
Sign up to save your podcasts
Or


İsrail’in, Hatay’a 60-70 km. mesafedeki Ebu Zuhur Hava Üssünü, bombalaması basit bir olay değildir. İsrail, Türkiye’ye gözdağı vermek istedi.
Ebu Zuhur üssü boştur, metruktur. ABD Büyükelçisi Tom Barrak’a göre, İsrail, Türkiye’nin buraya “askeri unsur veya ekipman” konuşlandıracağı yolunda bir istihbarat almış, bunu ABD’ye bildirmiş, ABD “öyle bir şey yok” demiş… Mossad, Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani’ye sormuş, Şeybani de “yok” demiş…
Buna rağmen Netanyahu, 18 Ağustos sabaha karşı 8 saldırı ile boş üssü bombaladı.
Dikkat: Boş bir üssü sıradan uçaklarla değil, F-35’lerde bombaladı! Ankara’nın 2017’de S-400 alacağım diye elindeki F-35’leri kaçırmanın ne büyük hata olduğu hiç akıldan çıkmamalıdır.
İsrail, Ankara’ya “Suriye benim nüfuz sahamdır, sen dur” diyor!
Türkiye, Suriye’nin İsrail elinde bir “nüfuz bölgesi” olmasını kendi güvenliği bakımından kesinlikle kabul edemez. Mesele bu kadar ciddi.
Şark’ul Avsat gazetesinin yazdığı gibi, “Suriye’nin kuzeyindeki Türk nüfuz alanı içinde yer alıyor. İdlib ve Halep başta olmak üzere kuzey Suriye’nin çeşitli bölgelerinde Türk birlikleri konuşlanmış durumda.” (20 Ağustos 20226)
Netanyahu’nun “Türk nüfuz alanı” olarak nitelenen bir arazide boş bir eski üssü F-35’lerle bombalayarak verdiği mesajın hedefi Türkiye’dir. Soykırımcı haydut bunu açıkça söyledi de.
İsrail Suriye’nin güney bölgelerini de fiili işgal altında tutuyor.
Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Milli Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün “İsrail Devletinin Ulusal Güvenliği” başlıklı raporunda belirtildiği gibi “Türkiye'nin Suriye'nin mevcut iktidar aktörleriyle olan derin bağları, onu ülkedeki en etkili dış aktör haline getiriyor.”
Bu tespiti yapan rapor, Türkiye’yi “Hamas, Müslüman Kardeşler ve Katar gibi siyasi İslam'la ideolojik olarak aynı çizgide” bir ülke olarak gösteriyor, şöyle yazıyor:
“Türkiye'nin artan radikalleşmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın neo-Osmanlı vizyonunu desteklemesi, İsrail için yakından izlenmesi ve stratejik hazırlık gerektiren giderek büyüyen bir zorluk teşkil ediyor.”
Aynı Rapor, çeşitli senaryoları anlatırken Suriye’nin “dört yarı özerk bölgeye (Kürt, Sünni, Alevi ve Dürzi/Havrani) bölünmüş” olduğunu söylüyor, bu unsurlarla “gizli bağlar kurulmalıdır” diyor.
Dahası, İsrail’in resmi askeri doktrini, “coğrafyamız derinliksiz olduğu için tehditleri sınırlarımızın ötesinde karşılamak”tır.
“Ötesi” nerelerdir?!..
İşte İsrail’in bu stratejisi sebebiyledir ki, Türkiye ve Suriye haklı olarak birbirlerini “stratejik müttefik”, İsrail’i ise potansiyel tehdit olarak görüyorlar.
Türkiye her devirde bölgesinin en kudretli askeri kuvveti oldu. 1952’den beri NATO üyesi ve NATO’daki ikinci büyük askeri kuvvettir.
Türkiye İran gibi izole bir ülke de değildir. Birçok Avrupa kurumunda asli kurucudur. En büyük ticari partneri, Batı ekonomileridir.
İsrailli Führer bile hem askeri hem siyasi bakımdan Türkiye ile savaşmayı göze alamaz. Türkiye’yi nereye kadar zorlayabileceğini test ediyor. Hem Suriye’de hem Doğu Akdeniz’de.
İsrail kabinesindeki aşırı isimlerden Gideon Saar “Türkiye ile gerilimi artırma niyetinde değiliz ama Suriye’de Türk askeri üslerinin kurulmasını kabul etmeyeceğiz” diye konuştu. (22 Ağustos)
Milli Savunma Bakanlığı Suriye ile askeri işbirliğimizin “tek ordu ilkesi çerçevesinde Suriye’nin kendi altyapı ve askerî kapasite inşası faaliyetlerine destek” olduğunu açıkladı. Şeybani de “üstte Türk askeri varlığı planı yok” diye konuştu.
Askeri gücün caydırıcılığına dayalı sıcak diplomasidir bunlar.
Çok-kutuplu dünyada, tehdide karşı bölgesel ittifaklar önem kazanıyor. Türkiye’nin Pakistan ve Suudlarla “Mekke Paktı” imzalaması, “eksen kayması” olmamak şartıyla doğrudur.
Atatürk’ün 1930’lardaki “anti revizyonizm” (istikrarı sürdürme) diplomasisi, Bakan ve Sadabat paktları iyi bir örnektir.
İsrail, Türkiye’yi “Hamas, İhvan çizgisinde… Neo-Osmanlı… radikal” gibi kavramlarla niteleyerek aklınca İran gibi izole etmek istiyor.
Netanyahu, Suriye'deki Ebu Zuhur üssünü Ankara'ya mesaj için vurduklarını söylemişti. Türkiye'nin üsse yerleşmesine ve Suriye'deki askeri varlığını artırmasına izin vermeyeceklermiş.
İsrail'in küstah saldırısını Ankara önemsizleştirmeye, gerilimi küçültmeye çalıştıkça Trump'ın Büyükelçisi Barrack büyütüyor, körükle gidiyor üstüne.
Az daha Ankara karşılık verecekti, zaten daha önce sınırda bir Rus uçağı düşürmüşlerdi, benzer bir çatışmanın eşiğinden dönüldü, eller tetiğe gitti, çok ciddiydi diye köpürtmeleri niye?
Barrack, Ankara'nın unutmak istediği Rus uçağı olayını hatırlatarak neye hizmet ediyor? Sakın ha, İsrail'le şaka olmaz, yine öyle sancıyla kıvrandırır sizi diye Netanyahu'nun tehditlerini ciddiye aldırmak değilse amacı ne?
Netanyahu, yaklaşan İsrail seçimlerinde Türkiye tehdidiyle seçmeni korkutarak ve kendisi kaybederse Erdoğan'ın kazanacağı propagandasıyla oy toplama derdinde olabilirmiş.
2024 yerel seçimlerinde İstanbullular, Gazze'nin hesabını sandıkta Netanyahu'dan sorup temsilen İmamoğlu'nu cezalandırmak üzere AK Parti adayına oy vermeye davet edilmişti. İstanbul düşerse Gazze düşer edebiyatı paralanmıştı.
Korku taciri bir popülist siyasetçi olarak Netanyahu da bu ucuz propagandayı tersinden kullanmaya niyetlenebilir. İsrailileri ancak kendisinin koruyabileceğine ikna için, tehdidin öcü değil gerçek olduğunu göstermeye yeltenebilir.
Tom Barrack, Netanyahu'nun Ankara'yı provokasyonla üzerine kışkırtma planına ihtimal veriyor.
İyi de bizim İletişim Başkanlığı zaten saldırıyı Netanyahu'nun seçim hesaplarına bağlamıştı. Oyuna da provokasyona da gelmeyeceğimizi açıklayarak, Netanyahu'ya seçimde yardım etmeyeceğimizi duyurmuşlardı.
Saldırı ciddiydi, Türk savaş uçaklarının havalanmasına ramak kalmıştı gibi dramatizasyonlarla hâlâ Ankara'nın damarına basmanın âlemi nedir?
Madem provokatif bir saldırıydı, amacına ulaşmaması için körüklemezsiniz, kışkırtıcı değil yatıştırıcı konuşursunuz.
Ha babam kaşıyan, olayın kapanmasına müsaade etmeyen Bay Barrack neyin peşinde öyleyse?
Aslında Barrack'ın o açıklamalarla İsrail'i uyardığını ve kızdırdığını düşünenler var. 'Bak, Türkiye'yle şaka olmaz, vururlar, daha önce de vurdular, ateşle oynama' demeye getiriyormuş.
Ayrıca Barrack, kazalardan kaçınmak için Türkiye ile Suriye ve İsrail arasında kurulan çatışmaları önleme mekanizmasını canlandırıp devreye sokmaya uğraşıyormuş. Durumun ciddiyetini kavramaları için tarafların dikkati böyle, medya üstünden çığrtkanlıkla mı çekilir?
İsrail'in yanlış istihbarat aldığı, Netanyahu'ya bunu illettikleri, Türkiye'nin o üsse yerleşmeye hazırlanmadığı, bunun bir yanlış anlamadan kaynaklandığı ve ABD'ye haber vermeden o üssü vurdukları, Allah'tan Ankara'dakilerin sağduyulu davrandıkları anlatısı gerçeği yansıtabilir.
Ama Barrack, bunu tekrarlayarak Ankara'yı niye alttan alan, zayıf taraf durumuna düşürüyor? Ankara'dakilerin de iç, dış kamuoyuna güçlü görünme hassasiyetlerini yok saymıyor mu?
Netanyahu'nun güç gösterisine, popülist şovuna âlet olmaktır.
Üstelik Trump ve âvânesi, Netanyahu'yu uyarmak için medyaya konuşmaya mı ihtiyaç duyar? Dinlemiyor, lâftan anlamıyorsa arar çekersin kulağını.
Hem İsrail'le Türkiye, birbirlerinin Suriye'deki askeri varlığını istemiyor. İkisi de diğerinin güçlenmesine karşı ve bu tehdit algılarıyla milli güvenlik zaruretleri değişmeyecek.
Tabii Barrack'ın bize hiç bahsetmediği bir ihtimal senaryosu da burada gündeme geliyor.
Netanyahu, aralarındaki güç dengesini bozacağı endişesiyle Trump'ın Türkiye'ye F-35 filan satmasını önlemek için elinden geleni yapıyor.
Netanyahu'nun şiddetle karşı çıktığı Trump'a sorulduğunda; "kimse bana kime neyi satıp satmamamız gerektiğini söyleyemez, Türkiye büyük bir müttefikimiz" diyerek terslemişti.
Belki de Netanyahu; haklılığını ispatlamak, ABD Kongre'sini etkilemek ve onay süreçlerinde Trump'ı durdurmak için Türkiye'ye tuzak kurdu. Ankara'yı provoke ederek, Washington'dan bakınca saldırgan görüneceği bir askeri cevaba kışkırttı.
Türkiye İsrail’in Gazze’de soykırıma giriştiği ilk günlerden beri İsrail’e karşı tutumunu yönetmeye çalışıyor.
İlk günlerden beri İsrail’in saldırganlığını kınamakta tereddüt göstermiyor. Bu konuda bölgedeki Arap rejimlerinden daha samimi davrandığı aşikâr.
Filistin davasına geçmişte alınmış BM kararları zemininde sahip çıkıyor. Doğu Kudüs merkezli bir Filistin devletinin kurulmasını ihtiva eden iki devletli çözümü katıldığı bütün platformlarda dile getiriyor.
Söylem düzeyinde heyecanı, vurguları iyi sayılır. Fakat bazı adımlarda aksadığı da bir gerçek.
Mesela İsrail rejimiyle ticareti kestiğini soykırımın başladığı 7 Ekim 2023 tarihinden yaklaşık 8 ay sonra 2 Mayıs 2024’te ilan etti.
Bu yöndeki ısrarlı açıklamalara rağmen İsrail’le ticaretin tam olarak kesildiği konusunda kuşkular devam etti. İsrail’le ticaretin doğrudan değil üçüncü ülkeler üzerinden yürüdüğüne dair iddiaların arkası kesilmedi. Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e ulaşıyor olması da başka bir eleştiri noktasıydı.
Gazze’deki soykırımı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne vermek İsrail’in Aparheid rejimiyle dayanışmasından çok çeken Güney Afrika Cumhuriyeti’ne nasip oldu. Türkiye 7 Ağustos 2024’te davaya müdahil olmak için müracaat etti. Fakat müracaat hala askıda.
Ardından Suriye devrimi gerçekleşti.
Türkiye yeni Suriye rejimine çok yakındı. İsrail de fırsat buldukça Suriye’ye saldırıyordu. Ahmed el-Şara yönetimi bu saldırılardan rahatsızdı ama sesini çıkarmıyordu.
Bu hengamede Türkiye 2025 Nisan’ında Azerbaycan’ın arabuluculuğunda Bakü’de İsrail’le Suriye sahasında muhtemel çatışmaları önlemek için bir çatışmasızlık mekanizması oluşturdu.
İsrail’le aramız bozuktu ama Suriye’de çatışmamak için tedbir almıştık.
Donald Trump ikinci kez ABD’ye başkan seçildikten sonra Türkiye ABD’ye nispeten yakın duruş edindi. ABD’ye, bilhassa Trump’a yakın ama İsrail’e yakın değil.
Trump, Eylül 2025’te BM Genel Kurulu sırasında New York’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil 8 Müslüman ülkenin lideriyle yaptığı Gazze toplantısında bir çözüm planı ortaya attı. Bu plan birkaç hafta sonra Şarm el-Şeyh’te yine Trump öncülüğünde 30 Müslüman ülkenin lider ve temsilcilerinin katılımıyla yapılan toplantıda resmiyet kazandı.
Plan uygulamaya konuldu ama İsrail’in soykırım politikaları durdurulamadı, sadece yavaşladı.
Derken, bu sene 28 Şubat’ta ABD ve İsrail İran’a saldırdı.
Türkiye bu saldırı sırasında da İsrail’e uzak ABD’ye yakın politikasını sürdürdü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Netanyahu’yu kuvvetli ifadelerle itham etti. Ancak saldırının patronu Trump hakkında tek bir menfi kelime söylemedi.
Aynı dönem içinde Türkiye’de ve İsrail’de bazı siyasiler ve bazı gazeteciler iki ülkenin birbirine tehdit oluşturup oluşturmayacaklarına dahil tartışmalar yaptılar.
Ekran müdavimi akademisyenler de bu tartışmalara iştirak etti.
Bu tartışmalarda İsrail’in Türkiye’ye tehdit oluşturduğunu söylemek müstehap, oluşturmadığını söylemek mekruh sayıldı.
Derken bugünlere geldik.
İsrail savaş uçakları geçen hafta Türkiye-Suriye sınırına 70 kilometre mesafedeki Ebu Zuhur hava üssünü bombaladı.
2025’te kurulan çatışmasızlık mekanizması işlememişti. İsrail, saldırırken Türkiye’ye haber vermemişti.
Tehlikeli bir saldırıydı.
Netanyahu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e karşı saldırganlığını Suriye’ye taşımak istediğini, buna göz yummayacaklarını söyledi.
İsrail’deki bazı yetkililer Türkiye’nin Ebu Zuhur’a asker yerleştireceğini bunu önlemek için saldırdıklarını ileri sürdüler.
Türkiye de Suriye de Türkiye’nin Ebu Zuhur’da üs kurmasıyla ilgili bir plan olmadığını açıkladı.
İsrail gerçekten Türkiye’ye saldırır mı?
Ya da Türkiye İsrail’e?
Biz İsrail’e uzağız ama Trump’a yakınız.
(Ahmet Haşim’in mısralarını gel de hatırlama… Yarı yoldan ziyade yerden uzak/Yarı yoldan ziyade maha yakın.)
Terörsüz Türkiye hedefini gerçekleştirmek için çıkarılan çerçeve yasa, barış için atılan önemli bir adımdı. Bu konuda elbette birtakım itirazlar, eleştiriler olacaktır. Bu, son derece doğal.
Ancak bu bir ilk adım. Barışın sağlanabilmesi için özellikle İmralı’nın ve Kandil’in siyasal taleplerinin çerçevesini henüz görmedik.
Nitekim yasanın ardından Öcalan’ın talepleri şimdiden şekillenmeye başladı bile. DEM İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlığındaki kurula bağlı Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu’na Öcalan’ın başkanlık edeceğini açıkladı: “Geri dönüşlerin koordinasyonu buradan yönetilecek.”
Bu ifadelerden de anlıyoruz ki Öcalan, Cevdet Yılmaz’ın bir bakıma yardımcısı olacak.
Pervin Buldan’ın açıklamalarına göre Öcalan’ın yeni dönemdeki rolü yalnızca silahsızlanma süreciyle de sınırlı değil, o aynı zamanda DEM’i de fiilen yönetecek tek lider. Buldan diyor ki: “Sayın Öcalan yeni bir partiden söz ediyor. Hem tüzük hem program hem kadro değişikliği. Bütün bunların hepsinin içerisinde yer aldığı yeni bir yapılanma, yeni bir hareket olacak.”
Bu konuda bir diğer dikkat çekici açıklama ise İmralı’da uzun süre Öcalan’la birlikte kalan Veysi Aktaş’tan geldi. Aktaş, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin açıklamasını “çok değerli” olarak nitelendirdi ve bunu siyasi iradenin Öcalan’ın statüsünü tanıması olarak yorumladı.
Aktaş’ın açıklaması aynen şöyle: “Bana göre Türkiye’nin en tarihi anlarından biridir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın da Sayın Öcalan’ın statüsüne dönük açıklaması da çok değerli bir açıklamaydı. İlk kez siyasi irade Sayın Öcalan’ın statüsünü kabul etmiş oldu.”
Çözüm adımlarının bundan sonra nasıl bir sürece evrileceği konusunda, şimdiden net şeyler söylemek mümkün değil belki ama İmralı ve Kandil’in hedeflerinin çerçeve yasa ile sınırlı kalmayacağı kesin. Ayrıca dünya örneklerinden de biliyoruz ki uzun yıllar süren bir terörün bitirilmesi öyle sanıldığı kadar kolay olmuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki terör meselesinin de bir yasayla halledileceğini ummak fazla hayalcilik olur.
Şunu açıkça ifade edelim; eğer iktidar endişeye kapılıp yeni engeller çıkarmazsa, Öcalan artık devlet tarafından oluşturulacak bir kurulun başkanı, DEM’in ya da yeni kurulacak partinin fiili başkanı olacaktır.
Haliyle şu aşamadan sonra terör liderliğinden çözüm kurullarından birisinin başkanlığına terfi ederek yeni bir statü kazanan Öcalan, siyasetin önemli bir aktörüdür.
Nitekim Öcalan, “Demokrasinin yolu Silivri’den değil İmralı'dan geçer" şeklindeki açıklamasıyla, aktif siyasete ilk adımını atmış oldu. Bundan sonrası da mutlaka gelecektir.
Başından beri ‘çözüm’e aktif destek verin biri olarak, bütün bu olup bitenleri çözümün bir parçası olarak gördüğümü ifade etmek durumundayım.
Ancak bazı itirazlarım ve endişelerim var. Bir kere iktidarın, çözümün gereği olarak atılması gereken ve atılan adımlar konusunda şeffaf davranmadığı ve toplumu eksik bilgilendirdiği kanaatindeyim.
Sanki yanlış bir şey yapıyorlarmış gibi çerçeve yasayı Meclis’e sessizce getiriyorlar. Yasa çıkınca da sanki iktidarın hiçbir dahli yokmuş gibi bir havaya bürünüyorlar. İmralı heyetinde yer alan AK Partili vekilin “ben gitmedim” şeklinde açıklama yapmasına benzer bir durum yani.
Ancak esas itiraz edilmesi gereken mesele şu; Meclis’te oluşturulan çözüm komisyonunun demokrasi ve hukuk manifestosu niteliğinde olan raporu adeta yok sayılmıştır. Eğer dikkate alınmayacak idiyse, neden böyle bir komisyon kuruldu?
Açıkçası bu durum, kelimenin tam anlamıyla bir ciddiyetsizlik örneğidir ve de Meclis’e saygısızlıktır.
Bir kere o rapor, komisyonda yer alan AK Parti, MHP, DEM, CHP (Yeni Parti) ve Yeni Yol grubuna mensup milletvekillerinin ittifakıyla hazırlanmıştır. Ve “Terörsüz Türkiye”nin yol haritası niteliğindedir.
Bolşevik İhtilali sırasında Rusya’yla Almanya savaş halindeydi. Rusya Almanya’nın karşısında büyük bir güçtü. Lenin’in Rusya içinde sevk ve idare ettiği hareket Almanların işine geliyordu. “Tarihçi Alex de Jonge paraı kaynaklarını anlatırken 1917’de Lenin ülkesinin düşmanından da yardım aldı, Almanlar ona önemli miktarda para sağladı ve bu hayli etkili oldu diye yazar.” (Taha Akyol, Dünyayı Bölen Devrim, Doğan Kitap.)
Lenin’e biz de yardım etmiş olabilir miyiz?
Merhum Mehmet Niyazi Çanakkale Mahşeri romanında (Ötüken) Churchill’den aktarıyordu. Bunu Niyazi Abi’den birkaç defa dinlemişimdir.
“Tophaneli Hakkı’nın yaptığını dört yüz yıldan beri hiç kimse yapmamıştır. Beni yirmi beş yıl politikanın dışına fırlattı. Savaşı iki buçuk yıl uzattı; bu zaman zarfında sekiz buçuk milyon Avrupalı öldü. Biz Çanakkale’yi geçemedik; Rusya komünist oldu. Rusya komünist olurken otuz milyon insan öldü. Sonra Rusya Çin’i komünist yaptı; Çin’in komünist olması da 50 milyon insanın hayatına mal oldu.”
Kimdi bu Tophaneli Hakkı?
Yüzbaşı. Nusret mayın gemisinin komutanı. Batık Rus ve Bulgar gemilerinden elde edilen 26 tane mayını 8 Mart’ta gece Karanlık Liman denilen bölgeye döşediler. 18 Mart’ta Müttefik donanmasının büyük gemileri bu mayınlara çarparak battı.
Her yıl 18 Mart’ta kutladığımız Çanakkale Deniz Zaferi bir bakıma Tophaneli Yüzbaşı Hakkı’nın ve beraberindeki denizcilerimizin zaferidir.
Gemileri batınca müttefikler İstanbul’a varamadı. Rusya’ya yardım götüremedi. Çar’a yardım ulaştırabilseydiler belki de Bolşevikler devrimi başaramazdı.
Bunlar tarihe dair varsayımlar. Gerçekliği değiştirmez ama tarih ilminin bir yan ürünü olarak faydadan hali değildirler.
Taha Akyol’un bu kitapta üzerinde durduğu olgulardan birisi devrimci terör.
Bolşevikler, terör kelimesini ve terörü açıkça kullandılar. Devrimin bir aracıydı terör.
Tarihçi E. H. Carr Lenin’in 1901’deki sözünü aktarıyor:
“İlke olarak terörü reddetmedik ve reddedemeyiz. Savaşın belli bir anında, ordunun belli bir durumunda, belli şartlarda tamamen yararlı hatta gerekli olan askeri hareketlerden biridir terör.”
Önemli olan terörün kitleler üzerindeki etkisidir.
Terörü en açık ifade eden cümlelerden biri şu pasajda:
“Suçluluk önemli olmaktan çıktı. Adalet komiseri N. V. Krilenko daha sonra 1936’da uygulamayı açıkça ifade etti.
“Sadece suçluları değil masumları da idam etmeliyiz. Masumların idamı kitleler üzerinde daha fazla etki bırakacaktır.”
Korkunç bir cümle.
Aynı cümle kalıbını kullanarak bütün zamanlarda kitleler üzerinde etki bırakacak yöntemlerin karakterini görebilir miyiz?
“Masumları da yargılamalıyız.”
“Masumları da cezalandırmalıyız.”
“Masumları da korkutmalıyız.”
Bütün ideolojiler gibi Bolşeviklerin de ideolojilerini bütün dünyaya yayma hedefleri vardı.
Komünist Enternasyonal bu maksatla oluşturulmuş bir organizasyondu. 19 Temmuz 1920’de toplanan ikinci kongrede “Tüm Dünya Proletaryasına Komünist Enternasyonal Manifestosu” yayımladılar.
“Uzun bir metindir. Dünyadaki komünistleri Leninist parti modelinde örgütlenip ayaklanmaya çağırıyordu. Proletarya diktatörlüğü bayrağı, Komintern bayrağı altında birleşin” çağrısıyla sona eriyordu.
Şunu kabul etmek lazım.
20. Yüzyıl boyunca az ya da çok karşılık buldu.
Türkiye dahil, bütün dünyadaki solculuklar Bolşevik ihtilalinin akrabasıydı.
Uzaktan davulun sesi hoş geliyordu.
Kapitalizm karşıtlığı, işçi sınıfının egemenliği, eşitlik, insanları heyecanlandırıyordu.
Sınıf mücadelesinin dünyadaki yansımalarından muhteşem bir literatür çıktı.
Literatür, yani şiirler, romanlar, teoriler güzeldi ama hayatın gerçekleri güzel değildi.
Muhteşem literatür derken, Marksist-Leninist doğal bilimler, Matematikte partinin sesiyiz, Cerrahide Marksist-Leninist Teorinin temsilcisiyiz’ gibi saçmalıkları tabii ki kastetmiyorum.
Dünyayı Bölen Devrim’i okurken Amin Maalouf’un Labirent’ini hatırlayabilirsiniz. (Yapı Kredi Yayınları.)
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, 22 Ekim 2024 tarihinde, partisinin grup toplantısında yaptığı ‘tarihi’ konuşmayı gelin de hatırlamayın.
Şu sözlerini: “Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. / Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, ‘umut hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenleme yapılsın ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın.”
Silahların bırakılması çağrısı için TBMM’ne gelmesi gerekmedi Abdullah Öcalan’ın, buna karşılık ‘umut hakkı’ elde etme yolunda bayağı bir merhale kaydettiği görülüyor…
Öcalan için, adada, görüşme alanı, çalışma ofisi, kütüphane ve spor alanı gibi bölümlerden oluşan büyük bir kompleks şeklinde rahat çalışabileceği bir bina inşa edilmiş.
Bu gelişmeyi duyuran Rudaw sitesi, ‘statüsü’ belirlenene kadar Öcalan’ın eski yerinde kalacağı ayrıntısını da haberine eklemiş…
Galiba statüsü de hazır; onu da, adaya son ziyaretinin ardından, DEM Parti’nin önemli ismi Pervin Buldan duyurdu. Çerçeve yasada bir kurul öngörülüyordu, onun altında oluşacak ‘silahsızlanma ve siyasallaşma’ kurulunun başında Öcalan yer alacak ve gelişmeleri organize edecekmiş…
Statü ise, işte size statü…
Bundan böyle adada misafir de kabul edecekmiş; hatta görüşmek istediği kişiler için birkaç isim de vermiş kendisini ziyaret eden heyete…
Yeni bir yapılanmadan da söz etmiş Öcalan…
DEM Parti kendisini feshetmeye hazırlanıyor gibi; ‘Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi’ şeklinde kurulacak partinin ilk grup toplantısına, bir bakmışız, o da katılıvermiş…
Pervin Buldan’ın açıklamalarından, yasa metninin, henüz Meclis’e sunulmadan, aynı sabah, incelemeleri için, AK Parti hukukçuları tarafından kendilerine verildiği anlaşılıyor…
‘Terörsüz Türkiye süreci’ çoktan yeni aşamalara ulaşmış görünüyor…
Yasanın öngördüğü kurul 24 Ağustos’ta -yarın- toplanıp alt kurullar oluşunca dağdan ineceklerin silah bırakmasının başlaması bekleniyor…
Uzun uzun anlatıyorum ki, sürecin hangi aşamaya doğru yol aldığını daha iyi anlayabilelim…
Gelinen aşama, Bahçeli’nin çerçevesini çizdiği nihai gelişmenin bir öncesi…
“Demokrasinin yolu Silivri’den değil İmralı’dan geçer” gibi iddialı bir cümlesi de var Öcalan’ın…
YENİ Parti lideri Özgür Özel’in sert tepki verdiği o cümle Öcalan’ın direktifleriyle kurulacak yeni partinin seçim propagandasının en önemli malzemesi olabilir…
O cümleyle, Türkiye’de demokrasinin önünü açacak kişi olmaya talip görünüyor Öcalan…
Selahattin Demirtaş gibi, Osman Kavala gibi hangi gerekçeyle cezaevinde tutuldukları tam anlaşılamayan kişiler, kurul çalışmaları sırasında serbest bırakılabilirmiş…
Acaba daha kapsamlı bir ‘demokratikleşme’ için anayasa değişikliği de görüşülecek ve esas ‘siyasallaşma’ telkinleri o dönemde gündeme gelecek midir? İmralı yolcuları görüşmelerinde anayasa konusunu da açmışlar mıdır?
‘Nihai aşama’ yeni anayasa olacak çünkü…
Konuya ilişkin haberleri gözden geçirirken, yakın zamanlara kadar gündemde olduğu halde şu yakınlarda hemen hiç değinilmeyen bir konuyu zihnimde taşıyordum…
Suriye’deki PKK varlığının ne olacağı konusunu…
YPG/PYD de PKK’nın kendini feshedip militanlarına silah bıraktırma kararı almasına eşlik edecek ve o da kendi militanlarına silah bıraktıracak mı?
Başka ülkelerde benzer süreçler yaşanırken karşı karşıya gelinen en önemli sorun, hedef örgüt silah bırakırken, içlerinden bir veya daha fazla grubun o sürece karşı çıkması ve yeni örgüt/ler ile karşılaşılması olmuştu.
İngiltere’nin İRA ile olan sorunu çözmesi olayında tam da böyle bir durumla karşılaşıldı ve genel anlaşmanın hemen ardından ‘Gerçek İRA’ adıyla ayrılıkçı bir örgüt doğuverdi.
Son model gelişkin silahları ABD ordusundan teslim almış bulunan örgütün Suriye ayağının da, Türkiye’de birkaç aşaması geride kalmış sürece dahil olması beklenir…
Silahları kurulun göstereceği yere teslim ederek…
Nedense bu konu son zamanlarda hiç konuşulmuyor…
Öcalan’ın etkisi Suriye’ye kadar uzanmıyor mu acaba?
İsrail geçtiğimiz Salı günü Türk sınırına 70 kilometre uzaklıktaki Ebu Zuhur hava üssünü bombaladı.
Gerekçesi, hava üssüne Türk askeri varlığının yerleşmesi idi.
Türkiye, böyle bir “askeri varlık” iddiasını yalanladı. Saldırıyı Netanyahu ve hükümetindeki saldırgan eğilimin yansıması olarak niteledi. Uluslararası camiayı, İsrail saldırganlığını ve bölgede barışı tehdit eden Netanyahu çizgisini dizginlemeye davet etti.
Suriye yönetimi adına konuşan Dışişleri Bakanı Hasan eş – Şeybani de, Suriye ordusunun oluşumunda Türkiye’nin yardımından istifade edildiğini kaydetmekle birlikte “Türk askeri varlığı” iddiasının gerçek dışı olduğunu belirterek, İsrail’in Suriye’nin güvenliğini tehdit eden tavırlarını kınadı.
Bir bilgi daha:
İsrail Nisan 2025’te de yine “Türk askeri varlığı” iddiasından yola çıkarak Hama üssüne saldırı düzenlemiş, ısınan ilişkiler Azerbaycan’ın araya girmesi ile sakinleşmişti.
ABD adına devreye giren Büyükelçi Tom Barrack ise, Türkiye – Suriye – İsrail arasında çatışmasızlığı geliştirici tedbirler alınması gereğini dile getirdi.
Olayın Türkiye – İsrail ilişkileri açısından hayati önem arz ettiğini, şimdilik Suriye’deki olayın, İsrail’in nasıl bir pervasızlık sergilediğinin göstergesi olduğunu görmek gerekiyor.
Hadiseyi doğru görmek açısından bir kere daha not edelim:
İsrail, önce Nisan 2025’te, şimdi de 19 ağustos 2026’da Suriye’deki hava üslerini bombalıyor.
Her iki bombalamada gerekçe Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının artması.
İsrail kuvvetlerinin bu bombalamaları yaparken orada Türk askeri varlığının olduğu varsayımıyla hareket etmiş olmaları durumu konuyu daha da vahim bir noktaya taşımaktadır.
Bu durumda İsrail’in Suriye’deki Türk askeri varlığını kendisi için “tehdit” olarak değerlendirdiği ve bir tür preemptiv strite (önleyici vuruş) yaptığı anlaşılıyor.
Türkiye’nin “Orada askeri varlığımız yok” yaklaşımı ise, İsrail’in askeri varlığı tehdit olarak gören yaklaşımına prim vermek gibi bir durum arz ediyor. İsrail bombardımanından kısa süre önce orada bir askeri danışman grubunun bulunduğu ifade ediliyor. Ya bu danışman grubu üste iken İsrail uçakları bombalasaydı, ne olurdu? Ya da İsrail herhangi bir Türk askeri birliği Suriye topraklarında iken saldırdığında tavır ne olacaktır?
Suriye bağımsız bir devlet ise Türkiye ile askeri anlaşmalar yapması çok tabii bir durumken, İsrail’in hem Suriye topraklarını bombalaması hem de Suriye’nin Türkiye ile ilişkilerine kendince sınırlar getirmeye kalkması gerçekten ortada Suriye adına çözülmesi gerekli hayati bir durum bulunduğunu göstermektedir.
Rejim değişikliğinden bu yana İsrail, Suriye üzerinde bir tür ipotek mekanizmasını işletmektedir.
Zaten Golan Tepeleri çok uzun süredir İsrail işgali altındadır.
Yeni yönetimin oluşmasından bu yana da İsrail’e sınır bölgelerde askeri harekatın ardı arkası kesilmemektedir.
İsrail’in Suriye ile ilişkilerinde bir şey daha dikkat çekiyor: O da, İran nüfuzunun ortadan kalkmasından sonra Türkiye’nin Şam ile ilişkilerindeki gelişmenin İsrail tarafından “tehdit değerlendirmesi” kapsamına alınmasıdır. İsrail’in “tehdit değerlendirmesi” kapsamına aldığı İran ile ilişkilerini gördük.
Son saldırıdan sonra Türkiye’nin İsrail’e, Netanyahu hükümetine yönelik tepkisi yeterli midir?
Netanyahu hükümetinin başına buyrukluğuna yönelik uluslararası camiada var olduğu sanılan tepkinin, İsrail’in saldırganlığını, genişleme politikalarını dizginleme beklentisini reel midir?
Amerika’nın, yer yer Trump’ın Netanyahu’ya yönelik kınayıcı yaklaşımı, İsrail’i dizginleme kapasitesi taşımakta mıdır?
Gerek sayın Cumhurbaşkanı gerekse Cumhur İttifakı ortağı Devlet Bahçeli, TBMM kürsüsünden “İsrail’in Türkiye için tehdit oluşturduğu” tezini seslendirmişlerdir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bir çok ortamda İsrail’in “saldırganlığı”nı, “genişleme politikası”nı, bölge için tehdit oluşturduğunu dile getirmiştir.
Biliniyor ki bu tehdidi, ABD’nin ve Batı dünyasının İsrail’e yönelik sınırsız desteği besliyor.
Liberal demokrasilerin gerilediği, ‘seçimli otokrasi’ veya ‘rekabetçi otoriterizm’ denilen popülist hareketlerin yükseldiği bir çağdayız.
Huntington demokrasinin “üç dalga”sından bahsetmişti.
1- Kabaca, Fransız devriminden 20. Yüzyıl başlarında Faşizmin ve Komünizmin yükselişine kadar…
2- Demokrasinin İkinci Dünya savaşı sonrası yükselişi. Fakat 1960 ve 70’lerde askeri darbelerin ve yine totaliter hareketlerin yükselmesiyle demokrasinin bu ikinci dalgası kesilmişti.
3- 1970’lerin sonuna doğru demokrasinin “üçüncü dalga”sı başlamış, 1990’larda Berlin Duvarı yıkılmış, Sovyet sosyalizmi çökmüştü. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu”nu yazdığı dönemdir.
Fakat 2000’lerde, Acemoğlu’nun deyişiyle “rüzgar tersine döndü.”
Artık “seçimli otokrasiler” yükselmeye başladı. Andreas Schedler’ın “Seçimli Otoriterizm” kitabı 2006’da yayınlandı. Kitapta Türkiye bu kategoride değildir. Fakat Jan-Werner Müller’in 2016’da çıkan “Popülizm Nedir” kitabında, Erdoğan iktidarı, verilen örneklerden biridir.
Artık bütün araştırmalarda Türkiye “Seçimli otokrasi” veya “seçimli / yarışmacı otoriterlik” kategorisinde yer alıyor. Merhum Ergun Özbudun da Türkiye’nin bu kategoride olduğunu yazmıştı.
Ayrıntılı tahlilleri, Göteburg Üniversitesi’nin V-Dem araştırmalarında bulabilirsiniz.
Görülüyor ki, Acemoğlu adı etrafında kopan entelektüel tartışma Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
‘OTOKRATLARIN ÇEKİCİLİĞİ’
Dünyanın en saygın iktisatçılarından Nobel ödüllü Daron Acemoğlu, liberal demokrasilerin gerilediğini öteden beri yazıyor. 2020’de çıkan “Dar Koridor” kitabının da konusu buydu. Meraklılara, kitabın özellikle “Otokratların çekiciliği” bölümünü okumalarını tavsiye ederim. (Sf. 465)
Tamam, ileri teknolojinin yarattığı gelir dağılımı uçurumuna ve küreselleşmenin kolaylaştırdığı göç sorunlarına liberal (özgürlükçü) demokrasiler çözüm üretemedi ama üreten var mı?
Otokratların elit düşmanı ve popülist söylemleri onları “çekici” kılıyordu ama değil reform programı, teorileri bile yoktur.
Gelir dağılımının dünya çapında böylesine bozulduğu bir dönemde Marksizmin yükselmiyor olması önemli bir veridir. Çünkü zamanımızdaki sorun, Marks’ın zamanındaki endüstriyel burjuva-proletarya çelişkisi değil…
Sanayi-ötesi, bilgi çağı gibi isimler verilen bir çağdayız.
Muhtemel çözüm imkanlarına teorik bir tutarlılıkla ışık tutan, “Hangi Liberal Demokrasi” kitabı ile Daron Acemoğlu oldu. (Doğan Kitap,)
GELİR UÇURUMU
Acemoğlu’nun yeni çıkan “Hangi Liberal demokrasi” kitabında belirttiği gibi, John Locke’tan, Mill’den Hayek’e klasik liberaller “ortak refah” vaad etmişlerdi. Batı’da büyük ölçüde de gerçekleşmişti. Fakat, Amerika’da “en zengin yüzde 1’lik hanehalkının ulusal gelirden aldığı pay 1980’de yaklaşık yüzde 10 seviyesindeyken, 2019’da bu oran çarpıcı bir artışla yüzde 19’a yükseldi. Ülkenin toplam servetinden aldıkları pay ise daha çarpıcı bir boyuttaydı: Yaklaşık yüzde 35.”
Dahası: “Amerikalıların neredeyse dörtte üçü, çocuklarının maddi açıdan bugünden daha kötü durumda olacağına inanıyor.” (s. 21)
İşte, her ülkede şu veya bu boyutta kendini gösteren çağın sorunu!
Yükselen popülist otokrasilerin zeminindeki sorunlar.
Çözüm deyince, popülistler hamasi retorikle durumu daha da bozuyorlar.
Acemoğlu çözüm olarak sosyalizm demiyor; “işçi sınıfı liberalizmi” diyor. Verdiği örnek Roosvelt’in New Deal politikalarıyla Avrupalı sosyal demokrasiler…
TEMEL İLKELER?
Neden liberalizm diye ısrar ediyor? Evvela baş ilkesi “özgürlük” olduğu için… Ayrıca “yanılabilirlik”, “deneysellik” ve “farklılık” ilkelerine çok önem verdiği için… “Tahakkümsüzlük” ilkesini önemle vurguladığı için…
Dikkat ederseniz, devlet yönetimi için “bilimsel”lik yahut “akılcılık” gibi pozitivist dogmalar önermiyor, elbette teokratik dogmalar da önermiyor.
Kitabın en beğendiğim bölümlerinden biri kuvvetler birliğinin baş teorisyeni Rousseau’ya yönelttiği eleştirilerle, Marks’ın hukuku sınıf mücadelesine indirgemesine yönelttiği eleştirilerdir.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi önceki gün sosyal medya hesabından, Bakanlığın Adana’da yeni nesil bir “suç örgütüne” yönelik emniyet ve jandarma teşkilatıyla birlikte yürüttükleri başarılı operasyonu anlattığı bir açıklama videosu paylaştı.
Çoğunuz izlemişsinizdir; çünkü Bakan Çiftçi’nin videosu, üzerine farklı müziklerin montajlandığı versiyonlarıyla sosyal medyada viral olmuş durumda.
İtiraf etmeliyim ki, Bakan Çiftçi’nin sözlerini teatral mimikleriyle desteklediği görüntüleri ilk izlediğimde, videonun gerçek olmadığını; AK Partili gençler tarafından yapay zekâyla hazırlanmış bir propaganda videosu olduğunu düşündüm.
Çünkü son dönemlerde iktidar bakanlarında böyle trend oluştu. Ortalık son dönemlerde bakanların icraatlarından çok imajlarını öne çıkartan; sert bakışlar, ağır ve kararlı adımlar, ağır çekimli el-kol hareketli ve “Yaslan be Halil İbrahim” türü kahramanlık, yiğitlik duygusunu kabartan müziklerle kurgulanmış videolardan geçilmiyor. Bu videolar eğer münferit değil, AK Parti genel merkezinin işiyle bu durumda sanırım toplumda “karizmatik liderin karizmatik bakanları” algısı yaratılmaya çalışılıyor olabilir. Biraz komik kaçıyor, ama vatandaş olarak bizim açımızdan çok da sorun yok. En azından böylesi ağır bir siyasi iklimde yüzümüz gülüyor, eğleniyoruz.
Neyse konuyu çok dağıtmayım, video gerçek olduğunu Bakan Çiftçi’nin sosyal medya hesabına bakınca gördüm.
***
Bakan Çiftçi ülkemizin emniyet ve jandarma teşkilatıyla birlikte omuz omuza, sokaklarımızı zehir tacirlerinden, organize suç şebekelerinden tamamen temizleyene dinlenmeden çalışacaklarını ifade ediyor.
Allah azimlerini artırsın elbette ama neredeyse her sabah 300 -500 kişiye operasyona, yeni bir falanca, filanca isimli “çökertilen çete” haberiyle uyanıyoruz. Bir yanıyla güzel ama bir yanıyla da ürkütücü. Çünkü insan ister istemez şu soruyu soruyor: Yıllardır iktidar istikrarlı bir şekilde çeteleri çökertiyor, göz açtırmıyor, operasyonun yapılmadığı gün yok, bu kadar insan gözaltına alınıyorsa, bu çeteler neden hiç bitmiyor?
Bakan Çiftçi’nin açıklamasında benim asıl dikkatimi çeken hususa, yazının başlığında da yer verdiğim “Kim devletle boy ölçüşebilir ki?” sorusuna gelelim.
Bakan Çiftçi valilikten İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu ama bu soruyu dinleyince yine de eğitim durumuna baktım. 2011 yılında İlahiyat Fakültesini bitirmiş ama asıl eğitimi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümü ve yüksek lisansını da Kamu Yönetimi alanında yapmış. Bakan Çiftçi hukuk fakültesi düzeyinde olmasa kamu yönetimi bölümü mezunu olarak “anayasa hukuku”, “idare hukuku”, “insan hakları”, “ceza hukuku” eğitimi almış, devletin yetkisinin sınırlarını, idarenin hukuka bağlılığını, kuvvetler ayrılığı ilkesinin önemini, hukuk devletinin önemini bilen biri.
Dolayısıyla modern hukuk sisteminin, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin tam da bu yüzden, devlet ve vatandaş arasındaki güç eşitsizliğini dengelemek, devletin aşırı gücü karşısında vatandaşın hukukun koymak için var olduğunu bilen biri.
Hiçbir şeyi olmayan bir vatandaş, polisi, jandarması, ordusu, tankı, silahı, idari gücü ve şiddet, zor kullanma tekeline sahip olan bir devletle nasıl boy ölçüşebilir?
Bu mümkün mü?
Kamu gücünü elinde bulunduran devlet ve iktidara karşı hiçbir gücü olmayan vatandaşı korumak için iktidarın yetkilerinin sınırlandırılması hukuk devleti fikrinin en güçlü gerekçelerinden biri değil mi?
Dün değil Montesquieu yüzyıllar öncesinde 1748 yılında kaleme aldığı “Kanunların Ruhu” kitabında yargının, yürütmenin, yasamanın tek elde toplandığı, iktidarın hukukla sınırlandırılmadığı bir yönetim sisteminde kişi hak ve özgürlükleri güvencede olması, hürriyetin olması mümkün olmadığını, bütün yetkilerin tek elde toplandığı hükümet sistemlerinde ülkelerin sonunun felaketle sonuçlandığını yazdı:
Daha süreç bitmedi ve silahlar da tümüyle bırakılmadı. Şimdiye kadar yapılan az buz iş değil. Bundan iki sene önce kimsenin hayal dahi etmediği, en fazla dedikodusunun döndüğü, ona da çok ihtimal verilmeyen bir süreçte PKK’nın silah bırakması için son düzlüğe girilmiş görünüyor.
Devlet Bahçeli’nin Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrının tonu, içeriği, toplumda ve aktörlerde oluşturduğu etki çatışma çözümü literatüründe pek örneği olmayan bir denemenin başladığını haber veriyordu. Sonrası da öyle geldi. İktidarın ana ortağının kimi zaman süreci cidden isteyip istemediği bile sorgulanan tutumunu değiştiren Suriye’de rejim değişikliği ve Bahçeli’nin tavizsiz tutumu oldu. MHP liderine hep buzkıran dendi ise kırılacak buzlar genelde iktidar ittifakı içinde oldu. Nihayetinde gelinen nokta sonu merakla beklenen bir maceradan, nasılı ve nedeni uzun uzun irdelenmesi gereken bir “Türkiye modeline” evrildi.
Silahlı bir örgütün silah bırakması sürecine dair tarafların askeri çatışmanın sonuç vermeyeceğini kabullenmesi, muhataplık ve temsil sorununun çözülmesi, arka kapı diplomasisinin uygulanması ve güven inşası, üçüncü tarafların rolü, silah bırakma ile hukuki süreç arasındaki sıra, siyasi perspektif, uygulama mekanizması ile karşılıklılık ve toplumsal/siyasi meşruiyet gibi başlıkların çoğunda Türkiye modeli alışıldık aşamalardan geçmeden ilerledi. Üçüncü tarafların olmadığı, siyasi perspektifin çok dar ve sınırlı çizildiği, askeri olarak yenişememe halinin göreceli olarak tarif edildiği, kim önce adım atacak konusunun uzun süre sürüncemede kaldığı bir pratik yaşandı.
Önceki örneklere göre eksik ya da arızalı görünse de hızı ve sonucu itibarıyla başarılı olma ihtimali yüksek bir örnek var karşımızda. Silah bırakıldığında genel beklenti demokratik standartların gelişmesi olsa da Türkiye’de bunun ne kadar pratiğe yansıyacağı tartışmalı. Demokrasinin yolunun Silivri’den mi İmralı’dan mı geçeceği polemiği ile aynı anda farklı gerilim hatlarının ülkedeki demokrasi vasatını aşağı çektiğinin kanıtı.
Bölgedeki birçok silahlı örgüt ve çatıştığı ülke ele alındığında Türkiye’de yaşananın her modele uygulanamayacağını görmek gerek. Lübnan’da Hizbullah’tan, Irak’ta Şii örgütlere ve bir silahlı örgüt özelinden gidilecekse Hamas örneğine kadar birçok çatışmanın nasıl sona erdirileceğine dair Türkiye’den alınabilecek dersler var. Ancak gerilimlerle PKK’nın doğasının ve Kürt sorununun gelişim sürecinin birbirinden çok farklı olduğunu atlamamak şart. Bir kere bu örgütlerin hepsinin çıkış noktaları ve toplumsal karşılıkları birbirlerinden çok farklı. PKK terörü son tahlilde zaten var olan siyasi bir gerilimin silahlı faza geçmesi ile oluştu. Ancak temellerinde başka bir ülkenin işgali de yoktu, dış faktörlerin içerde bir mücadelesinin uzantısı olmak ana motivasyonu da.
Bölgemizdeki tüm çatışmaların ana motivasyonlarından biri mezhebi ya da dini ayrışma. PKK’nın Marksist, seküler ve bir ölçüde sekter kurucu kadrosuna rağmen arkasına aldığı sünni Kürt kitlesinin ülkenin geneliyle böyle bir ayrımı olmadı. AK Parti gelene kadar merkezi idare ile Kürt dokusu arasındaki sekülerlik muhafazakarlık gerilimi ise sadece Kürtlere has değildi. Diğer örneklerde askeri yapılanmaların büyük kısmı üçüncü bir ülkeden askeri destek almanın ötesinde neredeyse o ülkenin bir uzantısı konumunda. Hizbullah da Irak’taki örgütler de İran’ın doğrudan güdümünde olan yapılar. Askeri olarak etkilerini kaybetmeleri ise merkezi idarenin mücadelesinden çok jeopolitik dengelerin aleyhlerine gelişmesinden. Nitekim Hizbullah’ı yenen İsrail oldu. O nedenle de Beyrut’ta hala etkisini sürdürüyor. Uzun lafın kısası kulağa paradoksal gelse de, PKK çıkışıyla da silahlı mücadeleyi sürdürme tarzı ile de silah bırakma kararına varması ile de 50 yıl içerisinde yabancı aktörlerle ne kadar içli dışlı olursa olsun, jeopolitik dengeleri ne kadar kendi lehine kullanırsa kullansın, yerli idi. O nedenle de çözümün yolu dış aktörlerin rolünün sınırlı olduğu bir düzlemde gerçekleşebildi.
From the publisher's feed