KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Hafize Gaye Erkan adına ben niye utanıyorum? İsmet Berkan

    Başkası adına utanmaktan daha fenası yok herhalde.

    İngilizcede bu hisse ‘cringe’ deniyor. Z Kuşağının çok kullandığı bir kelime.

    Hayattaki her duygu durumuna karşılık bir kelimesi bulunan Almanca’da bu hisse ‘Fremdschämen’ deniyor.

    İnsana kendi utançlarının yeteceğini düşünenlerdenim. Bunun üstüne bir de başkaları adına, onların sözleri ve davranışları yüzünden utanmak eklenince, insan üstüne bütün dünyanın yükü yüklenmiş gibi hissediyor.

    Biraz geri döneceğim…

    Herkes gibi ben de 9 Haziran 2023’te Gaye Erkan Merkez Bankası Başkanı olarak atandığında şaşırdım. Bu ismi bir yerden biliyordum ama nereden?

    Kısa bir araştırma nereden hatırladığımı ortaya çıkardı. Küçük bir Amerikan Bankası olan First National Bank’te bir dönem eş başkan olarak görev yapmıştı ama banka batıp ABD’nin TMSF’si olan kuruma devredilmezden birkaç ay önce görevinden ayrılmıştı.(2021) O dönem The Wall Street Journal’da hakkında iddialarla dolu bir haber okumuştum ama sonra Erkan’a bir şey olmadı.

    2022’de Amerika’nın orta-küçük boylu emlak finansman şirketlerinden biri olan Greystone’a CEO oldu ama bu macerası da 6 ay bile sürmedi.

    Mühendis ve matematik kökenliydi, sonra Princeton Üniversitesinde finans mühendisliği alanında doktora yaptı. Ayrıca Harvard’ın ünlü iş idaresi okulundan da MBA derecesi vardı. Kağıt üzerinde çok parlaktı ama nedense işlerinde dikiş tutturamıyor, hep bir yanı gölgeli kalıyordu.

    Hakkında bu bilgileri öğrenip bu kanaati edinince merak etmeye başladım: Gaye Erkan’ı acaba Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a kim tavsiye etmişti?

    İlk şüphelenilen isim Mehmet Şimşek’ti elbette, kendi ekibini kurmak istemişti ve ekibin en önemli ayağı Merkez Bankası Başkanı olacaktı elbette. Ama sonradan bu kanı değişti; Mehmet Şimşek bu atamadan (ve bu arada eski Başkan Şahap Kavcıoğlu’nun da BDDK’nın başına gelmesinden) çok da memnun olmadığını belli etti.

    O sırada Gaye Erkan’ı Baykar’ın CEO’su, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın da ağabeyi Haluk Bayraktar’ın tavsiye ettiğine dair bazı kulis haberler de çıktı ama bunlar ne doğrulandı ne yalanlandı. Bu tavsiye benim aklıma pek yatmadı ama internete sorduğunuzda hala Haluk Bayraktar’ın adı çıkıyor.

    Derken Gaye Erkan ansızın ilk adı olan Hafize’yi de kullanmaya başladı. Bu, onun karakteriyle ilgili bir ipucuydu. Mühendis bir babayla matematik öğretmeni bir annenin kızı olarak İstanbul’un Erenköy’ünde büyümüş, Türkiye’nin sunabileceği en iyi eğitimlerden birini almış, sonra da Amerika’da aynı yüksek ve kaliteli eğitimi sürdürmüştü ve hep ‘Gaye’ olarak kalmıştı; şimdi ansızın Hafize’nin kullanılmaya başlanması herkese Ak Parti muhafazakarlığına yanaşma çabası gibi göründü.

    İlk cicim aylarının ardından ortaya Gaye Erkan’ın babası diye bir figür çıktı. Kızının ofis yöneticisi gibi hareket ediyor, Merkez Bankası’nda kızından gelen gücünü kullanıyor, personeli azarlıyor ve başka şeyler yapıyordu.

    Gaye Erkan’ın Merkez Bankası kariyeri de kısa sürdü; sadece 7 ay sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan onu görevden aldı.

    Ama Gaye Erkan hayatımızdan çıkmadı. Kocasının yaşamaya ve çalışmaya devam ettiği ABD’ye geri dönmedi, Merkez Bankası’ndan maaşını almaya devam etti. Kendisinden kaynaklı söylentilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ona ‘El altında durmasını, ona bir görev vereceğini’ söylemişti.

    Bodrum’da, bana göre yarım adanın en iyi yeri ve denizi sayılmayan Turgutreis’te oldukça pahalı (1,3 milyon euro) bir ev satın aldı; yazları sık sık anne ve babasıyla buraya gidiyordu.

    Turgutreis’teki site, içinde bir de 74 odalı Swiss Otel tarafından işletilen otelin de olduğu güzel bir site.

    Ama şimdi site sakinlerini temsilen site yönetimi, Hafize Gaye Erkan ve babası aleyhine hem Noter kanalıyla bir ihtarname çekmiş hem de savcılığa gidip Erkan’ı şikayet etmişler.

    İşte o haberi okurken Gaye Erkan adına utandığımı fark ettim.

    Çünkü ihtarname de Swiss Otel müdürünün savcılığa verdiği ifadede korkunç bazı şeyler var.



    6 min
  • Yaşar Nuri Öztürk haklı mı çıkacak? İbrahim Kahveci

    Ben bu milletin çok büyük sıkıntılara maruz kalacağını düşünüyorum. Bu millet kendi eliyle başına çok dikenli bir çorap örmüştür. Bunun faturasını ödeyecek… Bu millet son yıllarda çok büyük günahlar işledi. Ehliyeti cezalandırdı, dürüstlüğü cezalandırdı, helal lokmayı cezalandırdı, irfanı ve idraki cezalandırdı. Bu millet bunların faturasını ödeyecek…”

    Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ün bu cümleleri son dönemde sürekli karşıma çıkıyor.

    Gelin TÜİK verisinden devam edelim.

    Ara nüfus verisine göre 2026 yıl ortası nüfusumuz 86 milyon 321 bin kişi olmuş. Sene başında nüfusumuz 86 milyon 092 bin kişiydi. Yani son 6 ayda nüfusumuz 228 bin kişi artmış.

    Ama bir fark var.

    0-4 yaş nüfusumuz 4.857 binden 4.766 bin kişiye düşmüş. Son 6 ayda 0-4 yaş nüfusumuz 90 bin 972 kişi azalmış.

    2024 sonuna göre ise 0-4 yaş nüfusumuz 316 bin 798 kişi azalmış.

    Peki son 1,5 yılda 0-4 yaş nüfusumuz 317 bin kişi azalırken 65+ yaş nüfus ne olmuş? İşte burada da 673 bin kişilik yaşlı nüfus artışını görüyoruz.

    Anlayacağınız şudur: Çok ama çok hızlı yaşlanıyoruz. Ve geriden çocuk gelmiyor.

    Dünyada yaşlı başka ülkeler de var.

    Dünya Bankası verilerinden aktarayım:

    Japonya 50,2, İtalya 48,8, İspanya 47,2, Güney Kore 47,0, Almanya 46,9, Portekiz 46,8, Yunanistan 46,8, Küba 46,2… Bu listede Türkiye 34,4 yaşında görülüyor.

    Peki, yaşam beklentisi nedir?

    Mesela Japonya’da 84,2, İtalya’da 84,0, İspanya’da 84,0, Güney Kore’de 83,7 ve Almanya’da 80,9… Türkiye’de ise 77,5.

    Neden yaşam beklentimiz düşük derseniz tek kelime ile cevap vereyim: Fakiriz ve erken ölüyoruz.

    Zaten konunun ana odak noktası da burası: Fakiriz ve hızla yaşlanıyoruz.

    Bu muazzam büyük bir tehlikedir.

    Fakirlik ve yaşlılık…

    Bu millet işte bu faturayı ödeyecek. Yaşar Nuri Öztürk’ü dinlediğimde aklıma hep bu geliyor.

    Peki, şimdi neden ödemiyoruz?

    Çünkü Orta Yaş Yığılması dediğimiz “Demografik Fırsat Eşiği” içindeyiz. Bunun anlamı şudur: Çocuk ve yaşlı nüfusumuz şimdi çok az. Yani bakıma muhtaç insanlar az olduğundan dolayı tüm gelirimizi kendimize harcıyoruz.

    Mesela 80’leri düşünün. Her gün o kadar doğum vardı ki, yaşlılar yerine nerede ise sadece çocuklarımıza para harcıyorduk. Yeni okullar açılıyor, yeni şehirler kuruluyordu.

    Şimdi öyle olmayacak.

    Yakında okullar kapatacağız. Yakında kreşler kapatacağız, yakında öğretmen alımını durdurmayı bırakın muhtemelen bazı öğretmenleri bile işten çıkartacağız.

    Düşünsenize… 10 yıl önce bu ülkede 1,35 milyon bebek doğuyordu. Şimdi ise 895 bin bebek doğuyor.

    Ortalamadan söylüyorum, yaklaşık olarak okul ve öğretmen ihtiyacımız yüzde 30-35 azalmış duruma geldik.

    Peki, şimdi emekli+dul+yetim ne kadar? 17,1 milyon kişi.

    Kamu personeli ne kadar? 5,4 milyon kişi.

    İşte tüm bunlara yeni doğan çocuklarımız bakacak.

    Yaklaşık 10 milyon yaşlıya (şimdilik) da bu çocuklar bakacak.

    İyi de bu çocuklara ne bırakıyoruz?

    İşte bunu da yine TÜİK açıkladı:

    Üretmeyen, borçlanarak tüketen bir Türkiye bırakıyoruz.

    Bakınız sanayi üretimi son 4 yılda yüzde 5,5 artarken tüketim artışı %32,0’ye ulaşmış (Dün grafikle verdim)

    Hele hele kalkınma anlamında nerede ise SIFIR çekerek bunu veriyoruz. Yani bilim yok, teknoloji yok, yatırım yok… Kısaca geleceği hazırlama anlamında nerede ise sıfır durumdayız.

    Ama hızla yaşlanıyoruz.

    Şu anda orta yaşımızdayız ve korkmuyoruz ama yarını düşününce korkmak ötesi bir halimiz olacak.

    Kısaca rahmetli Yaşar Nuri Öztürk çok haklı.

    Bu toplum çok ama çok büyük bedeller ödeyecek.

    O gün geldiğinde de korkunun ecele faydası olamayacak.

    6 min
  • Toplumsal dalgalar ile siyaset arasındaki ilişkiler nasıl seyrediyor? Ali Bayramoğlu

    1970’ler sonu ve 1980’ler, ülkenin, “ideolojik iklim”den “bireysel iklim”e geçişine tanıklık ettiler. Geçiş, ideolojik olandan kaçışla, birey-çıkar ilişkisinin yükselmesiyle, her anlamda kuvvetli, siyasi ve ekonomik bir liberalizm rüzgarıyla yaşandı.

    Özellikle 1980’lerde, bu iklimde, kültürel ayrışmalar ile ekonomik-sınıfsal kırılmalar, yeni girdilerle yeni görünümler aldılar ve sıkça üst üste oturdular.

    1990’lar ise kimlik hareketleriyle açıldı. Kürt kimliği, İslami kimlik, aidiyet vurgusu ve siyasi örgütlenme şekliyle, geleneksel toplumsal merkezden, merkezi siyasi hareketlerden ayrıştılar.

    Bu dönemde iki farklı süreç ve deneyim iç içe geçti.

    Bir yanda “kimlik gerilimler” öne çıkarken, bunlara endeksli kültürel ve sınıfsal kutuplaşma ve çatışmalar yaşandı. Siyaset, kültürel bir grubun yaşam alanını genişletmekle, korumakla özdeşleşti, ekonomik unsurlar kültürel alanlara hapsoldu. Siyasi ve toplumsal ilişkiler çatışmacı olmaya yüz tutarken, asli çatışmalar kültürel değer kavgalarına döndü.

    Diğer yanda bu ortam, toplumsal farklılıklar arası ilişkilere, temaslara da kapı açıyordu. Zaman içinde kültürel gruplar arasında, deneyim üzerinden, kendiliğinden köprüler oluşmaya başladı.

    Başka bir ifadeyle, kimlik dalgası, kimlik karşılaşmaları, hak ve özgürlük taleplerini de ifade ettiği oranda, “demokrasi”yi gerekli kıldı, hatta devreye soktu. En önemlisi bu durumun kalıcı kimi girdileri oldu. Deneyimin bu yönü, kimlikler karşısında bireyselliğin, birey özerkliğinin yükselmesine, bir şahıslaşma haline, farklı bir özneleşme sürecine, bu istikamette farkındalık artışına işaret ediyordu.

    Bugün ülkede, hala baskıcı siyasete, siyaset hegemonyasına ve yaptığı kutuplaşma davetine direnen bir toplumsal yapı varsa, bunda, bu girdilerin hatırı sayılır bir payı vardır.

    Ne var ki, bu madalyonun sadece bir yüzü…

    Siyasetin toplum üzerindeki hükümranlığını besleyen girdilere ve konjonktüre set çekmek mümkün olmuyor.

    2013 sonrası işler değişmeye başladı.

    Güç siyaseti tüm sertliğiyle boy gösteremeye başladı.

    2016 Darbe girişimi, Erdoğan’ın 2013’ten itibaren büyüyen endişeleri, ülke ve bölgedeki yeni durum ve koşulları demokratik araçlarla yönetme yetersizliği, buna oranla siyasi tercihleri, tüm bunlardan beslenen milliyetçi-asayişçi yeni iktidar bloğu (ittifakı), takiben plebisiter süreç ve başkanlık düzenine geçiş, o düzenle doğru orantılı otoriter-popülist-bekacı siyasetin hükümranlığı, en nihayet, önce Suriye’de, sonra Doğu Akdeniz’de, ardından Ege’de jeopolitik ögelerin siyasetin merkezinin oluşturmaya başlaması…

    Tüm bunlar siyasi olanı, siyasi tekrar öne çıkaran, toplumsal irade karşısında tekrar öne çıkaran gelişmeler oldular.

    Sonuç olarak bugün karşımızda iki dinamik var.

    Az önce altını çizdiğimiz, birlikte yaşama ve demokrasi istikametinde, türlü dönem ve deneyimlerden kaynaklanan, tüm toplumsal grupları kuşatan toplumsal kazanımlar, bunlardan birisidir.

    Diğeri ise 2015 sonrası etkisi artan tehdit, tehlike, beka, jeopolitik gibi unsurları öne çeken yeni konjonktürel veriler ve etkileridir.

    Bu koşullarda toplumsal-siyasal dalgalara iki ayrı ruh halinin hakim olduğunu ileri sürebiliriz.

    İlki ruh hali, toplumsal gerilim ve siyasi çatışma yorgunluğudur. İkinci ruh hali, jeopolitik meselelerin artan oranda siyasetin merkezini oluşturması, bunun bekayı özgüven arayışıyla iç içe sokarak, “siyaset”e verilen anlamı, siyasete yönelik beklentiyi, sınıflar ve kültürel kesimleri üstü bir etkiyle kuşatması hali veya ihtimalidir. Bu da önemli bir dalga oluşturmaktadır.

    Hayatımızı bu iki dalga arasındaki ilişkiler ve çelişkiler belirliyor.

    5 min
  • Yalanlanamayacak bir tablo - Fehmi Koru

    AK Parti’den uzun yıllar belediye başkanlığı yapmış önemli bir ismin yurtdışına taşınmış paralarının gazete manşetleri ile TV tartışma programlarına konu olması, pek çok yorumcuyu ümitlendirdi.

    Genellikle AK Parti cephesinde ‘yolsuzluk’ sözcüğüyle tanımlanan bir gelişme yaşanmıyordu çünkü…

    Bakanlar gibi belediye başkanlarında da görevden almaları AK Parti kendisi yapıyor ve bunu şahısların ‘metal yorgunluğu’ ile açıklıyordu.

    Şimdi manşetlere tırmanan belediye başkanı da ‘metal yorgunu’ olduğu için zamanında görevden alınanlardan Melih Gökçek…

    Bu defa devrede yargı var. Soruşturmayı Ankara Başsavcılığı re’sen başlatmış bulunuyor…

    [Kırıkkale/Yahşihan ilçesinin AK Partili belediye başkanı da 2025’te görevden alındı, tutuklandı ve 6 yıl 8 ay cezaya çarptırıldı.Hem yargılaması uzatılmadı, hem de hapisliği; cezaevinde sadece dört ay kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Onu bir ‘istisnalar kaideyi bozmaz’ kuralı örneği sayabiliriz.]

    Cumhur İttifakı belediye başkanları sütten çıkmış ak kaşık olmalılar ki, CHP’li ve DEP’li belediye başkanlarının başına gelenler onların kapısına uğramamış durumda.

    31 Mart 2024 seçimlerinden bugüne son tablo şöyle:

    CHP: Bu süreçte görevden uzaklaştırılan başkanların sayısı Ağustos 2026 itibarıyla 38’e ulaşmış durumda; tutuklanan başkan sayısı 37. CHP’li 3 belediyeye kayyım atandı.

    DEM Parti: 12 belediye başkanı/eşbaşkan görevden uzaklaştırıldı; 2 eşbaşkan tutuklandı; 11 belediyeye kayyım atandı.

    AK Parti: Yahşihan Belediye Başkanı dışında başka örnek yok.

    MHP: 31 Mart 2024’te MHP’den seçilen belediye başkanları arasında bu kategorilerde bir vaka.

    Kendimi onların yerine koyduğumda, halen görevde bulunan, kapısına sabahın erken saatlerinde polis veya jandarma gelmemiş CHP’li ve DEM Partili belediye başkanlarının dahi huzur içerisinde uyuyamadığını düşünmeden edemiyorum.

    Henüz kapısı çalınmayanlar, bunca yolsuzluk ve rüşvet iddiası sonrasında, seçmenlerinin gözünde ‘potansiyel suçlu’ konumunda bile sayılabilir…

    Görevlerini yerine getirebiliyorlar mı, kendilerini seçenlerin onlardan bekledikleri hizmetleri görebiliyorlar mı?

    Kuşkuluyum…

    Geçtiğimiz haftayı yarı-turistik sayılabilecek bir Ege kasabasında geçirdim; ilçenin bütün yolları istisnasız kazılmış ve kazılan yerlerin üstleri örtülmemiş haldeydi.

    Evim, başkanı görevden alınan ve halen cezaevinde bulunan bir belediyenin sınırları içerisinde; altyapı çalışmaları durmuş, yalnızca gürültü çıkarmaya yarayan faaliyetlerle idare ediliyor…

    Başkanların hepsi, seçim olsun da bu belirsizlik bitsin beklentisi içerisinde…

    Seçmenler de öyle; onlar da belediye hizmetlerinin yeniden başlayabilmesi için seçimi bekliyorlar…

    Gelecek yerel seçim 2029’da; bir yıl belediyeler açısından boşa geçecek…

    Olan millete olacak…

    Bir ara teklifim var: Yerel seçimler de, ilk genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte aynı gün yapılsın. Böylece hiç değilse yıllar daha az haba edilmiş olur…

    Yukarıda verdiğim, görevden uzaklaştırılan CHP’den 38, DEM’den 12, CHP’den tutuklanan 37, DEM’den 11, yerine kayyım atanan CHP’den 2, DEM’den 11 belediye başkanı tablosu sizlere ne anlatıyor?

    Türkiye bağırsaklarını mı temizliyor?

    Re’sen başlatılan operasyonla birlikte “Kim yaparsa yapsın, yanlışlık yapanların üzerine gidilecek” iddiası gerçekleşiyor mu?

    İnsanların doğasının kötü olduğu mu ispat edilmeye çalışılıyor?

    Yoksa yalnız belli eğilimdeki insanların kötü olabileceği mi öne çıkartılıyor?

    Hangisi dersiniz?

    Yurdumuzdaki rüşvet ve yolsuzluk dalgasının üzerine gidildiği tablosu ilk ortaya çıktığı günden beri, bazı yorumcular, 1990’lı yılların başlarında İtalya’da gerçekleşen ‘Temiz Eller’ (İtalyancası: Mani Pulite) operasyonu ile paralellik kurmaktalar.

    Operasyonu yürüten savcı Antonio Di Pietro bir ara ülkemize de davet edilmişti.

    Di Pietro’nun kolları Berlusconi’ye kadar uzanmıştı. Bir de, İtalya’da operasyon ‘Chiesa suçüstüsü’ ile başlamıştı.



    6 min
  • Siyasetsiz siyasette Türkiye’nin geçip giden yılları - Mustafa Karaalioğlu

    Başkanlık sisteminin en önemli özelliği ve en büyük sakıncası seçim sabahından itibaren yeni seçimin kampanyasının başlamasıdır. Parlamento dahil kurumlar ikincil öneme sahip olduğu için ve bazıları Cumhurbaşkanı’nın sınırsız atama gücü nedeniyle zaten denetleyici güçlerini kaybettikleri için onların gücü ve tesir alanı da arka planda kalmaktadır. Bu tanımın içine en başta yargı kurumu girdiği için diğerlerinin sistem içindeki ağırlığı kolaylıkla ölçülebilir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi fiilen ve resmen ikinci dönemi sürüyor ve modelin tatbikatı da bizatihi Cumhurbaşkanı’nın siyaset ve yönetim tarzına bağlı olarak şekilleniyor.

    Nasıl şekillendiği ve nasıl tatbik edildiği de malum.

    Siyaset giderek güç ve kudret kullanımından ibaret hale geldi çünkü sistem buna izin veriyor veya bunu kısıtlayacak denetim unsurlarından mahrum. Demokratik veya hukuki olup olmadığı tartışılabilir; tartışılıyor da. Ancak, Cumhurbaşkanı’nın sahip olduğu yetkiler ve harici denetimsizlik üzerine kurulu bir sistemimiz var ve bu yönüyle legaliteye sahip! Tasarım böyle…

    Üzerine bir de bu tasarımı geniş anlamda yorumlamaya yatkın bir lider olunca tamamen Türk tipi başkanlık sistemi teşekkül ediyor. Etti.

    Bu sistemin tabiatı da seçimi kazananın seçim sabahı hemen beş sene sonraki seçimi düşünmesini zorunlu kılıyor. Kıldı.

    Cumhurbaşkanı, sistemin tabiatı gereği bir sonraki seçimde aday olabilmek ve o seçimi kazanabilmek için gereken neyse bunları yapmaya başlıyor. Başladı.

    Hedef bu olunca ne ekonomi ne eğitim ne teknolojik kalkınma ne hukuk ne de diğer geri kaldığımız sektörler bu hedefin önüne geçebiliyor. Hatta bazen oralara odaklanmak seçimi kazanma hedefiyle çelişebileceği için riskli bile içeriyor. Bir büyük meseleyi çözerken bazı kesimleri mutsuz edebilirsiniz… Dolayısıyla, seçimi kazanabilmek günü kurtarmak, popülizm ve şimdi olduğu gibi muhalefete baskıyı mecbur kılıyor. Mümkün de kılıyor; yani bu yöntemler işliyor ve sonuç alıyor.

    Başta İstanbul Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı İmamoğlu’nun hapse atılması olmak üzere, bütün belediye operasyonları, CHP’ye kayyum atanması ve diğer bütün muhalif kişi ve gruplara yönelik hamleler bu mecburiyet ve mümkünlük halinin sonuçlarıdır. Er ya da geç seçim olacak ve bunun için yapılması gerekenler var ve bunları yapabilmek pekala mümkün…

    Peki bu arada Türkiye neler kaybediyor?

    Ekonomisi sekiz yıldır enflasyon, döviz, faiz gibi temel göstergeler yakın tarihin en kötü değerlerine demir atmış bekliyor. Hukuktan ifade hürriyetine, hesap verebilirlikten şeffaflığa kadar bütün temel branşlarda ülke dünyanın en kötüleri listesinde geriledikçe geriliyor. Binlerce ürünlük küresel pazar yarışında tek bir sektörde dahi rekabetçi ülkeler arkasında değiliz. Eğitim hala en büyük ve en can yakıcı meselemiz. Avrupa’da en çok vize reddi alan ülkeyiz. Öte yandan geleceğini yurt dışında arayan gençlerin sayısı artmaya devam ediyor.

    Liste böyle uzayıp gider. Her satırda da tadımız biraz daha kaçar.

    Tek çıkış yolu ise eşit, adil ve rekabetçi siyasettir. Ülkenin devasa ve müzminleşmiş meseleleriyle baş edebilmenin yolu daha fazla fikrin, baskıya uğramadan toplumun önüne çıkabilmesinden geçer. Ekonomiden sanayiye, eğitimden dış politikaya kadar bütün alanlarda herkes fikrini hapse atılma endişesi olmadan dile getirmeyince tablonun ne kadar kötüleştiğini görüyoruz.

    Kararı seçmenin vermesine mani olmak faydasızdır. Bütün kurumlar zayıflasa bile milli irade ayakta kalmak zorundadır.

    Siyaset olmadan tek taraflı siyaset yapmanın hem bugüne hem de geleceğe çıkaracağı faturalar var. Kim hapse girecek, kim itirafçı olacak, yarın hangi sürprizle karşılaşacağız, seçim ne zaman yapılacak diye vakit geçip giderken Türkiye’nin kayıpları ortalığın dinmesini beklemiyor.

    5 min
  • Sadık Abi’si Hafize Gaye Hanım’a ne derdi? Akif Beki

    Merkez Bankasının eski ve ilk kadın Başkan’ıydı. ABD’den çok kazançlı işini bırakıp vatan görevine lütfederek gelmiş, rica minnetle getirilmiş, büyük fedakârlık yapmış, milletçe kendisine borçlanmışız havalarındaydı.

    Nisan yağmurundan daha kısa süren ömrümüze kıyasla göz açıp kapayıncaya kadar sürdü, 8 ay Başkan kaldı. Şubat 2024’te görevden alındı, geriye ise 3 ay önce verdiği ibret dolu bir röportaj bıraktı.

    Hafize Gaye Erkan bugünlerde yine kendinden bahsettiriyor, müthiş bir skandalla gündemde.

    Bodrum’daki lüks sitede villa komşularına illallah ettirdiği söyleniyor. Komşularıyla ters düşmüş, ihtarname çekmişler.

    Site personelini ve ortak alanları şahsi mülkü gibi aile işlerinde kullanmaya kalkmakla, tâciz ve tehditle suçlanıyor. Site ve içindeki otelin yöneticileri savcılığa suç duyurusunda bile bulunmuş.

    Avukatı açıklama yaptı, aralarında hukuki anlaşmazlık yaşandığını doğruluyor ama nüfuz kullanımı ve tehdit iddialarını reddediyor.

    İddialar tanıdık. “Kim olduğumu biliyor musun; bakan olunca seni içeri attırır, sürdürürüm; babamın silahı var, dua et uyanık değil” gibi klişeleşmiş kalıplar geçiyor haberlerde.

    Merkez Bankasından ayrılırken de sosyal tesisi ailece kapattıkları, ailesine bankada oda tahsis ettirdiği, babasının banka işlerine karışıp emirler yağdırdığı, kamu personelini özel işlerine koşturduğu, mobbing uyguladığı iddialarıyla epey konuşturmuştu arkasından.

    İddiaların doğruluğu yanlışlığını bilmem; fakat şaşırtıcı değil, doğru çıkarsa tevazusundan hiçbir şey kaybetmediğini anlarım. Komşularına sabır dilemekten başka ne gelir elden.

    Asıl şaşırtıcı olansa 2 yıl önce İstanbul’da ev kiralamaya parası yetmediği için ailesinin yanına yerleşmişken şimdi Bodrum’daki lüks villasından gürültü koparması.

    Gidişine 3 ay kala verdiği şu meşhur gazete röportajında şöyle demiyor muydu:

    “İstanbul, Manhattan’dan pahalı olur mu? Biz İstanbul’da ev bulamadık. Müthiş pahalı. Annemlere yerleştik, onların yanında kalıyoruz...”

    İstanbul’da ev kiralayamaz, pahalılıktan şikâyet edip bir kişiye 10 evi çok görürken Bodrum’daki villada zuhur ediyor. Hafize Gaye Hanım’ın İstanbul’daki apartman görevlisi Sadık Abi ne diyordur bu işe, sormak isterdim.

    MB Başkanıyken enflasyonu 2025’te yüzde 14’e, 2026’da da tek haneye indireceklerini öngörüyordu. Belli ki kendi ekonomisini düzeltmiş ama milletinki onun hedeflediğinden çok uzakta hâlâ.

    Görevi enflasyonla mücadele olan kurumun başındayken gerçek enflasyonu TÜİK’ten sormuyor, apartman görevlileri Sadık Abi’den sorduğunu açıklıyordu.

    Gerçi Sadık Abi, Merkez’in Başkanı’na enflasyondaki düşüşü yanlış bildiğini soğan fiyatıyla ispatlıyordu. Bodrum’da milyon avroluk villa fiyatıyla değil.

    ‘Sandığın gibi değil, enflasyon inmedi, inanmıyorsan git de markette soğan fiyatına bir bak’ diyen Sadık Abi ne düşünüyor şimdi?

    Hafize Gaye Hanım yoksulluktan geldiğini, fâkir halktan biri olarak hayata başladığını, parayı sonradan bulduğunu saklamıyordu. “Allah nasip etti sağ olsun” falsosuyla, Tansu Çiller potları kırarak sadece yabancısı olduğu muhafazakâr jargona değil, Bodrum sosyetesine de yanlış giriş yapıyormuş.

    Sadık Abi’nin tavsiyesiyle market dolaşırken, tanınmamak için saçını toplayarak halkın arasına karışıyordu artık.

    Siyasete mi oynuyordu, geleceğin Tansu Çiller’i olmaya mı adaydı? Şüphelenmiştim.

    Uzaklardan gelip ekonomiyi kötü yönetimden kurtaran halk kahramanı edâsıyla nereye koşmaksa isterse oraya koşabilecek kadar açılmıştı önü.

    Bakan olunca yapacaklarıyla etrafı tehdit ettiği doğruysa hayâllerinden vazgeçmemiş. Kurtarıcı gibi yeniden çağrılacağı günü bekliyor, güvendiği yerlerden umudu kesilmemiş demek.

    Hafize Gaye Hanım’ın muhteşem geri dönüşü için Sadık Abi’si de gün sayıyor mudur? Zât-ı şahânesindeki cevheri keşfedenlere soramayınca Sadık Abi’ye soruyorum, idare etsin.


    6 min
  • Mekke İttifakı’nda bu gizem niye? Akif Beki

    Mekke Savunma Anlaşması, ete kemiğe bürünmeye başladı. Ama tüm bilinmezlikleri hâlâ giderilebilmiş değil, İstanbul zirvesinden yansıyanlar temel bazı boşlukları doldurmadı.

    Önce bardağın dolu taraflarına bakalım...

    Mekke Anlaşması’yla kurulan Stratejik Siyasi ve Savunma Komisyonu’nun ilk toplantısı için İstanbul’un seçilmesi önemli.

    Dışişleri Bakanı Fidan, şunların altını bir daha çizdi...

    Amaç, ortak güvenlik için bölgesel işbirliğini güçlendirmek.

    Kimseye karşı kurulmadı, kapısı tüm bölge ülkelerine açık.

    Ne kadar genişlerse o kadar iyi, dışarıda tehdit ve askeri ihtilaf bırakmamaktan daha caydırıcı bir güç yok diye bakılıyor.

    Adı da Mekke Savunma İttifakı olarak değiştirildi.

    Ve NATO dâhil diğer ittifaklarımıza alternatif değil, hiçbirinin yerini almayacak.

    Gerçekçi bir perspektif. Öyle, din savaşına hazırlık için ümmetin ordusunu toplayacak bir İslam NATO’su ham hayâlleri satılmıyor.

    Ayaklarının yere basması, bir ciddiyet duygusu verdi.

    “Bu gelen İslam Ordusu mu” başlığıyla yazmıştım.

    Suud, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ‘birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ diyordu.

    Gaza tamtamları çalmak için fırsat kollayan, cengi tahta kılıç kalkanla oyun zanneden çene cengâverlerini heyecanlandırmaya yetmişti.

    Cümle matrakçılar hemen cin atına binip İsrail üstüne dört nala mahmuzlamaya koyulunca hatırlatmıştım.

    İslam NATO’su rüzgârı en son 2015’te esmiş, gürlemiş, fakat Gazze’de yağmaya gelince yağmamıştı.

    Türkiye’nin de başını çektiği 40 kadar İslam ülkesinin, merkez karargâhı Riyad’da olan bir askeri ittifak girişimiydi. Fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

    200 bin seçkin askerle ilk ortak tatbikatını dahi yapmıştı. Kuzeyin Gök Gürültüsü adıyla 3 hafta dostlarına güven, düşmanlarına korku salmıştı güya.

    İsrail’in uykularını kaçıracak bir güç gösterisi gibi lanse ediliyordu. Bir İslam NATO’sunun nihâyet doğduğu bile yazıldı çizildi.

    Ümmetin ordusu çok beklendi ama Gazze’de gelmedi, İran’da da gelmedi. O tatbikattan sonra bir daha ufukta gören, duyan olmadı.

    Bakan Fidan’ın açıklamalarından anlıyoruz ki, bu kez ucuz köpürtmelere meydan vermeme dikkatiyle yürütülüyor.

    Yine de bardağın boş tarafları ortada.

    Savunma ve Dışişleri bakanlarıyla en tepedeki komutanlar İstanbul’daki toplantıya katıldı. Üç ülkenin temsil düzeyinden göstermelik kalmayacağı mesajını çıkarmak içinse erken.

    Mekke’de imzalandı, ilk komisyon toplantısı İstanbul’da, ilk sekterse Pakistanlı olacak. Neden sekreter Türkiye’den değil, bölgesel ağırlık bakımından daha münasip düşmez miydi?

    Mısır yine yoktu, büyük eksiklik, nasıl oldu da katılmaya hâlâ ikna edilemedi?

    Ve bu yeni bölgesel güvenlik mimarisinin şekillendirilmesinde ABD’nin bir etkisi, rolü, çıkarı yok mu? Varsa ne?

    Yani bir anda kendimizi İran’a karşı ABD ve İsrail’le aynı cephede bulma ihtimalimiz nedir?

    Bölgede, yanı başımızda sıcak savaş yaşanırken bir savunma anlaşmasına taraf oluyoruz. Bunların sorulması kaçınılmaz.

    Neyin içine çekildiğimizle ilgili belirsizlikleri gidermek kolaydı, şimdiye çoktan hâlledilebilirdi aslında.

    İmzalandığında kutlanmıştı. İstanbul’da boğaz köprüsüne üç ülkenin bayrak renkleri yansıtılarak, İslamabad’da şölenle...

    Oysa bir ortak savunma taahhüdünden söz ediyoruz. Ve henüz Meclis onayından geçmedi. Ne bekleniyor?

    Anayasal onay süreçlerinin arkadan gelmesi, sadece gereksiz şüphe ve eleştirilere kapı açmıyor. Anlaşmanın içeriği bilinmediğinden spekülasyonlarla, komplo teorileriyle doldurulacak boşluk da bırakıyor.

    Bardağın içi gizli, gizemli görüneceğine boş dursa çok daha iyidir, benden söylemesi.

    7 min
  • Hiçbir şey olmayacaksa bile kesinlikle bir şeyler oldu… Elif Çakır

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının eski Ankara belediye başkanı Melih Gökçek hakkında “yurtdışındaki şirketlere para aktarıp aktarmadığına dair maddi gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla” hem de “resen soruşturma” başlatması olağanüstü bir gelişmedir.

    Olağanüstü bir gelişme diyorum çünkü, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı her ne kadar soruşturmanın “resen” başlatıldığını açıklasa da ülkemizin mevcut siyasi ve hukuki ikliminde, hem de iktidarın bu kadar güçlü ve sembolik bir ismi hakkında savcılığın kendiliğinden harekete geçtiğine inanmak hiç de kolay değil.

    Elbette gazeteci Murat Ağırel’in Melih Gökçek ve ailesi hakkında gündeme getirdiği iddialar, görmezden gelinecek, geçiştirilecek ya da savcılığın sümenaltı edebileceği türden iddialar değil.

    Melih Gökçek, oğlu Ahmet Gökçek ve eşi Hülya Gökçek 30 Ağustos 2022 tarihinde Almanya’nın Köln kentinde ‘HAMAG’ isimli bir şirket kurmuşlar, şirket daha sonra Düsseldorf’a taşınmış.

    “Ne var bunda, bir iş insanının yabancı bir ülkede şirket kurmasının, yatırım yapmasının neresi anormal?” diyebilirsiniz. Haklısınız da…

    Biz nasıl yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesini, burada şirket kurmasını ve yatırım yapmasını istiyorsak, başka ülkeler de yabancı yatırımcıların kendi ekonomilerine sermaye getirmesini ister. Dolayısıyla sermayenin ülke sınırlarını aşması, yerli girişimcilerimizin başka bir ülkede şirket kurması ya da yatırım yapması tek başına ne anormaldir ne de olağandışı bir durumdur.

    Anormal olan o şirketin hangi sermayeyle kurulduğu, hangi yollarla para aktarıldığıdır.

    Nitekim Ağırel’in aktardığına göre şirket 30 bin Avro sermaye ile kurulmuş, sermayenin ilk başta 15 bin Avro’su önenmiş, diğer kısmı ödenmemiş, hatta ödensin diye çağrı yapılmış. Buraya kadar olağandışı hiçbir şey yok. İlk yılında şirket durağan, aktif değil, sıfır çalışanı var, sıfır da cirosu.

    2023 yılında şirketin gayrimenkul varlığı sıfır ama şirkete para akışı başlıyor. Bir yıl sonra tablo birden değişiyor ve 2024 yılında şirket bir anda yaklaşık 3 milyon 857 bin Avroluk gayrimenkul varlığına ulaşıyor.

    Olabilir; bütün bunlar tek başına bir suç teşkil etmez. Nitekim Murat Ağırel’de haberinde, 30 bin avro sermayeyle kurulan bir şirketin iki yıl içerisinde 3,86 milyon avro değerinde taşınmaz edinmesinin tek başına suç teşkil etmeyeceğinin özellikle altını çiziyor.

    Bu arada Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki Velbert kentinde 6 bin 524 metrekare kiralanabilir alana sahip olan Thomascarree isimli bir ticari kompleks alma işine girişmişler. Bir bina satın almışlar, 15 daire iki dükkan ve yurt yapılmış, içine epeyce paralar harcanmış.

    Yine Lüksemburg’da 180 milyon Avro’ya Massen isimli bir alışveriş merkezini satın almak istemişler ama sonra ne olmuşsa vazgeçmişler.

    Hikaye epeyce ilgi çekici ve Ağırel’in “30 bin Avro ile başlayan ve kısa sürede milyonlara ulaşan bu paranın kaynağı neresi, bu büyümenin finansmanı nedir” sorusu haklı ve yerinde bir soru.

    1994’te Refah Partisi’nden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen, ardından Fazilet Partisi ve AK Parti çatısı altında 2017’ye kadar bu görevi kesintisiz sürdüren Melih Gökçek, önceki belediye başkanlığı görevleri de hesaba katıldığında yaklaşık 28 yıllık belediyecilik geçmişiyle kamuoyunun yakından tanıdığı popüler bir isim. Kamuoyuna yansıyan hayat hikâyesiyle de öyle aileden gelen büyük bir servete sahip değil.

    Hele de 2024 yerel seçimlerinden bu yana CHP’li belediyelerin “haksız kazanç”, “haksız zenginleşme” ve “rüşvet” suçlamaları üzerinden soruşturma ve operasyonlar geçirdiği, tutuklu yargılandığı, iktidar medyası tarafından ‘masumiyet karinesi’ hiçe sayılarak itibar suikastına uğradığı bir dönemde… 24 yıl belediye başkanlığı yapmış, aileden herhangi bir zenginliği olmayan bir siyasetçinin ailesinin ulaştığı servetin kaynağı elbette ki kamuoyunun dikkatini çeker, cevaplanması gereken soruları da beraberinde getirir, nitekim böylesi iddialar karşısında yargının maddi gerçeği ortaya çıkartması için “resen” soruşturma başlatması gerekirdi.

    8 min
  • ‘Devlet’ İmamoğlu’na yatırım yapıyor - Yusuf Ziya Cömert

    Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye güzel bir deyimimiz var.

    Bir solukta okunduğu zaman doğru anlaşılmayabilir. Bileşenlerini uygun bir şekilde ayırıp öyle okumak daha iyi sonuç verir. Yani şöyle:

    “Bu ne?” “Perhiz” “Bu ne?” “Lahana turşusu.”

    Devlet yetkililerimiz 12 Eylül 1980 darbesinin üzerimizdeki etkilerinden, kalıntılarından kurtulmak için üzerinde vesayet gölgesi olmayan ‘sivil’ bir anayasa yapmamız gerektiğini sık sık söylüyor.

    Ara sıra yargıda ‘reform’ adı verilen rötuşlar da yapılıyor.

    Söylenilen sözleri hayatın gerçeklerinden ayırabilirseniz kulağa hoş geliyor.

    Reform. Sivil Anayasa. Eşliğinde demokrasi… Ümit verici ifadeler.

    “Bu ne?

    “Sivil anayasa yapıyoruz, milletimizi darbe ayıbından kurtarıyoruz.”

    İyi de anayasayı sivilleştirmek için AİHM kararlarını iç hukukun üstüne çıkarmıştınız. Niçin uygulamıyorsunuz?

    Bu sorunun cevabı yok.

    Bugün yaptıklarımıza göre karar vermeyin ileride düzeleceğiz bile demiyorlar.

    “Bu ne?”

    “Terörsüz Türkiye. Kavgaları bitiriyoruz. İç barışı sağlayacağız. Huzur ülkesi olacağız.”

    Madem iç barışı sağlamak istiyorsunuz muhalefeti niye hukuk, adalet kavramlarının başını gözünü yara yara hallaç pamuğu gibi atıyorsunuz? CHP’yi karpuz gibi yanlamasına bölüyorsunuz? Muhalif siyasetçileri hapse tıkıyorsunuz?

    Bunun da cevabı yok.

    Biz yapmadık, yargı yaptı, bizim yargımız tarafsızdır, bağımsızdır, biz yönlendirmiyoruz, talimat falan da vermiyoruz, kendi halinde işliyor demeye çalışıyorlar ama kendileri dahil kimse inanmıyor.

    Kitap yasaklamak, daha doğrusu bir kitaba daha çıkmamışken, matbaadayken polis marifetiyle, henüz mahkeme kararı temin edilememişken el koymak bu süreçlerin son mamullerinden birisi.

    Aceleniz neydi? Bıraksaydınız hakim savcı kitaba bir baksın, içinde sakıncalı, kanunlara aykırı bir şey varsa görsün, öyle yasaklasaydınız?

    Malum, bir süredir İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na duruşmalarda ithamların mahiyeti ve hacmiyle mütenasip bir savunma yaptırmıyorlar.

    Savunmasını dakikalarla sınırlamak istiyorlar.

    İmamoğlu da muhtemelen mahkeme heyeti izin vermiyorsa maruzatımı halka arz edeyim diye düşündü ve savunmasını kitap haline getirdi.

    İmamoğlu’nun savunmasının edebi değeri konusunda hiçbir fikrim yok.

    Ama şimdiden görebiliriz. Bu yapılamamış savunma henüz okunmadan tarihe geçti.

    İmamoğlu evvela gözaltına alındı. Ramazan ayında, sahur vaktinde.

    Sonra tutuklandı.

    ‘Ahmak’ davasından yolsuzluk suçlamalarına, babasının bahçesindeki kuyudan şoförüne kadar her şeyi didik didik edildi.

    30 senelik diploması iptal edildi.

    Abi 30 senedir niye beklediniz, zamanında iptal etseydiniz, şimdi bu işlerle uğraşmasaydınız.

    Haklısın da 30 sene önce Cumhurbaşkanı adayı değildi.

    Bütün bu hır gürün, bu hay huyun sabitesi Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilme şansının yüksek olması.

    Sorduğum AK Partililer bil ittifak “aday olursa seçilir” diyor.

    “Terörsüz Türkiye” tabii ki çok önemli. Devletin büyük bir projesi.

    Fakat “Ekremsiz Türkiye”ye rical-i devlet daha büyük önem veriyor.

    Şöyle düşünebilir miyiz?

    Devlet Ekrem İmamoğlu’na yatırım yapıyor.

    Bilinçli olarak mı?

    Devlet her şeyi doğru yapmaz. Hatta bir çok şeyi doğru yapmaz.

    Bazen bir şey yapar, murat etmediği bir sonuç hasıl olur.

    Muhtemelen devlet ya da o günün icracıları zamanın İBB Başkanı Erdoğan’ı haksız yere hapse atarken, başkanlık makamından indirirken seçim kazanıp önce başbakan sonra da cumhurbaşkanı olmasını murat etmemişlerdi.

    (Aksini iddia edenler var, biliyorum. Belki de onlar haklıdır.)

    Şimdi de devlet Cumhurbaşkanı adayı olmasına mani olmak isterken İmamoğlu’nun hikayesini derinleştiriyor.

    Böyle böyle İmamoğlu’nun hatırası birikiyor, zenginleşiyor.

    Bu kadar yatırımın bir gün meyve vermesi siyasi tarihimizde görülmemiş bir şey değil.

    5 min
  • Bizi daha ne kadar kandıracaksınız? İbrahim Kahveci

    Bir kısım ekonomist dolar/TL 10 lira olacak dediği için bu ülkede yargılandı… Şaka değil; gerçek.

    Eylül 2023’de ise 2024-2026 OVP (Orta Vadeli Program) açıklandı.

    Bakın orada 2026 yılı ne olacak demişler:

    2026 yılı ortalama nüfusumuz 88 milyon 750 bin kişi olacak demişler. Bakınız bu yıl sonu nüfus değil, yıl ortası nüfus tahminidir.

    Şu anda 2026 yılı orta nüfus açıklandı. Nüfusumuz 86 milyon 321 bin kişidir. Bu OVP’yi hazırlayanların nüfus tahminleri tam olarak 2 milyon 429 bin kişi sapmıştır.

    Bunu daha açık dille söyleyelim: 2023 ortalama nüfus zaten nerede ise belliydi:85.917 bin kişi.

    Bu nüfus üç yılda 2 milyon 833 bin kişi artacak diye tahmin ediyorlar. Ama nüfus artışı sadece ve sadece 404 bin kişi oluyor.

    %85,7 yanılmışlar.

    Gelelim istihdam düzeyine. Yani kaç kişi bir işte çalışıyor olacakmış.

    Burada da yıllık ortalama çalışan sayısına bakılıyor. Ve demişler ki 2026 yılında ortalama çalışan sayısı 34 milyon 381 bin kişi olacak.

    2023 yılı ortalama çalışan sayısı 31.654 bin kişiydi. Bu demektir ki 3 yılda çalışan sayısı 2 milyon 727 bin kişi artacak…

    Artmış mı?

    Artmış… Ama sadece 859 bin kişi…

    Tekrar edelim: 2024-2026 yılları içerisinde çalışan sayısı 2.727 bin kişi artacak diye tahminde bulunan OVP’cilere karşılık çalışan sayısı şimdilik sadece 859 bin kişi arttı.

    %68,5 yanılmışlar.

    Gelelim en vurucu noktaya:

    Eylül 2023’de yayınlanan 2024-2026 OVP’sinde 2026 yılsonu enflasyonunu yüzde 8,5 olarak ilan etmişler.

    Evet, evet… OVP’ye göre 2026 enflasyonu yüzde 8,5 olmalıydı.

    Şimdi siz buna bir 20 ekleyin ve yüzde 28,5 olur mu diye bekleyin.

    Nasıl bir OVP ile yaşıyoruz, anlıyor musunuz?

    Topluma gösterilen hedefler ile gerçekleşmeler ne kadar sapıyor, anlıyor musunuz?

    Haftaya 2027-2029 OVP açıklanacak. Muhtemelen yine pembe tabloların yer aldığı OVP olacak. Ve muhtemelen yine bizler kandırılmış olacağız.

    Ya da siz bilirsiniz.

    Kandırılmaya devam mı edeceksiniz?

    ÇILGINCA TÜKETİM

    2026-II. Dönem GSYH verileri açıklandı.

    GSYH yüzde 2,5 büyürken tüketim artışı yüzde 3,5 oldu. Lakin bu tüketimi geçen yılla kıyaslamayalım…

    Mesela 2022-II. Döneme göre tüketim artışı %24,9... Oysa aynı dönemde üretim artışı sadece ve sadece yüzde 7,1…

    Tekrar edelim: Üretimin %07,1 arttığı yerde tüketim artışı %24,9…

    Peki, neyle tüketiyoruz?

    Tabii ki borçla.

    Çünkü ücretlerin gelirden aldığı pay aynı. Yani ücret geliri tüketim artışını sağlamıyor. Geriye en büyük seçenek borçlanma kalıyor.

    Geldiğimiz nokta net ve açık: Üretim gücünü kaybediyoruz ama tüketim gücünü canlı tutuyoruz.

    Hem de yaşlanan bir ülkede…

    Yaşlı ve fakir ülke olacağız demiştik ya… Tam da buna çalışıyorlar.



    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR