
Sign up to save your podcasts
Or


Türkiye son on yıldır kurumların zaafa uğradığı, devlet gemisinin sürekli su aldığı talihsiz bir dönemi yaşıyor. Hukuktan ekonomiye, eğitimden dış politikaya kadar her alanda yapılan ve yapılması gereken işlerin bir sahibi yok.
Bütün yetkilerin tek elde toplandığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile birlikte sistemin kalbi olması gereken parlamento ikinci plana itilmiş, adalete olan güvenin yok olduğu bir tabloda ne yazık ki iktidarı denetleyecek bütün mekanizmalar yok olmuş bulunuyor.
En son Girne açıklarında yaşanan gemi faciası, kurumların ne halde olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Batan gemiye ilişkin ihmal ve denetimsizlik iddiaları olayın kaza değil cinayet olduğunu gösterdi. 13 kişinin can verdiği faciada 15 kişi hâlâ kayıp.
Bölgede etkili olan ‘ölü dalga’ya rağmen seyir kararı alan ve aşırı sürat nedeniyle geminin ikiye bölünmesine yol açan kaptan ve mürettebat ise “tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek”ten tutuklandı. Facia konusunda KKTC’de tam bir ‘sorumlu siyaset örneği’ sergilendi. Gemi kazasından sorumlu tutulan Ulaştırma Bakanı, koalisyonu bozma pahasına görevden alındı.
Bir hakkı teslim etmek gerekirse, KKTC’de yaşanan bu sorumlu iktidar tavrı kelimenin tam anlamıyla demokratik bir yönetimde işlerin nasıl yürümesi gerektiğini gösteren harika bir örnektir.
İddialara göre, Girne’deki bu dehşet gemisi 3 ay önce de su almış ve arızalı bölge tamir edilerek seferlerine devam etmiş. Şimdi mesele şu; bu gemi Girne’den Mersin’deki Taşucu limanına gidiyor, yani olayın bir de Türkiye boyutu var.
Peki Türkiye Liman İşletmeleri’nin böyle bir gemiden hiç haberi yok mu? Eğer varsa ki olmalı… Bu durumda, daha önce de vukuatları olduğu iddia edilen gemi, Türk yetkililer tarafından denetlenmiş midir, denetlendiyse sonuçları nelerdir?
Şu ana kadar Türkiye tarafından herhangi bir açıklama yapılmış değil. Demek ki bizim Ulaştırma Bakanlığımız, bu tür konularda kendini sorumlu hissetmiyor.
Bu durumu yadırgıyor muyuz, hayır… Çünkü bizim kurumlarımızın kimseye hesap vermek gibi bir sorumlulukları yok. Ayrıca kurumlarımızın, özellikle kriz dönemlerinde yaşananlar konusunda, kağıt üzerinde de olsa sorumluluk makamında olanların hesap vermek gibi bir yükümlülükleri de bulunmamaktadır.
Mesela 2023 yılında Kahramanmaraş merkezli 11 ilde büyük bir deprem felaketi yaşadık ama devletimiz felaket bölgesine ancak üç gün sonra ulaşabildi.
Bu felaketten önce 2018 yılında çok kapsamlı bir ‘imar affı’ çıkarıldı. 6 Şubat felaketinin yaşandığı şehirlerle ilgili riskler bilindiği halde, sadece Gaziantep’te 76 bin 605, Hatay’da 71 bin 738 kişi imar affından yararlandı.
Peki ‘imar aff’nın mimarı olan Şehircilik Bakanı Murat Kurum, yaşananlardan kendisine de bir sorumluluk payı çıkarıp, en azından istifa etme girişiminde bulundu mu? Hayır, çünkü bakanlarımızın milleti düşünmekten çok daha önemli işleri var…
Kızılay depremde çadır sattı, kurumun başkanı erdemli bir tavır sergileyip ayrılmayı düşündü mü? Hayır… Çünkü onlar oturdukları koltuklarda ‘dava’ya hizmet ediyorlar, hesap vermeleri gerekmiyor.
Ekonomide ise dünyada bir eşi benzeri daha bulunmayan ve irrasyonel politikalar yüzünden tam 8-10 yıl süren kesintisiz bir kriz yaşanıyor. Ama ekonominin de bir sahibi yok… Ve sonra rasyonel politikalar uygulamak üzere Mehmet Şimşek ekonominin başına getiriliyor. Şimşek, ekonominin kuralları neyi gerektiriyorsa onu uygulamak üzere önemli adımlar atıyor. Ama ne yazık ki bu aşamada da ‘siyaset mühendisliği’ devreye sokularak muhalefete operasyonlar ve bir Türk icadı olan ‘butlan’la Mehmet Şimşek’in attığı pozitif adımlar yerle bir ediliyor ve ekonomik kriz kalıcı hale geliyor. Ne yazık ki ekonominin de bir sahibi olmadığı için, bu yıl sonunda yüzde 16 olarak tahmin edilen enflasyon revize edilerek 28.4’e yükseltiliyor. Bu rakamın da tutacağının garantisi yok…
Bazı otoyollarla İstanbul’daki iki boğaz köprüsünün işletmesi özelleştirilecek, karar çıktı.
Biri 70’lerde Demirel’in, diğeri 80’lerde Özal’ın vizyonu ve milletin parasıyla yapılmış köprüler bunlar.
30 yıllık gelirlerinin diyelim, yarısını peşin almak karşılığında gerisi özel şirketlere bırakıldı.
Ekonomimiz şahlanmış, Türkiye Yüzyılı başlamıştı. İşimiz Almanya’dan güzeldi.
Eldekini avuçtakini satıyor, görüntüsü bununla uyumlu değil.
İktidarın başarı anlatısını bozacak, göze çok batacak, AK Parti’den önce de taş üstüne taş konduğunu hatırlatacak, paraya sıkışmış gösterecek sembolik bir özelleştirme bu.
5-10 milyar dolara o kadar mı âcil ihtiyacımız var, hazıra dağ mı dayanır, hem bütçedeki kara deliğin yanında çok küçük kalır bu yama filan dedirtir.
Muhalefetin diline düşmeye bile değmez, atılacak taşla ürkütülecek kurbağa arasında hiçbir orantı yok. Bildiğimiz AK Parti imajına düşkündür, bundan kaçınırdı.
Bir terslik var, başka bir açıklaması olmalı.
Oysa ekonomistler, kaynak ihtiyacı ve arayışından başka bir açıklamasını bulamıyor.
Nakit ineği, altın yumurtlayan tavuk benzetmeleriyle tanımlanan köprü ve otoyollardan söz ediyoruz.
Yeni Parti’li Deniz Yavuzyılmaz’la Kerim Rota’yı, İYİ Parti’li Burak Dalgın’ı dinliyorum. Soruyor, sorduruyorlar...
Kim alacaksa ballı bir kazanç sağmak için alacaktır ama millet ne kazanacak? Gelecekteki garantili gişe hâsılatını bugünden nakde çevirmek uğruna yarıdan fazlasını terk etmenin neresinde milli çıkar?
Sakıncaları sayılabiliyor da faydalarını anlatamıyor kimse.
İlk işaretini daha kasım 2023’te Mehmet Şimşek vermiş, ben de “ekonomik bağımsızlık böyle mi kazanılıyordu” başlığıyla irdelemiştim.
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, yurt dışında yoğun kaynak arayışlarına mola vererek Meclis’e gelmişti. Plan ve Bütçe Komisyonunda soruları cevaplarken de haberi müjdeledi.
Anadolu Ajansına göre; “şu an için özelleştirme kapsamında Elektrik Üretim A.Ş’ye ait bazı HES’lerin, bazı limanların, otoyol ve köprülerin” olduğunu anlatan Şimşek, ‘özelleştirme kapsamına yeni alınması planlanan herhangi bir varlık söz konusu değil” demişti.
Sırada özelleştirilmeyi bekleyen o köprülerle otoyolların hangileri olduğu artık netleşti.
Dış güçlere karşı ekonomik bağımsızlık savaşı veriyoruz diye kuru ekmekle soğana talim ettirilen halk sevinsin mi şimdi?
Ekonomiyi düze çıkarmak için kötüleşmenin sebeplerini düzelteceğine sonuçlarıyla mücadele eden günü kurtarma anlayışı, gözünü köprülere dikti.
Necip Fazıl’ın “ağlayın, su yükselsin/ belki kurtulur gemi” çağrısı bile daha gerçekçi kalır bunun yanında.
Zaten Berlin, Paris, Londra, New York bankerlerini kapı kapı dolaşarak dış güçlere karşı nasıl bağımsızlık mücadelesi verilebilirdi ki?
Körfez’de borç para bulma turlarına çıkarak, Suud’la Katar ve Emirlikler’den emanet paralarla Türkiye Yüzyılı ne kadar başlatılabiliyorsa ekonomik bağımsızlık mücadelesi de ancak o kadar kazanılabiliyor işte.
OECD, 81 ülkede 15 yaşındaki öğrencilerle eğitimin niteliğini ölçüyordu, araştırma 91 ülkeye genişlemiş.
Örneklemdeki Anadolu ve fen lisesi öğrenci oranımız, yüzde 39’dan 62’ye çıkarılmıştı. Yine de 2022 test başarımızda sıçrama yoktu.
PISA 2025 testindeyse matematik, fen bilimleri ve okuma becerileri puanlarımız ciddi yükselmiş.
Fen ve okuma dallarında OECD ortalamasının üzerine çıkmışız, matematikte ise ortalamaya ancak yaklaşabilmişiz.
Öğrencilerin yüzde 36’sı, matematikte asgari yeterlik düzeyinin hâlâ altında.
Yani performansta bariz bir iyileşme var ama daha gidecek uzun bir yol bekliyor bizi.
Bakan Yusuf Tekin, sonuçları haklı bir gururla duyurdu.
Türkiye, OECD ülkeleri arasında üç alanda da puanını en fazla yükselten ülke olmuş.
Tüm ülkeler sıralamasındaki yerimiz de şöyle değişmiş:
Fende 15 basamak atlayarak 19., okumada 18 basamak atlayarak 18., matematikte 11 basamak atlayarak 28. sıraya yerleşmişiz.
Bakan Tekin, PISA 2022 testinde eskiye göre notlarımızdaki iyileşmeyi yeterli bulmuyordu. Yetersiz görmesini beğenmiştim. Daha çok çalışma sözü vermişti.
AK Parti’nin kurulduğu 14 Kasım 2001 tarihinden bir hafta sonra bir kahin çıkıp deseydi ki:
“AK Parti iktidara gelecek. Erdoğan’ın siyasi yasağı kalkacak; önce Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olacak. Ama onun Cumhurbaşkanlığı sıradan bir cumhurbaşkanlığı olmayacak. Türkiye’nin hükümet sistemini değiştirecek; siyasi tarihimizde pek az lidere nasip olmuş bir güce sahip olacak. Yasama, yürütme ve yargı üzerindeki gücün tek merkezde toplandığı bir hükümet sistemiyle ülkeyi yönetecek.
AK Parti, iktidarı o kadar çok sevecek ki sandıkta alamadığını ‘kayyımla’ alacak. Türkiye’yi ‘kayyım’ yöntemiyle tanıştıracak.
Yargı öylesine siyasallaşacak ve iktidar mücadelesinin bir aracına dönüşecek ki muhalefet partilerinden bazı siyasetçiler, hapse girmemek için yakalarına AK Parti rozeti taktıracak. Yakasına rozet taktırmayanlar soruşturmalara maruz kalacak, cezaevine girecek, kamuoyu önünde itibar suikastlarına uğrayacak.
Antidemokratik bir uygulama olan başörtüsü yasağı çözülecek. Türkiye bu ayıbından kurtulacak. Başörtülü kadınlar yargıdan eğitime, sağlıktan güvenlik bürokrasine kadar devletin her kademesinde özgürce görev yapabilecek. Kamusal alan tartışmaları geride kalacak ama iktidar bu kez başörtülü kadınları ikiye ayıracak.
İktidarın yanında duranlar ‘makbul başörtülü’, iktidarın karşısında duranlar ise ‘vitrin mankeni’ sayılacak…”
İnanmazdık. Ama bunların hepsi gerçekleşti.
Başörtüsü yasağı çözüldü ama dindarlardan oluşan iktidar partisi, bu kez dindar kadınların başlarındaki örtünün ‘makbul’ olup olmadığına karar veren bir merci haline geldi… Başörtülü bir kadın AK Parti’de siyaset yapıyorsa “dindar kadın”dır, ama CHP’de siyaset yapıyorsa kesinlikle “vitrin mankeni”dir.
Hatırlayın; Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Parti Meclisi Üyesi, başörtülü hukukçu Sevgi Kılıç’ı hedef alarak, “Oy almak için bazı yerlerde başörtülü birkaç kişiyi yanlarına vitrin mankeni gibi getirip koymak, artık kimseyi aldatmıyor” demişti. (1 Ocak 2021)
***
Hatta o kahin bir de şöyle somut bir örnek verseydi, deseydi ki:
“Mesela Yeni Şafak gazetesinin kurucularından, Milli Görüş hareketinin içinden gelen, Erdoğan’ın şahsen tanıdığı ve sevdiği, AK Parti’de uzun yıllar siyaset yapacak olan Ekrem Baki, gün gelecek iktidara “yozlaşma” ve “çürüme” eleştirileri yöneltecek; muhalefet üzerindeki hukukla, adaletle ve vicdanla bağdaşmadığını düşündüğü baskılara ‘Muhalefete karşı yürütülen ağır baskılar ve bu baskıların giderek artması, iyiye evrileceğine dair bir işaret görememem ve gerek hukuk gerekse siyaset anlayışımın bununla bağdaşmaması sebebiyle mensubu bulunduğum AK Parti’den istifa etmiş bulunuyorum” diyerek AK Parti’den ayrılacak…
Sonra da CHP’ye geçecek.
Ve gün gelecek, AK Parti’nin yerel seçimlerde Özgür Özel liderliğindeki CHP’ye kaybettiği Üsküdar’ı yargı gücüyle geri alma sürecinde, belediye meclisindeki aritmetik hesabın önünde engel olduğu için devre dışı bırakılmak için Ekrem Baki de tutuklanacak.”
AK Parti’nin kurucuları büyük ihtimalle, hatta kesinlikle “o kâhinin” meczup olduğuna kesin kanaat getirirler, anlattığı bu kehaneti ağzına tıkar, ‘hadi oradan, böyle şey mi olur?” diye diye köyüne kadar kovalarlardı.
Ekrem Baki tutuklandı.
Üsküdar Belediyesi AK Parti’ye geçebilsin, Meclis üye çoğunluğunu AK Parti lehine sağlayabilmek için dört yaşındaki bir çocuk annesi olan Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Amine Cansu Çelik tutuklandı.
Şimdi hatırlamıyorum, hikayeyi ilk rahmetli Celal Başlangıç’tan mı dinledim, yoksa Hasan Cemal’den mi ama hikaye şöyle: Gazeteci, Diyarbakır’da kahvenin önünde oturan Reşo’ya o günkü güncel durumla ilgili bir siyasi soru sorar. Reşo’nun cevabı bir başka soru olur:
“Resmi görüşümü mü soruyorsun, şahsi görüşümü mü?”
Bu hikayeyi duyduğumdan beri, belki 40 yıldır ben de sık sık bana görüş soranlara bu cevabı veriyorum.
Tam olarak neyle suçlandığı bile belli olmadan hayatının son 9 yılını cezaevinde geçiren ve daha da orada kalacakmış gibi duran Selahattin Demirtaş’ın, iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ adını verdiği süreçle ilgili resmi görüşünü biliyoruz.
Cezaevindeki hücre arkadaşı Selçuk Mızraklı ile birlikte 9 Ağustos’ta Meclis’e bir açık çağrı yapıp ‘Çerçeve Yasa’ya evet oyu verilmesini istemişti ve o çağrıda şöyle diyordu:
“Hiç kimse kıymetli çabaların altında gizli hesaplar, kirli planlar arayarak zaman tüketmemeli, enerjisini boşa harcamamalıdır. Şüpheyle yaklaşan veya olumsuz ön yargıyla bakan çevreler, bu süreci istedikleri kadar eşelesinler; altından bin yıllık kardeşliğimizden, birbirimize sıkı sıkıya sarılma arzusundan ve Kürdüyle, Türküyle hep birlikte Türkiye olma duygusundan başka bir şey bulamayacaklardır.”
Demirtaş ve Mızraklı mesajlarında bir de temennilerini dile getiriyordu: “Elbette tüm bu çabalar güçlü ve köklü demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük reformlarıyla devam etmeli, halkımızın hak ettiği, layık olduğu huzurlu bir yaşama kavuşmasına katkı sunmalıdır.”
Evet, bunların hepsi olmalıydı ama önce yasaya evet oyu verilmeliydi.
Aynı Selahattin Demirtaş birkaç gün önce hücre arkadaşı Selçuk Mızraklı’nın salı günü cezasını tamamlayıp özgür kalacak olmasıyla ilgili de bir mesaj paylaştı.
Demirtaş edebi üslupla yazdığı mesajında, kendisi bir yandan hücrede TV’de Melih Gökçek’in ağzında sakızla Ankara Adliyesine gelişini seyrederken Selçuk Mızraklı’nın masada kare bulmaca çözdüğünü hayal etmemizi istiyor.
Sözü ona bırakıyorum:
“Bu defaki bulmaca bir hayli zor olsa gerek, Hoca içinden çıkmaya çalışıyor. Epey düşündükten sonra buluyor; soldan sağa dokuz harfli ‘kardeşlik’miş.
‘Sorusu neydi?’ diyorum. ‘Sorusu cevabından daha zor’ diyor.
MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış, kolektif duygu durumu.
‘Zormuş’ diyorum.
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı 63 yaşında, Diyarbakır’ın yüreği sevgiyle dolu genel cerrahı. Sadece dört ay belediye başkanlığı yapabildi. Sonrasında suçsuz, günahsız, delilsiz, hukuksuz yedi yıl hapis.
Hava çok sıcak, basık, boğucu, terliyoruz habire. Bazen bu kuyunun dibinde nefes almak bile zorlaşıyor. Hoca’nın gözü bir ara televizyona takılıyor, bir süre kalıyor öyle. Neye baktığına bakıyorum.
Dört ay belediye başkanlığı yapabilmiş suçsuz, günahsız, yüreği sevgiyle dolu Diyarbakır’ın doktoru; yedi yıldır tutulduğu hücreden, 25 yıl belediye başkanlığı yapmış Ankara’nın parsel parsel günah yüklü şahsiyetinin sakız çiğneyerek adliyeye girişini izliyor.
Bulmaca giderek zorlaşıyor ama Hoca inatçı; yukarıdan aşağıya altı harfli, ‘adalet’.
Sorusu neymiş?
‘Geç olsa bile gelmeyen, MGK kararıyla gelebileceği zannedilen insan onurunun mütemmim cüzü.’
Zormuş gerçekten.
Şahıs az sonra elini kolunu sallayarak adliyeden çıkıyor, ‘Ben öyle çekirge gibi üç defa değil, 500 defa sıçradım’ diyor.
‘Keramet sakızda mı acaba, sen bir defa bile sıçrayamadın Hoca’ diyorum.
‘Yok’ diyor, ‘O çiğnediği sakız değil, insanlık onuru. Ben bir defa bile çiğnemedim, çiğnetmedim de.’
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, Diyarbakır’ın dört ay belediye başkanlığına karşı yedi yıl hapis yatmış ve cezasını tamamlayarak, “kardeşlik” henüz ona uğramadan 8 Eylül Salı günü tahliye olacak temiz yürekli bilgesi.
Son beş yıldır ben ona emanettim, o bana emanetti. Salı sabahı buradan çıkacak, akşamına da Diyarbakır Havaalanı’nda olacak. Artık size emanettir.
İlk bakışta birbiriyle çelişkili görünen iki farklı senaryo siyaset alanına sürüldü. Hangi senaryoyu ele alsanız kendi içerisinde tutarlılığı var. Ancak yine de birbiriyle çelişkili bu iki senaryo…
Soru şu: İktidar elini çabuk tutmaya başladı; birbiri ardına önemli kararlar alınıyor ve ülke bir şeylere hazırlanıyor. Hazırlık ‘post-Erdoğan’ diye adlandırılan süreçle mi ilgili, yoksa iktidar seçimin tarihini bayağı erkene mi çekecek?
‘Post-Erdoğan’ senaryosu boşuna ortaya atılmıyor. Anayasasında iki kez cumhurbaşkanı seçilebilme kısıtlaması bulunan ülkemizde, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olarak üçüncü döneminde; anayasadaki bir istisnadan yararlanarak dördüncü dönemi de düşündüğünü belli ediyor…
Erdoğan bir kez daha cumhurbaşkanı seçildiğinde AK Parti ne olur?
Turgut Özal cumhurbaşkanı seçilip başından ayrıldığında Anavatan Partisi’nin hali ortada. Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi de benzer bir akıbet yaşamadı mı?
AK Parti’yi ayakta tutan, ilk fırsatta sistemin değiştirilmesi oldu: Cumhurbaşkanı ama aynı zamanda AK Parti’nin genel başkanı Tayyip Erdoğan…
AK Partili dönemin siyaset yürütme kodları parti içerisinde neler olup bittiğinin dışarıdan tam anlaşılmasına izin vermiyor. Bu sebeple, eğer parti içerisinden alınan izlenimlerle ‘post-Erdoğan’ dönemi için hazırlık yapıldığı ileri sürülüyorsa, bunu doğrulatmak kolay değil.
Kendisine ikinci bir cumhurbaşkanı yardımcısı aranması, AK Parti’nin başına bir isim telaffuz edilmesi, bazı eskimiş isimlerin üzerine yargının gitmesi yeni gelişmeler…
Bu gelişmelere bakanlar ‘post-Erdoğan’ senaryosunu dillendiriyorlar…
İkinci senaryo olan, seçim tarihinin gecikilmeden erkene alınması ihtimalini dillerine dolayanlar da AK Parti’nin fazla uzağında bulunmayan isimler. Onlar, özellikle İran’a savaş açılması sonrasında Türkiye’nin ve onunla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da uluslararası arenada yükselen profilinin güncel siyasete bakan yüzünü önemsiyorlar.
Son bir ankette sorulan “Olası bir savaş durumunda Türkiye’yi kim yönetsin?” sorusuna cevap verenlerin yarıya yakını -%48.1’i- “Erdoğan” demiş…
Anketi yorumlayan Abdülkadir Selvi, ‘Seçimin ucu gözüktü’ başlıklı dünkü yazısında, şu notu da düşüyor: “Özgür Özel diyenlerin oranı %12.5.”
Yarın seçim olsa sandıktan çıkacak sonucu etkileyebilecek bir görüntü bu.
[60 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine yol açan İkinci Dünya Savaşını ve sonrasında yüz yüze gelinen büyük mağlubiyeti Almanya’ya yaşatan Hitler deneyimi, o ülkenin sonraki yol haritasının farklı oluşmasını getirmişti. Önemli bir eyaletinde Pazar günü yapılan seçimde ‘aşırı sağcı’ etiketiyle anılan AfD Partisi’nin sandıktan geleneksel partilerin önünde çıkması dikkat çekici. Tarihi farklı gelişmiş Alman halkı bile zayıf liderlerden bıkmış olmalı ki, güvenlik algısını ön planda tutan bir tercihte bulunmaya başladı.]
Erken seçimde bizde de insanlar, önemli konuları geri plana itip güvenliği önemseyen bir tercihte bulunabilir.
İlk bakışta palyatif görünseler bile, ekonomik sıkıntıları daha az hissettirecek geçici çareler neden bulunamasın? Halen üzerlerinden para ödenmeden geçilen köprüler ve otoyolların özelleştirme kapsamına alınarak özel kullanıma sunulmak istenmeleri böyle bir arayışa cevap olabilir… Mekke Mutabakatı ile birbirine yaklaşan ülkelerin de bir diğerine yararı dokunabilir…
Ekonomik sıkıntıları, demokrasiye ters düşen uygulamaları, adalet kavramını ön planda tutan muhalefetin söylemi ile aynı terazide tartıldığında, günümüzün savaş ortamında tercihin ne yönde olabileceğini öngörebilmek kolay değil.
CHP-YENİ Parti ayrışması, muhafazakar partilerin geniş kitlelere ulaşabilecekleri bir formül bulamamaları da muhalefetin iktidara ulaşma iddiasını zayıflatıyor.
Günümüzde ülkemiz siyaset alanında ortaya sürülen AK Parti’de ‘post-Erdoğan’ hassasiyetine cevap verecek gelişmeler bekleyen senaryo ile seçim tarihinin erkene alınabileceğine dair senaryo arasındaki çelişki meydanda: İlki, -post-Erdoğan senaryosu- zaman alabilecek bir süreç gerektiriyor da ondan…
İnsan bazen söz söylemenin faydasız olduğu hissine kapılıyor. Yaşanan sorunların da bu sorunlar karşısında takınılan faydasız tutumların da hiç değişmediğini görünce ümidiniz tükeniyor.
Toplumdaki kutuplaşmanın en büyük tehlike olduğunu hiç kimseye anlatamıyorsunuz. Muktedirine de muhalifine de.
Ekonomideki, tarımdaki, eğitimdeki vs. arızaların “kullanıcı hatasından” kaynaklandığına inanmayanlar çoğunlukta. Onun yerine “dış güçler” tanrısına inanıyorlar.
Rasyonalite, kurumsal tecrübe, ehliyet, liyakat diyorsunuz. Dinleyen yok. Boş yere konuşuyorsunuz.
Hak, hukuk, adalet diye diye neredeyse kendinizi parçalıyorsunuz… Haksızlıklar, hukuksuzluklar, adaletsizlikler hiç mi hiç azalmıyor, sürekli artıyor.
İki yüzyıllık modernleşme hikayemiz geldi geldi, bugün küllerinden yeniden doğmuş bulunan feodal aidiyetlerin ve etnik milliyetçiliklerin duvarına tosladı. Bu duvarın önünde modern anayasal vatandaşlık meselesi modernite öncesinin terimleriyle -ve zihniyetiyle- tartışılıyor.
Bunlara karşı “Öyle değil, böyle” demenin hiçbir faydası da olmayacak gibi görünüyor.
Ömer Seyfettin’in “Herkesin İçtiği Su” adlı meşhur hikayesi geliyor aklınıza. Halihazırda içinde bulunduğumuz durumu daha iyi ifade edecek başka bir “mesel” yoktur herhalde.
Bu yüzden ben de eski kuşak gazete yazarlarının arada bir yazacak konu bulamadıklarında yaptıkları gibi, “bugün sütunumu Ömer Seyfettin’e bırakıyorum”:
Ling-Yu gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. Kavga, gürültü çıkıp mahallelerin, köylerin asayişi bozulmasın diye afyon tarlalarını şenlendirmiş, esrarı, haşhaşı serbest ilan etmişti.
Devri rüyasız, yorgun bir uyku gibi geçiyordu. Herkes kendi dalgasında yaşıyor, “Dünya var imiş, ya ki yoğ imiş ne umurun!” felsefesi âdeta ilahi bir yasa gibi görülüyordu.
Fakat bir sabah Çin hükümdarının afyonu patladı. Huzuruna çıkan baş müneccim, yaklaşan büyük felaketi haber verdi: Bir yağmur yağacak. Suyundan kim bir damla içerse deli olacak!
Hemen bütün yöneticiler toplandı. Günlerce süren müzakereler yapıldı. Nihayet daha bu uğursuz yağmur başlamadan sarayın bütün sarnıçlarının, küplerinin, vazolarının, mahzenlerinin yedek olarak temiz sularla doldurulmasına karar verildi.
Aradan bir hafta geçmedi, baş müneccimin haber verdiği yağmur hafif hafif yağmaya başladı. Bir gün, iki gün oldu. Dinmedi, hızlandı. Bardaktan boşanırcasına yağdı durdu. Her tarafı sel aldı. Nehirler, çeşmeler, oluklar taştı. Adeta mini mini bir tufan! Baş müneccimin haber verdiği felaket hakikaten, aynen meydana geldi. Kim bu yağmurdan bir damla karışmış bir suyu içerse hemen çıldırıyordu. On beş yirmi gün içinde bütün halk çıldırdı. Yalnız imparatorla maiyeti, sarayda saklanmış sulardan içiyorlar, akıllarını başlarında tutabiliyorlardı.
Uğursuz yağmur dinmedi. Memlekette çıldırmayan kimse kalmadı. Umumiyetle deliren halk, işi öyle azıttılar ki artık yöneticiler saraydan sokağa çıkamıyorlardı. Bir curcunadır gidiyordu.
İmparatoru o vakit bir düşünce aldı. Bunun sonu ne olacaktı? Evet, bir kere deli olan artık akıllanamıyordu. Zırdeli halk bahçe surlarının etrafında toplanmış, gece gündüz, sabah akşam zurnalarla davullarla kulakları yırtan bir gürültü koparıyorlar, “Delilere bakın, yuha, yuha...” diye, yedek sulardan içip akıllı kalanlara dillerini çıkarıyorlardı.
Bir gün geldi ki erzak filan almak imkansızlaştı. Laf anlayan, söz dinleyen kalmadı. İtaatin, vazifenin, büyüğün, küçüğün ne demek olduğu unutuldu. Kanunlar şaka oldu. İdare bozuldu. Uğursuz yağmurun suyundan içmeyip akıllı kalanların felaketi çok dehşetliydi. Hayatları tehlike içinde geçiyordu. Bir avuç kişiydiler. Milyonlarca delinin maskarası oldular...
GENAR bir kamuoyu araştırma kuruluşu. Başında İhsan Aktaş var. İktidara yakınlığı bilinen bir kuruluş. Ağustos ayı anketinde Ak Parti oylarını yüzde 34.9 bulmuş. “İlk sırada.” Başka kamuoyu araştırmalarında birinci sırada gösterilen Yeni Parti ise GENAR’da sadece yüzde 19.9. “İkinci sırada.” Bu sıralamaya itina ediyor GENAR. Zinhar Ek Parti’yi ikinci sırada göstermiyor.
GENAR, Ağustos ayı araştırmasında bir de vatandaşın “Ekonomi yönetimine güven”ini de sormuş. Sonuçlar ilginç:
Güvensizlik rakamı yüzde 67. Toplumun 32.2’si “hiç güvenmiyor” yüzde 35.1’i ise “güvenmiyorum” diyor.
İlginç bir husus şu: İktidar blokunu oluşturan Ak Parti’lilerin yüzde 31.8’i ile MHP’lilerin yüzde 53.6’sı ekonomi yönetimine güvenmeyenler arasında.
Yine GENAR’ıın araştırmasına göre toplum gündeminin birinci sırasında “Ekonomi” var, o da “Hayat pahalılığı” başlığı ile işaret ediliyor.
Vatandaşın güvensizliği boşuna değil. Hükümet adına açıklanan 2027-2029 dönemi Orta Vadeli Program, büyümeden enflasyon oranına kadar her alanda revizyonları, daha kötüsü enflasyon belasının daha uzun süre vatandaşın boğazını sıkacağı gerçeğini işaret ediyor.
Bu yılın enflasyonu yüzde yıl sonu itibariyle 28.4’le revize edildi, o da tutarsa, 2027 için yüzde 21, 2028 için yüzde 13.5 olarak öngörülüyor, bu yıl gerçekleşmesi beklenen tek haneli enflasyon hedefi ise yüzde 9’la 2029’a ertelendi.
Karar bu olguyu “Enflasyon hedefi 3 yılda 13 kez şaştı” başlığı ile haberleştirdi.
Ak Parti iktidarının ilk 10 yılında ekonominin iyi gittiği biliniyor. O yüzden 2011’de, Haziran seçimlerine giderken, 2023’te Cumhuriyet’in 100’üncü yılı vizyonu çerçevesinde, Türkiye’nin en büyük 10 ekonomi arasına gireceği, fert başına milli gelirin 25 bin dolara çıkacağı ifade edilmişti.
Halen 17’nci büyük ekonomi olduğumuz, fert başına milli gelirin 17 -18 bin dolar civarında olduğu iddia ediliyor. Bu rakamlar da meselâ 17-18 bin doların nerede, kimlerde olduğu şeklinde sorgulanıyor.
Çünkü 37 bin liraya çıkan açlık sınırına, 130 binlerde olan yoksulluk sınırına, ve nerede ise üst gelir grubunda olması beklenen profesör maaşının yoksulluk sınırları içinde kaldığına, milyonlarca insanın en düşük emekli maaşı olan 23.5 lira ile, asgari ücretin 28 bin küsur ile geçinmek zorunda bulunduğuna bakıldığında bu sorgulama haksız durmuyor.
Türkiye halen yıllık yüzde 31.51 enflasyon oranını yaşıyor. Ağustos ayı enflasyon oranı yüzde 1.84. Yani enflasyon hala yükselmeye devam ediyor.
Vatandaş, bu resmi rakamların kendi hayatı söz konusu olduğunda gerçeği ifade etmediğini de düşünüyor. Çünkü gıda, eğitim, ulaşım gibi kalemler, resmi rakamlarda bile çok çok daha yüksek oranlarda seyrediyor. Vatandaşın hayatında hissedilen boyutlar ise çok daha sarsıcı.
“Ekonomi yönetimine güven” sorununun ne boyutta olduğunu görmek bakımından en son gündeme getirilen “Köprü ve otoyolların kiralanması” olayı dikkat çekicidir.
Ak Parti hükümetleri bugüne kadar pek çok özelleştirme yaptı. Köprü – otoyol olayı, 30 yıllığına kiralama niteliği taşıyor. Yerli – yabancı finansörler, tabii ki üzerinden para kazanmak için 30 yıl süreliğine kiralayacaklar ve her ücret artışı tepki çekecek.
Olay, pek çok çevrede öncelikle “İktidarın parasının tükendiği, seçimler öncesinde kullanılacak fona ihtiyaç bulunduğu” tarzında okundu. Ardından “Altın yumurtlayan tavuğun neden satıldığı” soruları soruldu. Ardından “daha iyi hizmet ve bakım yapılacağı” gerekçelerinin inandırıcılığı sorgulandı. Ardından yeni patronların yapacağı zamlar konuşuldu.
Köprüler, otoyollar halen uygulanan hazine garantili fiyatlarıyla da büyük tepki çekiyor. Yeni durumda makul fiyatlı olanlar da buralara para yatıranların kazanç hırslarına göre fiyatlanacak. Mikrofon uzatıldığında işletenlerin de bu yolu açanların da vatandaştan iyi sözler duymayacağını tahmin etmek zor değil.
Seçime doğru gidiyor Türkiye… Mehmet Şimşek savaşı, EYT’yi, KKM’yi, depremi gerekçe gösterdi ekonomideki başarısızlık için. “Enflasyon daha kötü olabilirdi, bu noktada tutmak da başarı” gibi konuştu.
Ekonomi yönetiminin tespitine göre; şahlanmamızı Kur Korumalı Mevduat, EYT, deprem ve en son da İran savaşı engelledi.
KKM tedbirinden dış güçler, erken emeklilik getirilmesinden CHP, depremden de kader sorumlu.
Sadece İran savaşının enflasyona etkisini yüzde 7 hesaplamışlar.
Yani hedefler tutmadı ama iktidar ne yapsın, kontrol dışı faktörler bırakmıyor, yoksa enflasyonu çok güzel düşüreceklerdi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, bu gerçekler ışığında değerlendirmemizi isteyerek yeni Orta Vadeli Programı açıkladı.
Enflasyon bu sene yüzde 28’in üstünde bekleniyor, 2029’da da kısmetse tek haneye inecek.
Anlayacağınız, tek hane hedefi güncellenerek yine ertelendi.
3 yıllık program tutarsa sonunda milli gelirimiz 2,2 trilyon doları geçecek, ihracatımız 450 milyar dolara ulaşacak, kişi başına milli gelirimiz de 25 bin doları nihayet bulacak.
2029’a ne kaldı fakat hangi hedef, hangi program tuttu ki bu tutsun? Dış güçlerin, muhalefetin, kaderin ekonomiyi şaha kaldırmayı bir kez daha engellemeyeceğinin garantisi var mı?
Tek başlı cumhurbaşkanlığı sistemine geçtiğimiz 2018’den beri iktidarın başardıkları, başaracaklarının teminatıysa... Hedefleri revize edip şahlanma miladını sürekli ileri bir tarihe atma başarısı tekrarlanacaktır.
CHP’SİZ TÜRKİYE NASIL ŞAHLANIYOR GÖRDÜNÜZ MÜ?
Ana muhalefete yargı kararıyla butlan müdahalesinden önce, geçen yıl 9 Eylül’de ne yazdıysam bu 8 Eylül’de de aynı yerdeyiz. Alın, bugün yazılmış gibi okuyun.
2023’e geldiğimizde, hedeflerin tutmadığına aldırmayalım diye taze hedefler kondu. İktidar, 2024-26 dönemimi kapsayan yeni ekonomi programı sonunda, tarihimizde ilk kez yüksek gelir grubu ülkeler arasına gireceğimizi öngörüyordu.
Evet... 2023 için ihracat hedefi 500 milyar dolar, ekonomik büyüklük hedefi 2 trilyon dolar, kişi başı gelir hedefi de 25 bin dolardı. Yakalanamamış olabilir ama vazgeçilmemişti hamdolsun. Sadece aşağı doğru güncellenmiş, tazelenmişti hepsi. Revize etmeye de yaramayacaksa orta vadeli programlar neye yarardı.
O günkü orta vadeli programa göre; 2026’da 2023 hedeflerinin yarısını yakalarsak tarihimizde bir ilki başarmış olacaktık. Yüksek gelirli ülkeler ligine girmiş gibi öpüp başımıza koymamız isteniyordu.
Önceki orta vadeli program doğru çıksa 2025’te enflasyon tek haneye düşer, yüzde 9,9’u görürdü.
2020’deki orta vadeli programda da 2022 enflasyon tahmini yüzde 6’ydı.
Ve dün en yeni orta vadeli programı Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz’la Bakan Şimşek açıkladı. 2026-28 arasındaki 3 yılın yol haritası.
Program dönemi sonunda milli gelirimiz 1,9 trilyon dolara yaklaşacak. Kişi başına gelirimiz 21 bin dolara çıkacak. İhracat 300 milyar doları aşacak. Enflasyonsa tek haneye, yüzde 10’nun altına inecek.
Yerimizde sayıyormuşuz gibi gelebilir size. Oysa değil, şahlanma miladı ileriye öteleniyor.
Gerçi yüzyıllığına ayağımıza takılan Lozan’ın gizli maddeleri uydurması, yüzyıl bitince çöktü. Ancak bu sefer Türkiye Yüzyılı başladı, hedefleri yakalamak için önümüzde koca yüzyıl var, telaşa ne gerek.
Cevdet Yılmaz’ın şu sözü, herhalde önümüzde artık bir engel kalmadığını müjdeliyordu:
“Türkiye, siyasi istikrarı ve güven ortamıyla bu hedeflere ulaşarak, hem içeride hem küresel ölçekte çok daha güçlü bir konuma yükselecek.”
Demek daha önce siyasi istikrar ve güven ortamı sağlanamamıştı. O yüzden ekonomi bir türlü şahlandırılamıyordu.
Sanırım ana muhalefetin yargı eliyle belirsizliğe sürüklenmesi, siyasete maşallah istikrar ve ortama müthiş güven yani öngörülebilirlik kazandırdı.
GÖKÇEK 28 ŞUBAT’TA NASIL SIÇRAMIŞTI?
Gökçekler randevuyla savcılığa çağrılıyor, ifade verip çıkıyorlar.
Almanya’yla şüpheli para hareketleri soruşturmasında cuma günü Melih Gökçek ifade vermişti. Dün de oğluyla gelininin ifade randevusu vardı.
Gökçek, AK Parti öncesi başka parti iktidarlarında 500 kere ifade verdiğini ve hepsinden aklandığını anlatırken çekirge bir sıçrar, iki sıçrar ama kendisinin 500 kez zıpladığını söylemişti.
Bu sıçramalardan biri de 28 Şubat asker-yargı vesayeti dönemindeydi.
Farklı bir açıdan konuyu aktarmaya çalışacağım. Hadi başlayalım.
Gidilen yolun uzunluğu köprü dahil 280 km. (Bilişim Vadisi’nden Soma gişeler çıkışı)
Benzinli aracın yakıt tüketimi ortalama 100 km’de 6,5 litre.
280 km yolda tüketilen benzin 18,2 litre. Litre başına fiyat 77 liradan hesaplarsanız yolun toplam yakıt tüketim gideri 1.400 TL.
Peki, yolun ulaşım gideri bu mu?
Elbette hayır.
Osmangazi Köprüsü, 1.170 TL.
Köprü sonrası (Ovaakça-Bursa), 370 TL.
Bursa Batı-Soma Gişeler, 800 TL.
Kısaca yakıt parası 1.400 lira olan yoldan Hazine garantili müteahhidinin aldığı para 2.340 TL.
Bu arada bu meblağ geçen kişinin ödediği para. Bir de Hazine geçen adına müteahhide ekstra bir para daha ödüyor. Bu ekstra para sadece Osmangazi Köprüsü için minimum 1250 TL. Geçmeyenin ise tüm parasını Hazine ödüyor.
Diyeceğim o ki, Hazine garantili müteahhitler sizden yakıt parasından daha fazla yol ve köprü parası alıyor.
Bu müteahhitlere, bu hizmet imkanını veren iktidarımıza minnettar olmalıyız!
Ne de olsa yol yaptılar, köprü yaptılar.
Hizmet aşkı ile ülkeye müthiş eserler kazandırdılar. Sadece hizmet aşkı ama…
Para derseniz hemen söyleyelim. “Kasadan tek kuruş çıkmadı” diyorlar.
Şimdi Cumhurbaşkanlığı yeni karar aldı. Eski köprü ve otoyollar da satılacak.
Yani Hazine garantili müteahhitler her yerde olacak. Kaçacak yer yok.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel “İktidara geldiğimizde gişeleri yıkacağız” dedi. Bence çok önemli ve çok doğru.
Bakın, bu iktidar çok dindar ama kutsal dini bayramlarda kendi yaptırdıkları köprü ve otoyollar yine paralı. Ne Ramazan Bayramı’nda ne Kurban Bayramı’nda hizmet aşkı ile yapılan köprülerinden ve otoyollarından bedava gidemiyorsunuz.
İslami bayramlarda bugüne kadar Demirel ve Özal’ın yollarından para almadan geçebiliyorduk. Yani İslami bayramlarımızı bize köprü ve otoyollarda Erdoğan değil Demirel ve Özal yaşatıyordu.
Artık bu devir de sona eriyor.
Bayrama gidiyormuşsun kimin umurundaki! Ödeyeceksin köprü ve otoyolun parasını.
Yapan ile satanı bileceksin, gişelere öyle gireceksin.
2016 yılı hayatımızda milat. En önemlisi 15 Temmuz sonrası Başkanlık Sistemi’nin yola çıkmasıdır.
Başkanlık Sistemi öncesi 2015 yılında ortalama asgari ücret 975 TL ve Boğaz Köprüleri’nden gidiş-dönüş parası 3,40 lira.
2015 yılında asgari ücret alan biri köprüleri 276 kez geçebiliyordu.
Ve 2026… Asgari ücret 25.075 TL iken köprüler gidiş 59, dönüş 59 olmak üzere gidiş-geliş 118 TL. Asgari ücretli köprülerden 238 kez geçebiliyor.
2016 yılından sonra köprülere ve otoyollara zam yağmuru yağmaya başladı. Çünkü Hazine garantili müteahhitlerin köprüyle yolları açılıyor ve çok pahalıydılar. Farkı azaltmak için Özal ile Demirel’in yaptırdığı köprülere ve yollara yüklendiler. Mesela 15 Temmuz sonrası adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirilen köprüye bir anda yüzde 40 zam yaparak ücret 3,40 liradan 4,75 liraya yükseltildi.
Zam furyası hızla eserken ortaya da “Bakım onarım gideri” bahanesini sürdüler.
08 Ekim 2019 tarihli köşe yazımdan alıntı yapayım:
“Karayolları Genel Müdürlüğünün açıklamasına göre Boğaz Köprüleri’ne büyük bakım onarımların yapılması, işçilik ve malzeme fiyatlarındaki artışlar ile bakım-işletme maliyetlerindeki yükselmeler de göz önüne alınarak yol standartlarının sürdürülebilirliğini sağlamak için, otoyol ve köprülerdeki geçiş ücretlerinin asgari düzeyde artırılmasının zorunlu hale geldiği vurgulandı. Bir başka gerekçeleri: ÜFE oranında zam yapıyoruz. Oysa 2015-Eylül 2019 ÜFE artışı %80 iken bu dönemde köprü ve otoyollara yapılan zam oranı %210.
15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve FSM Köprüsü bakım onarım gideri 21 milyon 789 bin TL. Otoyolların ve Karayolları 1. Bölge’nin köprüler dahil toplam bakım onarım gideri 227 milyon 667 bin TL. Lakin köprülerden ve otoyollardan toplanan gelir 1 milyar 562 milyon 336 bin TL. Bakım onarım giderinin gelire oranı %14,5… Ve kalan net kâr 1 milyar 334 milyon 669 bin TL.”
Artık eskisi kadar anlam ifade etmiyor ama iktidar yeni bir Orta Vadeli Program açıkladı. Ekonomi programı… Açıklayan isim Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz. Onun ekonomide makul yöntemlerin tarafında olduğu biliniyor. Bu dönemin başlangıcında sıkça tekrarlanan rasyonel politika setinin Mehmet Şimşek’le birlikte güvenilir ismidir. Gelin görün ki, aradan çok zaman geçti ve rasyonelleşme beklentileri buharlaşıp uçtu. Hem siyasi alanı hem dolayısıyla ekonomiyi, siyaset mühendisliği hamleleri kuşattı. Rasyonalitenin payı küçüldükçe küçüldü ve artık tamamen kayboldu.
Erken başlayan seçim hazırlıklarında iktidar için riskli olan bir ismin tasfiyesi gerektiği için; o riski bertaraf etmek yolunda yapılanlardan sonra ne ekonomi yönetimi ne de ekonomi programı kaldı.
Türkiye yabancı sermaye alamaz oldu, aksine sermaye kaybetti.
Tek hedef enflasyonu düşürmekti, bu da mümkün olamadı. Yılmaz’ın dün açıkladığı OVP’de de hedef bir kez daha yukarıya doğru revize edildi. Muhtemelen bu revizyon da tutmayacak ve sene sonunda yüzde 30 enflasyonun büyük başarı olduğuna inandırılmaya çalışacağız. 2026’nın isabetsizlik tablosu, aynı zamanda önümüzdeki yıllara dair hedeflerin de şimdiden sakatlanması demek ama bunu da umursayan olmayacak.
Ülkenin en önemli meselesi ekonomi, hayat pahalılığı ve kesintisiz ekonomik kriz olmasına rağmen bütün bunların “en önemli mesele” muamelesi görmemesinin sebebi nedir? En az bunun kadar önemli olan başka bir meselenin; yani hukuk probleminin baskın çıkması… Normal bir dönemden geçmiyoruz. Çünkü siyasi gerilim, önemli olan her şeyi baskı altına alıyor. Ekonomiden eğitime, yargıdan dış politikaya kadar her alanı…
Aynı zamanda bu durum ekonomideki krizini sebebini teşkil ediyor. Bir ülkenin iki yıldan fazla krizde olması akıl almayacağı için, iki yıldan uzun süren başka ve daha derin bir krize bakmak gerekir ki; o da hukuktan ifade hürriyetine kadar geniş alandaki problemlerdir. Dün OVP’yi açıklayanlar da çok iyi biliyor, o problemler düzelmeden ekonomi düzelemez. Hiçbir enflasyon hedefi tutmaz, hayat ucuzlamaz ve işsizlik çözülmez. Ülkeye yatırımcı yabancı sermaye yerine ancak yüksek faize ilgi gösteren sıcak para gelir, bolca kazanır ve işi bitince de gider.
Dünyadan sermaye çekebilmek ekonomiye verilen veya verilmeyen notun göstergesidir. Biz burada kendi kendimize çok iyi şeyler anlatabiliriz ama sermayenin bir algoritması var. Bu ölçü, ekonomi ve hukuka vurulduğunda ülkenin yatırım için ne kadar güvenilir olduğu hemen ortaya çıkar. Tablo açık ki, notumuz iyi değil çünkü sermaye alamıyoruz. İlişkilerimizin en iyi olduğu Körfez ülkeleri bile savaştan sonra güvenli limanlara taşıdıkları paraları bize getirmedi. Üstelik, onlara sunduğumuz inanılmaz imkan ve imtiyazlara rağmen…
Bir zamanlar her satırı bir anlam ifade eden hükümet programlarının artık ilgi görmemesinin nedeni de budur. Orada yazan ‘güven’ cümleleriyle sahada olup bitenler arasında uçurum var. Her şey yolunda gidiyormuş gibi art arda sıralanan büyük ve iddialı cümleler, ülkenin gerçeğini anlatmıyor.
En inandırıcı olmayanı da “Enflasyonu tek haneye indirmeyi hedefliyoruz” vaadi olsa gerek. Yıl içinde hedefleri en az 5-6 kez revize ettikten sonra ve zaten 25 yıldır onlarca kez tekrarlandıktan sonra bu iddia fazla sıkıcı olmaya başladı. Sadece enflasyonu düşürmek değil, kur, faiz ve işsizliği azaltmanın, ihracatı ve sınai üretimi artırmanın veya vergi kapasitesini genişletmenin tek ve olmazsa olmaz yolu olan hukukun üstünlüğünü tesis etmedikten sonra gerisi boşunadır. Sadece bugünü değil geleceği de kaybetmektir. Olan da budur, ne yazık ki.
From the publisher's feed