KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Daron Acemoğlu niye saldırı altında? İbrahim Kiras

    90’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Demir Perde’nin yıkılması Batı’nın nihai zaferi olarak yorumlanmıştı. Fukuyama ise bununla kalmayıp adeta dünya üzerinde bin yıl sürecek bir liberal demokrasi düzeninin başladığı müjdesini de vermişti.


    Hegel’in, tarihi “Dünya Ruhu’nun ve evrensel aklın belirli bir hedefe doğru yürüyüşü” diye tarif eden görüşünü ve Hegel yorumcusu Kojeve’in geliştirdiği “tarihin sonu” anlayışını kalkış noktası yapan Japon kökenli Amerikalı siyaset bilimciye göre, insanlık tarihinin ideolojik evrimi artık tamamlanmış, yönetim sistemi ve ekonomi modeli olarak liberal demokrasinin alternatifi kalmamıştı.


    Birçok düşünür ve sosyal bilimci bunu erken ilan edilmiş bir zafer olarak gördüyse de asıl problem bu değildi. Asıl problem o dönemde zaten alarm vermeye başlamış olan bir krizin görmezden gelinmesiydi.


    Fukuyama haklıydı: Sosyalizm sahneden çekilirken başka bir alternatif ortada görünmüyordu. Bugün de totaliter popülizmler liberal demokrasinin alternatifi sayılamaz. Ne var ki kendi vaatlerini ve iddiasını unutan bir liberalizm kendi kendine tehdit oluşturabilir.


    Fukuyama yanılıyordu: Tarihin sonunu ilan ettiği sırada liberal demokrasi fikri her düzlemde çoktan sorgulanmaya başlamıştı. “Amerikan rüyası” artık geçmişte kalmıştı. Keza başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde de çok geçmeden benzer bir tablo şekillenmeye başlamıştı.


    Yirminci yüzyılda insanlık liberal demokrasinin hüküm sürdüğü Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da yüksek refah, nitelikli kamu hizmeti, sosyal güvenlik ve demokratik temsil alanlarında sürekli bir ilerlemeye şahit oldu. Aynı zamanda güçlü bir orta sınıfı da meydana çıkaran bu ilerleme aşağı yukarı 1980’lere kadar devam etti. Yüzyıl sonunda ise bariz bir yavaşlamayla birlikte ciddi sıkıntılar baş gösterdi.


    Son otuz kırk yıldır liberal demokrasiler vatandaşlarına refah temin etmekte, fırsat eşitliği sağlamakta, yeterli kamu hizmeti sunmakta ve -en önemlisi- yeni nesillere gelecek ümidi vermekte eskisi kadar başarılı görünmüyor. (Liberal demokrasi fikrinin bütüncül bir dünya görüşü olma iddiası bakımından insanlığın geri kalanına ne vaad ettiği -veya vaad etmeye devam ettiği- ise ayrı bir problem alanı.)


    Nobel’li bilginimiz Daron Acemoğlu’nun, bugünlerde tuhaf bir saldırıya maruz kalan yeni kitabı da söz konusu ideoloji zemininde son dönemde yaşanmakta olan hem teorik hem de pratik krizle ilgili. (“Hangi Liberal Demokrasi”, Doğan Kitap, 2026)


    Acemoğlu krizin pratik boyutunu Batı dünyasında, özellikle de Amerika’da milli gelirin ve toplam servetin paylaşımındaki -giderek artan- eşitsizliğe bağlıyor.


    Bu eşitsizliğe yol açan en temel faktör ise başlangıç felsefesiyle çok fazla ilgisi kalmamış bir liberalizm anlayışı veya yorumu Acemoğlu’na göre.


    Bu bağlamda, liberal siyaset felsefesinin -bugün büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalan- temel ilkelerini hatırlatıyor: “İfade ve tercih özgürlüğü, din özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, keyfi ve mutlak güce muhalefet, dezavantajlı olanlara yardım etme ve baskıcı eşitsizlikleri sınırlama konusunda kararlı bir taahhüt ve genel olarak ilerlemeye duyulan sarsılmaz inanç.”


    Bu vaatlerin çoğunu unutmuş görünen mevcut “liberal” siyasetin ürettiği çok kritik birtakım toplumsal sorunlara işaret eden “Hangi Liberal Demokrasi” yazarı, esas olarak ise yeni -veya yenilenmiş- bir liberalizm modeli öneriyor.


    Her şeye rağmen, “Liberalizm artık yolun sonuna geldi” görüşüne karşı çıkıyor ve elimizdeki kitapta yapmaya çalıştığı işi şöyle tarif ediyor:


    “Liberalizmin büyük şemsiyesinin bir köşesinde konumlanan (bazıları bu köşeyi biraz genişlettiğini de söyleyebilir) yeni bir liberalizm teorisi geliştirerek bu iddiamı savunuyorum. Bu, bireysel hakların korunmasını toplulukla birleştiren ve merkezine ortak refah arayışını alan bir liberalizm teorisidir.”



    8 min
  • Bir devlet diğerine yapay zekayla saldırdı, bizim haberimiz bile olmadı - İsmet Berkan

    Yapay zekâ alanında öncü şirketler olan OpenAI, Anthropic ve Google’ın ulaşmaya çalıştığı bir dizi “kızıl elma” var.

    Bu “kızıl elma”lardan biri, yapay zekânın kusursuz bilgisayar kodu yazması.

    Evet, şu anda da kod yazan, isterseniz size bir internet sayfası tasarlayan, hatta mobil oyun yazan yapay zekâ araçları var. Ama bunların hiçbiri henüz kusursuz değil. Onların yazdığı kodu mutlaka bir insan bilgisayar mühendisinin kontrol etmesi, eksiklerini tamamlaması vs. gerekiyor.

    Peki şirketler neden yapay zekâya böyle kusursuz kod yazdırmaya çalışıyor?

    Sebebi ticari elbette.

    Elinizin altında böyle bir araç olunca bunu dünyanın milyonlarca şirketine kiraya verebilirsiniz. Kiralayan şirketler de, artık iş alanları hangisiyse, bu araçları kullanarak kendilerinin sınırlı ihtiyaçları için onlara kod yazdırabilir, yazılan bu kodu kullanarak kendi iç işleyişlerinde verimlilik artışı sağlamaya çalışabilir.

    Bilgisayar kodu, yani program yazabilmek bazı temel insan özelliklerini gerektiriyor.

