KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Bir yanda idealizm diğer yanda küçük işler - Ahmet Taşgetiren

    Recep Tayyip Erdoğan’ın iki şapkası var, malum. Cumhurbaşkanı elbet, bir vasfı ile. Diğer şapkası ile Ak Parti Genel Başkanı…

    Cumhurbaşkanı hüviyetiyle 2023’ten 2071’lere kadar uzanacak şekilde, idealizmi şahlandıran şeyler söylüyor. “Türkiye Yüzyılı” idealizmi bu.

    En son Ahlat’ta, Malazgirt’in ilhamı ile ve akıncıların savaş geleneğinden hareketle “atın kuyruğunu bağlama” metaforuna müracaat etti. Şu sözler gürül gürül şiir okuyan ama bugün Cumhurbaşkanlığı vasfını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan’a çok yakışıyor:

    “Bizim millet olarak çok eski bir geleneğimiz var. Bir sefere çıktığımız zaman, bir yola baş koyduğumuz, bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu, ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız. İşte biz de Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık. Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık. İçinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden barış ve esenlik yurdu yapmak için atımızın kuyruğunu bağladık. Terör gibi ebedî kardeşliğimize vurulan hançerleri söküp atmak için atımızın kuyruğunu bağladık.”

    Bunları yürekten seslendirdiğine şüphe yok. Malazgirt iklimi bunları söyletir ayrıca.

    Ancak siyaset zemini o kadar rahat değil kendisi için.

    Bir kere yukardaki hedefi gerçekleştirmek için görevde kalması lâzım ki görev süresi 2028’de doluyor, yeniden seçilmesine mevcut anayasa engel, onu aşmak için kimi siyasi gelişmeleri kotarmak gerekiyor, onları kotarmak da Ak Parti Genel Başkanı olarak kimi siyaset kurgularını gerçekleştirmeye bağlı.

    İş buraya gelince, “ideal planda” yaptığınız işler bile, siyaset kurgularının uzantısı gibi görülme ihtimaline bürünüyor. “Terörsüz Türkiye” için DEM ve Öcalan ile kurulan diyalogların içine siyasi hesaplar ihtimalinin nüfuz etmesi gibi…

    “Ülkede barış olsun, bir daha analar ağlamasın” diyerek DEM – Öcalan ilişkileri tolere edilse bile, başka alanlar var, siyaset hesabını yadırgatan…

    “Yadırgatan” ifadesi nazik bir eleştiri aslında.

    Ben yazının başlığında “Küçük işler” diye niteledim sayın Cumhurbaşkanı’nın Ak Parti Genel Başkanı olarak içine girdiği kimi siyasi hamleleri…

    Evet, bence küçük işler…

    Şu belediye başkanı ya da milletvekili transferlerini, o rozet takma merasimlerini kastediyorum.

    Ak Parti’nin 25’inci kuruluş yıldönümünde bile başka partilerden transfer olan belediye başkanlarına ve milletvekillerine rozet takma merasimi gerçekleştiriyorsanız, bu 24 yıldır iktidarda bulunan sizin için “atının kuyruğunu bağlama” görüntüsü vermiyor.

    Ortada taban yok, oy veren halkın ne düşündüğüne bakmak yok, tavandan transferler var.

    Bu, o transfere konu olan şahıs için halkın emanetini satma niteliği taşıyor, o transferi yapan için de oy veren halkın iradesini görmezden gelme tavrı olarak görülüyor.

    Bir yandan muhalefet partisinden seçilmiş belediye başkanlarına ve çalışanlarına karşı sonradan boşa çıkan “örgüt suçlaması” ile davalar açılıyor, insanlar sapır sapır tutuklanıyor, “istisnai olması gereken” tutuklama süresi yılları buluyor, bir yandan da transfer çarkı işliyor.

    Evet, küçük işler…

    Cumhurbaşkanı sıfatıyla Marmaris’e geliyorsunuz, Cuma çıkışı CHP’den seçilmiş halen Yeni Parti’de olan belediye başkanı Acar Ünlü sizi karşılıyor, “Hoş geldiniz Marmaris’imize, yapabileceğimiz bir şey var mı?” diyor. Ne denir bu nazik sözlere karşı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan “Kapımız açık, gelmek istiyorsan” diye karşılık veriyor. Başkan “Sağ olun, biz belediye olarak yapabileceğimiz bir şey varsa...” diye cevaplıyor Cumhurbaşkanı’nı… Olayın yorumunu Yeni Parti lideri Özgür Özel yapıyor: “Siyaset çalışarak kazanılır. Rekabetle kazanılır ama ilçeler, şehirler, belediyeler transferle kazanılmaz.”


    7 min
  • Kavala ve Uçum - Taha Akyol

    AİHM Büyük Dairesinin Osman Kavala hakkında ikinci defa verdiği ihlal kararına, Mehmet Uçum’un tepki göstermesine şaşırmadım. Başdanışmanı ve Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili olduğu sistemin temel mantığını savunuyor: Batı’nın sermayesi gelsin ama hak ve hürriyetlerle ilgili hukuk prensipleri gelmesin…

    Bunu Üçüncü Dünya solculuğunun kavramlarıyla süslüyor. “Sömürge zihniyeti” diyor, “Batıcı, neo liberal” diyor, AİHM’nin yetkisini “milli yargı bağımsızlığı”na aykırı gösteriyor.

    Etkili bir isim olduğu için açıklamalarını takip ederim. Türkiye’nin Batı sermayesine dünyada en yüksek faizle borçlanan ülkeler arasında olmasını eleştirdiğini görmedim. Oysa bunun sebebi, Adalet Bakanı Gürlek’in bile belirttiği “hukuki güven” sorunudur.

    İktidar 2004 yılında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “milli ve yerli” kanunlardan üstün olduğunu Anayasanın 90. Maddesine koymuştu.

    Merhum Adnan Menderes’in 1954’te imzaladığı AİHS iki bölümdür: Birincisi temel haklar, ikincisi AİHM’nin yargılama yetkisi.

    Uçum, AİHM’nin yetkisinin tali (ikincil) olduğunu, Yargıtay gibi hiyerarşik olmadığını söylüyor. Doğru fakat bu, AİHM kararlarının bağlayıcılığını kaldırmaz.

    AİHS’nin de girişinde, yetkisinin “ikincil” olduğu, sadece “denetim yargısı” yaptığı belirtilir.

    Yani sadece Sözleşme’deki hakların ihlal edilip edilmediğini denetler.

    Tıpkı Anayasa Mahkemesi’nin kanun çıkaramaması ama kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemesi…

    Türkiye’nin AİHS ve AİHM yolculuğunda, Menderes’ten sonra Turgut Özal’ın, Bülent Ecevit’in ve Tayyip Erdoğan’ın imzaları vardır. “Yetmez ama evet” referandumunun en önemli konusu, insan hakları alanında AYM’nin AİHM yetkileriyle denetim yapmasıydı.

    Dahası, bu iktidar, AİHM kararlarına aykırı yerli mahkeme kararlarının düzeltilmesi için 2005’te Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da “yargılamanın yenilenmesi” yolunu açmıştır. (Madde 311)

    Yerli mahkeme kararlarının AİHM kararlarına uygun olması, uygun değilse, “yargılamanın yenilenmesi” usulüyle uygun hale getirilmesi hem Türk anayasasının hem Türk Ceza Usul Kanunu’nun bağlayıcı hükmüdür.

    Erdoğan ve iktidarı dün anayasa ve kanuna koydukları evrensel hak ve yetkiler için bugün “bizi bağlamaz” diyorlar!

    Uçum AİHM’ye “gayri milli” diyor. Anayasa Mahkemesi de mi gayri milli?! AYM kararlarını neden uygulamıyorlar?!

    AİHM’nin Türkiye’ye karşı Uçum’un iddia ettiği gibi bir kastı yok. Kararlarda zikredilen yüzlerce emsal içtihatlarda görüldüğü gibi başka ülkelere uyguladığı normların aynısını uyguluyor.

    Kavala ve arkadaşları “Gezi olaylarıyla darbeye teşebbüs” suçundan 10 Şubat 2020’de 30. Ağır Ceza’da oybirliğiyle beraat etmişlerdi. Çünkü olaylarındaki şiddet eylemleriyle ilişkilerini gösteren hiçbir delil yoktu.

    Kavala tahliye edilirken “casusluk” suçlamasıyla yeniden tutuklanıverdi.

    Beraat kararı veren üç hakım HSK tarafından sürüldüler, cezalandırıldılar.

    Kavala’nın Avukatı Prof. Başak Çalı, duruşmada şöyle anlatıyor:

    “Beraat kararı veren üç hâkim hakkında disiplin soruşturması yürütülmüş ve neticede, görevi kötüye kullandıkları kararı verilmiştir. Bunun akabinde, daha önce AK Parti adayı olmuş bir isim davada hâkim olarak görevlendirilmiştir. Kavala hakkında beraat verip tahliyesine karar veren üç hâkime disiplin cezası verilmiş olması, kendisini sonrasında yargılayan tüm hâkimler açısından açıkça caydırıcı bir etki oluşturmaktadır…”

    Sonra Kavala’ya casusluktan beraat verildi; daha önceden beraat ettiği, “Gezi olaylarıyla darbeye teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbed hapse çarptırıldı!

    Uçum’un tutarlı bir tarafı da var: AİHM bütün üye ülkelere uyguladığı hak ve özgürlükler normlarını Türkiye’ye de uygulamaya devam ederse “Türkiye AİHS’ne taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye” zorlanırmış!

    Vah vah, AİHM ve üye devletler pek korkmuşlardır!


    6 min
  • Fatih Altaylı süreç özeleştirisini nereye versin? Fatih Altaylı

    Altaylı’dan çok samimi bir Terörsüz Türkiye özeleştirisi geldi.

    Diyor ki:

    “YPG Amerika’ya bağlı, ‘Öcalan silah bırakın ve dağılın dedi diye dağılmazlar, Öcalan’ı dinlemezler’ dedik. Ama öyle de olmadı. YPG, SDG adına ne derseniz deyin Suriye’deki uzantısı da kendini feshetti...”

    Bu gelişme Fatih Altaylı’nın sürece bakışını değiştirmiş, “Eee, daha ne istiyoruz!” diyor.

    Yine diyor ki:

    “Bu barış süreci ilk ortaya atıldığında ‘Amerika’nın oyunu’ dedik. Ben dedim en başta... PKK ‘Tamam, ben silah bırakıyorum’ diyor ve terör örgütü olduğunu kabul ediyor. Devlet de ‘Sen silah bırakırsan ben de intikam peşinde koşmayacağım’ diye söz veriyor. Ne diyeceğiz, ‘Bırakma’ mı!...”

    Altaylı sürece karşı öngörülerinde haklı çıkmamış, şimdi yanıldığını kabul ediyor, artık destekleyecek.

    Gerçi Fatih Altaylı bu özeleştiriyi sadece okurlarına veriyor, görüşlerini kimseye beğendirmek umurunda değildir.

    Fakat başından beri hiç yanılmamış, her dediğinde haklı çıkmış gibi takılanlar var. Şüphe ve eleştirisi olanları bin pişman edip özeleştirilerin kendi onaylarına sunulmasını bekliyorlar. Tövbeleri kabul makamına kurulan o süreç fedâileri ne buyuracak, meraktan kendimi alamadım.

    Bakalım, Altaylı’nın özeleştirisi süreç engizisyonundan geçecek mi? Yoksa gıyabi yargılamada ifadesi geç ve yetersiz mi bulunacak, etkin pişmanlıktan yararlandırılmayıp geri mi çevrilecek?

    Bunları düşünürken ben de mücrim gibi titriyorum baktıkça istikbâlime. Benim için tutulan günah defteri ne kadar kabarık acaba, hesabım çok mu çetin olacak?

    Biraz evveliyatına gidelim...

    Mazlum Abdi, emrindeki güçlerin Suriye ordusuna entegrasyonu için Cumhurbaşkanı Şara’yla anlaşıp SDG’yi feshettiklerini duyurdu.

    Dışişleri Bakanı Fidan’a göre, bu kararın içeriği rahatlatıcı ve olumlu, eğer pratikte de uygulanırsa çok daha olumlu, son derece rahatlatıcı. Fakat hâlâ bir ihtiyat payı bırakıyor.

    Milli Savunma Bakanlığı da Suriye’de “tek devlet, tek ordu” şartına uygunluk açısından memnuniyetle karşıladı.

    Görülüyor ki, MİT’in başındayken yürüttüğü ilk çözüm süreci deneyiminin de etkisiyle Hakan Fidan marjlı yaklaşıyor. Hâlâ Kandil’le uzantılarının taahhütlerine mesafe ve şüphelerini koruyor. Tam uygulamasını görmeden de örgütten emin olmayacak.

    Milli Savunma Bakanlığı ise SDG ve YPG konusundaki kırmızı çizgisini yumuşatmış görünüyor. Bakan Yaşar Güler, YPG’nin Suriye ordusuna birlik hâlinde değil, fert olarak katılmasını şart koşuyordu. O şart kaldırılmış.

    Haklı mı haksız mı çıktığımı, ne kadar özeleştiri vermem gerektiğini anlamak için ne dediğime tekrar göz attım.

    Şunları yazmışım...

    PKK; örgütlü yapısını koruyarak Türkiye’de sivil siyasi aktöre, Suriye’deyse yönetimin meşru silahlı ortağı SDG’ye dönüşecekti. Terörü bırakma karşılığında beklentisi, demokratik entegrasyondan anladığı buydu.

    İktidar ise PKK’nın silahı bıraktıktan sonra örgütlü yapısını da dağıtıp hem Türkiye hem Suriye’de kalabalığa karışarak ortadan kaybolmasını öngörüyordu.

    Terörsüz Türkiye’den aynı şeyi anlamadıkları gerçeğiyle şimdi yüzleşme safhasındalar.

    10 Mart Mutabakatı’nda uzlaşmazlık ve Halep çatışması olarak sürece yansıyan da bu ertelenmiş krizdir.

    Amaç ve beklentilerini örtüştürebilecekler mi?

    Süreç yol ayrımında. Çözümü ise güç kullanarak kesip atmak değil. YPG, bir günde yer yarılıp içine girmeyecek.

    Birlikte nasıl yaşanır?

    Taraflar gerçekçi, dürüst ve cesur önerilerden kaçtıkça sürecin bunu atlatması zorlaşacak.

    Öcalan ve Kandil; PKK’nın silah bırakmasının yeteceğini, SDG’nin de silah bırakmaya böyle zorlanmayacağını umuyordu.

    PKK, bu senaryoda terörü bırakacak ama örgütlü yapısını koruyacaktı. Kendini Türkiye’de bir sivil siyasi güce, Suriye’de ise meşru bir silahlı otonom aktöre dönüştürmesine izin verilecek ya da razı gelinecek sanıyorlardı.

    Halbuki Ankara, PKK’nın örgütlü yapısını dağıtmadan tehdidin ortadan kalkmayacağını düşünüyordu. Bunu yani SDG’ye dönüşerek Suriye’de varlığını sürdürmesini o yüzden istemiyordu.


    7 min
  • İran’ı içeri mi almalı, dışarıda mı tutmalı? İbrahim Kiras

    Mekke Anlaşması imzalanalı haftalar oldu ama imzalanan metnin içeriğini de oluşturulan ittifakın amaçlarını da hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Dolayısıyla konu hakkındaki spekülasyonlar da devam edip gidiyor. Mesela başlangıçta “İran’ı çevreleme projesi” olduğuna inanılan Mekke Paktı’na şimdi İran’ın katılması ihtimali tartışılıyor.

    İddiaya göre Tahran’a gayri resmî kanallardan Mekke Paktı’na katılma teklifi gelmiş, onlar da durumu değerlendiriyorlarmış. İranlı yöneticilerin konu hakkında yaptıkları yorumları ve bu yorumlardan yola çıkılarak yazılan uzman yorumlarını okuyoruz kaç gündür.

    Peki, bu iddiayı ciddiye almalı mıyız? Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hükümetlerinin girişimiyle kurulduğu duyurulan yeni savunma paktına İran’ın katılması mümkün mü? Uluslararası siyasette her zaman her şey mümkün tabii ama gerçekçiliği elden bırakmadan değerlendirmek gerekiyor böylesi konuları.

    En başta, söz konusu iddiaların ve dolayısıyla sürdürülen tartışmanın İran kaynaklı olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bölgeye yönelik yayın yapan ve Tahran kontrolünde olduğu söylenen medya mecralarından yayılan haberlerden söz ediyoruz.

    Bu haberlerin yanında İranlı yöneticilerin açıklamaları da var ama… İlk olarak Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai 22 Ağustos’ta “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.

    İran rejiminin en güçlü aktörlerinden Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da aynı gün X platformunda yaptığı paylaşımda Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.

    İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ise 24 Ağustos’ta, yani Rizai ve Kalibaf’ın açıklamalarından iki gün sonra, “Resmî bir davet almadık” ifadesini kullandı. Yani bir anlamda frene bastı. Frene bastı diyorum, çünkü ittifakın üç kurucu üyesi de herhangi bir yorum yapmazken, Tahran’ın konuyu gündemde tutma gayreti gözlerden kaçmamıştı.

    Yeniden Rızai’nin açıklamalarına dönecek olursak… “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadeleri dikkat çekiciydi.

    (Ben de ilk gün “Burada en önemli motivasyon ABD’nin artık dolduramadığı ve doldurmak istemediği bölgesel güvenlik boşluğuna karşı alternatif bir çözüm üretme gerekliliği gibi görülüyor” diye yazmıştım.)

    Rızai, bölgede oluşan boşluğun İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını savunarak “Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyordu. Bu ifadenin satır aralarında “Bu bölgede yeni bir güvenlik mimarisini biz olmadan oluşturamazsınız” mesajı da okunabilir. Demek ki bir katılım daveti olmasa da Tahran’ın kendisine burada bir “yer açma talebi” söz konusu.

    Peki, şu ana kadar “topa girmemeyi” tercih etmiş görünen Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hükümetleri İran’la işbirliği konusunda bundan sonra nasıl bir tavır gösterebilirler?

    Öncelikle her üç ülkenin de ilk günden bu yana Mekke Anlaşmasının İran’ı hedef almadığına ilişkin ısrarlı açıklamalarını hatırlamak gerekiyor. Keza İran yönetiminin de bu oluşumu kendilerine yönelik bir tehdit olarak görmediklerine ilişkin beyanları o günlerde dikkat çekmişti.

    11 Ağustos’ta bu sütunlarda çıkan bir yazıda ben de bunun “İran’ı çevreleme” amacına yönelik bir Sünni ittifakı oluşturma girişimi olduğu değerlendirmesinin gerçekçi olmadığını yazmıştım: “Bilhassa kalabalık birer Şii nüfus barındıran Suudi Arabistan ve Pakistan’ın böyle bir mezhep eksenli oluşum içinde yer almaları beklenemez. İkincisi, Suudilerin tehdit algısı farklı olsa bile Türkiye komşusu İran’la ilişkilerini belirli bir dengede sürdürmek istediğini geçtiğimiz süreçte net bir şekilde gösterdi. Pakistan zaten ‘İran’ın güvenilir dostu’ olarak Washington ve Tahran arasında arabulucu durumunda.”



    7 min
  • Müslümanlar olarak neyi gözden kaçırıyoruz? Sacide Özlem

    Hayat, her ne olursa olsun kendi akışında ilerler, ne demek istediğimi biraz daha açayım: Hayat, karşısındaki insanın Müslüman olup olmadığına bakmaz, gerekeni yapan için yolunda ilerler. Gerekeni yapmayanlar ise yapmadıklarının ceremesini, konu ahirete intikal etmeden daha bu dünyadayken çekmeye başlarlar. Ahiret kelimesinin anlamına biraz odaklanırsak bu inceliği hemen yakalamamız mümkündür. “Ahir” sonrası demektir, mesela bugünden sonraki günlere “ahir günler” diyebilirsiniz. Bu anlam ilgisinden yola çıkarak anlayabileceğimiz gibi “ahiret” ölümden sonra tekrar var olacağımız sonraki dünyadır. Günlük dilde “öteki dünya” deriz. Öteki dünya; hayatını Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak geçirenler için cennet, tersini yapanlar için ise cehennem olacaktır. Yine bu ilahî bilgiden yola çıkarak düşünelim: Bu dünya hayatında da bugün yapmamız gereken neyse, onu, hakkını vererek yaparsak, yarın işler iyi gidecektir. Yani yarın, bir cennet misali olacaktır. Cennet temelde derdin, tasanın olmadığı; insanın her istediğine erişebildiği bir yerin imgelemi değil midir? İşte bu dünyada da insan bugün yapması gereken ne ise, onu, gereği gibi yaparsa yarın karşısında cennet gibi huzurlu bir hayat bulma ihtimalini yakalar. Tersini yaparsa yani bugün yapması gereken her ne ise onu ihmal ederse, bu ihmaller birikir, birikir, birikir ve sonrasında bir gün karşısında adeta bir dertler, tasalar yumağı bulur. İşte böyle bir kişi, sanki daha bu dünyadayken cehennemi boylamıştır.

    Bu, böyle olmasına böyledir de bunun kaç kişi farkındadır? Kaç kişi, yaşadığı hayatın bugününde yapması gereken ne ise onu elinden gelenin en iyisi şeklinde yapmaktadır ya da aynı soruyu diğer yönden sorayım: Kaç kişi, bugün yapması gerekenleri ihmal edip de hayat şartlarının kötü olduğu, işlerinin hep kötü gittiği vb hakkında şikâyetlenip durmaktadır?

    Yüzleşmesi ne kadar zor bir soru değil mi?

    Ben kişisel olarak bir insanın bunu başarması halinde, bir dünyanın başarılı olacağına inanırım çünkü bir insanın bile dünyası güzelleşirse yani bu dünyası cennet misali olursa çevresinin dünyasının da güzelleştiği bir gerçektir. Bunu romantik bir iyimserlikle söylemiyorum, hayat kolay bir yolculuk değil, bunu kendi hayatımda da tecrübe ediyorum ama çevremdeki ve tarihteki başarılı kişilerin hayatlarını dikkatlice gözden geçirdiğimde bunu açıkça fark ediyorum. Bu yüzden yaşadığımız günün gerekliliklerini yerine getirmek gözden kaçırılmaması gereken bir şey.

    “Yaşadığımız günün gereklilikleri” derken yanlış anlaşılmasın, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun şekildeki gerekliliklerden söz ediyorum. Konuyu somutlaştırayım, mesela kişinin kendi denk bütçesini oluşturmasından örnek vereyim çünkü günümüzde neredeyse en çok çiğnenen yasaklardan biri faiz yasağı. “Bu çağda faize bulaşmadan yaşamak mümkün değil.” söylemi o kadar çok dillendiriliyor ki sanki gerçek gibi algılanıyor. Şunu da unutmayalım: “Faiz yasağı bireyler içindir; çünkü dinden insanlar sorumludur.” Bu yüzden faiz konusunu devlet politikaları vb büyük ölçeklerde değerlendirmiyorum, bireyler düzleminde değerlendiriyorum. Bir kişi, muamelatında faiz almaktan da vermekten de kaçındığı takdirde bir süre sonra bütçesinde bunun bereketini mutlaka görür. İhtiyaçları, imkânlarından daha fazla olduğu zamanlarda daha çok çalışması, üretmesi gerekir, belki daha fazla yorulur ama dirayet gösterdiği takdirde düze çıkması, sürekli faizle içli dışlı olan birine göre daha kolay ve bereketli olur. İmkânları, ihtiyaçlarından daha fazla duruma geçtiğinde ise önce kendi hayatı, sanki bir cennetteymiş gibi güzelleşecek, sonra yaşadığı dünyayı da güzelleştirmeye başlayacaktır ama bunun için önce Allah’ın emir ve yasaklarını ciddiye alması, sonrasında da yaşadığı anın gerekliliklerini yerine getirmesi, mesela daha çok çalışması gerekmektedir.


    5 min
  • AİHM’e haddini bildirince hukuk devleti mi oluyoruz? Ahmet Taşgetiren

    10 Mart 1954: Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) onaylamıştır.

    -28 Ocak 1987: Türkiye, AİHM’e bireysel başvuru hakkını resmen kabul etmiştir.

    -28 Ocak 1990: AİHM’in zorunlu yargı yetkisi tanınmıştır.

    -23 Eylül 2012: Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu yürürlüğe girmiş, AİHM’e gitmeden önce tüketilmesi gereken zorunlu bir iç hukuk yolu olmuştur.

    -2004 yılında yapılan değişiklikle Anayasa 90’ıncı maddeye eklenen son fıkra şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

    Bu kural gereğince, insan hakları ve temel haklar alanında uluslararası sözleşmeler (meselâ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ile iç kanunlar çelişirse, uluslararası antlaşma hükümleri uygulanır.

    -Hükümetin “Terörsüz Türkiye” hamlesi kapsamında TBMM bünyesinde oluşan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı, 18 şubat 2026 tarihinde 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul edilen 7.1 maddesi şöyledir:

    “7.1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) Kararları Anayasa’mıza göre Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Türkiye’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını icra etme oranı yaklaşık %90’dır. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin kararları icra etme oranı ise yaklaşık %80’dir. Bu yüksek orana rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma niteliğini perçinleme hususunda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulmasının önemi de ortadadır. AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli; ayrıca etkili yeni mekanizmalar Bütün bunlar Türkiye’nin müktesebatıdır. oluşturulmalıdır. Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması önerilmektedir.”

    Bütün bunlar Türkiye’nin “demakratikleşme – hukuk devletini güçlendirme” müktesebatıdır.

    Bu süreçte Ak Parti hükümetlerinin önemli katkıları vardır. Evet, Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin “AİHM kararlarının bağlayıcılığı”na ilişkin eki bu iktidar döneminde (2004) Anayasa’ya girmiştir.

    O dönemler Ak Parti’nin Avrupa Birliği’ne giriş coşkusu vardı ve Kopenhag Kriterleri’nin ülkeye taşınması iktidar çevrelerinde heyecan uyandırıyordu. Gelgelelim, önce AYM, paralelinde AİHM, iktidarın icraatını onaylamayan, hatta yer yer onları hukuk dışı bulan kararlar vermeye başlayınca iş değişti.

    İçerde “AYM üst mahkeme değildir”, “Dışarda AİHM üste mahkeme değildir” söylemleri oluşmaya başladı. Özellikle AİHM kararları için “siyaset” suçlaması geliştirildi.

    Oysa “siyaseten mahkûmiyet” kararları verildiği gerekçesiyle AİHM’e baş vurulmuş, AİHM de bu siyasi kararları hukuk dışı bulmuştu.

    TBMM Komisyonu’nun “AİHM – AYM kararları uygulanmalı” kararı, tam da bu nitelikteki AİHM – AYM kararlarını işaret etmekteydi.

    Evet, bizim sistem Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’a ilişkin AİHM’in ihlâl kararlarını takmıyordu!

    Bu iki kişinin cezaevi günleri hayatlarının 8-10 yılını alıp gitmişti. AİHM’in verdiği kararlar, arkadan dolanmalarla boşa düşürülüyordu.

    İşte bir örnek daha, son örnek:

    -AİHM Büyük Daire, Osman Kavala için 6 maddede ihlal kararı verdi.

    -İfade özgürlüğü – Madde 10

    -Toplantı ve örgütlenme özgürlüğü – Madde 11

    -Adil yargılanma hakkı – Madde 6/1

    -Özgürlük ve güvenlik hakkı – Madde 5/1

    -Hakların amaç dışı kullanılması – Madde 18

    -İnsanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı – Madde 3

    “Derhal tahliye edilsin” talebi de var kararda.

    Hadi ne yapacaksınız bakalım, Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son fıkrasını uygulayıp adamı tahliye mi edeceksiniz, yoksa “iç hukuku bağlamaz”a mı sığınacaksınız?

    Diyor ki Beştepe’den bir “başdanışman”, “, Mehmet Uçum adı, “AİHM de Amor da haddini bilsin!”


    8 min
  • AİHM’in sözü Trump kadar da mı geçmez? Akif Beki

    Trump, her fırsatta lâfı Rahip Brunson’a getiriyor ve bir telefonla onu cezaevimizden kurtardığını anlatarak böbürleniyor.

    Bu küstahlığı Trump sayısız kere yaptı ama Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Uçum bir kere bile yargımızın bağımsızlığına müdahale hadsizliği sayarak tepki vermedi.

    Oysa Mehmet Uçum, kendi irademizle uymayı taahhüt edip yargı yetkisini tanıdığımız AİHM’e aynı anlayışı göstermiyor.

    Osman Kavala’nın âdil yargılanma haklarının ihlâliyle ilgili AİHM kararı kesinleşti. Mahkeme Kavala’nın mahkumiyetini hukuken geçersiz sayıp derhal tahliyesine hükmetti.

    Uçum işte bunun için küplere biniyor. Hadsizlikmiş, AİHM milli yargımızın üstünde değilmiş, hiçbir uluslararası merci mahkemelerimize talimat veremezmiş, yargımız bağımsızmış, AİHM kararlarına ister uyar ister uymazmışız, mecburiyetimiz yokmuş, milli yargımıza böyle müdahaleler sürerse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çekilip AİHM’den çıkmak zorunda kalırmışız vesair.

    Yani Başdanışman’a göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı Trump’ın bir sözü kadar hukuki değer taşımıyor.

    Uçum, AK Parti’nin hak, özgürlük ve demokrasi mücadelesi dönemini karşıdan izleyip ikinci yarıda iktidara katıldığı için hatırlamıyor olabilir.

    Fakat Türkiye; AİHS’e uymayı Menderes’le kabul etti, Özal’la AİHM’e bireysel başvuru hakkı ve zorunlu yargı yetkisini tanıdı, 2004’te Erdoğan’ın ‘sessiz devrim’iyle de AİHS’i milli mahkemelerimizin üstüne koyup AİHM kararlarını bağlayıcı Anayasa emrine dönüştürdü.

    Hatta AİHM’e başvuruları azaltmak için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkını da 2010’daki Anayasa referandumuyla yine AK Parti getirdi.

    Şimdi 2026 senesinde bir Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Menderes’le başlayıp Özal ve Erdoğan’la güçlenen AİHM’de hak arama yolunu gayri milli bulup kapatmaktan söz ediyor. Tarihi ilerleme reformlarını bir karşı reformla geri alacak.

    Üstümüze gelmesin diye, ‘bak çıkarız ha’ tehdidiyle güya AİHM’i korkutuyor ama o yolu kapatmanın kendi insanımızı cezalandıracağını bile kavramaktan uzak.

    Daha geçen sene MHP lideri Bahçeli, hakkındaki AİHM kararı kesinleşince Demirtaş’ın hukuken sonuca ulaştığını ve tahliyesinin hayırlara vesile olacağını söylememiş miydi?

    MHP’li Feti Yıldız, Demirtaş’la ilgili AİHM kararına uymanın Anayasa gereği olduğu ikazlarında bulunmuyor muydu?

    Yargıtay Başkanı Kerkez ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Özkaya, Diyarbakır’daki AB ve Avrupa Konseyi ortak programında bireysel başvuru ihlâl kararlarının tüm mahkemelerimizi bağladığını anlatmıyor muydu?

    Erdoğan’la Bahçeli’nin Terörsüz Türkiye için hızla hayata geçirilmesini istediği şu Meclis Komisyonu önerileri, AİHM kararlarına uymaya çağırmıyor muydu?

    Hepsini bırakın; e hani ekonomiyi düze çıkarmanın yolu dış yatırım çekmekten geçiyordu, o da hukuk ve demokrasiyi düzeltmeden olacak şey değildi?

    İktidar, İstanbul’u yeni Dubai gibi bir finans merkezi yapmak için vergi teşvik ve avantajları sunuyor. Fakat küresel sermaye, hukuki belirsizliği ortadan kaldırmadan bizde üslenmeye koşar mı?

    Bu yargı uygulamalarıyla Dubai olmamıza vergi avantajları sağlamak yetmezdi. Yeteceğine Adâlet Bakanı Gürlek de inanmıyordu ki, yabancı sermayenin önündeki hukuki belirsizliklerin kaldırılması için kolları sıvadıklarını açıklamıştı. Paranın ürkmeden gelebilmesi için, yatırım ortamımıza hukuki güvence ve öngörülebilirlik kazandıracaklardı.

    Bizi kendi Anayasa’mıza uymaya çağıran AİHM kararlarını tanımadıkça hukuki güvenceden, öngürülebilirlikten, kurallı yönetimden bahsetmek mümkün mü?

    Başdanışman benden duymuş olmasın ama AİHM kararlarına uyulmamasının bedelini yalnızca haksız yatan Kavala, Demirtaş, Atalay ve diğerleri değil, fakirleşerek hepimiz milletçe ödüyoruz.

    8 min
  • SDG sonrası Suriye - Osman Sert

    2011’den bu yana inşa edilen Rojava anlatısı jeopolitik bir illüzyondan tarihi, siyasi ve demografik gerçek zeminine SDG’nin feshi ve Şam yönetimine entegrasyonuyla oturmuş oldu. SDG’nin yeni Suriye Devleti’ne adaptasyonunun anlamını değerlendirmeden Kürtlerin Suriye’nin sahici bir parçası olma sürecinin hem Kürtler hem Araplar hem de Türkler için olumlu bir gelişme olduğunu kayda geçirmek gerek.

    Başta Mazlum Abdi olmak üzere SDG’nin Suriyeli aktörlerine geçmiş endişeler ve ön kabuller üzerinden itiraz etmek Suriye’de çözümsüzlüğü istemekten başkası değil. Feshedilen ya da bundan sonra adı anılmayacak olan SDG, Suriye Kürtleri değil.

    Eğer Kürtler güney komşumuzda bir entegrasyon yaşayacaksa kendi aktörleri ve kurumları ile bu gerçekleşecek. Aksi hem gerçekçi değil hem de sürdürülebilir. Suriye’de Ahmet El Şara başta olmak üzere yeni dönemin aktörlerini mevcut uluslararası tanıma ve toplumsal meşruiyet zeminlerine rağmen “cihatçı” etiketiyle ötekileştirip SDG’li aktörleri meşru görmek ne kadar çelişki ise tersi de öyle. İlham Ahmed ve Mazlum Abdi’nin “PKK’lı olduğu için yanlış aktörler” olduğunu ileri sürüp Şara ve ekibini muteber görmek de tutarsızlık. Ortadoğu, aktörler arasında alakart tercihler yapma lüksü veren bir coğrafya değil. Yeter ki meselenin gideceği istikamet ilgili ülkenin istikrar ve bütünlüğüne kapsayıcı bir çözüm adresi olsun.

    SDG’nin entegrasyonuna dair açıklamalar sadece silahlı bir yapılanmanın Suriye güvenlik güçlerine eklemlenmesine değil Kürtlerin yeni devletin ve toplumun parçası olmasına dair maddeler içeriyor. Abdi’nin Suriye Cumhurbaşkanı’nın danışmanı olarak atanması, İlham Ahmed’in Halk Meclisi’ne girmesi ve muhtemelen dış politika ve anayasa konularından sorumlu olması, Kürtçe’nin resmi dil olarak tanınması, YPJ’nin geleceği ve Abdi ile Ahmet’in Türkiye ile ilişkileri de mutabakatın bir parçacı görülüyor. Anlaşma dolaylı yoldan Ankara’nın yeni Şam’ın kurgulanmasında oynadığı rolü de ilan etmiş oluyor.

    Yapılan açıklamalara rağmen entegrasyon tam gerçekleşmiş değil. Geçtiğimiz on gün içerisinde Kobani’deki SDG birimlerine Suriye İçişleri Bakanlığı üniformaları ve araçları gönderildi. Arazide SDG logolarının kullanımına son veriliyor. Ancak bundan sonraki sürecin teknik bir özellik taşıdığı söylenebilir. Asıl zor olan Şam yönetiminin çoğulcu ve kapsayıcı bir Suriye’yi inşa edebilmesi. SDG, silahlı gücünün de etkisi ile daha öngörülebilir bir yolda ilerliyor. Şara’nın ise tüm kesimlerin kendilerini rahat hissedeceği bir formül üretmesi gerekiyor. Bugüne kadar merkezden ve farklılıkları yok sayarak yönetilmiş bir ülkede, demokratik bir idare tecrübesi olmayan kadroların bunu hayata geçirmesi kolay olmayacaktır.

    Varılan mutabakatta en önemli aktörlerden biri Washington. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın üslubu, temsilcisi olduğu ABD Başkanı Trump’ın sicili, Türkiye’nin içinden geçtiği demokratik daralmayı çok dert etmiyor olması haklı eleştirileri de beraberinde getiriyor. Ancak Türkiye’nin bölgesel güvenlik mimarisinde karşı karşıya olduğu riskler, PKK’nın silah bırakmasında Suriye’nin rolü ve Amerika’nın buradaki desteği, Kürtlerin Suriye’ye sağlıklı entegrasyonunda oynadığı rol nedeniyle Barrack’ı eleştirirken genel fotoğrafı da görmek gerekiyor.

    S-400 nedeniyle bölgesel askeri hava dengesinde Türkiye’nin ciddi açık verdiği, İsrail gibi irrasyonel bir ülkenin ABD’yi dikkate alma zorunluluğu, İran’ın Türkiye’yi hedef alan füze saldırılarının NATO şemsiyesine çarpmış olması gibi veriler ortada iken Ankara’nın bunlar yokmuş gibi hareket etmesini beklemek gerçekçi değil. ABD küresel ekonomiden İran savaşına varana kadar tahripkâr bir etkide bulunurken Suriye’de düzen kurucu bir rol oynuyor. Türkiye’nin bunu kendi lehine değerlendirmesi de anlaşılır.


    6 min
  • Anayasa’nın 90. maddesi hala yürürlükte mi? İsmet Berkan

    Başlıktaki soru çok saçma. Elbette Anayasanın geri kalanıyla birlikte 90. maddesi de yürürlükte.

    Bu maddenin son cümlesi bu yazı için önemli, onu aynen aktarıyorum:

    “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

    Bu madde, izaha gerek yok, çok açık zaten: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dahil olmak üzere temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası anlaşmaların bizim iç hukukumuzdan önde geldiği söyleniyor.

    Bu hatırlatmayı yaptım, sebebi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Salı günü açıkladığı son Osman Kavala kararı.

    Bu kararın iki temel önemi var:

    1. Karar, AİHM’nin temyiz ve içtihat organı niteliğindeki Büyük Dairesi tarafından alındı. Yani ilk daire kararına Türkiye itiraz edince karar Büyük Daire’ye taşındı, burada yeniden inceleme yapıldı ve neticede 15’e 2 oyla bu son karar kabul edildi. Karar bu haliyle nihai, itiraz hakkı artık yok.

    2. Karar, Osman Kavala ve diğer Gezi Hükümlüler ile ilgili Türkiye’de Yargıtay’ın aldığı ve cezaları kesinleştirdiği kararı sonrası alındı, yani bir tutukluluk incelemesi veya başka bir şey değil, Kavala ile Gezi kararının son durumuna ilişkin nihai bir karar.

    Baktığınızda karar, Türkiye’nin bu yargılama sırasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 ve 11. maddelerini; sözleşmenin 6 maddesinin birinci paragrafını, 5. maddesinin birinci paragrafını, 18. maddesini ve 3. maddesini ihlal ettiğini söylüyor.

    Hatırlatayım, sözleşmenin 10. maddesi ifade özgürlüğü, 11. maddesi ise toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğüyle ilgili. 6. maddenin birinci paragrafı adil yargılanma hakkıyla, 5. maddenin birinci paragrafı ise özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili. 18. madde ise yasaların sözleşme hükümlerinde sıralanan özgürlükleri kısıtlayamayacağı hakkında.

    Karar, Osman Kavala’nın (Ve aslında onunla birlikte yargılanan bütün Gezi hükümlülerinin) bir bütün olarak suçlanması, yargılanması ve mahkum edilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu, dolayısıyla haklarında verilen hükümlerin geçersiz olduğunu söylüyor, Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını emrediyor.

    AİHM’nin bu kararında şaşıracak hiçbir şey yok. Mahkeme, daha önce benzer konularda defalarca aynı kararı aldı. Bu kararların pek çoğu zaten Türkiye ile ilgiliydi. Dolayısıyla, AİHM Büyük Dairesi önünde savunma yapan devlet avukatları, Adalet Bakanlığı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın uzman personeli açısından son derece tanıdık bir durumla karşı karşıyayız.

    Ve eğer Anayasamızın 90. maddesi yürürlükteyse, bu maddenin başta aktardığım o son cümlesi gereği olarak Osman Kavala’nın hemen serbest bırakılması gerekiyor. Bunun mantıki doğal uzantısı, somut kararda isimleri doğrudan geçmese de bütün Gezi Hükümlülerinin serbest bırakılması elbette.

    Bu son kararı özel ve önemli yapan şey, Türkiye’nin kararın etrafından dolaşacak bir alanının kalmamış olması aslında.

    Kavala hakkındaki bir önceki AİHM kararı onun tutukluluğuyla ilgiliydi. Bu kararı alan mahkeme, birden gaza bastı ve Kavala’nın statüsünü “tutuklu”dan “hükümlü”ye değiştirdi, yani Kavala ve Gezi davasında yargılananların cezalarını Yargıtay onadı.

    Bu onama kararı Türkiye’ye AİHM kararını uygulamama imkanı yarattı. Gerçi AİHM buna kızdı, durum Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine gitti, Türkiye Avrupa Konseyi’nden dışlanma tehlikesiyle karşılaştı ama bu uzun süreçte bir şey olmadı.

    Bu kez ise Türkiye’nin saklanacağı, kararı uygulamamak için bulacağı yeni bir yöntem kalmadığı için artık bir karar aşamasına geliniyor ister istemez.

    Ya Yargıtay’ın ilgili dairesi, geçmişte Leyla Zana başta olmak üzere bazı örneklerde olduğu gibi kararı uygulayacak, Osman Kavala’yı serbest bırakıp yeniden yargılama kararı alacak ya da bu kararı görmezden gelip konuyu Dışişleri Bakanlığı’nın sahasında bırakacak, yani Avrupa Konseyi ile bir pazarlık başlayacak.



    6 min
  • Cumhurbaşkanı bu sesi duymalı - Ali Bayramoğlu

    Geçen hafta Burgazada’da bir çay bahçesinde Heybeliada Sanatoryumuyla ilgili bir belgesel izlenmesine vesile oldu. Amaç, bu hastaneye yeniden sağlık işlevi kazandırmak için duyarlık, seferberlik yaratmak.

    Önce kendimle ve adalarla ilgili birkaç söz:

    Ada hayatına hep yakından tanık oldum. Büyükbabam henüz ben doğmadan emekli olunca kardeşlerinin Gevgili’den göçtüğü Büyükada’ya taşınmış. Bir ayağımız hep Büyükada’da oldu, ben çocuk ve gençken. Bir halam yıllar yılı bir dönem iskele girişinde bulunan Denizbankın müdiresiydi, diğer halam adanın ünlü Nevin öğretmeni, ilköğretim müdür muavini. Büyükada’nın bir zamanlar iner inmez insanı karşılayan pastane (tazep paskalya çöreği) ve tezek karışımı kokusu, hâlâ koku hafızamda nadide bir yer tutar. Dahası var. Borçlanıp harçlanıp aldığım ilk ev Burgazada’da oldu. 25 yıldır uzun yaz ve sonbahar aylarımı eşimle burada geçiriyorum.

    Adalar, dev, gürültülü, koşuşturmalı bir metropolün yanı başındaki küçük dünya cennetleridir. Yemyeşil, sakin, arabasız cennetler. Burgazada’da yaşamış Sait Faik’in burada yazdığı şiirler boşuna cennet makamı tınısı vermez insana…

    Gelin görün ki, o cennet yaz aylarında bazen cehenneme döner. Diyelim ki 10 bin kişi için yapılmış altyapısı, hizmet düzeni bir anda, 100.000 nüfusla, ziyaretçi akınıyla karşılaşınca, sistemin başı döner, her şey birbirine girer.

    Sağlık hizmetleri bunların başında gelir. Yerleşik nüfusu genellikle yaşlı insanlardan oluşan adalarda sağlık hizmeti altyapısı, personeli yetersizdir. İleri tetkik, yoğun bakım ve kapsamlı yataklı tedavi bulunmaz. 10 yatak 4 hekimli bir hastane o da sadece Büyükada’ya hizmet verir ve rutin işlerle uğraşmak zorunda kalır.

    Adalar devlet hastanesi olmayan tek ilçe bu arada.

    Burgazada’da Dr. Fisli, yanında bir hemşireyle ilk yardım, ilaç yazma, her yere koşturma gibi işleri mükemmelen yapsa da, imkânlar işte o kadardır.

    Bunları yazarken akla doğal olarak Heybeliada’daki o ünlü ve dev sanatoryum binası geliyor.

    Hata yapmamak için bir de yapay zekâya sordum şöyle diyor: “Heybeliada Sanatoryumu Hazine mülkiyetinde, tescilli ve doğal sit içinde bulunan, imar planında “sağlık alanı” olan; ancak 2026’da Diyanet’e yeniden tahsis edilmiş ve bu tahsisin hukuka uygunluğu hâlen mahkemede olan, fiilen kullanılmayan tarihî bir sağlık kompleksidir…”

    Bir kez daha altını çizelim: Sanatoryumun “imar planındaki kullanım fonksiyonu hâlâ sağlık”. Adalarda en önemli ihtiyaç sağlık… Sanatoryumun devredilmeye çalışıldığı kurum, din işleri kurumu Diyanet…

    Sadece insana değil, akla ve tarihe saygısızlık yapılıyor.

    Sanatoryum orada çürüyor. Deprem zamanı tüm Anadolu Yakası için güvenli bir barınak, hastane olabilecek bir yer ve bir tarih yok oluyor.

    Belgeseli birlikte seyrettiğimiz Jale Özgentürk ne güzel yazmış:

    “Cumhuriyet henüz bir yaşındayken 1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla kuruldu ve Türkiye’nin ilk verem hastanesi olarak hizmet vermeye başladı. Dönemin en modern sağlık kurumlarından biriydi. Türkiye’nin ilk göğüs cerrahisi uygulamaları ve ilk kapsamlı röntgen incelemeleri burada gerçekleştirildi. Dünya Sağlık Örgütü tarafından eğitim ve araştırma merkezi olarak kabul edilen hastane, uzun yıllar göğüs hastalıkları alanında ülkenin en önemli referans kurumlarından biri oldu. Burada tedavi gören hasta sayısı yüz binleri buldu…”

    Burası aynı zamanda bir hafıza mekânı…

    Siyaset ve mantıksızlığın yok etmeye çalıştığı hafızanın mekânı…

    Cumhurbaşkanı, Sağlık Bakanı, Kültür Bakanı aklın sesini duyar mı acep?

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR