
Sign up to save your podcasts
Or


Parti ve Cemaat” meselesini 1995’li yıllarda Yeni Şafak’ta yazmıştım. O günlerde Erbakan Hoca ve Refah Partisi yükseliş halindeydi. Milli Gazete’de cemaat liderleri ile mülâkatlar yapılıyor ve “Şeyhlerin Erbakan Hoca’ya biat etmeleri” seslendiriliyordu. Erbakan Hoca “Cihad Emiri” idi çünkü.
“Bu yanlış” diye yazdım. Cemaatlerin siyasete eklemlenmesinin, bu yapıların “kişilik inşası” noktasındaki misyonlarını ortadan kaldıracağını ifade ettim. Refah camiasından tepki aldım.
2002 yılında 1 Kasım seçimlerine gidiliyor. Süleyman Efendi camiasının “Hocası” Süleyman Efendi’nin torunu Ahmet Denizolgun, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ından Antalya’dan aday gösterilmiş.
Aynı süreçte, işe bakın ki, Süleyman Efendi’nin diğer torunu Mehmet Denizolgun da Ak Parti’den aday gösterilmiş.
Cemaat ne yapsın?
Ahmet Denizolgun tarafı cemaati ANAP için seferber ediyor. Mesut Yılmaz’ın Antalya mitingine Türkiye’nin dört bir tarafından, meselâ Edirne’den otobüslerle adam taşınıyor. Kadınlar da var bunlar arasında. Öyle ki Antalya mitinginde başörtülü kadınların çokluğu Mesut Yılmaz’ı bile hayrete düşürüyor.
O zaman yine Yeni Şafak’ta yazdım, “Yapmayın bunu, dedim, cemaate samimiyetle bağlı bu sade insanları böyle siyasi hesaplar için kullanmayın.”
Ak Parti 1 Kasım seçimlerinden mutlak iktidar olarak çıktı ve 24 yıllık iktidarı başladı.
O zamandan bu zamana kadar da Ak Parti ile Süleymancılar arasındaki gerilim devam etti.
Sonraki zamanlarda Süleymancılar ve kendisi partileşen Haydar Baş dışındaki tüm cemaatler – tarikatler ise, Ak Parti’nin yanında yer aldılar.
“İslâmî STK’ler” aynı şekilde Ak Parti yanında siyasi pozisyon aldılar. Bir ara İLEM adına “İslâmî STK’ların siyasileşmesi” konusunda bir araştırma yapıldı. Araştırma “siyasileşmenin islamî STK’ların misyonunu zayıflattığını” ortaya koydu. Ben o ara, yine yazdım bu “Parti ve cemaat” ilişkisindeki sıkıntılı durumu. O dönem, cemaatlerin iktidar partisi ile bütünleşiyor görüntüsü, bu yapıların islâmî misyonlarını geri plana itiyor, insanların İslâm’la ilişkisi “parti ile ilişkisinin var olup olmamasını”na göre belirlenir hale geliyordu. O günlerde “Türkiye’de Müslümanlık oranını yüzde 50 artı 1’e indirmeyin” uyarısını yaptım. Ak Parti iktidardı ve ona bir taban lâzımdı. Ak Parti yola Refah’tan farklı olarak, Refah’ta en fazla yüzde 20’ye çıkabilen toplumsal tabanı yüzde 34’lere ulaştıracak bir açılım ile çıktı. Zamanla bu rakam yüzde 49’lara ulaşacaktı.
Cemaatler – Tarikatler bütün bu 25 yıl içinde Ak Parti’nin kemik tabanı oldu, denebilir. Ak Parti, kurulu düzenin riskli yapısı içinde bu kemik tabanın desteğini ihmal edemezdi.
O yüzden Parti bu tabanın beklentilerini, hassasiyetlerini dikkate aldı, Tarikat ve Cemaatler de “Devlet”ten beklentilerini Ak Parti üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar.
Bu arada “Gülen Cemaati” ile ilişki, bir yandan çok derinlere gitti diğer yandan da zehirli bir nitelik kazandı. Cemaat Camia oldu, Camia iktidarla hesaplaşmaya girdi ve sonunda “Hizmet hareketi” diye başlayan yolculuk Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkan “FETÖ” tanımlaması ile bitti. İşin içine bir de “Darbe girişimi” dahil olacaktı.
Hatırlıyorum, Gaziantep’te beni davet eden ve “Artık Erdoğan’a beddua ediyoruz” diyen Cemaat ileri gelenlerine “Bunu yapmayın, dua edin iyiliği için” demiştim. Artık o merhalenin çoktan geçildiğini sonraları fark edecektim.
Geride belki milyonları kapsayan perişanlıklar kaldı.
İbadet, Ticaret, İhanet katmanlarına işaret edilmişti Devlet’in tepesinden… “At izi it izine karışacaktı” süreç içinde “Kurunun yanında yaş da yanacaktı” yine Devlet’ten birilerinin ifadesiyle… Olağanüstü durumlarda kimin başına ne geleceği bilinmezdi.
Süleyman Hilmi Tunahan’ın, dönemin Kur’an kuşatmasını aşmak için İstanbul – Ankara tren yolculuğunda Kur’an öğreterek başlattığı hareket yıllar içinde çok büyüdü. Türkiye içinde – dışında büyüdü.
Arkadaşım Mehmet Ali Verçin’in okuma tavsiyeleri benim için her zaman kıymetlidir.
Bir gün Muhammed Abid el-Cabiri’nin kitaplarını okuyunca zihninin açıldığını söylemişti.
Tam olarak böyle dememişti ama ben böyle yorumladım.
Bir kaç kitabını aldım. (Mehmet Ali, cömert bir arkadaşımdır, Cabiri’nin kitaplarından bazılarını bana hediye etmiş de olabilir.)
İlk olarak “Arap Siyasal Aklı”nı okumuştum. (Mana Yayınları.)
Mehmet Ali’ye hak verdim. Evet, çok şey öğrendim o kitaptan.
Cabiri’de Arap dili çok merkezi bir yerde duruyor.
Düşünceyi, siyaseti, dinin anlaşılmasını yani fıkhı etkiliyor. Etkilemekten de fazla, belirliyor.
Eş’ari ekolünün Müslümanların düşüncesine hakim olduğu kanaati bende de vardı. Bunu tahkik etmiş oldum.
Kitapta dikkatimi çeken başka bilgiler de vardı. Yeri gelince arz ederim.
Cabiri’den alacağımı aldım, bu kadarı yeterli diye düşünüyordum.
Yeterli değilmiş. Bunu da “Arap Aklının Yapısı”nın (Mana Yayınları) ilk sayfalarına göz gezdirirken fark ettim. Cabiri, ele aldığı meseleyi tartışırken beni heyecanlandıran bahislere giriyordu. Çenesi düşük bir malumatfuruş bir ihtiyar gibi değil, bir alim olgunluğu ve titizliğiyle.
Kitapta beni ilk yakalayan şu cümleler oldu.
“Eğer biz semantik ve dil etnolojisi bilginlerinin şu sıra kabul gören ve ‘herhangi bir dil dizgesi (yani dilin sadece kelimeleri değil aynı zamanda grameri ve kelime terkipleri) o dili kullanan halkın dünya görüşüne ve onu algılayış biçimine, dolayısıyla da düşünce tarzına etki eder’ şeklinde ifadesini bulan genel tezini göz önüne alırsak, sözlük anlamı araştırılan bir kelimenin delalet ettiği anlamın ancak ait olduğu dil dizgesi içinde tanımlandığı şekliyle ortaya çıkarılabileceğini söyleyebiliriz. Yine bir kelimenin sözlük anlamı o dili konuşan milletin dünya görüşünü, onu algılama biçimini ve evrende olup bitenlere ilişkin hususlardaki düşünce tarzını az çok taşıyor olması lazımdır diye düşünebiliriz.”
Ben Türkçe için Cabiri’nin bu anlattığına yakın şeyler düşünüyordum.
Bizim cümleyi kurma şeklimiz, özne, tümleç ve yüklem ya da fail, nesne ve fiil şeklindeki sıralamamız hatta sıralamayı değiştirerek bazen fiili, bazen faili, bazen nesneyi vurgulamamız, kelime üretme yöntemlerimiz, ekleri kullanma şeklimiz dünya görüşümüzü mutlaka etkiliyordur.
Ama nasıl etkiliyor?
Cabiri’nin anlattıklarından Arapların bilhassa ‘tedvin’ döneminde (Hicri 2. Yüzyıldan itibaren) kendi dilleri hakkında çok düşündüklerini, teoriler geliştirdiklerini, zaman zaman fıkıhla nahivi (grameri) özdeşleştirdiklerini anlıyorum.
Batılılar da bu alanda çalışmışlar.
Cabiri Adam Schaff’ın adını veriyor. Benim hatırımda John Rogers Searle var. Bir de Ferdinand de Saussure. Bu isimler büyük ihtimalle arkadaşım Mete Çamdereli’nin vaktiyle Kayıtlar dergisinde yayımladığı çevirilerden zihnimde kaldı.
Mete’ye bu konuyu sordum. Türkçenin düşünme, varlığı algılama şeklimizi nasıl etkilediğini, dil yapımızın dünya görüşümüze ne yaptığına dair bir çalışma yok mu?
Yokmuş.
Yapabilecek kimse var mı?
“Belki vardır ama o ben değilim.”
Daha önce değinmişimdir. Türkçenin büyük şairlerinden İsmet Özel bazen kelimelerle düşüncemiz arasındaki ilişkiye dair sözler söylerdi.
Bu ilişki makalelerine de bir ölçüde yansımıştır.
Ali Şir Nevai’nin Farsça ile Türkçeyi karşılaştırdığı Muhakemetü’l Lugateyn’i de (16. Yüzyıl) bu ilgiye hitap eden önemli bir eser olarak hatırlayabiliriz.
Bir de kulağımda kalmış. Rahmetli Oktay Sinanoğlu “Türkçe aynı matematik gibi” derdi.
Bunlar tabii ki dilimizin düşüncemizi nasıl şekillendirdiğini anlamamıza yetmez.
Türkçe hakkında böyle bir çalışma yok.
Bu gidişle öğrenemeden dünyadan göçüp gideceğiz.
Cabiri, kitabında Arap aklı dediği olguyu “Beyan, İrfan ve Burhan” başlıkları altında tahlil ediyor.
Muhammed Abid el Cabiri 2010 yılında vefat etti.
İslam düşüncesi konularını onun kadar vukufla çalışmış bir kimse yok.
Belki vardır da ben rastlamamışımdır.
Bir filozof değil. Ama çok iyi bir entelektüel.
Tarih bazen acımasızdır. Türkiye’de kitaplara yönelik kısıtlayıcı uygulamalar, meydana geldiği dönemde fazla ses getirmese bile, sonradan tarih sayfalarında en sert ifadelerle yerini alır…
Kitaplar okunsunlar diye basılır, ama okumak için para verip onları satın alanlar tarafından yok edildikleri de olur… Kendi özel tarihimde iki kez bazı kitaplarımı bu yüzden kaybettiğim oldu. O kitaplarıma hala yanarım…
Bir dönem de yurtdışında yayınlanmış kitaplardan ‘sakıncalı’ bulunanlar yasaklanır ve listeleri duyurulurdu. Bakanlar Kurulu kararıyla hem de…
Yasakçı zihniyet değişik gerekçeler altında hükmünü sürdürüyor ama…
Yayıncılıkta ‘sakıncalı bulunduğu için yasaklanan kitap’ alışıldık bir uygulamadır; hangi tür kitaplar neden yasaklanmıştır merakını duyacak olanlara, yapay zeka uygulamaları ve Wikipedia ayrıntılı bir liste sunmak için hazır bekliyor…
Aralarında Nazım Hikmet, Attila İlhan ve Rıfat Ilgaz’ın şiir kitaplarının da bulunduğu yüzlerce eser, zamanlarında ‘sakıncalı’ bulunup okurların eline ulaşması engellenmişti.
Sait Faik’in, Adalet Ağaoğlu’nun, Pınar Kür’ün, Elif Şafak’ın, Fransız Andre Malraux’un romanları da…
[Bu arada, Hekimoğlu İsmail’in‘Minyeli Abdullah’ romanı ile Necip Fazıl’ın ‘Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu: Vahidüddin’ adlı eseri ve Salman Yüksel’in çetelerle tek başına yürüttüğü mücadelesinin ürünü ‘Çetenin Kimliği’ kitabı da…]
Hatta, bizim neslin çizgi romanı Tom Miks bile yasaklamadan (1961) nasibini almıştır.
Tarihin gerçeklerden sapma eğilimine girdiği bir dönemde, Milli Mücadele komutanlarından Kazım Karabekir’in yoğun emek vererek kaleme aldığı, ‘İstiklal Harbimiz’ kitabının okur yüzü görmemesi için basılır basılmaz toplatıldığını hatırlıyorum.
Geçmişte ‘sakıncalı’ bulunarak yasaklanmış kitapların neredeyse bütünü üzerindeki kısıtlama, AK Parti tarafından 2012 yılında çıkartılan 3. yargı paketi ile kaldırılmıştı da sevinmiştik.
Kitap yasağı kapsamı içine girebilecek yeni bir uygulama galiba önceki yasaklamalara mum diktirecek…
Çeşitli gerekçelerle uzun süredir cezaevinde tutulan ve yargısı halen devam eden İstanbul’un belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, hakkındaki iddialara karşı mahkemede yapmak istediği savunmadan ibaret olan bir kitap, henüz baskısı da tamamlanmadan, yasağa muhatap edildi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine 4. Sulh Ceza Hakimliği, kitabın basılmış ve basılmakta olan nüshalarına el konulmasına karar vermiş; henüz basılmamış kitabın dağıtım ve satışı da yasak…
Bu işte bir yanlışlık olmalı.
Savunma, yargılanan her kişinin elinden alınamaz hakkıdır. Yargıda en temel ilke ‘Son söz sanığın’ ilkesidir.
Necip Fazıl’ın şiirlerini kasete okuyan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ünlü şairimizin çok sayıdaki kitapları arasında bir de yargılandığı önemli davalardaki savunmalarını içeren ‘Müdafaalarım’ adlı bir kitabı olduğunu biliyordur.
Türklüğe hakaret (1947), Rejimi kötüleme (1947), Şapka (1950), Malatya suikastı (1952), Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir (1965), 5816 sayılı kanuna muhalefet (1968) ve TCK 163. maddeyi ihlal (1969) davalarına ait savunmaları okunmaya değer…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren yetkisini kullanmadığı için, mahkumiyet aldığı Vahidüddin kitabından dolayı, vefat etmeseydi, Necip Fazıl’ın cezaevine gireceğini de bilir.
İleri yaşına rağmen…
Kurulurken, bir çok başka konuyla birlikte, ‘3 Y’ diye bilinen kuralın ilk ‘Y’si olan, ülkemizin bir daha yasakçı bir zihniyete teslim edilmemesini sağlayacak yayın özgürlüğünü getirme kararlılığını ilan etmişti AK Parti.
[Maalesef, Türkiye bugün, hiç hak etmemesi gereken ağır dış eleştirilere bu yüzden muhatap.]
Kitaplar yasaklanınca sanıldığı gibi erişilmez hale mi geliyor?
Gazeteci kökenli günümüzün milletvekili Ahmet Şık’ın ‘İmamın Ordusu’ adını taşımak üzere yazdığı kitap için el koyma kararı verilince, dijital ortamda ‘Dokunan Yanar’ adıyla kendine yer bulmuştu.
Kitapların yasaklamayla okur eline geçmeyeceği inancı büyük bir yanılgı.
Cambridge Üniversitesi 1209 yılında kuruldu. Oxford’da bir cinayet üzerine patlak veren olaylardan kaçan bir grup akademisyen ve öğrenci Cambridge’e gelerek barakalarda konferanslar, dersler vermeye başladılar, ‘universitas’ kurdular. 22 yıl sonra Kral III. Henry tarafından resmen tanındı.
Avrupa’da 11. ve 12. Yüzyılda ortaya çıkan ilk ‘universitas’lar, Bologna, Oxford, Cambridge, Paris vb. hemen tamamen papazlar tarafından kurulmuştu. Fakat bu papazlar teoloji tartışmalarına, kutsal metinler ve Aristo metinleri üzerinde tartışmalara düşkün insanlardı. Gramer, matematik, hitabet ve Roma hukuku gibi seküler dallar da bunların ders konularıydı.
Bu sayededir ki Farabi’yi, İbni Rüşd’ü, İbni Sina’yı, matematikte Harizmi’yi, fizikte İbn Heysem’i vb. Latinceye çevirip okumaya, tartışmaya başladılar… Sonrası malum.
‘BATI HAYRANLIĞI’
Hukukçu dostum Doç. Dr. Ramazan Arıtürk bu yaz Cambridge’e giderek uzun süre kaldı, tetkikler yaptı, ekopolitik.org sitesinde izlenimlerini yazdı.
Yazdıklarına gelen tepkiler önemlidir, Türkiye’deki yaygın bir hissiyatı yansıtır. Evet hissiyat, “fikir” değil.
Bu tepkilere göre, Arıtürk, Cambridge’de âdeta ‘aydınlanmış’ bir Doğu aydını tavrıyla hareket etmişti, İngiliz kültürünün reklamını yapmıştı, Cambridge’in arkasındaki sömürgeci geçmişi saklıyordu…
Eleştirenler, Cambridge’in Osmanlı vakıf ve medrese sistemini kopyaladığını, Batı biliminin İslam dünyasından aşırılan bilgiler üzerine kurulduğunu söylüyorlardı.
Batı Üniversitelerini anlatmak, gençlerimizi Batı’ya özendirirdi, bunu yapmamak lazımdı. Özetle klasik suçlama; “Batı hayranlığı.”
Ben de bazı okur tepkilerinden biliyorum. AİHM kararını okuyup içeriğini tartışmak yerine “bunlar bize düşman, Haçlı zihniyeti” gibi suçlamalar… Bu suçlamalara emperyalizm, oryantalizm ithamları eşlik eder.
BİLİM VE EMPERYALİZM
Bu tepkilere kızmamak, tahlil etmek gerekir. Ramazan Arıtürk de yazısında tahlil ediyor. Cambridge’in 1209’da kurulduğunu hatırlatıyor.
Osmanlı’nın kuruluşu 1299’dur.
İngiltere gibi İspanya ve Portekiz’in de sömürge imparatorluğu kurduğunu ama bilimde aynı performansı gösteremediklerini hatırlatan Arıtürk’ün yazısından şu paragrafı aktarmakla yetiniyorum:
“Osmanlı İmparatorluğu, Fransa ve Rusya da geniş coğrafyalar üzerinde hâkimiyet tesis etti. Ne var ki sömürge veya hakimiyet ya da elde edilen servet, kendiliğinden Newton’u, Darwin’i, Maxwell’i, Turing’i veya Keynes’i yetiştiren bir akademik düzen meydana getirmedi. Para önemlidir; fakat paranın kurumsal hafızaya, araştırma özgürlüğüne, liyakate ve kuşaklar arasında aktarılan bir bilim geleneğine dönüştürülmesi başka bir meseledir.”
Bütün mesele bu… Batı emperyalizmi gücünü Bilim ve Sanayi devrimlerinden aldı. Müslümanların da güçlenebilmesi için tek yol, bu bilim zihniyetine ve endüstriyel zihniyete sahip olmaktır. Bunu da Batı’dan öğreneceğiz.
İBN RÜŞD ÖRNEĞİ
Batı’nın 10. Yüzyılda başlayan zihniyet uyanışında, Müslümanların rolü büyüktür. Bütün bilim tarihlerinde yazılıdır bu.
Bu konuda Prof. Bekir Karlığa hocamızın “İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri” adlı bilimsel araştırmasını okumak şarttır. İkinci baskısı genişletilmiş iki cilt 2025’te çıktı. (Mahya Yayıncılık). Orada yazar, 9. Ve 10. Asırlar Avrupa’sındaki “Müslümanları taklit modası”nı anlatır. (Cilt 1, s. 117 vd.)
Avrupa üniversitelerindeki “İbn Rüçdcülük akımı”nın orada akılcılığın kapısını açtığını anlatır.
Fakat, İbn Rüşd’ü Müslümanlar unuttu. İbn Rüşd’ün başına gelenleri bir okumalısınız.
Prof. Karlığa’nın yazdığına göre İbn Rüşd’ün felsefeyi savunan Tehafüt adlı kitabı Avrupa’da 1497-1576 arasında 12 defa matbaada basılmıştı. İstanbul kütüphanelerinde ise sadece 4 adet elyazması vardı. (sf. 319-320)
Zamanımızda artık İbn Rüşd yayınları artmaktadır. Bu memnuniyet vericidir.
Zamanımızdaki sorun, dokuz yüzyıldır İbn Rüşd’e kapanan zihinlerin bugün modern bilim zihniyetine soğuk bakmalarıdır.
Modern bilim deyince, buna hukuk da dahil; Montesquieu ve Beccaria ile Newton aynı ‘Aydınlanma’nın çocuklarıydı.
CUMARTESİ YAZILARI
Demokrasi insanoğlunun eski icatlarından biri, “modern çağda ortaya çıkmış bir yönetim tarzı” değil. Dahası, antik devirlerde yalnızca Yunan şehir devletlerinde değil, benzer sosyolojik özelliklere sahip başka yerlerde de bir çeşit demokrasi vardı.
“Yunan mucizesi”nin doğumundan asırlar önce Suriye’de ve Mezopotamya’da önemli kararların belirli danışma meclislerinde alındığı biliniyor. Yine de hem demokrasiyi sistemleştirenler hem de demokrasinin sistematik eleştirisini ilk defa yapanlar, bildiğimiz kadarıyla, Yunanlardı.
Platon ve Aristoteles başta olmak üzere Grek filozofları demokrasiyi bizim gibi “en mükemmel yönetim sistemi” olarak görmüyorlardı. Demokrasi ciddi riskler barındıran bir sistemdi. O dönemde henüz denge-denetleme, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi mekanizmalar ortada olmadığından Yunan demokrasilerinde en büyük korku seçilmiş yöneticilerin monarka dönüşmesiydi. (Bugün var olan “denge-denetleme, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi mekanizmalar” demokrasi adına ne ölçüde güvence teşkil ediyor, o da ayrı mesele…)
Hem sıradan vatandaşlar hem de toplumun seçkinleri bu konuda fazlasıyla duyarlıydı. Bu tehlike karşısında birtakım önlemler de geliştirmişlerdi. Söz gelimi Atina şehir devletinde çok güçlenip potansiyel bir tehdit oluşturduğu düşünülen kişilerin 10 yıl süreyle şehirden sürülmesi uygulamasına “ostrakismos” deniyordu.
Bu amaçla yılda bir gün şehir meydanında oy kullanmak üzere toplanan vatandaşlar istedikleri isimleri kırık çömlek parçalarına (ostraka) yazdıkları için uygulama böyle adlandırılıyordu.
Üç beş oyla sürgün kararı verilmiyordu tabii. Bir kişinin şehirden sürülmesi için en az 6 bin vatandaşın oy kullanması gerekiyordu. (O dönemin Atina’sında oy kullanma hakkına sahip olan yetişkin erkek vatandaşların sayısı 40 bin civarındaydı.)
Plutarkhos’un aktardığına göre, böyle bir oylama sırasında, okuma yazma bilmeyen “hırpani kılıklı” bir Atina vatandaşı elindeki çömlek parçasını meydandaki birine uzatır ve üzerine “Aristides” yazmasını ister. Ne var ki adamın çömlek parçasını uzattığı kişi Aristides’in ta kendisidir.
Dürüstlüğüyle tanındığı için Adil Aristides denilen ünlü devlet adamı hiç renk vermez ve sorar: “Aristides’in sana ne kötülüğü dokundu ki sürülmesini istiyorsun?”
Vatandaş cevap verir: “Hiçbir kötülüğünü görmedim, zaten kim olduğunu bile bilmiyorum ama nereye gitsem herkesin ‘Adil Aristides, Adil Aristides’ diye herifi övüp durmasından bıktım!”
Aristides ses çıkarmadan çömleğe kendi adını yazar ve köylüye geri verir. Oylama neticesinde de şehirden kovulur.
“Demek ki Adil Aristides’in adını duymaktan bıkanlar az değilmiş” diyeceksiniz… Aslında oylamanın sonucu üzerinde -Themistokles başta olmak üzere- siyasi rakiplerinin yaydığı “Kral olmaya hazırlanıyor, ölene kadar başta kalmak istiyor” şeklindeki söylentiler etkili olmuş görünüyor. Ne var ki bu bilgiyi bize aktaran Plutarkhos’a sorarsanız, Atina halkının kendilerinden üstün birinin ulaştığı şöhret ve itibar karşısında duyduğu kıskançlıktır asıl sebep.
Elbette böylesi ciddi bir iktidar değişikliğini yalnızca kıskançlığa bağlamak pek akla uygun görünmüyor. O günkü toplumda yönetimden duyulan memnuniyetsizliğin daha somut gerekçeleri olmalı.
En az altı bin kişi tarafından çömlek parçaları üzerine adı yazılan Adil Aristides, anlaşıldığına göre, kendisine halkın verdiği yöneticilik görevini tanrısal bir misyon olarak görme eğilimindedir. Bu da tarihin her döneminde her yerde rastlanan bir şey.
Plutarkhos’un anlatımıyla, “Aristides şehirden ayrılırken ellerini gökyüzüne kaldırarak, Atinalıların bir daha kendisine ihtiyaç duymamaları için dua etti.”
AİHM son kararında bir kez daha, yerel mahkemelerin “kötü niyetli olarak Kavala’yı özgürlüğünden mahrum bıraktığını” söylüyor ve serbest bırakılmasını istiyor.
Evrensel hukukun yasal, meşru ve asli temsilcisi böyle söylüyor.
Türkiye’de siyasi meşrebi ne olursa olsun, akli selim sahibi insanların büyük bir çoğunluğu da böyle düşünüyor. Hakkaniyetli insanların vicdanı bu sesi veriyor.
Kavala’nın mahkumiyetin arkasında yatan, Gezi olaylarının hükümeti devirmek için planlanmış bir kalkışma olduğu iddiası karşılıksız ideolojik tez. Bu tezi iktidar tasarladı, ilan etti ve resmileştirdi. MGK gibi devlet kurumları tekrar ettirdi, iktidara meyilli savcılar mutlak bir gerçekten söz edermiş gibi iddianamelere koydular, mahkemeler kararlarını buna göre ve bu gerekçeyle verdi. Bunu yapmayanlar görevden alındı. Otoriterliğin en çıplak tanımıydı bu.
Otoriter siyaset oyunun ilk böyle oynandı, oyun hala devam ediyor…
Bugün Türkiye’de yargının siyasi iktidarın adli şubesi haline gelmesinin en büyük göstergesi bu oyun ve Kavala’nın durumu.
Kendi dönemine ve fikrine uygun tarihli açıklama yaz, uydur. Buna karşı çıkanın başına çorap ör. Bunu devlete ve yargıya dayat. Ve buna uygun suç ve suçlu üret.
Osman Kavala’nın durumu tam olarak budur.
Bu böyle oldukça, böyle kaldıkça, Türkiye’nin global piyasada değeri ne olursa olsun, kimse demokrasiden söz edemeyecektir. Türkiye’nin demokratik eksiklikler ve yargı-iktidar ilişkileri dış eleştiriye açık olacaktır.
Modern yakın tarihte bu ideolojik kurguların, ona uygun yargı ve cezaların onlarcası var, doğudan batıya, tüm otoriter düzenlerde.
Bu rezaletin bir doğrulama, toplumun bir kısmın, sözde anlatılma maskaralığı var. O Türk icadı değildir, ama şimdi bizde revaçta.
Bu uygulamaya gelen eleştiriler, hala ülke dışındaki kurumlardan geliyorsa, bağımsızlık veya iç işlere siyasi amaçlarla müdahale kalkanına çarpar. Anayasa Mahkemesi kararlarının iktidar tarafından tanınmadığı, alt mahkemelerce uygulanmadığı, devletin danışmalarının bu durumu mili mücadele olarak adlandırdığı bir ülkede şaşıracak ne var diyeceksiniz…
Yok.
Ama yine de söyleyelim:
AİHM’in Kavala’yla ilgili tüm kararları bununla karşılaştı.
İronik ama, AİHM kararları Kavala’nın durumunu sanki daha zora soktu.
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum işi, son AİHM kararından sonra daha da ileri gözetirmiş bulunuyor.
Kararı veren mahkemeyi, onun bağlı olduğu sistemi uyarıyor. Biz ayrılırız, biz ayrılırsak siz de çökersiniz diyor (her ne demekse)…
Söyledikleri, yazdıkları şunlar: “Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye zorlanıyor. Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse bu durumun kaçınılmaz hale geleceğini tüm muhataplar bilmelidir…”
Şunu da ekliyor:
“Öncelikle belirtelim ki milli yargı bağımsızlığı ülke içinde yasama, yürütme erkleri ve çeşitli güç odakları karşısında bağımsızlık olduğu gibi aynı zamanda ülke dışındaki kuvvetlere ve mercilere karşı da bağımsızlık demektir. Uluslararası sözleşmeler ve merciler ulusal yargının bağımsızlığını ve asli olma özelliğini ortadan kaldıracak yahut ulusal yargıyı zaafa uğratacak şekilde konumlandırılamaz ve böyle yorumlanamaz. Önemle vurgulanmalıdır ki; asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir…”
Şunu hatırlatarak bitirelim. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. Maddesi, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz…” diyor.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ondan doğan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu madde kapsamındadır.
Ne yapıldığı ortada…
Oyun devam ediyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek kibar siyasetçi tabii, nafaka lâfını kullanmıyor. Her vatandaşa asgari gelir düzeyi sağlayacak bir devlet güvencesi olarak anlatıyor.
Resmi adı GETAD, Gelir Tamamlayıcı Aile Desteği. Kısaca vatandaşlık maaşı diye biliniyor.
Ben ise vatandaşa devletten yoksulluk nafakası bağlamaya benzetiyorum.
Siz isterseniz, hep seçime ayarlı bir müjde olduğu için seçim nafakası gibi de düşünebilirsiniz.
Hâneler için geçimlik bir asgari gelir düzeyi belirlenecek. Eksik maaşların üstünü de devlet, sosyal yardımla tamamlayacak.
Sorun şu ki, yoksulluk nafakası bekleyenlerin gözü yollarda kaldı. Ara ara sesi geliyor, kendi bir türlü gelemedi.
Şimdi yeni bir haber var. Bakan Şimşek, milletvekillerinin soru önergesine cevaben nasıl çalışacağını açıklamış ama ne zaman? Yine gün ve ayıyla bir tarih vermiyor. Ayrıca anlatıyı da biraz değiştirmiş.
Şimşek’e sorarsanız; uyguladıkları ekonomi programı sonuç vermeye başladığından, sağladıkları ekstra refah artışını toplumun tüm kesimlerine âdil bir şekilde dağıtmayı amaçlıyorlar.
Bu durumda GETAD, kötü ekonomi yönetiminde halkın yoksullaşmasının bir sonucu değil. Sadakayı bölüştürerek günü kurtarma çözümü gibi geliştirilmedi. Ya ne? Bir ekonomik başarının meyvesi, zenginleşmenin halka âdil dağıtılması için düşünülen bir şahlanma modeli oluyor.
Şimşek, fazla refahı paylaştırmak maksadıyla bütçeden sosyal desteklere ayrılan payda ciddi bir ivme yakaladıklarını söylemiş. Devlet yardımları 2002 yılında bütçenin yüzde 1,3 oranındayken 2026’da yüzde 4,8 seviyesine ulaşacaklarını gururla öngörüyor.
Kibarlığından hep; yoksullukla mücadele vaadiyle çıktığımız iktidar yolculuğunda devlet yardımına muhtaçların sayısını nereden alıp tâ nerelere getirdik, bu ekonomik kalkınma mucizesi bizim mi diyecekti?
Devletin baktığı, sosyal yardıma bağımlı hâne sayısı 2 milyonun altından 5 milyona geldiyse bu, yoksul sayısını azaltacakken patlatarak yoksullukla mücadeleyi başaramadığımızı gösterir, diyecek hâli yok.
Çarkları çevirmek için yurt dışından yana yakıla para ararken nereden bulup da ‘eksik maaşların üstü devletten’ ağalığı yapacaklar? Bir de onu izahla mı uğraşsın? Her zamanki kibarlığı üstünde, fazla refahı halka dağıtma jesti olarak sunuyor.
Türkiye Yüzyılı’nın bereketini halkımız da bütün kibarlığıyla yaşayacak demek.
Ama zamanını sormayın...
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından şu an simülasyon ve test aşamasındaymış. İlgili yasal düzenlemeler Meclis’ten geçince hızla vatandaşın emrine, hizmetine takdim edeceklermiş.
En son temmuzdaki AK Parti kampında ayak sesi duyulmuştu. Şimşek, ekimde Meclis açılınca düzenlemenin geçirileceğini açıklamıştı.
“Nerede kaldı şu vatandaşlık maaşı” başlığıyla aktarmıştım.
Oysa okuduğum haberlerde Şimşek bu kez ekimden, bağlayıcı bir zamandan söz etmiyor. Takvim belirsiz. Belli olan tek şey, etkisini simülasyonla analiz ettikleri.
Kibarca etsinler tabii, nâzik konu, aceleye gelmez.
Hazır, sanal ortamda gerçek hayata etkilerini test ederken ısrarla sorup durduğum bazı hususlara da baksalar bir zahmet.
Aslında iktidarın 2023 seçim vaadiydi. Hemen o yaz başlayacaktı. Eksik kalan hâne gelirlerinin üstü 500 dolara tamamlanacak, deniyordu.
Beklentiye sokulan fakir fukara, bu vaade oy verdi ama 3 yıldır hâlâ vaat edileni alamadı.
Seçimden 2 yıl sonra kasım 2025’te müjde tazelendi. Kısmetse inşallah seneye, 2026’da artık devreye girecekti.
Takvim nihâyet belirlenmişti. Bu yaz pilot uygulamayla prova edilecek, 2027’de de tüm Türkiye’de yürürlüğe sokulacaktı.
O yazın sonundayız ve takvim yine belirsiz. Pilot illerde provanın yeriniyse simülasyon aldı.
Ne zaman geçilecek, seçime üç kala mı, bir.
Eksik gelir hangi rakama tamamlanacak, iki.
Hem geçilse bile ‘eksik maaşların üstü devletten’ modeli nasıl sürdürülecek? Karadeniz gazıyla Gabar petrolü yeter mi, üç.
Finanse edecek petrolünüz, gazınız yoksa demokrasi ve hukuk açığını yoksulluk nafakası bağlayarak kapatabilir misiniz, dört.
Avrupa’yla tarihimiz boyunca kavga etmişiz. Her tarafıyla değil. Mesela Almanya’yla pek kavgamız olmamış. Kavgamız olmamış ama ne zaman ittifak ettiysek başımız belaya girmiş!
Zamanla Avrupa kuvvetlenmiş, biz zayıf düşmüşüz.
Zayıf zamanlarımızda Avrupa canımıza, toprağımıza kastetmiş.
Zafiyetimizi tedavi için Avrupa’dan birtakım yöntemler, birtakım kurumlar ithal etmişiz.
İlk kuşak İslamcı büyüklerimizin “Avrupa’nın ilmini, fennini alalım, ahlakını almayalım” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşımları dikkat çekicidir. Bu yaklaşım bizim zihnimizde de uzun bir süre ikamet etmiştir. Fakat bizdeki ahlaki zaafları, üçkağıtçılığın çeşitlerini, yolsuzlukta muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkışımızı gördükten sonra, “ilmini, fennini alamadınız, bari ahlakını alsaydınız” diye düşündüğüm olmuştur.
Şunun farkındayım; kullandığım her cümlenin tartışılır tarafları var.
Avrupa kendine Müslüman. Ya da kendine Avrupalı.
Geçmişte bize çok kötülükleri olmuş.
Geçmişte kendisine de kötülük etmiş.
Fakat kendi içindeki çetin, şiddetli, kanlı çekişmelerden sonra bazı medeni normlara ulaşmış.
O normlardan bazıları bize lazım.
Mesela Avrupa’ya ihraç ettiğimiz tarım ürünleri bazen AB’nin kendisine uyguladığı sağlık, temizlik standartlarına uymadığı için iade ediliyor.
Muhtemelen biz aynı sağlıksız ürünleri iç piyasada aynı titizlikle kontrol etmediğimiz için kemali afiyetle yiyoruz.
Aynı standartlar bizim ülkemizde de uygulansa kötü mü olur?
İlaçlı domates, ilaçlı şeftali, ilaçlı fasulye yemesek?
Bu standardı Avrupa bize dayatırsa direnmemiz mi gerekiyor?
Ya da kamuda şeffaflık. Devlet yetkilileri devlet imkanlarını kullanarak kendisine yakın gördüğü şirketleri, insanları zenginleştiremesin.
Mesela şeffaf bir ihale düzenimiz olsun. Yakinimiz olan değil de hak eden ihaleyi kazansın. Hak ediyorsa yakinimiz de kazansın.
Avrupa normlarına bu konuda uymamız istenirse Avrupa’ya boyun eğmiş mi oluruz yoksa kendimizi terbiye etme yönünde bir adım mı atmış oluruz?
Ya da işkenceyi kaldırınca -artık ne kadarını kaldırabildiysek- Avrupa’ya taviz mi vermiş oluruz yoksa kendi vatandaşlarımıza insanca muamele mi etmiş oluruz?
Ya da yargı mekanizmamız kâğıt üzerinde değil gerçekten bağımsız ve tarafsız hale getirilse, adaleti dağıtırken bir gözüyle iktidarın tasvibini kollamasa, iktidarın sevdiği suçluları kollayıp sevmediği masumları kovalamasa memleketimizde kişi başına düşen adalet miktarı azalır mı çoğalır mı?
Avrupa bizden bizim faydamıza olmayacak bir şey istediği zaman direnmemiz anlaşılır bir şey.
Fakat tuhaf bir şekilde memleketimizdeki insanların aldığı hizmetin kalitesini yükselten bir şey istediğinde ayranı kabaran tiplerimiz az değil.
Biz bağımsızmışız, bize karışamazlarmış, şöyleymiş böyleymiş.
Oğlum, bağımsız olsan bağımsız davranırsın, bir yere göbeğinden bağlısın ki patronunun düdüğünü öttürüyorsun.
TBMM 2004 yılında AK Parti’nin öncülüğünde, Anayasa’nın 90. Maddesine “Milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağına” dair bir ilave yaptı.
Bu ilave Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının iç hukuka üstünlüğünü kabul ediyordu. Bu kabulde devletin hakkını koruyan düzenlemelerin karşısında bireyin haklarına öncelik veren bir duyarlılık etkili olmuştu.
Devlet bireyin hakkına tecavüz etmesin. O dönemdeki ‘devlet aklı’ böyle düşünüyordu.
Devletin aklı gel-git olabiliyor.
AİHM’nin Osman Kavala hakkında verdiği hak ihlali kararına yönelik tepkiler bu gel-gitler hakkında fikir verebilir.
AİHM 2017’den beri cezaevinde tutulan iş adamı Osman Kavala’nın haklarının ihlal edildiğine hükmetti.
(Kavala 9 yıldır hapiste. Bu 9 yılda çeşitli düzenlemelerle cemiyetin içine salıverilen canilerin her türlü mürtekibin haddi hesabı yok.)
Devlet AİHM’nin bu doğrultudaki kararlarını uygulamamayı prensip haline getirmiş.
Selahattin Demirtaş’ı da AİHM kararlarına rağmen içeride tutuyor.
Bir dostum, ABD başkanı Donald Trump İran savaşı konusunda ne zaman bir mesaj yayınlasa, başını sallayıp ‘‘Yine birilerini zengin ediyor’’ demekten kendini alamıyor…
‘‘Savaş bitmek üzere, anlaşma yakın’’ dediğinde de, İran’da taş taş üstünde bırakmayacağını duyurduğunda da ekonominin dengeleri bozuluyor çünkü…
Petrolün fiyatı bir yukarı bir aşağı gidiyor, borsalarda hisseler sapıtıyor, Amerikan tahvilleri de bu gelişmeden olumsuz nasibini alıyor…
Trump’ın ne diyeceğini herkesten birkaç dakika önce öğrenen her iki durumda da milyonlar kazanabilir…
Oğulları, kızları, akrabaları, hısımları ile arasında bir bağlantı aracı herhalde vardır. Ancak, Trump, bu fırsatı daha geniş kitlelere de tattırmanın bir yolunu buldu. Elon Musk ile arasının açıldığı günlerde kullanımından vazgeçtiği Twitter/X platformu yerine, kurduğu ve en büyük hissedarı olduğu ‘Trump Media’ firmasının oluşturduğu Truth Social adını taşıyan platformunu görüşlerini açıklamada tercih eder oldu Trump.
Şimdi orayı da kendisine para kazandırma aracı haline getirdi; Trump, Media Trump’ın Truth Social’daki paylaşımlarına başkalarından önce erişmek isteyen ticari müşteriler için ayda 100 bin dolara kadar ücret alan bir veri hizmeti başlattı.
Yanlış okumadınız: Trump mesajlarını başkalarından önce öğrenmeyi isteyenlerden para topluyor…
Hem de 100 bin dolara kadar bir rakam ve her ay…
Şimdiye kadar on abone kaydedilmiş, ancak zaman içinde para ödeyenlerin artacağına güveniliyor…
On abonesi olsa 1 milyon dolar, 100 abonesi olsa 10 milyon dolar ve her ay…
Ufak olsa bile, ‘kısa günün kârı’ olarak düşüyor olabilir…
Vaktiyle şirketleri birkaç kez iflas tehlikesi geçirmiş bir işadamıydı Trump ve o yüzden kendisinden mali durumunu açıklaması her istendiğinde işitmezden gelmişti. Bir daha o duruma düşmek istememesi doğal ve zaten şimdilerde dünyanın en zenginleri arasında sayılıyor…
İran savaşının kolay kolay bitmeyeceği öngörümü birkaç kez yazdım ya, o tespitimde, İran’da yönetime hakim olan kadronun ABD’yi dize getirme fırsatı ele geçirmişken ihtilafı uzatabildikleri kadar uzatma amacıyla hareket edecekleri kanaatimin rolü var.
ABD’nin 39. başkanı Jimmy Carter’ı 1980 seçiminde rakibi olan Ronald Reagan karşısında hezimete uğratmada en ciddi rolü oynayanlar İran’lı öğrencilerdi; o günün öğrencilerinin pek çoğu şimdi İran devletinin yöneticileri durumundalar; onların ABD’nin 47. başkanını 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinde hezimete uğratmadan ‘hoh’ demeyeceklerinden eminim.
Hatta, belki 2028 başkanlık seçimine kadar…
Konu üzerinde düşünürken, dilimizde ‘‘Karun kadar zengin’’ biçiminde ifadesini bulan, zamanının en zengin adamı, Lidya hükümdarı Karun’un başından geçen olay geldi.
Dini kutsal kitaplarda da ‘Karun’ adı geçiyor, ama zengin hükümdar olan başka biri. Milattan önce 560 ile 546 yılları arasında yaşamıştı Karun (Kroisos) ve tahta geçtiğinde 35 yaşındaydı. Ülkesi altın madeni zengini olduğu için o da zamanının ‘en zengin hükümdarı’ olarak biliniyordu.
Hemen her tasarrufunda bir kâhine danışma ve onun kendisine verdiği öğüde uyma alışkanlığına sahipti.
Karun döneminin en güçlü devleti olan ve sınırlarını Lidya’ya kadar genişleten Pers İmparatorluğu’na (İran) savaş açmayı düşünüyor, fakat bir yandan da açacağı savaşın sonucundan emin olamıyordu.
Her zaman böyle durumlarda ne yapıyorsa yine öyle davrandı: Kâhine danıştı…
Danıştığı kâhin, kendisine, ‘‘Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluk yerle bir olacak’’ kehanetinde bulundu. Karun bu öngörüyü, saldırısıyla Pers İmparatorluğu’nun sonunu getireceği olarak algıladı ve savaşı başlattı.
Kâhinin kehaneti tuttu, ama savaşın sonunda varlığı sona eren, Karun’un başında bulunduğu Lidya Krallığı oldu.
İki ordu MÖ 546 yılında karşılaştı. Karun ülkesinin başkenti Sart’a çekilmek zorunda kaldı. Pers Kralı Kiros kenti kuşatarak Lidya egemenliğine son verdi.
[Lidya’nın başkenti olan Sart, günümüzde ülkemizin Manisa kentinin Salihli ilçesinde; harabeleri gezilebiliyor.]
.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala’nın 2019 tarihli AİHM kararının ardından, devam eden tutukluluğu ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla sonuçlanan ceza yargılamasına ilişkin ‘hak ihlali’ kararı vererek serbest bırakılmasını istedi.
Kısacası AİHM diyor ki:
-Osman Kavala’nın İfade özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ihlal edilmiştir.
-Adil yargılama hakkı ihlal edilmiştir.
-Gezi Parkı gösterilerine ve sivil toplum faaliyetlerine verdiği destek nedeniyle cezalandırılması da toplantı ve örgütlenme özgürlüğünün ihlalidir.
-10 Aralık 2019’dan sonraki özgürlükten yoksun bırakılmasının tamamı keyfîdir, siyasi nedenlerle tutuklanmıştır.
-Hakkında verilen ve koşullu salıverilme imkânı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı ihlal edilmiştir.
AİHM’nin 2019’da Kavala ile ilgili verdiği “derhal serbest bırakın” kararına uymadık, şimdi yeni bir ihlal kararı daha verdi. Muhtemelen iktidar, bu karara da uymayacaktır.
Nitekim Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM’in Kavala hakkında verdiği kararın ardından değerlendirmelerde bulunan Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor’u hedef alarak “AİHM de Amor da haddini bilsin!” şeklinde bir tehdit açıklamasında bulundu.
Uluslararası sözleşme ve kararların ulusal yargının bağımsızlığını ortadan kaldıracak biçimde yorumlanamayacağını belirten Uçum, AİHM kararına öylesine öfkelenmiş ki “AİHM siyasi proje kararlar verdikçe Türkiye için hiçbir kıymeti kalmıyor” diyerek adeta AİHM’ye meydan okudu.
Cumhurbaşkanının danışmanı ya AİHM’nin Türkiye için ne anlam ifade ettiğini bilmiyor ya da bile bile Türkiye’nin demokratik dünyadan tümden kopuşu için özel bir görevi yerine getiriyor.
Oysa bizzat AK Parti iktidarı 2004 yılında CHP’nin de desteği ile anayasanın 90. Maddesinde değişiklik yaparak AİHM’yi iç hukukumuzun bir parçası haline getirerek devrim niteliğinde bir hukuksal değişimin altına imza atmıştı.
Ama talihsizliğe bakın ki şimdi o AK Parti iktidarı, hukuk alanında kendi yaptığı devrim niteliğindeki işleri yerle bir ederek Türkiye’yi adeta ‘vesayet’ dönemlerine geri götürüyor.
Türkiye her ne kadar kağıt üzerinde hala bir ‘hukuk devleti’ olsa da son yıllarda hukukun yok edildiğini, neredeyse bütün toplum kesimlerinin adalete hasret bırakıldığını yazmaktan o kadar yorulduk ki…
Hukuku ve adaleti yok ettiğimiz için iç barışı tahkim etmeyi başaramadık ama iktidarın hiç umurunda olmadı, üstelik adaletsizliğin zirve yapmasından da hiç yorulmadı…
Hukuk ve adaleti yok ettiğimiz için ülke olarak ‘güven’ duygusunu kaybettik, bu yüzden de ekonomik krizden kurtulamıyoruz, fukaralık giderek derinleşiyor.
Doğrusu bu tabloyu görünce gayri ihtiyari “acaba Orta Asya’da bir bakıma hayatın temelini oluşturan çadır yaşamına geri dönmeye mi çalışıyoruz” diye sormak geliyor insanın içinden…
Malum çadır, Türklerin at sırtında taşıdıkları evleriydi. Yani göçer hayat yaşayan Türklerin evleri, obaları, şehirleri çadırlarıydı. Çadırların taşındığı veya üzerinde çadır kurulu olan yüksek arabaları vardı. Keçe, hayvan derileri veya dokumadan yaptıkları çadırların büyüğüne yurt denirdi. Yurt kelimesi günümüzde anlam genişlemesine uğrayarak vatan anlamına dönüşmüştür. Ve eski Türklerin en önemli yaşam alanını çadırlar oluşturuyordu.
Herhalde henüz medeniyete intikal edemediğimiz o çadırlı hayatı özlüyor olamayız. Kaldı ki o günlerde bile toplum hayatını tanzim eden kurallar ve yasalar vardı. Mesela büyük ordularla fetihten fetihe koşan Cengiz Han, aynı zamanda kurduğu düzenle de efsaneleşmiştir.
Cengiz Han Moğol kabilelerini birleştirirken sadece askeri güce değil, adalete de dayandı. Kurduğu hukuk sistemi rastgele emirlerden oluşmuyordu. Her kural, bozkır hayatının gerçek ihtiyaçlarına göre belirlenmişti. Emirleri yazılı hale getirerek herkesin uyması gereken ‘Cengizhan Kanunları’nı oluşturdu. Cengiz Han’ın kurduğu bu düzen, tarihin en etkili sistemlerinden biri olarak kabul edilir.
From the publisher's feed