    Bunların en başında bir mantık dizgesi oluşturmak ve akıl yürütme becerisine sahip olmak geliyor.

    Mantık dizgesi oluşturmak, evet, insana özgü ama kuralları çok belli olduğu için kolayca yapay zekâ tarafından da becerilebilen bir şey. Akıl yürütmek, yani farklı kaynaklar kullanarak sorun çözmek ise daha zor. Bir ölçüde yaratıcılık gerektiriyor.

    Ve yapay zekâ akıl yürütme aşamasına yavaş yavaş geliyor.

    Bazı yapay zekâ araçları, yüksek yaratıcılık da gerektiren kimi matematik problemlerini çözebilir, hatta yeni matematik yaratabilir hale geldi.

    Tek başına matematiksel akıl yürütmeyi becermek, bütün gerçek hayat akıl yürütmelerini başarmak anlamına gelmiyor henüz. Ama yapay zekânın yeteneklerinin gelişmesine baktığınızda, bunun çok da uzak olmadığını görüyorsunuz.

    Yapay zekânın kusursuz kod yazması kendi başına masum bir şeymiş gibi duruyor ama değil.

    Çünkü kod yazma becerisi ile var olan kodlardaki güvenlik açıklarını bulma becerisi aslında aynı madalyonun iki yüzü. Her iyi kod yazarı, eğer isterse çok iyi bir hacker da olabilir yani.

    İnsan kod yazarları için geçerli olan bu ikili rol hali, yapay zekâ için de geçerli.

    Kusursuz kod yazan yapay zekâ, başka kodlardaki kusurları da kolayca bulur.

    Nitekim buluyor da.

    Bu durum tabii, bunca zamandır bütün bilgisayar kodlarını insanlara yazdırmış, dolayısıyla “kusurlu” kodlara sahip olan dünyamız için kısa vadede çok büyük bir tehdit, uzun vadede ise büyük bir güvence.

    Kısa vadede yapay zekânın kötü niyetli kullanıcıları, mevcut sistemlerdeki açıkları geçmişe göre çok daha kolayca bulup onlara saldırabilir. Bu imkân şu anda var.

    Uzun vadede ise bu saldırıların sonucu olarak dünyanın bütün kodları kusursuz hale gelebilir, geriye hiçbir güvenlik açığı kalmayabilir.

    Ama büyük iktisatçı John Maynard Keynes’in dediği gibi “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız…” Önemli olan kısa vade.

    Bugünlerde sık sık haberler okuyorsunuz, çeşitli yapay zekâ araçları, güvenlik testi ortamlarından nasıl “kaçıyor” ve gidip başka siteleri hack’liyor…

    Testlerden birinde, Anthropic’in ürünü olan Mythos, sahte çevrimiçi kimlikler oluşturarak ve bunları kullanarak yazılım projesinden sorumlu kişiye baskı yapıp kodu onaylatmak suretiyle, popüler geliştirici platformu GitHub’daki açık kaynaklı bir projeye kötü amaçlı kod yerleştirmeye çalıştı.

    Bu o kadar vahim bir olay ki, henüz yapay zekâ endüstrisi olan biteni tam kavrayabilmiş değil.

    Kendisinden kusursuz kod yazmasını istediğiniz yapay zekâ aracı, “rakip”lerin kodlarına sonradan kötü amaçla kullanacağı “kusur”lar eklemeye çalıştı. Açıkça kötü kalpli bir insan gibi hareket etti yani.

    Ama aslında temmuz ayında bundan da vahimi yaşandı. Yetenekleri henüz Anthropic’in Mythos’u, OpenAI’ın GPT 5.6 Sol’u kadar bile olmayan yapay zekâ araçlarını kullanan Çin hükümeti, Tayvan’ın bilgisayar altyapısına bilinçli bir saldırı düzenledi.



    6 min
  • Sanayi bitiyor ama neden? İbrahim Kahveci

    Son birkaç gündür ekonomi gündemine damga vuran açıklama İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkanı Erdal Bahçıvan’dan geldi.

    Bahçıvan özetle “Enflasyonla mücadele uğruna sanayimizi feda ediyoruz, artık bıçak kemiğe dayandı” dedi.

    İTO Başkanı Şekib Avdagiç topa girmeden durmaz tabii… Kur politikasının ihracatı ve turizmi vurduğunu dile getirdi.

    Daha önceden de TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu faizlere isyan ederek “Yüzde 60 faiz alıyorlar, bankalarımızda daha vicdanlı davranmalarını talep ediyoruz” demişti.

    Aslında bu Başkanların açıklamalarının tamamı boş… Konuşmaları gereken adrese konuşamadıkları için böyle içi boş açıklamalar yapıyorlar.

    Gelin duruma bakalım:

    Enflasyonla mücadele programından önceye gidelim… Taaa 2023 seçimleri öncesine. Bu satırları yazan kişi olarak seçim sonrasına iki temel senaryo çizmiştim:

    1.Ya büyük yıkım

    2.Ya da büyük sıkıntı

    Eğer 2023 seçimlerini iktidar kazanırsa bu iki yoldan başka yolumuz olmayacak demiştim. Google taraması ile defalarca bunu yazdığımı görürsünüz.

    “Büyük Yıkım” senaryosunu yaşamadık. Eğer seçim meydanlarında dedikleri gibi “Ben bu görevde olduğum sürece faiz artmayacak; Nass… var vs vs” sürseydi Türkiye dış ödemeler krizine girerek büyük yıkım yaşayacaktı.

    Seçimler bitince meydanlarda söylenen sözler bir kenara atıldı ve realiteye dönüldü. İyi ki de dönüldü.

    Realite demek büyük sıkıntı demekti. Çünkü iktidara ekonomi çevrelerinin ve küresel piyasaların hiç mi hiç güveni yoktu.

    Güven yoksa sıkıntı büyük olur…

    Ve öyle de oluyor. Mehmet Şimşek’in uyguladığı program Erdoğan’ın “Nass Ekonomi Modeline” göre çok daha reel. Ama güven unsuru eksik olunca ödediğimiz maliyetler de artıyor.

    Peki, bu kadar mı?

    Hayır tabii.

    Enflasyon neden istenen seviyede düşmüyor? Para politikası kemer sıkmasına rağmen neden istenen başarı gelmiyor?

    En önemli neden kamu politikası: Yani kamunun kemer sıkmaması.

    Şimşek’in uyguladığı politikayı en başta kamu deliyor. “İtibardan tasarruf olmaz” mottosu ortada…

    Kamu saraylarda, uçaklarda, lüks makam odalarında ve arabalarında adeta Lale Devrinin sefasını sürmeye devam ediyor.

    Yukarıda 3 Başkandan bu yönde bir açıklama duydunuz mu?

    Peki, özel sektörü boğan ikinci neden nedir? Yüksek faiz

    Yüksek faiz var mı? Var…

    Ama nedeni ne?

    Yıllık iznime ayrılmadan önceki son yazımın başlığına bakın: “Muhalefete operasyonların faiz maliyeti”

    Bu sefer fazla rakama girmeden izah edeyim: Muhalefete operasyonların başladığı 19 Mart 2025 sonrası enflasyon-faiz makası açıldı. Böylece reel kredi faizi patladı.

    19 Mart öncesi enflasyon %42,12 iken kredi faizi yüzde 56,24 seviyesindeydi. Şimdi enflasyon %31,75 ama kredi faizi hala %54,34.

    Enflasyon düşüşü ve Merkez Bankasının faiz indirimleri piyasada karşılık bulmuyor. Nitekim tahvil faizlerinde de durum benzer şekilde seyrediyor. 19 Mart 2025 Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılması öncesinde %38’lerde seyreden tahvil faizleri şimdilerde ‘enflasyon düşmesine’ rağmen yüzde 40-41 aralığında seyrediyor.

    Kural çok ama çok basit: Risk artınca reel faiz artar. (Dikkat edin nominal faizden bahsetmiyorum)

    Yaşananların tam özeti bu.

    Şu tatil öncesi son yazımda ne demiştim: Siyasi operasyonların kamuya yıllık ek faiz maliyeti 600 milyar lirayı bulurken özel kesime ek faiz maliyeti 1,3 trilyon liraya varıyor.

    Şimdi bu rakamları TOBB Başkanı bilmiyor mu? İTO ve İSO Başkanları bilmiyor mu? Veya diğer vır vır diye şikayet edenler bilmiyor mu?

    Elbette biliyorlar.

    Acaba onlara fısıldanan bir şey mi var? Şu Mehmet’i (Mehmet Şimşek) biraz karalayın ve günah keçisi ilan edin mi denildi?

    Eeee ne de olsa seçime doğru yaklaşıyoruz. Millete bir suçlu gösterilmesi gerekiyor. Neden bu suçlu ‘İngiliz Mehmet’ olmasın ki?

    Hep aynı senaryo… Oyuncuları değiştirin bari.

    Demokrasi gelmezse, mülkiyet güvencesi olmazsa sermaye kaçar. Zaten KAÇILAN ÜLKE durumundayız. Parlak beyinlerin kaçtığı ülkede refah mı olur?

    Sizi uyutmalarına izin vermeyin. Ya da siz bilirsiniz.

    5 min
  • Siyaset ve kuvvet - Ali Bayramoğlu

    Türkiye’nin yeni eğilimleri ortada. Dünyanın genel gidişatı, hâli de malum. Güç ve otorite, dahası güç beklentisi, siyaseti, siyasi davranışları artan oranda etkiliyor.

    Devlet, güç, başarı siyasi algının temel direklerinden birisini oluşturuyor. Türkiye bakımından son dönemde bölgede ve uluslararası sahadaki gelişmeler bu hususu iyice öne çıkarıyor.

    Aslında durum eşyanın tabiatına, kimi genel kaidelere uygun.

    Siyasi, bireysel, cemaatsal hemen her düzeyde güven ve güç arasında bir ilişki olduğu açıktır.

    Toplumsal ortak varoluşun ön koşullarından birisi güçlü ve güvende hissetmektir. Toplumsal hayatta da, siyasi hayatta da güç bir ihtiyaçtır, bir güvencedir, bir özgüven aracıdır…

    Güç fikri, bunun için kendine her zaman yer bulur. Düşüncede, siyasette, hatta tasavvurlarda…

    Ulusların hayatında gücün en önemli taşıyıcılarından birisi devlettir.

    Gücü tarif eden devlettir…

    Peki, güçlü devlet nedir?

    Üç hususun altını çizmek gerek:

    Güçlü devlet, her koşulda kendini koruyan ve varlığını sürdüren devlettir.

    Güçlü devlet sözünü dinletebilen devlettir.

    Güçlü devlet toplumda istikrarın, özgürlüğün, eşitliğin, şeffaflığın garantörü ve hakemi olan devlettir.

    Ama hangi güç?

    Asıl soru budur.

    Mesele buradadır.

    Toplum, siyaset, devlet hayatında iki tür güç vardır…

    Biri keyfî ve kaba güçtür…

    Diğeri ise yasal ve demokratik güç…

    Keyfî güç şiddettin ta kendisidir.

    Ayrımcıdır. Adaletsizdir. Şahsidir.

    Keyfî güç kötülüktür. Kurallar değil vicdan ve takdir mekanizmasıyla çalışır. İktidara hoyratlıkla gelir, onu hoyratlıkla korur.

    Demokratik güç ise, ilkelerini insanın onurundan, enerjisini toplumdan ve onun kaynaklarından alan güçtür.

    Güçlü devlet demokratik devlettir.

    Neden güçlüdür demokratik devlet?

    Güçlüdür, çünkü herkesin gücünü harekete geçirir.

    Güçlüdür, çünkü kolektif ve kurumsaldır.

    Güçlüdür, çünkü rasyoneldir.

    Rasyonellik ve kolektiflik gökten düşmez.

    Bireysel ve toplumsal farklılıkların birliğinden ürer.

    Bir toplumda sağduyuyu ve geniş bir perspektiften düşünme yeteneğini geliştiren bu birliktir.

    Yasal ve kurumsal kurallar bu birliğin ilkelerini, eşitliği, özgürlüğü, hakları, adaleti toplumun ortak tabiatına dönüştürür. Bu oranda bu devlet, bireyleri ve grupları gönüllülük esasıyla birleştirir, bir arada tutar.

    O devlet güçlü devlettir.

    Baskıyla gelen birlik görüntüsü yapaydır ve geçicidir.

    Özgürlükle gelen bir birlik kalıcı ve kuvvetlidir.

    Birlik nasıl sağlanır?

    Çoğulculukla ve ifade özgürlüğüyle sağlanır. Birlik, konuşmayla, diyalogla, eleştiriyle mümkündür.

    Devlet ifade özgürlüğüne izin verdiği ve teşvik ettiği içindir ki bireyler ortak yaşamı rasyonel kılan ortak değerler, zımni anlaşmalar, duygusal birliktelikler üretirler.

    O hâlde ifade özgürlüğü, demokratik devletin yaşaması için bir gerekliliktir.

    Böyle bir devlet varlığını sürdürür çünkü kökleri sağlamdır.

    Denge, güç, eşitlik, özgürlük ve adalet bu gönüllülüğü sağlar…

    Yurt dışında hakkını, saygınlığını korur.

    Mesele refah, özgüven, gelecek tasavvuru ile özgürlükçü, bu çerçevede kurucu siyasetin ve değerlerin bir araya getirilme maharetinde…

    4 min
  • Ekonomide “olmuyorsa zorlama” dönemi - Mustafa Karaalioğlu

    Ekonomideki kalıcı krizle başa çıkmak imkansızlaşınca bir tür ekonomisiz yönetim modeline geçmeye başladık. Yüksek enflasyon rallisi sekiz seneyi geçti. Hedef üzerine hedef ama hepsi başarısız. Dünya, pandemide bir ara hatırladığı enflasyonu yeniden unuttu biz ise hala didişiyoruz. Önce tek hane, sonra 20 olsa iyidir demeye başladık; olmadı üç senedir yüzde 30’un altını başarı saymaya karar verdik. O da tutmadı. Merkez Bankası’na bakın, enflasyon hedefini iki katından fazla sapmayla yukarıya revize etti. İki sene oldu faiz de düşmüyor. Aynı süre içinde Türk Lirası’nı değerli tutmak için döviz satışı da devam ediyor. Netice? Olmuyor ekonomi yönetilemiyor. Gele gele madem ekonomiyi yönetmeyi beceremiyoruz oluruna bakalım noktasına geldik. Olmuyorsa zorlama modeli.

    Ne var ki ekonomi enflasyondan ibaret değil. Böyle zannetmek, zaten ağır aksak ilerleyen, eksik ve rekabetten uzak sanayiyi olduğu yerde geriletiyor. Sanayicilerin feryadı malum: “Enflasyonla mücadele uğruna sanayimizi feda ediyoruz. Artık bıçak kemiğe dayandı!”

    “Enflasyonla mücadele uğruna” ama enflasyonla mücadele de fiyasko…

    Bir ekonomi sekiz yıldır krizde olamaz ama oluyor. Türkiye gibi bir ülke dünyanın en yüksek fiyatlarıyla, en pahalı döviziyle ve en büyük faiz vaadiyle yaşayamaz. Kısa, orta ve uzun vadeli bütün ekonomi programları aynı anda çökemez. Hukuk, şeffaflık, denetim, liyakat, ehliyet yoksa ekonomi de yok, noktasını bile geçtik. Geldiğimiz nokta artık sadece bunların eksikliğiyle dahi açıklanamaz.

    Enflasyonla mücadele uğruna yılda en az 60 milyar dolar faiz ödeyen bir ülke burası. Verginin yüzde 20’si dış borç faizine gidiyor. Bütçede faiz ödemelerinin payı son 16 yılın zirvesine çıkıyor. Aman enflasyon artmasın diye memleketin yarısı senelerdir asgari ücret ve civarında maaşa talim ediyor. Yatırımcı, sanayici krediden neredeyse men edilmiş, çivi çakılmıyor.

    Hiç mi mesafe alınmaz, hiç mi yaprak kımıldamaz? Kımıldamıyor. O kadar ki ekonomi yönetimini ve ekonomi hedeflerini gündemden çıkardık. Yerine, “Dünyayı titretiyoruz, biz olmadan kimse oyun kuramıyor” hikayesini koyduk. Kimsenin de aklına ekonomiyi böyle idare eden bir iktidar dış politikayı iyi idare edebilir mi sorusu gelmiyor. Ya da dış politika bu kadar iyiyse Türkiye neden yabancı yatırım alamıyor; hatta seneler sonra neden ilk kez çıkan para, gelen paradan fazla olabiliyor?

    Ekonomiye faydası olmayan bir dış politika sahiden iyi bir politika olabilir mi? Olsaydı, en itibarlı olduğumuz Körfez coğrafyasından kaçan sermayeye bunulan sınırsız vaatlerin hatırına birkaç kuruş olsun gelmez miydi? Gelmedi, yanımızdan geçip Avrupa’ya gitti.

    Sadece bugüne değil geleceğe de hasar bırakan bir sarmalın içindeyiz. Çünkü, zamanında doğru yapılmayan işlerin bir maliyeti var. Dünya koşarken yerinde saymanın, dünya rekabet ederken içe kapanmamın, dünya krizleri savuştururken krizlere sığınmanın faturası ağırdır. Enflasyona teslim olmuş halde, diğer bütün branşlara bakacak mecal bulamadan vakit öldürüyoruz. 20 sene evvel, 25 sene evvel bizimle yola çıkan veya bizden geride olan ülkelerin hepsi bugün daha yüksek kişi başı gelirle, enflasyonsuz ve gerilimsiz bir ekonomiyle yaşamayı başarmışken biz mantar tabancası patlasa korkudan yerimizden sıçrıyoruz. Oysa siyasi istikrar bizde, peş peşe aynı parti iktidarı, yetmedi başkanlık sistemi bizde. Hasılı kesintisiz iktidarın en gösterişlisi de bizde. Hızlı ve seri karar alıyoruz, koalisyon nedir bilmiyoruz, vesaire.

    Bütün iddialı o lafların ve sloganların sonunda manzara şudur: Dayanıksız ve her krizi bahane olarak kullanmayı alışkanlık haline getirmiş bir ekonomi… Ve ekonomi konuşmayı imkansızlaştıran, muhalefeti can havline mahkum etmiş bir siyasi ortam… Böyle bir atmosferde enflasyon, faiz, döviz artmayacak ve tarım, sanayi, yabancı yatırım feda edilmeyecek de ne olacak?

    5 min
  • Gençlik Manifest dinliyor da ferman dinlemiyor - Akif Beki

    "Kur’an kursu öğrencileri Manifest’i istedi, AKP’li başkan ne diyeceğini bilemedi" haberlerini görmüşsünüzdür. Ağustosun ilk haftasındaydı.

    Şöyle anlatılıyordu...

    Sakarya Karasu Belediye Başkanı İshak Sarı, Kuzuluk Elmalı Camii’nde yaz Kur’an kursunu ziyarete gitmiş. Çocuklar da Başkan’dan müzik grubu Manifest’i Karasu’ya getirmesini istemiş. “Manifest’i çağıracaksınız değil mi” demişler.

    Kur’an kursu çocuklarından bu beklenmedik istek de Başkan’a şaşkınlık geçirtmiş, ne diyeceğini bilememiş.

    Çocukların, gençlerin ilgilerini yasakla, baskıyla, dayatmayla şekillendirmek mümkün olsa böyle bir sürpriz yaşanmayacaktı.

    Dün ise Mabel Matiz, bu kez Ha Leylim şarkısının sözleri ve klibine açılan müstehcenlik soruşturmasında ifade verdi, yurt dışı çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.

    Mabel Matiz, daha geçen yıl Perperişan şarkısı ve klibine aynı suçlamadan beraat etmişti.

    O zaman söylemiştim, yine söylüyorum; yasaklamakla çözülmüyor. Örnek mi? Bakın, Kur’an kursunda Manifest sürprizi.

    Cinsel teşhircilik ve hayâsızlıktan yargılayıp hapis cezası vermek işe yaramamış, muhafazakâr aile çocukları arasında bile popülerler demek, gruba ilgiliyi durdurmamış.

    Çocukları, gençleri zorbalık, kötü alışkanlık, ahlâki dejenerasyon, kültürel yozlaşma furyalarından korumak için hemen yasakçılığa başvurulmasını her seferinde eleştirdim.

    Biz müziği, sahne şovlarını, dijital platformları sansür poşetine sokmayı tartışırken bir de baktık ki, arabesk rap diye bir müzik türemiş, korumaya çalıştığımız gençleri peşine takıp yeni nesil suç çetelerinin ağına sürüklüyor.

    Şiddet salgınları, yozlaşma modaları yasaklamakla bitse nerede yanlış yaptığımızı sorduran örnekler çoğalmazdı.

    Kültür, sanat politikalarıyla gençleri neye özendirdiğinize aldırmaz, karşıtınıza kabahat saydığınızı taraftarınıza hak görür, bizden-onlardan kriteriyle tartıp ona göre değer biçer, yanlış ödül-ceza siyasetiyle çocukların karşısına hangi rol modelleri çıkardığınızı düşünmez, kimi destekleyerek neyi teşvik ettiğinize odaklanmazsanız...

    Siber polis de sosyal medyada muhalif paylaşım kovalamaktan dijital platformlarda çocuk istismarını, suç tuzaklarını izlemeye fırsat bulamazsa...

    Polis, savcı tedbirleriyle önünü almaya çalıştığınız kültürel bozulmaları kendi elinizle nasıl normalleştirdiğinizi fark edemezseniz...

    Bu sığ kısır döngüde çırpınır dururuz böyle.

    Canımız her yandığında bir dijital platform kapatarak, dizi ve film sahnelerini karartarak... Canımızı her sıktıklarında şarkıcılarla komedyenleri mahkemeye çekip cezalandırarak... Rahatsız olduklarımızı tek tek yasaklayarak kültürel ve ahlâki gidişat düzeltilebilir mi? Sokakları güvenli tutmak yerine çocukları, gençleri eve kapatmaktan farksız.

    Yazı platformu Wattpad’i, oyun platformu Roblox’u, haberleşme platformu Discord’u kapatınca, Manifest üyelerine hapis cezası verince, Mabel Matiz’e klip ve yurt dışı yasağı koyunca çocukları tehlikelerden korumuş olduk mu?

    Elinizdeki özendirme, teşvik ve destek imkanlarını doğru kullanmadıkça gençlere daha kaliteli müzik zevki, daha yüksek beğeni çıtası aşılayamazsınız.

    Mabel Matiz’in o şarkısı da Manifest’in yaş sınırı konmuş o biletli konseri de benlik değil.

    Yine yazayım; bunu onaylamamak başka, içerik uyarısı ve yaş sınırı gibi tedbirler dururken çocukları korumak için yasaklamak, cezalandırmak başka. Biri yanlış da öbürü doğru mu?

    İnce zevk, kaliteli müzik serbest ortamda üretmeye teşvikle, iyisini dinlemeye özendirerek gelişir. O da iktidar imkanlarıyla neyi, kimi ödüllendirip rol model olarak sunduğunuza bakar.

    Yoksa gençler Manifest dinliyor da ferman dinlemiyor işte, sonuç değişmez.

    Yanlışı yönteminizde aramazsanız yanıldığınızla, şaşırdığınızla kalırsınız.

    5 min
  • Buradan geri dönmek ileri gitmekten daha zor - Yusuf Ziya Cömert

    Terörsüz Türkiye” süreci MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te TBMM’de yaptığı tarihi konuşmayla mı başladı?

    Ezber bozan bir çıkıştı Bahçeli’ninki. Hiç kimsenin beklemediği sözler söylüyordu.

    “Terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayeti gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin önü de açılsın.”

    Rivayet olsa uydurma dersin. Görünen gerçeklikle uyuşmuyor dersin. Devlet Bey öyle bir şey söylemez dersin. Ama rivayet değil. Hepimiz kulaklarımızla işittik.

    O gün bir milattır. Sürecin aşikâr olduğu gündür. Fakat böyle bir konuşmanın muhakkak ma kabli vardır.

    Ma kabline dair bu sütunda bir şeyler yazmıştım. Tarihine baktım, 8 Ağustos 2022. Yani Devlet Bey’in tarihi konuşmasından yaklaşık iki sene önce.

    “Açık kaynaklarda Türkiye’nin Sesi Partisi lideri Ayhan Bilgen’in “Ak Parti’nin Kürt sorununa ilişkin Öcalan’ın dahil edileceği ve MHP’nin de ikna edilmeye çalışıldığı yeni bir çözüm süreci başlatabileceğine” dair sözleri yer alıyor.”

    “Eğer gerçekse, muhtemelen bu HDP tabanının seçimdeki tercihlerini etkileme gayesini gözeten bir çaba.”

    “MHP’nin böyle bir sürece nasıl ikna edileceğini benim bilmem mümkün değil.”

    O zaman yeni bir çözüm sürecinin yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP’nin oylarını etkilemeye matuf bir hamle olabileceğini düşünmüştüm. Küçük düşünmüşüm.

    Yine o günlerde rahmetli Sırrı Süreyya Önder’e böyle bir teşebbüsün olup olmadığını sormuştum.

    Önder, AB’nin umut hakkı konusunda bazı kararları olduğunu buna binaen bazı adımların atılabileceğini söylemişti.

    Konuyu eski İlesam müdavimlerinin haftada bir buluştuğu Subaşı Kahvesinde de açtım. Orada da “Bahçeli’yi buna ikna edebilirler mi bilmiyorum” dedim.

    (Adı bende saklı) bir arkadaşım “Bahçeli’yi ikna etmişler” dedi. “Nasıl ikna etmişler?” diye sormayı ihmal ettim.

    DEM Parti milletvekili ve İmralı heyeti üyesi Pervin Buldan dün süreci Devlet Bahçeli’nin başlattığını, öncesinin olmadığını söyledi.

    Birlikte gazetecilerle buluştuğu, İmralı’da on yıl dört ay Öcalan’la kalan, 31 yıl hapisten sonra tahliye olan Veysi Aktaş da aynı şeyi söyledi. “Süreç Bahçeli’nin açıklamasıyla başladı.”

    Fakat satır aralarında öncesine dair işaretler var.

    “Başkan onu bekliyordu. Devlet içerisinde bir girişimin gelişmesini bekliyordu. Hatta geciktirildiğini söyledi. ‘2023’te aslında bu girişim başlatılmalıydı’ dedi.

    “Aslında devlet içerisinde bu girişimi başlatmak isteyen bir kesim vardı. Mesela 2023’te Sayın Öcalan’ın odası değiştirildi. O zaman kendisi ‘Mandela’nın da ilkin yeri değiştirildi. Acaba böyle bir süreç mi başlıyor?’ diye söyledi. Devlet içerisinde bir kesim böyle bir görüşmeyi başlatmak istemiş. Ama engellenmiş.”

    Demek varmış öncesinde bir şeyler. Bizim kulağımıza çalınan o çalışmaların dedikodusuymuş.

    Veysi Aktaş sürecin karakteriyle ilgili başka şeyler de söyledi.

    “Kürtler hukukun dışına itilmiş. Devletin de dışına itilmiş. Bu süreç Kürtlerin hukuk içine ve devlet içine alınması sürecidir, anayasal aşaması da dahil olmak üzere. Kürtlerin devleti tanıması lazım, devletin de Kürtleri tanıması lazım.”

    “Kürt sorunun çözümü de tek başına Türkiye’nin başarabileceği bir şey değil. Orta Doğu’da hiçbir sorunun tek bir tane aktörü yok. Yani tek bir başkent Orta Doğu’daki sorunları yönlendirmiyor.”

    MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çözüm sürecine katkısı süreci başlatmakla sınırlı değil.

    Öcalan için ‘Kurucu önder’ tabirini kullanmaya o cesaret etmişti.

    Çözüm için Öcalan’a bir statü verilmesi gerektiğini de o söylemişti.

    Çözüm sürecinin toplumda karşılık bulması için yeni bir dil gerekiyordu. Yakın zamanlara kadar kullanılması sakıncalı olan bir dil.

    Yeni bir dil gelişecek ve toplumun bu dile alışması gerekecek.

    Kolay değil. Zaman alır. Bu zaman zarfında toplumun sürece muhalif olan kanadında hareketlilik artabilir.

    Bu dilin önünü Devlet Bey’den başkası açamazdı.

    Pervin Buldan, Bahçeli’nin önünü açtığı ‘statü’ konusunda ilk ipuçlarını verdi.



    7 min
  • Medya aydınlatır diye bilirdik, öldürüyor da... Fehmi Koru

    İngiltere’de çıkan uluslararası bir dergi olan Economist’in Prof. Daron Acemoğlu’na kitapları ve makaleleri üzerinden saldırısını duymuşsunuzdur.

    Sıradan bir profesör değil Türkiye doğumlu Daron Acemoğlu. Galatasaray Lisesi mezunu, ABD’nin en önemli üniversitelerinden M. I. T.’de 1993 yılından bu yana dersler veren, bugüne kadar neredeyse her dile çevrilmiş çok sayıda telif kitabı, onbinlerce atıf almış yüzlerce makalesi bulunan, üstelik Nobel ekonomi ödülü sahibi biri o…

    Acemoğlu, saldırının ‘itibar suikastı’ olduğu görüşünde…

    Hiç şüphem yok, öyledir…

    Son zamanların en sık başvurulan medya alışkanlıklarından biri, ona yönelik saldırı…

    Herhangi bir sebeple hedefe konulan kişiler, bulunabilen bütün malzeme kullanılarak, bir çırpıda insan içine çıkamaz hale getiriliyor…

    Sonu da hazin biten bir son örnek yine İngiltere’de, oranın ana akım medyası tarafından, siyahi bir genç profesörün başına getirildi.

    Jason Arday, Cambridge gibi itibarlı bir üniversiteye eğitim sosyolojisi profesörü olmayı başarmış ve genç yaşta kolay elde edilemeyecek bir konuma ulaşmıştı.

    Siyahi olduğu için ırkçı tiplerin dikkatini çektiği, kısa sürede göze battığı anlaşılıyor.

    Hayat hikâyesini anlattığı kitabı için yayınevinden 1,4 milyonluk bir teklif aldığını açıkladığında Jason Arday’a yönelik olumsuz hisler bazılarında nefrete dönüşmüş olmalı…

    Her gün İngiltere’de çıkan gazetelere de göz attığım için biliyorum: ‘Karakter suikastı’ ifadesini fazlasıyla hak edecek bir saldırı yağmuruna uğradı genç profesör…

    Önce doktora tezinin ‘intihal’ olduğu iddiası seslendirildi; ardından herkesle paylaştığı hayat hikayesindeki bazı tutarsızlıklar medyada yer bulmaya başladı.

    Her gün manşete tırmanan yeni bir haberle…

    Akıl alır gibi değildi saldırı yağmuru. [Arday ile ilgili 22 günde 289 haber yayımlandı İngiliz gazetelerinde.]

    Üniversitesi başlangıçta onu kadrosuna almakla yanlışlık yapılmadığını açıklayıp savunsa da, medyanın manşet ilgisinin hiç azalmadan devam etmesi karşısında sonunda saldırganların beklediğini yerine getirdi.

    Cambridge Üniversitesi’nden kovulacağını anlayınca istifa yolunu seçti Jason Arday.

    Kitabının ABD’de kitapçı raflarında görünür olduğu günlerde, itibarı yerle bir edilen gururlu bir insan ne yaparsa o da onu yaptı: Saldırılar karşısında içine düşürüldüğü durumun kendi, yakınları ve dostları üzerinde uyandırdığı hisleri ifade eden, okuyanı bayağı etkileyen bir metni paylaştı; üç gün sonra evine gelenler Jason Arday’ın cesediyle karşılaştılar…

    Olay, İngiltere’de medya ve akademi çevrelerinde ciddi bir özeleştiri tartışması başlattı.

    Gencecik bir profesörü böylesine toplu bir saldırıya maruz bıraktıkları için, konuyu manşetlerine ve ekranlarına taşıyan medya yöneticileri ile yaylım ateşine sütunlarından ve mikrofonlardan katkıda bulunan gazetecilere veryansın ediyor İngiliz kamuoyu…

    Yaygarayı Jason Arday’ın doktora tezini ‘intihal’ ile ilişkilendirerek başlatan kişi, onun gibi Afrika kökenli genç bir siyahiyi, Cambridge gibi itibarlı bir üniversitenin, büyük çoğunluğu fakir ve siyahi olmayan öğrencilerine ders vermek üzere istihdam ettiğine takmış ırkçı biriymiş…

    Prof. Daron Acemoğlu’nun Economist dergisinde çıkan kendisiyle ilgili saldırıya gülüp geçmek yerine yayını ciddiye alıp cevap vermek istemesinde, herhalde, Jason Arday’ın ölümünden önce maruz kaldığı yoğun baskı ve saldırı sürecinin de etkisi vardır…

    İngiliz medyası intihal iddiasına da, Jason Arday’ın hayat hikayesindeki tutarsızlıklara da elbette yer verebilirdi; birbirleriyle rekabetleri yüzünden onu bir tür şamar oğlanına çevirmeden ama…

    Kendilerini kan kokusu almış bir av hayvanına dönüştürüp karşılarına aldıkları kişinin izzet-i nefsiyle oynamadan…

    Onu insan içine çıkamayacak hale getirmeden ve daha kestirme bir yola başvurmaya sevk etmeden…

    Bu konu niçin önemli?

    Herhalde anlamışsınızdır: Bizde de son zamanlarda medyanın dili olağanüstü keskinleşti.

    6 min
  • FETÖ’cü yargıçlar başarılı olsaydı - Ahmet Taşgetiren

    AK Parti iktidarının yaşadığı bir 17 – 25 Aralık sarsıntısı var. “Yargı darbesi girişimi” olarak nitelenebilecek bu olay, Yargı üzerinden yapılan her operasyonun gerçekte “Yargı işi” olmadığının, en azından iktidar cenahınca kabul edilmesi gereken bir örneğidir.

    Öyle ki iktidar, var gücü ile bu operasyonu püskürtmek için seferber olmuş, mücadele, 15 Temmuz sonrasında “Paralel yapı” diye nitelenen “FETÖ” mensuplarının Emniyet ve Yargı’dan tasfiyesi ile sonuçlanmıştır.

    Hikâye uzundur. Bu sütunlara sığmaz. Wikipedi’de geniş geniş anlatılıyor. Şöyle de bir şablon sunulmuş Wikipedi’de, ona bakalım:

    “17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu

    Tarih: 17-25 Aralık 2013

    Konum: Ankara, İstanbul

    Tür: Operasyon

    Neden: Rüşvet, Yolsuzluk, KaraPara Aklama, İhaleye Fesat Karıştırma, Evrakta Sahtecilik

    (Ak Parti – Gülen Hareketi çatışması, iddia)

    Düzenleyen: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı

    Sonuç: Operasyonu düzenleyen 5 şube müdürü ve savcılar görevden alındı.

    Tahmini 6 bin emniyet mensubunun görev yeri değiştirildi.

    HSYK’nın yapısında değişikliğe gidildi.

    Paralel Yapı iddiasıyla kişilerin tespiti için Yargıda Birlik Derneği kuruldu.

    Sorgu yargıcı: Celal Kara, Zekeriya Öz, Muammer Akkaş, Mehmet Yüzgeç.

    Şüpheli: Barış Güler, Salih Kaan Çağlayan, Abdullah Oğuz Bayraktar, Mustafa Demir, Süleyman Aslan, Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf, Binali Yıldırım, Bilal Erdoğan, Yasin el Kadı, Latif Topbaş.

    Sanık: 17 Aralık soruşturması 53

    25 Aralık soruşturması 96

    Dava: 17 Aralık dosyası: Kovuşturmaya yer olmadığı kararı, 17 ekim 2014

    25 aralık dosyası: Kovuşturmayayer olmadığı kararı, 1 eylül 2014

    “Düzenleyen” diye kaydedilen “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı”nda o günlerde Celal Kara, Zekeriya Öz, Muammer Akkaş ve Mehmet Yüz görev yapıyor.

    Dosyalar patlatılıyor. Doğrudan Erdoğan ailesini hedef alan ses kayıtları medyaya düşüyor. Dört bakan ve çocuklarının dosyaları siyaseti allak bullak ediyor.

    Sonuçta, “Devlet” içindeki Emniyet ve Yargı mensuplarının yürüttüğü bir operasyondan söz ediliyor.

    İktidar daha önce pek çok operasyonu bu ekiple birlikte yürütmüş. Ergenekon, Balyoz vs gibi TSK içindeki cuntalaşma hareketlerini bu ekiplerin yürüttüğü operasyonlarla püskürtmüş.

    Zekeriya Öz ismi fırtına estirmiş.

    Ancak o arada “Cemaat” ile iktidar arasına meselâ “Dersanelerin kapatılması” gerilimi girmiş. Cemaat bunu, çok daha radikal bir karşı tavrın işareti olarak okumuş ve muhalefete geçmiş.

    Elinde belli ki iktidarı zora sokacak malzemeler var. Bunları temin etmiş, meselâ, istihbarat kurumlarındaki yapılanması ile…

    17 -25 Aralık operasyonu devlet bünyesine (kılcal damarlarına) nüfuz etmiş bir “Paralel Yapılanma”nın nasıl gözü kara eylemlere girişebileceğinin tipik örneğidir.

    Operasyona gerekçe gösterilen (Rüşvet, Yolsuzluk, KaraPara Aklama, İhaleye Fesat Karıştırma, Evrakta Sahtecilik) gibi hususların gerçekliklerini tartışacak değiliz. İktidar yeni kadroları devreye sokarak sonuçta “kovuşturmaya yer olmadığı” kararlarını çıkarmıştır.

    Meclis’teki oylamalarda Ak Parti ağırlığı ile “Yüce divana gönderilmeme” kararı çıkmış olmasına rağmen dört bakan istifa etmiştir. Söz konusu bakanlardan birisi olan Erdoğan Bayraktar’ın “Ne yaptıysak Başbakan’ın bilgisi dahilinde yaptık” sözü kayıtlara geçmiştir.

    Wikipedi dosyasında davaya sonraki süreçte müdahil olan yargı mensuplarının terfi merhaleleri de yer alıyor. Yani 17-25 Aralık’tan sonra iktidarın yeni bir yargı dizaynı noktasında tavır geliştirdiği görülüyor.

    Bugünler, o günlerin getirdikleridir.

    Bu konuyu burada yeniden hatırlamanın sebebi her yargı operasyonunun tam da yargı operasyonu olmayabileceğinin tipik örneği olması sebebiyledir.

    O günlerde Yargı – Emniyet kurgusu ile kamuoyuna yansıyan iddialar kitleler nezdinde inandırıcı bulunsa ve yargılama o iddialar çerçevesinde ilerlese idi, siyasi tarih başka türlü yazılırdı.

    İktidar, 17-25 Yargı darbesine karşı amansız bir mücadele verdi. Sonucu iktidar belirledi. Yeni bir Yargı mekanizması oluştu.



    6 min
  • Cemaatlere soruşturma - Taha Akyol

    Cemaatlerle çok yakın ilişkileri bulunan iktidarın Süleymancılar cemaatine ve hemen ardından Alparslan Kuytul liderliğindeki Furkan Vakfına soruşturma açması, tutuklamalar yapılması, şirketlere kayyım atanması tabii ki çok yankılandı.

    Evvela iktidar kanadı bunun cemaatlere, dindarlara karşı operasyon olmadığını defalarca açıklama ihtiyacı duydu. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek açıklama üstüne açıklama yaptılar.

    Durum apaçık ortada. Bu iki cemaatin parasal ilişkileriyle ilgili hukuki anlamda gerçekten “kuvvetli şüphe sebepleri”nin bulunup bulunmaması bir tarafa, iktidara karşı muhalif duruşta oldukları bellidir.

    Yüzyıllık Süleymancılar cemaati “gelenekçi”dir. İmam Hatip ve İlahiyat’lara da uzaktırlar. Daima Milli Görüş çizgisine mesafeli oldular. Hatta ana muhalefet olduğu sırada CHP’ye yakın durduklarına dair haberler yorumlar çıktı…

    İKTİDARIN TAVRI

    Furkan Vakfı’na gelince… AK Pati iktidarına baştan beri sert bir şekilde karşıdır.

    Liderleri Alparslan Kuytul, Ezher’de okumuş. Konuşmaları Selefi izlenimi veriyor ama kendisi bunu reddediyor, Hanefi olduğunu söylüyor.

    Fakat iktidar için bunlar önemli değil, “bizden” olup olmamak önemli… “Bizden” ise, Selefi olmak veya Bakara Suresi ile “makara” diye alay etmek fark etmiyor.

    Uzayan iktidarlarda güç tutkusu, birinci saik haline geliyor.

    Alparslan Kuytul 2018 ve 2022’de de tutuklanmış, taraftarları protesto gösterileri düzenlemiş, sonunda beraat etmişti.

    Kuytul’un sert muhalefetinin bir örneği, Süleymancılar hakkındaki geniş gözaltı, tutuklama ve 30 kadar şirkete kayyım atanmasına karşı hiçbir cemaat tavır koymadığı halde, onun tavır koyması, iktidarı eleştirmesidir.

    Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral Kuytul’u suçladı, “akıllanmadın… suyun ısınıyor… sıra sende” şeklinde açıklama yaptı.

    Muhtemeldir ki “akıllanmadın”dan kasıt, önceki tutuklamalardır.

    Savcılığın Kuytul cemaati hakkında soruşturma açıp gözaltılar yapacağından

    Başdanışman Saral’ın haberi var mıydı? Bilmem. Ama genel tavra göre tahminde bulunmuş olsa gerek. İktidarın genel tavrı, siyasi olsun, dini olsun, bir vesile bulursa, muhalefete karşı yargı silahını kullanmaktır. Belediyeler konusunda da cemaatler konusunda da böyle.

    İKİLİ HUKUK

    Büyük paralar döndüğü belli. 200 kilo altın, Almanya’da şu kadar milyon dolar inşaat… Fakat sadece Süleymancılar mı?.. Menzil Cemaati lideri Abdülbaki Erol'un Temmuz 2023'teki ölümünün ardından, Türkiye’de kayıtlı malvarlığının 17-50 milyar lira olduğu yolunda “tahminler” yayımlanmıştı. Çıkan paylaşım kavgasının büyüklüğü, mirasın büyüklüğünü gösterir. Ama yargının radarına takılmadı.

    Ana muhalefetin belediyeleri üzerinde soruşturma ve tutuklama fırtınaları estirilirken, iktidar belediyeleri müemmen ve âsudedir. Hatta muhalefeti bırakıp iktidara transfer olanlar da ferah bir nefes alıyorlar.

    Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu dönemlerinde, önceki yönetimler hakkında hazırlanan yolsuzluk dosyalarının hiçbir soruşturma konusu yapılmadı.

    Yolsuzluk algı indeksinde 114. sırada düşen bu ülkede, şoruşturmaların sadece ana muhalefet belediyelerine karşı yürütülmesi, uluslararası raporlara geçmiş bir siyasal yargı uygulamasıdır. (Avrupa Komisyonu, 2025 İlerleme Raporu, Fasıl 23)

    Son yıllarda ülkemizde “düşman hukuku” veya “ikili hukuk” kavramların sıkça kullanır olması bundandır. Cemaatler dünyasında da yapılan bu.

    HUKUK DEVLETİ?

    Ben öteden beri, seküler olsun, dini olsun, “sık dokulu” yapıları yanlış bulurum. Bağımsız fert ve hür düşünce değerlerini savunurum.

    Fakat “cemaatleri, tarikatları kapatalım” düşüncesi yanlıştır. Tabela indirmeyi çözüm sanma yanılgısıdır.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararlarındaki temel hak ve hürriyetler seküler olsun, dindar olsun bütün insanlar için geçerlidir.

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR