefluç duruma düşürmeyi beceren iktidar cephesinin, sandık meydana yaklaştığında, kazanmasını sağlayacak yeni taktikler heybesinde yok mudur?



    6 min
  • Demokrasi; sadece çözümün değil her şeyin gıdası - Mustafa Karaalioğlu

    Bir yandan finale çok yakın bir çözüm sürecinin içinde olan ama öte yandan hukuk ve demokrasi derslerinden sınıfta kalmaya devam eden bir ülke… Yaşamakta olduğumuz şeyin kısa özeti budur. Çözüm süreci ki bütün gıdası, malzemesi ve proteini sadece demokrasiden ibaret bir mesaidir. Zaten hukuk ve demokrasi olmadığı için on yıllar içinde büyüyen ve gelişen, içinde şiddet ve kan olan bir tarihi sonlandırırken, atmosferde yine hukuktan ve demokrasiden eser olmaması gariptir.

    Türkiye çelişkiler ülkesi evet ama bu kadarı fazla…

    PKK silah bırakırken, kendisini lağvederken ve tahminlerin aksine ülkeyi zorlayacak siyasi taleplerde bulunmazken bu fırsatı herkes namına kullanmaktan daha iyi fikir olabilir mi? Bir pazarlığa bağlı olmaksızın herkes için birden demokrasi kapısının aralanması imkanı kaçırılmamalıdır. Türkler için, Kürtler için ve kendisini nasıl tanımlıyorsa herkes için… Bu bir lütuf değil şarttır zira, çözüm sürecini hiçbir şey, hiçbir isteksizlik hatta provokasyon engelleyemez, haksızlıktan, hukuksuzluktan gayrı.

    Muhalefete ve muhaliflere yönelik operasyonlar siyasetçilerden cemaatlere varıncaya kadar devam ediyor. “Barış ve kardeşlik”ten muhalefete hala pay düşmüyor. Demirtaş bilmem kaç senedir hapiste ve açık bariz, tartışmasız AİHM kararı ona işlemiyor. Kayyum hala hükümferma; Ahmetler göreve dönemiyor, ortalıkta geziyor. Hapse atılan yahut bir şekilde görevden el çektirilen muhalif belediye başkanlarının koltuklarında rakipleri oturuyor. Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu mahkeme sıralarında bırakın yaşadığı haksızlığı, savunma hakkı için bile didiniyor.

    Böyle bir manzara Türkiye gibi güçlü demokrasiye sahip olmayan bir ülke için bile fazladır.

    Çözüm sürecinin değeri, ülke için önemi ve en nihayet acıların dinecek olması büyük bir ödül, büyük bir fırsattır. Bu yüzden ağır hukuk mağduriyeti yaşayan İmamoğlu başta olmak üzere birçok siyasetçi, süreci kendi problemlerinin önüne taşımıyor ve sorumlu davranıyor. Çoğu bu kritik aşamada çözümün tarafında olmayı tercih ediyor. “PKK’lılar hayata karışırken biz hapisteyiz” demiyorlar. Kendi mağduriyetlerini ülke için kıymetli olan çözüm sürecini yaralama gerekçesi yapmıyorlar.

    Ancak, onların bu olgun tavrı ülkenin ciddi bir demokrasi krizi yaşamakta olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çözüm sürecinin de demokrasiden başka bir yolla ayakta tutulamayacağı tecrübesi hala ortada duruyor. Gelin görün ki bütün ünitelerde ve bütün kesimlerde bu açıdan beslenme bozukluğu yaşanıyor. Sadece muhalefette değil, esasen iktidar tabanında ve kanadında da bunun eksikliği yaşanıyor. Bilhassa da iktidarın sorumlu olduğu ekonomiden dış politikaya bütün alanlarda hukukun ve demokrasinin yetersizliği, içeride ve dışarıda problemleri büyütüyor. Enflasyondan yüksek faize, vize probleminden eğitime kadar her alanda aynı eksikliğin belirtileri görünüyor.

    Türkiye’nin iyi olması herkesin kendisini güven içinde hissetmesi, hukuk karşısında eşit olması ve fikirlerini serbestçe söyleyebilmesiyle mümkündür. Bir kesimin kendisini güvende hissetmesi, diğer bütün kesimlerin baskı altında yaşaması toplamda herkesin huzursuz olmasından başka sonuç doğurmaz.

    Parmaklarımızın ucuyla dokunmakta olduğumuz çözümü canlı tutmamın yolu da en başta demokrasiyi güçlendirmekten geçiyor. Dindarların, muhafazakarların, laiklerin, milliyetçilerin; Türklerin Kürtlerin, bütün etnik ve dini aidiyete sahip olanların huzuru için de gereken budur. Güçlü demokrasi demek, adil siyasi yarışın, ifade hürriyetinin ve haklara eşit erişimin tartışma konusu olmadığı bir düzen demektir.

    Oksijen eşit paylaşılmak ve eşit tüketilmek zorundadır. Bazıları için eksikse veya ayrıcalıkla kullanılıyorsa hiçbir süreç ayakta kalamaz. Kimliği ve etnik kökeni ne olursa olsun herkesin aynı anda ihtiyaç duyduğu şey demokrasi ve hukuktur. Bunun zamanı da gelmiş ve geçmektedir.

    5 min
  • İktidar yüzde 50+1 şartını mı kaldıracak? Akif Beki

    Bahçeli, Türkgün gazetesindeki Terörsüz Türkiye söyleşisinde siyasi partiler ve seçim sistemi değişikliğini de tartışmaya açtı.

    Tam ifadesi şöyle:

    “Önümüzdeki süreçte sistemin ruhuna uygun, siyasi istikrarı ve demokratik gelişimi esas alan bir anlayışla siyasi partiler ve seçim sisteminin de yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.”

    Yoksa cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 50+1 şartını kaldırmayı mı planlıyorlar? Çoğu kimsenin aklına hemen bu ihtimalin gelmesi doğal.

    Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, yüzde 50+1 şartını kaldırmaktan yana olduğunu açıklamıştı. En fazla oyu alan tek turda kazanır, hızlı biter, uğraştırmaz, partileri de yanlış ittifaklara itmez diye.

    Fakat MHP lideri aynı fikirde değildi. Bahçeli, yüzde 50+1 kuralını yeni sistemin demokratik meşruiyet şartı olarak görüyordu. Bu fikrinden vazgeçtiğine dair bir beyanı da yok.

    Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, Bahçeli gibi düşünüyordu. Uçum, bu sistemde yüzde 50+1’in neden gerekli ve önemli olduğunu daha geçenlerde bile X’te tekrarladı.

    Peki Anayasa’daki yüzde 50+1 şartını kaldırmayacaklarsa neden seçim kanunuyla oynamak istiyorlar, hangi ihtiyaçlarını görecek ve bunun Terörsüz Türkiye’yle ne alâkası var?

    Sondan başlarsak... Meclis Komisyonu’nun ortak raporunda şeffaflık, parti içi demokrasi ve temsilde adâlet ilkeleri doğrultusunda yeni bir siyasi partiler, yeni bir seçim kanununun uzlaşıyla hazırlanması da öneriliyor. Yani alâkasız değil ama ondan önce ne öneriler var raporda.

    İkincisi ise AK Parti ile MHP, seçim ve siyasi partiler yasasını en son 2022’de niye değiştirdiyse şimdi de onun için değiştirmek istiyorlardır.

    2023 seçimlerinde uygulananan seçim ve siyasi partiler yasası değişikliği, 2022’de yapılmıştı. Yüzde 10’luk seçim barajı yüzde 7’ye indirilmiş, seçim kurullarının yapısı değiştirilmiş, ittifak partilerinin milletvekili hesaplama yöntemiyle oynanmış, partilerin seçime katılma yeterliliği zorlaştırılmıştı. Meclis seçimleriyle ilgiliydi.

    Muhalefet, iktidarı oyunun kurallarını kendi lehine değiştirmek ve seçim mühendisliği yapmakla suçluyordu.

    Bu sefer uzlaşıyla ve demokrasiyi güçlendirip temsilde adâleti sağlamak için yapacaklarsa öncekinin yanlışlarını düzeltebilir. Ama niyet gerçekten bu mu?

    Sanırım en doğrusu, 2022 değişikliklerinde bıraktığımız yerden tartışmaya devam etmek.

    Cumhurbaşkanlığı sisteminde kişi hükümeti seçiliyor. Tek başlılık esas.

    Dolayısıyla seçim barajının, yönetimde istikrara eskisi gibi bir etkisi yok.

    Geriye temsilde adâlet kalıyor.

    Muhalefet partilerini temsilde adâleti sağlamaya iknâ kolay. Seçime girmelerinin zorlaştırılmasını, kendilerine atılan oyların iktidar partilerine yazılmasını, seçim güvenliğine gölge düşmesini, sandığı korumalarının engellenmesini ve şaibeyle seçim kaybetmeyi zaten istemezler.

    2023’te, baraja takılan oylar başka bir partiye sandalye kazandırdı.

    Güya yönetimde istikrar için seçim barajına katlanılıyordu.

    2002’de, yalnızca iki parti barajı aşınca Meclis’te temsil edilmeyen oy oranı rekor kırmıştı. Geçerli oyların yüzde 46’sı Meclis dışında kalmış, 550 sandalye AK Parti’yle CHP arasında bölüştürülmüştü.

    Yüzde 10 barajı, yönetimde istikrar uğruna temsilde adâletin canına böyle okuyordu.

    Oysa cumhurbaşkanlığı sistemi, koalisyonları ve yönetimde istikrarsızlığı imkansızlaştırmak için getirildi. Artık o tehlike ortadan kaltığına göre yüzde 7 gibi, hâlâ dünyanın en yüksek seçim barajı neyle savunulacak?

    Yönetimde istikrara etkisi sıfırdı. Yine de seçim barajı 2022’de sıfırlanmadı.

    Barajı kaldıracaklarına ‘artık oy’ları dağıtma formülünü değiştirmişlerdi. İttifakların artık oyları kendi içinde paylaştırılacağı yerde, muhalefetten iktidara kaydırılabilecek şekilde düzenlendi.

    En çok oy alan partinin avantajını, küçük partilerinse kendi listeleriyle milletvekili çıkarma riskini büyütüyordu.

    Şimdi seçim sistemi bir daha yenilenecekse niyetten şüphe ettirmemenin yolu belli. İktidar partilerinin çıkarına göre dizayn edilmeyeceği, milli iradeyi Meclis’e daha âdil yansıtmayı amaçlayacağı baştan ortaya konsun.

    5 min
  • 2001’in Ağustos’unda doğan ve bugün 25 yaşında olan 3 bin 700 genç… Elif Çakır

    Biliyorsunuz Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, iktidarının icraatlarını nitelik üzerinden değil sayılar, rakamlar ve semboller üzerinden anlatmayı seviyor.

    Bir de AK Parti’nin reformist ilk iktidar dönemini; ağır ekonomik krizlerin yaşandığı, bakkalların önünde tüp, yağ, şeker ve margarin kuyruklarının oluştuğu, ekmeğin karneyle dağıtıldığı 1970’lerin sonuyla ve yine siyasi istikrarsızlığın derin ekonomik krizlere yol açtığı 1990’larla mukayese etmeyi seviyor…

    Ama mesela Erdoğan, bugüne kadar kendi iktidar dönemini merhum Turgut Özal dönemiyle mukayese etmedi. Oysa Erdoğan’ın konuşmalarında sürekli hatırlattığı o yağ, şeker, tüp, akaryakıt kuyruklarının yaşandığı 1970’li yılların sonundaki Türkiye’yi düzlüğe Turgut Özal çıkardı. Türkiye’yi dış dünyaya açan, ülke ekonomisini büyüten, Anadolu sermayesinin önünü açan, turizmi büyüten ve önemli bir ekonomik sektöre dönüşmesinin yolunu açan Turgut Özal’dı.

    Bugün Özal hala rahmetle yad ediliyor. Ama Erdoğan’ın dünyasında Özal dönemi neredeyse hiç yok, sanki ANAP dönemi hiç olmamış, yaşanmamış gibi. Özal döneminden bir anda 2001 krizine atlıyor Erdoğan, 2001 kriz dönemiyle AK Parti’nin ilk iktidar dönemini mukayese ediyor.

    Neyse konumuza dönelim.

    ***

    Sayılar, rakamlar ve semboller üzerinden konuşmayı seven Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, AK Parti’nin 25. kuruluş yıl dönümünde, sembolik olarak partinin kurulduğu 14 Ağustos 2001 günü doğan “25 Genç” eşlik etti.

    İktidar medyası, 14 Ağustos 2001 doğumlu bu “25 genç” ayrıntısının altını ısrarla çizince, ben de televizyondan programı dikkatle izledim.

    Ama AK Parti’nin Tanıtım ve Medya Başkanı Faruk Acar’ın öne çıkardığı doğal olarak iktidar medyasının “önemli ayrıntı” olarak ısrarla altını çizdiği bu 25 genç, program boyunca protokolde Erdoğan’ın yanında oturmaktan başka bir rolleri olmadı.

    Nihayetinde AK Parti’nin kurulduğu gün dünyaya gelen 4 binin üzerindeki genç arasından seçilen ve 24 yıllık AK Parti iktidarından başka bir Türkiye’de yaşamamış olan 25 yaşındaki bu 25 genç, çeyrek asırlık iktidara kendi kuşaklarının gözünden pekâlâ bakabilir, ne düşündüklerini anlatabilirlerdi.

    Aslında bu fikrin yeni de olmadığının altını çizelim. AK Parti’nin 18. Kuruluş yıldönümünde de aynı sembol kullanılmıştı. Mahir Önal o dönemde Türkiye’de 14 Ağustos 2001 doğumlu 3.700 kişinin belirlendiğini, bunlardan seçilen 18 gencin Erdoğan’la bir araya geleceğini açıklamış, 18 ilden 18 genç Erdoğan’la buluşmuştu.

    ***

    Erdoğan konuşmasında 25 gence değinmedi ama konuşmasında “İçim rahat, gönlüm ferah, arkamızdan çok çok farklı, bambaşka bir gençlik geliyor, dil bilen, dünyayı iyi okuyan, Türkiye’yi iyi okuyan, özgüveni yüksek bir gençlik geliyor. İşte en büyük eserim, işte bu gençliğin yetişeceği iklimi inşa etmek olmuştur” diyerek ülkemizdeki genç nesle değindi.

    Bir parantez açayım, AK Parti’nin kuruluş yıl dönümü programı da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde yer aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllarca parti devleti kurdular, devlet ile parti arasındaki sınırı ortadan kaldırdılar diye CHP’yi eleştirdiğinin altını çizelim ve parantezi kapatalım.

    Ve AK Parti döneminde dünyaya gelen; çocukluğu, gençliği ve yetişkinliğe geçişi aynı iktidarın 24 yılına sığan kuşağa, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sevdiği yöntemle, rakamlar üzerinden bakalım.

    TÜİK verilerine göre 2001 yılında toplamda 1 milyon 324 bin canlı doğum gerçekleşmiş, aylık veriler var ancak gün verileri yok. 2001 yılının Ağustos ayında ise 120 bin 963 bebek dünyaya gelmiş. AK Partili Mahir Ünal muhtemelen 3 bin 700 verisine 120 bin rakamını güne bölerek ulaşmış olmalı.

    Neyse çok da önemli değil.

    AK Parti 2 Kasım 2002 yılı 3 Kasım’ında iktidara geldi. O yüzden ben hesabı 2003 yılından başlatıyorum. 2003 yılında 1 milyon 198 bin, 2004 yılında 1 milyon 222 bin, 2005 yılında 1 milyon 244 bin, 2006 yılında 1 milyon 432 bin, 2007 yılında 1 milyon 289 bin, 2008 yılında 1 milyon 295 bin, 2009 yılında 1 milyon 266 bin ve 2010 yılında 1 milyon 261 bin kişi dünyaya gelmiş.


    10 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR