
Sign up to save your podcasts
Or


ABB eski başkanı Melih Gökçek hakkında daha önce pek yazmamıştım.Bir defa bahsettiğimi hatırlıyorum. O da ne zaman?Hatırlarsınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan İBB Başkanı merhum Kadir Topbaş’ı, ABB Başkanı Melih Gökçek’i, Bursa BB Başkanı Recep Altepe’yi ve Balıkesir BB başkanı merhum Edip Uğur’u görünürde ‘metal yorgunluğu’ sebebiyle görevlerinden almaya uğraştığı sıralarda ABB Başkanı Melih Gökçek’te metal yorgunluğu olamayacağını, olsa olsa Ankara halkında Melik Gökçek’in uzun süre belediye başkanlığına maruz kalmaktan dolayı bir yorgunluk olabileceğini yazmıştım. Niyetim de Melih Gökçek’e herhangi bir şey isnat etmek değildi. Sadece metal yorgunluğu tabirinin Gökçek’in tabiatıyla mütenasip olmadığını anlatmak istiyordum.Bugünlerde de savcılığın Gökçek’i ifadeye çağırmasını fırsat bilip “şöyleydi, böyleydi” diye verip veriştirmeyi düşünmüyorum.Toplumda Melih Gökçek hakkında oluşmuş bir kanaat var.O kanaate bir itirazım yok.Melih Gökçek’in ifadeye çağırılması ne anlama geliyor?Malum iktidar CHP’nin kazandığı belediyelere yönelik çok kapsamlı bir çalışma yürütüyor.“İktidar yapmıyor, yargı yapıyor” diyenler olduğunu biliyorum.Diyorlar sadece, inanmıyorlar.Şimdi, Melih Gökçek ifadeye çağrılınca bir denge sağlanmış oldu mu?“Bakın, Gökçek de ifadeye çağrıldı, demek ki iktidar tarafgir davranmıyor, adil davranıyor, lüzumu halinde AK Partili belediye başkanları da sorgulanabiliyor.”İktidarın adil davrandığını söylemek için güzel bir fırsat.Ekranlara bakın, bu fırsatın mebzul bir şekilde kullanıldığını görürsünüz.Butlandan sonra iktidar CHP’nin peşini bıraktı.CHP’ye sevgiyle, şefkatle bakmanın sakıncası kalmadı.Türkiye’deki herkesin Cumhurbaşkanlığı seçiminde favori gördüğü İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da hapiste.Yani siyaset sahasında iktidarın uykusunu kaçıracak aktörler eni konu kontrol altında.Yeni Parti lideri Özgür Özel’i saymazsak.Özgür Özel CHP’nin dinamik tarafını beraberinde götürerek Yeni Parti’yi kurdu.Bundan sonra Yeni Parti’nin takip edilmesi gerekiyor.İktidara alternatif olur mu?Cumhurbaşkanlığı seçimini riske sokacak bir seviyeye gelir mi?Bu takip devam ededursun iktidar başka bazı işleri yoluna koymaya çalışıyor.Köprüleri satışa çıkarmak bu önemli işlerden biri olabilir.Malum, seçim öncesinde ekonomiyi hareketlendirmek için para lazım. Paraya sıkışmış bir iktidar alıcılar için iyi bir fırsat. Herhalde o fırsatı değerlendirirler.Bu kadar mı?Ben zaman zaman Etyen Mahçupyan ile arkadaşımız Yıldıray Oğur’un Serbestiyet’te yaptıkları programı seyrediyorum.Geçen haftaki programın başlığı dikkatimi çekti.“Şimdiden post-AK Parti döneminde olabilir miyiz?”Ne demek ‘post-AK Parti dönemi?’ AK Parti bitiyor mu?Hayır, bitmiyor.Etyen Mahçupyan “AK Parti yok olmayacak, yeni döneme uygun bir AK Parti inşa edilecek” diyor.Yani?AK Parti kendisini AK Parti sonrası döneme hazırlıyor.AK Parti sonrası, Erdoğan sonrası anlamına geliyor olabilir mi?Mahçupyan böyle bir şey söylemiyor.“Post-AK Parti Türkiyesi ortaya çıkacak” diyor ve rejimin bu döneme hazırlanma konusunda muhalefetten daha hızlı olduğunu söylüyor.Belediyelere, partilere yapılan operasyonlar ve o operasyonlara yapılan hukuki itirazlar?“Hukuk şöyle diyor, böyle diyor” şeklindeki itirazlar gerekli olabilir.Etkili olabilir mi?“Hukuksal her şeyi aşabilecek bir iktidar iradesi kullanılıyor. AK Parti yapılanları hiçbir şekilde sorgulamıyor.”“Yapılacakları kendi ihtiyaçları belirliyor. Kendi dışında, kontrol edemediği her noktaya müdahale ediyor.”‘Kontrol edemediği her nokta’ya Süleymancı cemaatine yapılan operasyon dahil mi?Şu soru açıklayıcı olabilir:“Süleymancıların parası olmasaydı bu işler başlarına gelir miydi?..”Aynı cümle başına Melih Gökçek getirilerek kurulabilir mi?Kurarsan kurulur.Mahçupyan’ın muhalefete de tavsiyesi var.İtirazlar, hukuki mücadele boşuna değil, gereksiz de değil.Ama muhalefetin “Bu devleti yönetebilecek gücü de göstermesi lazım."
Her hikaye mutsuz sonla bitecek diye bir kural yok ya, bazı hikayeler de pekala mutlu sonla bitebilir.Mesela bir babayiğit çıksa ve soykırım suçlusu Netanyahu’yu siyaseten bitiren ve insanlığı bu beladan kurtaran bir hikaye yazsa fena mı olur?Mekke İttifakı, sonu mutlu biten böyle bir hikaye yazabilir mi peki? Elbette yazabilir, hem de öyle bir hikaye yazar ki Netanyahu, başına nasıl bir çorap örüldüğünün farkına bile varmadan hikaye mutlu sonla bitiverir.Haydi gelin; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke İttifakı” için mutlu sonla biten bir hikaye yazalım. Diyelim ki bu ittifak, Mısır başta olmak üzere diğer Müslüman ülkelerin de katılımıyla daha da güçlendi ve Netanyahu’nun korkulu rüyası haline geldi.Biliyoruz ki; şu haliyle bile bu hikayenin baş kahramanlarından olan Türkiye’nin güçlü bir ordusu, Pakistan’ın nükleer gücü, Suudi Arabistan’ın da parası var. Üç ülke arasındaki askeri, siyasi ve savunma sanayisi koordinasyonunun kalıcı hale gelmesi durumunda, İsrail’in korkusu daha da artacak demektir.İşte o zaman Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Netanyahu durdurulması gereken bir cani” sözlerinin hedefe ulaşmaması için hiçbir mani yok demektir.Eğer bu hikaye mutlu sonla bitecekse, bu ittifak öncelikle Trump’ın, Müslüman dünyaya yönelik düşmanlıklarına da set çekerek, soykırım suçlusu Netanyahu’yu Gazze’nin kalbinden söküp çıkarmalı, katledilen bebeklerin, çocukların ve kadınların hesabını sormalıdır. Dahası, İsrail’in Batı Şeria’daki faşizan baskılarını ve cinayetlerini mutlaka engellemelidir.Ayrıca bu üç ülke, kadim dostları olan Trump’a İran’da yüzlerce okul öğrencisini katletmesinin bir insanlık suçu olduğunu dostane bir dille anlatarak, ittifakın gücünü bütün dünyaya göstermelidir. Bu arada İran’a bedel ödetmek konusunda Türkiye’nin ABD’ye destek verdiğini iddia eden Başkan Yardımcısı Vance’ın patavatsız tutumu da cevapsız bırakılmamalıdır.Bu temennilerin gerçek dünyada bir karşılığının olmadığını, özellikle de Trump ve Netanyahu nezdinde zerrece bir anlam ifade etmediğini ve bu tür hayallerin ancak masallarda olabileceğini düşünenler elbette olacaktır. Ama bu bir hikaye/masal denemesi zaten.Masallar her zaman güzeldir. İnsanı bambaşka dünyalara götürür, hayal gücünü zenginleştirir ve içinde biraz da bilgelik barındırır. Ama masalların ardında genellikle başka gerçekler de saklıdır.Biliyoruz ki; insanlık tarihi boyunca filozoflar, sosyologlar ve düşünürler bu konuya kafa yormuş ve bazı rejimlerin, medyanın, güç odaklarının kitleleri yönlendirmek için hikayeleri/masalları kullandıkları gerçeğine işaret etmişlerdir.Büyük ekonomik ve siyasal krizlerin yaşandığı dönemlerde kitlelerin ilgisi genellikle yapay tartışmalara ve sonu mutlu biten masallara yönlendirilir.Özellikle de siyasal iktidarlar, kendileri açısından olumlu sonuçlar verecek uygun bir anlatı inşa etmeyi özellikle tercih eder.Noam Chomsky’nin de belirttiği gibi, kitlelerin sistemin kararlarına “rıza göstermesi” için genellikle medya yoluyla sürekli olarak belirli ideolojik masallar anlatılır.Tıpkı Roma Dönemi’ndeki “ekmek ve sirk” (panem et circenses) mantığında olduğu gibi, insanlara karınlarını doyuracak kadar yiyecek ve eğlenmelerini sağlayacak oyunlar verilerek iktidarları sorgulamaları engellenir.İnsanoğlu, karmaşık ve acı gerçekler yerine, anlamlandırılması kolay ve sonu mutlu biten hikayelere/masallara inanmaya daha yatkındır.Gerçeklerle yüzleşmek zordur, bunu başarmak büyük bir cesaret gerektirir. Masallar ise insanlara güvenli ve zahmetsiz bir konfor alanı sunar. Unutmayalım, kitlelere sürekli olarak gerçeğin sadece bir kısmı gösterilir veya üzeri süslü anlatılarla örtülür. Bu “masal” perdesini aralamak ise, ancak bireyin eleştirel düşünme ve sorgulamasıyla mümkündür. İşte şimdi “Mekke İttifakı”nın önünde çok önemli bir fırsat var.
Küçük işler” diye yazmıştım birkaç gün önce… Hani büyük büyük idealizmlere yakışmayan işler anlamına…
O dört CHP’li Meclis üyesinin rozetlerini de Tayyip Erdoğan taksaydı nasıl olurdu?
Üsküdar Belediyesi operasyonlarında, üç Meclis üyesine gözaltı kararı verildikten sonra dört CHP’li üyenin de Ak Parti’ye katılmasını kastediyorum. Rozetleri il başkanı taktı, Erdoğan da rozet takıyor sık sık, belediye başkanı ya da milletvekili rozetlerini…
Büyük işler mi bunlar?
Bence değil. Hele şu Üsküdar, bağırıyor adeta siyasette ahlâkın geldiği yeri… “Muhafazakâr demokrat parti” öyle mi? Neresi “muhafazakâr” neresi “demokrat” bu işlerin? Siyasette muhafazakârlık erdemden, demokratlık vatandaşın oyuna sadakatten sıyrıldı da bizim haberimiz mi yok?
Bu iş, İstanbul 2019’da kaybedildiğinden beri şirazesini kaybetti.
Mart’ta 13 bin oyla kaybedildi, “13 bin oyla İstanbul el değiştirir mi?” mantığı izlendi.
Seçim YSK kararıyla iptal. Yargı kararı siyaseti dizayn etmeye böyle başladı.
Seçim Haziran’da yenilendi, bu defa “millet” 800 bin oy farkı ile kararında ısrar etti. Sizin “Başbakan”ınızı reddetti, “Beylikdüzü’nden gelen adam”ı başkan seçti.
Her iki seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil iktidarın en baba adamları propaganda için meydanlardaydı, olmadı.
“Olmayış”ın sebepleri doğru okunsaydı, “Metal yorgunluğu” gerekçesiyle görevden alınan başkanların gerçekten neden metal yorgunluğu içine düştükleri doğru değerlendirilseydi, belki de vatandaşın sadece başkanları değil, doğrudan Ankara’nın yöntemlerini onaylamadığı ihtimali üzerinde de düşünülseydi böyle olmazdı.
Ankara Ankaralığına devam etti, geldi 2024 seçimlerine… Beylikdüzü’nden gelen adam bu defa 1.5 milyon fark attı iktidarın adayına karşı… Ki iktidarın adayı, doğrudan belediyecilik işleriyle ilgilenen bakanlıktan gelmişti adaylığa… Ve meydanlarda yine baba adamlar propaganda yapmaktaydı.
2024 seçimleri Beylikdüzü’ndün gelen adam’ın artık çok olduğunun göstergesiydi. Bu adam kötü gidiyordu. Tırmanıyordu. Cumhurbaşkanı adaylığından bile söz ediliyor, üstelik medyanın fesat akılları Erdoğan’la onu yarıştırıp onu önde gösteriyorlardı. Evet, çok olmuştu, azaltılmalıydı.
Seçildiğinden bir yıl sonra önce diploması iptal edildi, nemize lâzım, bir kere diploma olmayınca cumhurbaşkanlığı suya düşsündü, sonra 18-19 Mart yargı operasyonları ile gözaltı, tutuklama…. Sonra suçlamadan suçlama beğen. 23 dava.. Suç örgütünün başı, yolsuzluklar, olmadı casusluk… Evet, casusluk!
İddianameye göre meğer bu adam taa Beylikdüzü’ndeyken önce CHP’yi ele geçirmeye, ardından da Cumhurbaşkanı olmaya karar vermiş, bunun için belediyede para biriktirmeye başlamış, bu arada fırsat bulup casusluk işlerine de girişmiş…
Siz olsanız bu adamı seçer misiniz Cumhurbaşkanlığına?
Hayret, bu kadar iddiaya rağmen, üstelik diploması iptal edildiği için zinhar aday olamayacak olmasına rağmen, adam kamuoyu yoklamalarında inadına Erdoğan’ın karşısına konuluyor ve daha kötüsü önde çıkıyor.
1000 yıllık hapis cezası isteniyor ama gömülemiyor adam…
Şimdilik der-dest halde..
Biliniyor ki Yargı düzenlenmiş durumda.
İstanbul’da muhalefetin aldığı belediyeler operasyona uğramış. Kimine kayyım atanmış, kimi belediye meclislerindeki operasyonlar sonucu iktidar blokunun eline geçmiş.
İBB’ye el konulacak mıydı? Belki. Ama Özgür Özel gece gündüz Saraçhane eylemi ile buna mani olmuş. Meclis, Başkan vekilini CHP’den seçmiş. Ama bu böyle devam etmeli mi?
Üsküdar! Tayyip Bey’in özel ilçesi. 2024 seçimlerinde kaybedilmesine çok üzüldüğü bilinen ilçe. Bir kadın (Sinem Dedetaş) çıkmış, yüzde 49.9 oy alarak Tayyip Bey’in adayı (Hilmi Türkmen)na fark atmış. (yüzde 42.37)
Arap aklı” ne demek? Bunun bizimle veya Arap olmayanların aklıyla alakası var mı?
Cabiri’nin kendisi Arap. Aslında bir Berberi, ama kendisini Arap kültürünün içinde sayıyor.
Öncelikle Araplara hitap ediyor.
Fakat Cabiri’nin Arap Aklı dediği şey hangi kavimden/ulustan olursa olsun ‘Müslümanım’ diyen herkesi ilgilendiriyor.
Mesela Türklerin aklı Arapların aklından farklı mıdır? Veya Kürtlerin, Farsların, Uzak Doğu’daki Müslümanların, Arnavutların, Boşnakların, Kafkasyalıların?
Her topluluğun yaşam tarzları, örfleri, adetleri, dilleri, yaşadığı bölgelerin iklimi, topografyası, bitki örtüsü, geçimini sağlama yolları ve tabii ki dilleri bazı farklara sebep olur.
Fakat İslam bu ulusların ulusal niteliklerini de kuşatan bir inanç sistemi.
Yüzyıllar içinde hem bu ulusal nitelikler İslam’la iç içe geçiyor hem de İslam bu ulusal niteliklere nüfuz ediyor.
Tabii bu etkileşim süreçlerinde İslam başat unsur.
Mamafih arka planda İslam’ı da etkileyen düşünce sistemleri var.
Yani İslam bu sistemlerle de etkileşime giriyor, onlardan bir şeyler alıyor, onlara bir şeyler veriyor.
Hem onları değiştiriyor hem kendisi değişiyor.
Şu anda “İslam değişmez” diyenleri işitir gibiyim.
İslam, değişmemiş haliyle levh-i mahfuz gibi bir yerde mahfuz olabilir.
Fakat insanların anladığı, yaşadığı, inandığı şekli maalesef değişti. Herkes kendi İslam telakkisini kontrol etse faydalı olur.
Muhammed Abid el- Cabiri bir dizi kitabında işte bu etkileşimlerin röntgenini çekiyor.
Kitaplarını ‘Arap aklı’ diye adlandırıyor. Fakat bahsettiği akıl bütün Müslümanların düşüncesini şekillendiren akıl.
Bu yüzden bazı kitaplarının Türkçeye “Arap-İslam” diye tercüme edilmesini kendisi de onaylıyor.
Daha önce bahsini etmiştim. Cabiri, Arap aklının eleştirisi ana başlığı altında Arap Aklının yapısını ve oluşumunu tetkik ettiği kitaplarında ‘Arap aklı’ dediği olguyu “Beyan, İrfan ve Burhan” bilgi sistemleri şeklinde üç kısımda ele alıyor.
“Beyan” dediği, anlaşılacağı gibi lafızlar.
Kur’an-ı Kerim’in ve hadislerin lafızları ve onların nasıl anlaşılması gerektiği. Tefsir, kelam, fıkıh gibi ilimler yer yer diğer alanlara taşmakla birlikte ‘beyan’ bilgi sistemi içinde yer alıyor.
İrfan başka bir boyut.
Lafızlarla ilgisi var.
Lafızlardan tam kopmadan, lafzı, lafzın delalet etmesini istediğin ya da lüzumlu gördüğün ‘batıni’ anlamlara doğru çekiyorsun.
Te’vil tabiri kullanılıyor ama batıni anlamlara işaret etmek için yeterli olmayabilir. Beyan alanındaki te’vil lafzın civarında dolaşırken ‘irfani’ bilgi sisteminde lafzın çok uzağına gidiyor.
‘Burhan’ ise Arap dilinde açık ve kesin delil anlamına geliyor.
Cabiri kitabın sonlarına doğru (Arap Aklının Yapısı, Mana Yayınları) bu üç bilgi sistemini kısaca tarif ediyor.
“Beyani sistem İslam inancına veya daha doğrusu bu akidenin belli bir şekilde anlaşılan şekline hizmet eden bir alem tasavvuru oluşturmak hedefiyle nass, icma ve içtihadı temel kaynak otoriteler kabul ederken irfan, velayeti ve genel anlamda ‘keşf’i irfani bilginin biricik yolu olarak kabul edip Allah ile bir çeşit birliğe gitmeyi -ki bilginin konusu mutasavvıflara göre aslında budur- hedefler. Burhan ise sadece duyular, deney ve akli muhakeme gibi insan aklının tabii bilgi kaynaklarına dayanarak kainatın bütününün ve parçalarının bilgisini elde etmeye çalışır. Bu güçleri ayrıca farklı fenomenlere bir birlik ve nizam getirmek ve yakini bilgiye ulaşmak için gayret eden aklın arzularını tatmin edecek bir insicam ve tutarlılığı temin eden bir dünya görüşü inşa etmek için kullanır.”
İbn Manzur’un Lisanu’l Arab lügatını bilirsiniz. Yani bu lugatın mevcudiyetini bilirsiniz.
Bende yok. Cabiri’yi okurken bu lügatten bir tane edinme ihtiyacı hissettim.
Cabiri Lisanul Arab’dan hareketle ‘Beyan’ kelimesinin anlamlarını irdeliyor. Daha sonra ‘Beyan’ı kelime düzeyinden kavram düzeyine yükselten ve kanunlarını koyan alimin Muhammed İbn İdris eş-Şafii (Vefatı H. 204) olduğunu söylüyor.
Daha sonra tedvin döneminin dahilerinden Cahız’ın beyanla ilgili beyanlarına geçiyor.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kendisini tebrik edince öğrendik: Georgia Meloni’nin başbakanı olduğu hükümet, İtalya Cumhuriyeti’nin en uzun süreyle iktidar sürdürmüş hükümetiymiş…
Meloni 22 Ekim 2022 tarihinde başbakan oldu; parmak hesabıyla, başında bulunduğu hükümet dört yıla yakın iş başında…
Avrupa’da ortalama biraz daha yüksek, fakat çeyrek asır süren hükümetler hiçbir Avrupa ülkesinde yok…
“Yoktu” desem daha doğru. Meloni’nin üç yıl (2020-2023) başkanlığını yaptığı Avrupa Muhafazakar ve Reformist Partiler Birliği’nin (ECR) üyesi aşırı sağcı ve sert milliyetçi bilinen partiler değişik ülkelerde iktidar peşinde…
İtalya’da Meloni’nin İtalyan’ın Kardeşleri Partisi (Fratelli d’Italia, Fdl) de aşırı sağ kökenli…
Bir zamanlar, komünistler ülke yönetimlerini ele geçirmesinler diye NATO tarafından üye ülkelerde CIA eliyle gizli örgütler (İtalya’daki adı: Gladio) oluşturulmuştu; şimdilerde aynı ülkelerde aşırı sağ yükselişte…
İtalya’dan sonra sırada Almanya ve İngiltere var…
‘Almanya İçin Alternatif’ (AfD) adını taşıyan aşırı sağcı parti iktidara yürüyor; AfD oyları son anketlerde CDU/CSU’nun 2025 genel seçimlerinde aldığı yüzde 28,5’luk oy oranını geçerek %29’a yükseldi.
[1990’lı yıllarda, Almanya’da katıldığım bilimsel toplantılarda, ülkedeki yerleşik %5 seçim barajının altında kalacağı için aşırı sağdan telaşlanmak gerekmediği ısrarla ileri sürülürdü. Afd’nin anket oranı %30’a dayandı.]
Hıristiyan Demokrat Başbakan Friedrich Merz’in koalisyon hükümeti sallantıda. Merz’den memnun olmayanların oranı iki ayrı ankette %77 ve %87…
AfD’nin iktidarı, Almanya’da yaşayan Türkleri ve dolayısıyla Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
Vaktiyle solcu İşçi Partisi lideri Harold Wilson (1964-1970 ve 1974-1976) ile Muhafazakar Parti lideri Margaret Thatcher’in (1979-1990) başbakan oldukları İngiltere’de de, şimdilerde benzer bir gelişme söz konusu. 2018 yılında Brexit Partisi adıyla kurulmuş Reform Partisi iktidara yürüyor ve kurucusu Nigel Farage başbakanlık rüyaları görüyor.
Hep piposuyla poz veren Wilson, başbakan iken, onun ‘gizli komünist’ olduğu kanaatiyle, ABD, İngiltere’deki etkili dostlarını, İşçi Partisi hükümetini devirmeleri için devreye sokmuştu.
Evet, 1970’lerde İngiltere’de, Başbakan Wilson’a karşı ‘darbe’ girişimi hazırlığı vardı.
Darbeyi planlayanlar arasında, Kraliçe II. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in dayısı Lord Mountbatten’in adı da geçiyor..
[Lord Mountbatten 1979 yılında IRA militanlarının düzenlediği bir suikastta hayatını kaybetti.]
Margaret Thatcher İşçi Partisi’nin sebep olduğu ekonomik yıkım üzerine İngiltere’de iktidar olduğunda, daha önce pek denenmemiş yöntemlerle ülkeyi düze çıkarma gayreti içine girdi.
İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de Ronald Reagan ve Türkiye’de Turgut Özal aynı dönemde aynı ekonomik reçeteyi uyguladılar…
ABD’de Donald Trump’ın politik programı ile İngiltere’de Nigel Farage’ın iktidara gelince uygulayacağını duyurduğu program da benzer; zaten Farage en büyük desteği Trump ve kadrosundan alıyor…
Trump’ın ilk döneminde ‘beyninin yarısı’ tarifine uygun bir yakınlıkla yanında taşıdığı Steve Bannon çoktandır Farage’ın akıl hocası…
Farage ABD’den mali destek almakta bir beis görmüyor olmalı ki, bu hafta İngiliz yargı sisteminin ilgisini çekti.
İngiltere’de siyasi partilerin topladıkları bağışların bir limiti var. Uygun kişilerin bağışlayabilecekleri yıllık toplam miktarın bildirim eşiği 11.180 Sterlin…
Bağışların gecikilmeden Seçim Kurulu’na bildirilmesi de gerekiyor.
Siyasi etik yasası gereği…
Farage’a yapılan 5 milyon Sterlinlik bir bağışın niteliği İngiliz makamlarının incelemesine konu olmuş durumda
Geçen hafta bir başka bağış Reform Partisi’ni sarstı.
Yanlış işleri ortaya çıkarmak üzere oluşturulmuş bir gazetecilik platformu olan Verbatim ile Channel 4, bir artisti Amerikalı işadamı kisvesinde Reform Partisi’ne göndermişler. Adam, Reform’un yaptırdığı üç anket için şirketlere 32.500 Sterlin ödemiş, sonra da 500 bin Sterlin bağışlama teklifinde bulunmuş. Teklifi kabul etmişler…
Bilim tarihçisi Tobby E. Huff, The Rise of Early Modern Science adlı eserinde İslam, Çin ve Batı’yı mukayeseli olarak inceler. Bildiğim kadarıyla sahasında tektir.
Kitabının 47-88. sayfalarında İslam medeniyetinin 8-12. asırlardaki üstünlüğünü anlatır. Modern astronominin kurucusu Kopernik (1473-1543), Müslüman gökbilimci Nasirüddin Tusi (1201-1274) ve Müslümanların Meraga rasathanesinden öğrendikleriyle sistemini kurmuştu. Müslümanlar, Batlamyus astronomisini Kopernik’ten önce aşmışlardı…
Tabii o satırları okurken, Mısırlı Takiyüddin’in İstanbul’da kurduğu rasathanenin 1580’de Şeyhülislâm Ahmed Şemseddin Efendi’nin “uğursuzluk getirir” fetvası üzerine top atışlarıyla yıkıldığını derin esefle hatırladım.
Bilim tarihçileri, Takiyyüddin rasathanesindeki gözlem aletlerinin ve çizimlerin aynı çağdaki İtalyan gökbilimci Giordano Bruno’nunkilerle eş düzeyde olduğunu belirtirler. Bruno Engisizyon kararıyla 1600 yılında diri diri yakılmıştı. Bilim, bu engelleri orada aşabilecekti.
NEYDİ, NE DEĞİLDİ?
Üniversite ve medrese yüksek eğitim kurumları oldukları için çok defa mukayese ediliyor fakat bunlar mukayese edilemeyecek kadar farklıdırlar.
Bilim tarihçisi Ekmeleddin İhsanoğlu’nun doğu ve batı kaynaklarına hakimiyeti emsalsizdir. Medreseler Neydi, Ne Değildiler? adlı kitabında belirttiği gibi, zahiri benzerliklere kapılmamak ve “iki farklı dünyaya ait ‘medrese’ ve ‘üniversite’ kurumlarını birbirinden ayrı düşünmek gerekir.” 327
Nitekim, İslam tarihinde bilim ve felsefe deyince ilk akla gelen Kindi, Harizmi, Farabi, İbni Sina, Biruni, İbni Heysem, Razi gibi isimler ‘Medreseli’ değildir. Bir kısmı Beytül Hikme adı verilen felsefi kurum ya da gelenekle ilgilidir, bir kısmı bağımsızdır.
Hepsi, 1067 yılında kurulan Nizamiye Medresesi’nden öncedir. Nizamiye Medresesi’nin müfredatını ve asırlarca devam edecek olan çizgisini Gazali (1058-1111) belirledi.
Nizamiye Medresesi, Müslümanların fevkalade krizli bir döneminde kuruldu. Avrupa tarihinde de görüldüğü gibi, keskin inanç farkları kanlı çatışmalara yol açıyordu. Batiniler suikastlerle devleti sarsıyordu. Nizamülmülk’ün amacı, Medrese yoluyla inanç birliği ve sosyal düzen sağlamaktı. Medrese daima kurulu düzenden yana oldu. Nitekim müfredatı da daima fıkıh ağırlıklı oldu.
ÖZERK TÜZEL KİŞİLİK
Avrupa’da da üniversiteler 11 Yüzyılda ve dini eğitim müesseseleri olarak ortaya çıkmıştı. İkisi de dini eğitim kurumları olarak ortaya çıkan Medrese ile Üniversite arasındaki temel fark, hukuki ya da kurumsal statülerindeki farktır. Öyle bir farktır ki, üniversitede zamanla felsefi ve bilimsel düşüncenin gelişmesine, medresede ise ana çizginin değişmeden devam etmesine, kuru bir nakilciliğe dönüşmesine yol açacaktır. İhsanoğlu şöyle anlatır:
“Medreseler İslam hukukunun vakıf hükümlerine göre kurulurken, Üniversiteler Roma hukukuna göre ‘Legally Authonomous Corporate Bodies’ yani Hukuki Özerkliğe Sahip Tüzel Kişilikler esasına dayalı olarak kurulmuşlardır...”
Ne demek bu? Üniversitenin özerk olması, tartışmalarla teolojiden felsefeye yönelişe imkan verecekti. Medreseler ise vakfedenin yazdığı konularda devam edecekti. Tüzel kişiliğe sahip üniversite, öğrencilerine diploma vererek tartışmaları nesillerden nesillere aktararak geliştirecekti…
Medresede ise kurumsal diploma yerine her bir hoca şahsen icazetname verecekti. Gazali ile İbn Rüşd arasındaki büyük zihin açıcı Tehafüt tartışması nesillerden nesillere geçmeyecek bir tek Fatih hatırlayacak, sonra yine unutulacaktı.
Medrese bilimsel bilgi üretemediği içindir ki, Osmanlı bu ihtiyacı hissettiğinde “mektep” ve “Darülfünun” açtı, çok gecikerek.
DİPTEKİ SEBEP
Tobby Huff da bahsettiğim kitabında, özerk ve tüzel kişilikli üniversitelerde teolojiden felsefe ve bilime gidişi, ama özerk ve tüzel olmayan medresede bunun meydana gelmediğini anlatır.
Hayrettin Karamaman da fıkıhta tüzel kişilik kavramının olmadığını kabul eder; dini engel yok ama bu gelişme yaşanmamıştır.
CUMARTESİ YAZILARI
Tarih biraz da bazı sosyal ve politik ihtiyaçlar doğrultusunda kurgulanan hikayelerin toplamıdır. Geçenlerde üstadımız Taha Akyol -Ekrem İmamoğlu’nun kitabının toplatılmasına ilişkin güncel tartışmalardan yola çıkarak- bu problemin yakın tarihimizdeki bir örneğini hatırlattı:
“Tarihçi Hikmet Bayur 1935’te yayınlanan Yeni Türkiye Devletinin Harici Siyaseti adlı kitabında Karabekir’in kumandasında başarılan Şark Harekatı’nı ve Gümrü anlaşmasını anlatır ama Karabekir’in adını bile anmaz! O dönem öyleydi.” (Taha Akyol, “Karabekir’in kitabı nasıl yakıldı?”, Karar, 2 Eylül 2026)
Ondan sonraki dönemin de aslında fazla farklı olmadığını gösteren buna benzer bir örneğe Adnan Adıvar’ın Ekim 1950’de (yani DP iktidarının beşinci ayında) yayımlanan bir yazısında rastladım.
(Adnan Adıvar, “Dünyayı Düzeltmek”, derleyen: Tuncay Birkan, Can Y., 2020, sh. 367-372)
1946’da CHP listesinden bağımsız milletvekili olarak Meclis’e giren Adıvar 1950’de ise Demokrat Parti yanlısı olan Cumhuriyet gazetesinde yazıyordu. (Cumhuriyet’in başyazarı Nadir Nadi, tıpkı Adnan Bey’in eşi Halide Edip gibi, 14 Mayıs 1950 seçiminde DP listesinden bağımsız milletvekili seçilmişti.)
Demek ki Adıvar iktidar partisinin muarızı değildi. Hatta DP’ye o günlerde destek veren bir çevredendi.
Buna rağmen -veya belki de bu yüzden- özellikle muhalefet kesimini rahatsız ettiği için tartışma konusu olan bir hükümet icraatını çok sert ifadelerle eleştiriyordu.
Milli Mücadele tarihini partizan bir yaklaşımla “yeniden yazan” bir
bir ders kitabını gündeme getiriyordu DP iktidarı henüz beşinci ayını doldurmadan yayımlanan yazısında Adıvar.
Yeni Tarih Dersleri adındaki kitabın “İnönü zaferlerine, Mudanya Mütarekesi’ne, Lozan Konferansına dair bahislerin mevzusu olan vakalarda en büyük rolü almış olan zatın ismi asla zikredilemeyerek yazılmış olması” tepkisini çekmişti.
12 yıllık İsmet İnönü devrinin boşluğu üzerinden “adeta bir uzun atlama atleti gibi atlayarak 14 Mayıs gününe ve o günün kahramanlarına geçen” tarih kitabı öfkelendirmişti “Osmanlı Türklerinde İlim” müellifini.
Bahse konu kitabı yazan kişinin (adı anılmasa da bilahare DP’de milletvekilliği yapacak olan tarihçi Zuhuri Danışman olduğu anlaşılıyor) işlediği vahim cinayeti “Basım esnasında bir aksilik neticesi olarak bir kısım müsveddelerin kaybolması” bahanesiyle izah etmeye çalışması ise komikti.
Adıvar’a göre, “Artık on iki sene süren ve son senelerinde iyi kötü bir demokrasi tesis ve idamesine uğraşan bir devri, o devrin devlet reisiyle beraber atlayıp geçen bir kitap hakkında söylenecek bir şey yoktur. Bu sarahaten particilik zihniyetinin ilme kadar nüfuz eden bedbaht bir tecellisinden başka bir şey değildir.”
Diğer yandan, Adıvar bunları yazarken “kör adalet denilen ve bazılarının inanmak istemediği hadiseler silsilesinin, daha evvelki zamanlarda aynı usulde tahrifler ve eksiklerle neşrolunan kitapların bir aksi amelini son günlerde çıkan Yeni Tarih Dersleri şeklinde yaratmış olduğunu” da söylüyor.
Bu çerçevede de önceki devrin tarih kitaplarında yer verilen “mübalağa ve hazf” (abartma ve gizleme) örneklerine değiniyor: “Tarihin uğradığı bu kötü tevelliler bizde pek eskiden beri vakiydi. Bir kere vakanüvisler denilen bir kısım ücretli tarihçilerin hakikati olduğu gibi yazmaları ne mutasavver ne de mümkündü. Bu hal son zamanlara kadar devam ettikten sonra mutlak idarenin son demlerinde sansür tarikiyle tarihin istenilen tarafları mübalağayla, istenilmeyen tarafları hazf ile yazdırıldı ve okutuldu.”
Adıvar’a göre, tek parti devrinde talimatla yazdırılmış olan birtakım tarih kitaplarında Milli Mücadele ve Cumhuriyetin kuruluşu hakkında anlatılanlar kimilerinin olumlu katkılarını, kimilerinin de kusurlarını gizleme yönünde bir gayreti yansıtmaktadır.
H.G. Wells’in avamı aydınlatma maksadıyla telif ettiği tarihi örnek alınarak on üç zata yazdırılan tarihin (“Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabını kastediyor) dördüncü cildinde anlatılanlar “mübalağa ve hazf” yaklaşımının en dikkat çekici örnekleridir.
İngiltere’nin yeni Başbakanı Andy Burnham’ın İşçi Partisi hükümetinin İsrail politikası nedeniyle özür dilemesi ve İsrail’e karşı daha net bir tavırdan bahsetmesi Londra’nın İsrail politikasında belirgin bir yön değişikliğine işaret ediyor. Yeni hükümette İsrail’e karşı eleştirel tutumuyla bilinen Ed Miliband’ın Dışişleri Bakanlığı’na oturması da bu eğilimin bir işareti.
Öncelikle İngiltere’deki bu değişimi tek başına değerlendirmemek gerek. İsrail küresel olarak ciddi şekilde zemin kaybediyor. 7 Ekim’den sonra Gazzelilere uyguladığı soykırım politikası 20 ülkenin Filistin’i devlet olarak tanımasını beraberinde getirdi. Fransa, Norveç, İspanya, Kanada, Portekiz gibi Batı ülkelerine İngiltere de katıldı. ABD’de İsrail yanındaki tarihsel denge hızla Filistin lehine kayıyor. Gallup’un Şubat 2026 araştırmasına göre ilk kez Filistin’e sempati duyanlar (%41) İsrail’e sempati ile bakanların (%36) önüne geçmiş durumda. Demokratlar ve 18-34 yaş arası seçmende bu fark 30 puanın üzerine çıkıyor.
Dolayısıyla İngiltere’deki tutum değişikliği Londra’nın tek başına daha adil bir pozisyon alma tercihinden kaynaklanmıyor. İsrail her yerde zemin kaybediyor. İngiltere de bunun bir parçası. Hatta Londra’nın bu konuda olması gerekenden daha zayıf hareket ettiği bile söylenebilir. Nitekim Starmer hükümeti İsrail’i ve ABD’nin tek taraflı İran operasyonunu eleştirse bile üs kullanımına ve askeri desteğe devam etmişti. İsrail’e silah meselesinde de Starmer hükümeti yaklaşık 30 lisansı askıya aldı, fakat tüm silah ihracatını durdurmadı; 2026 başında yüzlerce lisans hâlâ yürürlükte kaldı ve F-35 programı istisna tutuldu. İngiltere’nin ABD’den bağımsız pozisyon alabilmesi çok kolay değil. Burada da Trump’ın transatlantik bağları kopmanın eşiğine getiren tutumu belirleyici hale geliyor. Beyaz Saray’ın Batı ittifakını zayıflatan genel tutumu Downing Sokağı 10 numarayı da daha bağımsız hale getiriyor.
İngiltere’nin temel eleştirisinin temeli Gazze değil Batı Şeria. Daha doğrusu Siyasi kırılmayı Gazze yarattı; somut yaptırım politikasının yeni cephesini Batı Şeria tetikliyor. İsrail hükümetinin 3400 konuttan oluşan 12 kilometre karelik E1 Yerleşim Planını onaylaması fiilen iki devletli çözüm projesinin ölümü demek. Aslında İsrail bu vizyonu toprağa gömeli çok uzun zaman oldu. Ancak E1 yerleşim alanı zaten pratikte çok anlamı olmayan Batı Şeria’da bütünleşik bir Filistin devleti ihtimalini tümüyle yok ediyor. Doğu Kudüs’ü zaten işgal eden, Kudüs ile Filistin toprakları arasında kalan bölgede sürekli yeni yerleşimlerle Filistin Devletini fiilen anlamsızlaştıran İsrail Ma’ale Adumin yerleşimi ile Kudüs arasında kalan bölgede E1 adıyla yeni bir yerleşim inşa ederek Batı Şeria’yı fiilen ikiye bölmekte büyük bir adım atmış oluyor. Batı Kudüs, Doğu Kudüs yerleşimleri ile Ma’ale Adumim arasında kesintisiz bir hat oluşuyor, Ramallah-Doğu Kudüs–Beytüllahim arasındaki Filistin coğrafi devamlılığını da kesecek. Gidenler bilir. Batı Şeria’nın her köşesine yayılan İsrail yerleşimlerini birbirine bağlayan ve Filistinlilerin kullanmasının yasak olduğu yolların zaten parçaladığı Filistin toprağında büyük bir kayıp daha yaşanacak.
İngiltere de bu noktadan hareketle İsrail’in iki devletli formüle karşı hareket ettiğini belirterek yerleşimcilere yaptırım uygulamaktan, silah satışını sınırlamaya kadar önlemlere hazırlanıyor. Londra politikasında İsrail ile Batı Şeria’daki uygulamaları birbirinden ayrı görmeye çalışıyor. Ancak ne kadar tepkisini Filistin topraklarındaki kanunsuz İsrail eylemleri ile sınırlamaya çalışsa da tepki Netanyahu hükümetinden geliyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar “Eğer Britanya İsrail’e karşı harekete geçerse İsrail de Britanya’ya karşı hareket eder. Bunu yapacak araçlarım var.” sözleriyle cevap verdi ama detaya girmedi. Seçimler yaklaşırken Türkiye’yi yeni İran olarak gören, ABD ile sorunlar yaşayan İsrail yönetiminin İngiltere ile de bir gerilime savrulmasının kampanyada Netanyahu aleyhine kullanılması mümkün.
Bu köşede yayınlanan ‘Bir tuhaf Melih Gökçek soruşturması’ başlıklı yazım, küçük çaplı bir yanlış anlamanın kurbanı olmuş durumda.
Bazı okuyucular, bu yazıyla Melih Gökçek’i savunduğumu düşünmüşler. Neyse ki hepsi değil ama yine de oturup düşünme gereği duydum: Acaba neden böyle bir izlenime sebep oldum?
Baştan net biçimde söyleyeyim: Hayır, o yazı Melih Gökçek’i savunmak için yazılmadı; tam tersine iktidar cenahının Melih Gökçek’i bir kurban olarak seçtiği izlenimi verdiğini söylemek, yargının siyaset eliyle, siyasi mühendisliğin bir aracı olarak kullanıldığını bir kez daha ima etmek için yazıldı.
Köşe yazısının köşeli bir netlikte, keskin çizgiler içermesi gerektiğini bilecek kadar tecrübeli bir yazarım, epeydir köşe yazıyorum, yanlış anlaşılmak veya muradım olmayan şeyleri söylediğim izlenimi vermek ilk kez başıma gelmiyor.
Ama öte yandan bazı öyle konular var ki, bir yandan o konuda yazı yazmak mesleğinizin gereği ama bir yandan da eksik enformasyon ortamı yazı yazmayı zorlaştırıyor. İşte o zaman, kaçınılmaz olarak bazı şeyleri okuyucunun kendi anlayışına bırakıyorsunuz.
Bana öyle geliyor ki, Türkiye’nin zaten çoktan normalin dışına çıkmış siyasi yargılama tarihinde yeni bir kapı açılıyor. Ama tabii erken ve iddialı konuşmamak lazım.
Ucu belki de bir ceza yargılamasına varabilecek olan bir savcılık araştırmasından söz ediyoruz sonuç olarak ama bu araştırma daha en başından itibaren ‘tuhaf’ onu da kayda geçirmek lazım.
Canınız sıkılmayacaksa, bu konuda bildiklerimizle bilmediklerimizi madde madde sıralamaya çalışayım:
-Bildiğimiz kadarıyla ortada bir suç soruşturması yok. Savcılık, ‘maddi gerçeği ortaya çıkartmak’ gibi tuhaf, pek de alışıldık olmayan bir şey yapıyor Melih Gökçek hakkında.
-Başta linkini verdiğim o yazımda da söyledim; yurt dışına para göndermek de, yurt dışında şirket kurmak da, gayrimenkul almak da suç değil, her yıl binlerce vatandaşın yaptığı bir şey. Dolayısıyla burada ortaya çıkarılacak fazla bir ‘maddi gerçek’ de yok.
Bu iki maddeye dayanarak akıl yürütüyorum: Öyleyse bu ‘maddi gerçeği ortaya çıkarma’ arayışı, aslında Melih Gökçek için bir suç soruşturması başlatma arayışı.
Melih Gökçek hakkında pek çoğumuzun (ben dahil) kuvvetli kanaatleri var. Örneğin ben kendisinden hiç haz etmem, belediye başkanlığı döneminde suç işlediğini de düşünüyorum.
Bir basit örnek vereyim: Onun başkanlığı döneminde belediyenin doğal gaz şirketi doğal gazı Ankara halkına sattı ama sattığı bu gazın parasını BOTAŞ’a yıllarca ödemedi, bu yolla belediyeye ucuz finansman sağladı. Türk milletinin tamamı, Ankaralıların ücretini de ödeyerek kullandığı bu gazın parasını ödedi sonuç olarak.
Bir örnek daha vereyim: Gökçek meşhur Ankara TemaParkı için inanılmaz paralar harcadı, bu park sonuçta açılmadı ve o paraları da sadece Ankara Belediyesi değil hepimiz ödedik.
Bakın bu iki basit örnekte şahsi yolsuzluktan söz etmiyorum, çünkü onlarla ilgili özel bir bilgiye sahip değilim. Bu saydıklarım (ve saymadığım başka onlarcası) açıkça kamuyu zarara uğratma suçu içeren olaylar. Ama savcılık, elinde Mansur Yavaş belediyesinin gönderdiği hepsi de belgeli suç duyurularından tekini bile işleme almadı.
Melih Gökçek 9 yıldır siyasi bir sıfatı olmayan bir isim. Hakkındaki onca ithama rağmen 9 yıldır çok güçlü bir koruma kalkanı altında yaşamaya devam ediyor. Adeta dokunulmazlık sahibi.
Peki şimdi ne değişti de kendisi hakkında dokunulma ihtimali belirdi? Bunu bilmiyoruz.
Bilmediğimiz bir başka şey, Melih Gökçek’in günlerdir siyasi iktidarla ve Ankara Savcılığı ile el altından konuşup konuşmadığı…
Bütün bu gürültünün sonunda Melih Gökçek mal varlığı biraz eksilmiş ama hakkında hiçbir suçlama yöneltilmemiş bir insan olarak karşımıza çıkar, Tayyip Erdoğan’ın liderliğine övgüler düzerse hiç şaşırmayacağım.
Türkiye’nin tuhaflıkları saymakla bitmez çünkü…
Zor bir coğrafyada yaşar, zorlu bir imparatorluk mirası üzerinde otururuz. Toplum olmaya ve toplumsal mutabakatlara dair derin sorunlarımız vardır. Yüzeydeki modern ve standartlaşmış görüntümüze rağmen, derinde toplumsal dokumuz çok parçalıdır. Bu topraklarda bölgesel, kültürel, yerel ve etnik bakımdan farklı toplulukların zihniyet, beklenti, talep ve siyaset düzeyinde birbirine değmeden, yan yana yaşadıkları Osmanlı’nın milletler sistemi âdeta yeni bir yüzle devam eder.
Böyle olunca siyasetten anladığımız, kişinin kendi topluluğu içinde özel alanını genişletmesi; daha önemlisi, bir topluluğun yaşam alanını diğerlerinin aleyhine keyfî olarak genişletmesidir. Doğal olarak bu durumda topluluk içi dayanışma, topluluklar arası kuralsız yarışma siyasi anlayışımızın temelini oluşturur. Sonuçta, eylem ve arayışlarımızı bu çerçevede kural ve ilke yerine kaba çıkar ve faydacılık yönlendirir. Siyasi mekanizmanın kaynak dağıtma üzerine kurulu olması, doğal bir popülizme sahip olmamız da bu yüzdendir.
Rejimin formatı hukuk devleti ve demokrasi üzerine otursa da otoriter bir devlet geleneğimiz vardır. Göçmen bir öykünün ve zihniyetin ürettiği güvenlik arayışı ya da fikri ile ulusal kimlik arasındaki sıkı tarihsel ve toplumsal bağlar, toplumu özünde güvenlik fikriyle ve aşkın devlet aşkıyla kuşatmıştır.
Bu toplumun temel meselesi hemen her zaman bir arada yaşamak, sert kutuplaşmaları ve buradan doğan sorunlarını yönetilebilir bir hâle getirmek olmuştur.
Türkiye gibi toplumları açıklamak kolay ama anlamak zordur.
Bu zorluğu kısmen azaltmak için yakın köklere, ana ulusal modele göz atmakta fayda var. Bu model “göç, din, siyasi dönüştürme” üzerine kuruludur. Şöyle özetleyelim: Türkiye’deki ulus oluşumunun temelinde, temel olarak 1800’lerde başlayan biteviye Anadolu’ya doğru akan yaklaşık 150-200 yıllık bir Müslüman göçü yatar. Göç dalgası öylesine güçlüdür ki Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu nüfusunun yarıya yakını göçmen ve etnik olarak Türk olmayan ya da Türk olsa bile köken fikrinden uzak Müslüman gruplardan oluşmaktadır. Bu koşullar, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet fikri etrafındaki iki temel projesini iyi açıklar. İlk proje, farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanları Türkleştirme projesidir. İkincisi ise Müslümanlardan bir ulus yaratırken İslam’ı ehlileştirme projesidir.
Bu projeler otoriter bir yönetim modelinin temelinde de yatar. Her iki proje de otoriter bir yapıyı ve merkezin çevreye ve topluma süratli, etkili, dayatmacı nüfuzunu kaçınılmaz hâle getirmiştir. “Rejim”, ödenen ciddi bedellere rağmen bu projelerde önemli ölçüde başarılı olmuştur. Yıllar içinde Kürtler dışındaki Müslümanlar Türkleşmiş, Müslümanların önemli bir kısmı da ehlileşmiştir. Ancak başarı kısmi olmuştur. Nitekim bugün bu çerçevede ana sorunu Türkleşmeyen Müslümanlar, yani Kürtler oluşturmaya devam eder.
Çözüm için rejimin meşrebi çerçevesinde çeşitli yollar izlendi: yok sayma, imha, ekonomik entegrasyon ile gelecek buharlaşma, diyalog…
Bugüne kadar hiçbiri sonuç vermedi.
Ve sorunun bedeli çok ağır oldu.
Büyük bir isyan, 50.000’e yakın can kaybı, sistemin militarizasyonu, demokrasinin tehdit olarak görülmesi…
İlk kez bu isyanın tekeline aldığı Kürt sorununda silahlı olanla siyaseti ayrıştırma noktasına, isyandan entegrasyona doğru gitme imkânlarına kapı açtık…
Diğer bir deyişle sorunun çözümünün ön şartlarını yerine getirme noktasına geldik…
Hâlâ Kürt meselesinde ne olduğunu, hangi safhada bulunduğumuzu anlamayanlar için…
From the publisher's feed