KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Siyaset bu mu? Ahmet Taşgetiren

    Selahattin Demirtaş 9 yıl 10 aydır içerde. Dosyasında “Seni başkan yaptırmayacağız” kaydı var. AYM, AİHM kararlarına rağmen.

    Can Atalay, Hatay milletvekili, içerde, Gezi dâvâsından. AYM, AİHM kararlarına rağmen.

    Osman Kavala, Gezi dâvâsı, olmadı casusluk, olmadı yine Gezi dâvâsından ağırlaştırılmış müebbede mahkum. AİHM kararına rağmen.

    Ekrem İmamoğlu, üç defa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan şahıs, bir de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı, çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmaktan, buna ilâveten casusluktan, buna ilaveten Ahmak dâvâsından, buna ilaveten…. 23 ayrı suçtan yargılanıyor. Sabaha karşı evinden alındı, 17 aydır tutuklu. Üstüne üstlük üniversite diploması iptal edildi, Cumhurbaşkanı olma yolu kapatıldı. Üstelik babası, oğlu, kayınbiraderi de aynı davada yargılanıyor. (Dâvâ “Savcı yazdı önüme koydu” türü ifadelerle ilerliyor.)

    Yargı, Mutlak Butlan kararı ile 2023’te yapılan CHP kurultayını iptal etti, Kurultay yapılmamış hale geldi ve Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına yeniden getirildi.

    İşbu Kılıçdaroğlu, en son açıklamasında Ekrem İmamoğlu’nun yargılanmasının “siyasi olmadığı”nı söyledi. Balta gibi harflerle Akit’e manşet oldu.

    İşbu Kılıçdaroğlu, CHP’nin 103’üncü kuruluş yıldönümü için hazırlanan videoda, 2023’teki kurultayda kendisini yenerek genel başkanlığa seçilen Özgür Özel’e yer vermedi, bununla birlikte Altan Öymen’e ve Hikmet Çetin’e de yer vermedi. Kılıçdaroğlu’nun iktidardan daha çetin biçimde, CHP’nin içinden çıkan Yeni Parti ile boğuştuğu günler yaşanıyor. Mahkeme kararı ile başkanlık, polis zoruyla, gaz sıkarak il başkanlığı ve genel merkez işgali…

    Siyasetin ana gündemlerinden birisi de transferler.

    Yoo Kılıçdaroğlu “resmen” transfer edilmedi iktidar partisine… Oynadığı rol transfer gibi…

    Asıl transfer işi iktidar partisinin başarı hanesinde…

    Ak Parti önce 2019’da, ardından 2024’te çok bariz bir yerel yönetimler bozgunu yaşadı. Deyim yerinde ise “kaleler düştü.” Aslında bunun yolunu da bizzat kendisi açtı. Pek de inandırıcı bulunmayan “Metal yorgunluğu” gerekçesiyle İstanbul’un, Ankara’nın daha birçok büyük şehirin “namlı” belediye başkanlarını görevden aldı. Nasıl bir şeyse bu, halkın seçtiği insanları içi dolmayan muğlak gerekçelerle görevden almak… Nasıl bir şeyse… Yapıyorsunuz oluyor.

    Bu operasyonlar zafer getirmedi iktidar partisine… 2024 daha büyük bir bozgunu getirdi. Özellikle İstanbul’da… “Aşkımız” olan İstanbul’da… Büyük şehir bir kere daha gitti, üstelik ilçelerin büyük çoğunluğu, özellikle Üsküdar gitti.

    Ak Parti genel başkanı da olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “merkezi yönetimle uyum içinde olmamanın çetin bir iş olacağı”nı anons etmişti seçimler boyunca…

    O çetin durumdu yaşanan…

    Kayyımlar vardı seçmenin iradesini dışlayan… DEM’e karşı uygulanmıştı.

    Şimdi kayyıma ilâveten başka yöntemler devreye konulacaktı, merkezi yönetim elinizde olunca imkânlar sınırsızdı.

    Bu dönemde “Ya Ak Parti’ye katıl, ya Silivri’ye atıl” sözü yankılandı siyaset arenasında…

    Şafak vakti kapınız çalınmasın istiyorsanız bir şeyler yapmalıydınız.

    “Belediye başkanı transferleri” bu süreçte devreye girdi.

    Ekrem İmamoğlu’nun der-dest edilmesi sembolikti, ona bile dokunulabildiyse, o bile şafak operasyonu ile alındıysa, kime dokunulamazdı?

    İnsanlar, kadınlar bile, anneler bile, çoluk çocuğu ile, gelecek planı ile, kuyu tipi ortamları ile daha bilmem ne tür sınamalarla karşı karşıya kaldılar.

    Sonunda bir parti değiştirecektin, ne vardı bunda?

    Vefa mı? Yiğitlik mi? Bu yola her şey göze alınarak girilir mi?

    Öyle bakanlar oldu, cezaevini boyladılar, yerlerine vekil seçilirken acayip işler oldu, en son Üsküdar’da olanlar oldu, Bayrampaşa’da oldu, Menderes’te oldu, oldu da oldu… Bazıları, 30 yıldır CHP’deydi, bilmem kaç kere oradan milletvekili seçilmişlerdi, AK Parti rozetlerini Cumhurbaşkanı taktı. Cumhurbaşkanı, kendisine “Hoş geldiniz Efendim” diyen Marmaris Belediye Başkanına “Gelirsen kapımız açık” diye espri yaptı.



    6 min
  • E hani Süleymancı Kuriş Alman ajanıydı? Akif Beki

    Akif Beki, Alihan Kuriş ve Süleymancılar hakkında yürütülen suç örgütü soruşturmasının ardından ortaya atılan “Alman istihbaratının maşası” iddialarını eleştiriyor. İçişleri ve Adalet bakanlarının açıklamalarında soruşturmanın odağının ajanlık değil kara para, şüpheli para trafiği, yurt dışına para transferi, dolandırıcılık ve yolsuzluk iddiaları olduğunu hatırlatan Beki, Almanya’dan adli yardım istenmesinin de “BND bağlantısı” iddiasıyla çeliştiğine dikkat çekiyor. Yazara göre devletin resmi açıklamalarıyla desteklenmeyen bu tür sansasyonel iddialar, hassas bir soruşturmayı dezenformasyon ve siyasi hesaplaşma aracına dönüştürüyor.

    5 min
  • Avrupa’nın ‘milliyetçileri’ Avrupa’ya karşı - İbrahim Kiras

    Almanya’da aşırı sağ popülist AfD’nin elde ettiği seçim başarısı hem Trump’ı hem de Putin’i mutlu etti. Ancak bunda şaşılacak bir durum yok. Çünkü bu ülkede -bazen Alman milliyetçiliği olarak da anılan- sağ popülizmin savunduğu politikalar ABD’nin ve Rusya’nın Avrupa kıtasına yönelik stratejik hedefleriyle uyumlu.

    Trump’ın ve Putin’in Almanya’daki bir eyalet seçiminin sonucuyla ilgili memnuniyetlerinin arkasında anti-demokratik, otoriter yönetimler arası dayanışma duygusundan daha çok AfD’nin Alman dış politikasının eksenini değiştirme önerisi var.

    Trump’ın, Putin’in ve Alman aşırı sağının -farklı gerekçelerle de olsa- gelip buluştukları nokta ise AB ülkelerinin kolektif politika geliştirme ve ortak karar alma mekanizmasından duyulan rahatsızlık.

    Esas itibarıyla Avrupa’daki sağ popülist partilerin çoğu “Ülkemizin kaderine Brüksel’de karar veriliyor” şikayetiyle AB düzenine karşı çıkıyor. Milli egemenlik konusunda bu ülkelerin kamuoylarında giderek artan hassasiyet popülist siyaseti besliyor. Aynı şekilde popülist siyasetin milli duygulara seslenen söylemi de söz konusu hassasiyeti büyütüyor. Avrupa toplumlarında kültürel ve ekonomik temelleri olan yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı ise işin tuzu biberi oluyor.

    Hatırlanacak olursa, İngiltere’nin AB’den ayrılması son tahlilde toplumun milli egemenlik hassasiyetine ustalıkla dokunabilen popülizmin eseriydi. “İngiliz çiftçisinin ne ekeceğini bile Brüksel’deki memur belirliyor” diye savunuluyordu Brexit.

    Bugün Almanya’daki AfD de dış politika alanında ABD, Rusya ve Çin’le daha ileri işbirliği kanalları açılmasını isterken, Euro bölgesinden ve Schengen düzeninden çıkmayı savunuyor. AB üyesi ülkelerin hem ekonomide hem de dış politika ve güvenlik alanında “ortak politikalar” izlemesine Alman milli çıkarları adına itiraz ediyor. (Almanya AB’nin en dominant gücü olduğu halde…) Doğal olarak “Avrupa NATO’su”na karşı da mesafeli duruyor. Yani savunma alanında ABD’ye bağımlılığın azaltılarak NATO bünyesinde özerk bir “Avrupa ordusu” teşkil edilmesi fikrine karşı çıkıyor.

    Yani bu partinin Alman toplumuna sunduğu dış politika önerisi “Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki işbirliğinin sınırlandırılması, Avrupa dışı güçlerle ilişkilerin ise geliştirilmesi” biçiminde paradoksal bir ifadeyle özetlenebilir. Avrupa genelindeki aşırı sağ partilerin -birtakım nüanslarla birlikte- ortak görüşü de bu.

    Trump’ın ve Putin’in bu hareketlere duydukları sempatinin sebebi de bu.

    İsveç, Finlandiya ve Polonya gibi Rus yayılmacılığının tehdidi altındaki ülkelerde ise aşırı sağ partiler doğal olarak Moskova’ya karşı mesafeli duruyor. Diğer yandan, Trump’ın ikinci döneminde AB’ye yönelik başlattığı gümrük vergisi savaşları ve Grönland’ı ele geçirme tehditleri de Avrupa aşırı sağını Washington’a karşı mesafeli görünmeye zorluyor.

    Ancak AfD bir yandan Moskova ile, öbür yandan Washington ile alenen flört etmeyi sürdürüyor. Bunu da ilginç bir yolla gerçekleştiriyor. Partinin eş-liderlerinden biri (Tino Chrupalla) Avrasya işbirliğini savunurken, diğeri (Alice Weidel) Atlantikçi dış politika seçeneğini öne çıkarıyor. Partinin iki kanadı iki ayrı kanaldan aslında aynı hedefe yürüyor: Berlin’in geleneksel Avrupa merkezli dış politika çizgisinden uzaklaştırılması.

    İsrail ile ilişkiler de öyle. AfD başından beri kendisini “İsrail’in Almanya’daki en büyük dostu” olarak tanımlıyor. Ne var ki Gazze soykırımı sonrasında özellikle eski Doğu Almanya eyaletlerindeki seçmen tabanında İsrail politikası tepki çekmeye başlayınca yönetim kademesinde de bir ayrışma ortaya çıktı.

    Yine burada da partinin iki eş genel başkanından biri (Alice Weidel) ne olursa olsun Netanyahu yönetimine şartsız destek vermeyi savunmaya devam ediyor. Diğer eş genel başkan (Tino Chrupalla) ise Gazze soykırımını eleştirmenin İsrail’e ve Yahudilere düşmanlık anlamına gelmediğini söylüyor.

    8 min
  • MÜSİAD’dan faiz oyunuyla servet transferi uyarısı - Akif Beki

    Sonda geri dönmek üzere, MÜSİAD Başkanı’nın şu mesajı baştan aklınızda dursun:

    “Bizim için birinci problem enflasyonun yüksek olması değil, öngörülemezlik. Bilmediğimiz şeyi tahminle yönetemeyiz.”

    Başkan Özdemir’in servet transferi eleştirisine geçmeden, ne yaşandığını da şöyle bir gözden geçirelim.

    Yüksek enflasyon-düşük faiz ortamında ucuz krediye erişebilenler çifte vurgun vurmuştu.

    Mutlu azınlık, halkın sırtından tatlı servet transferine doyamadı. Faizlerin enflasyona aldırmadan indirilmesi için yine bastırıyorlar.

    İstiyorlar ki...

    Enflasyon oranının çok altındaki faizlerle kredi çekip enflasyon sayesinde değerlenecek varlıklara yatırsınlar...

    Ve kredi borçlarının değeri zamanla azalırken aldıkları varlığın değeri enflasyona paralel artsın...

    Fahiş enflasyonun faturasını da mutsuz çoğunluk ödesin, halk fakirleşirken onlar gizli kazanç sağlamaya devam etsin...

    Bir avuç ayrıcalıklı elitin hayali bu, tadını aldılar. Fakirden alınıp zengine verilmezse paradan para kazanarak zenginliklerine nasıl zenginlik katacaklar?

    MÜSİAD Başkanı Özdemir bile bu sömürü çarkına geri dönme özlemiyle yanıp tutuşanlara artık dayanamıyor anlaşılan.

    Emeklinin, çalışanın, sanayicinin, çiftçinin, cümle üreticinin kanını kim emiyor? Enflasyonla mücadeleye ayarlı faiz mi, yüksek enflasyon ortamında çok düşük faizli kredi kovalayan asalaklar mı?

    Güya faize savaş açıp Merkez Bankasını hedefe koyanların maskesini şimdi MÜSİAD da indiriyor.

    Başkan Özdemir, basın toplantısında bakın, hangi iki dersi çıkarmış:

    BİR: Üretimi canlandırmak amacıyla faizleri aşağı çekmek, tek başına doğru sonuç vermiyor.

    İKİ: Önceki dönemlerde düşük faiz ortamında sağlanan kredilerin önemli bölümü, üretim yerine arsa ve servet birikimine yöneldi.

    Özdemir, geçmiş tecrübeyle bunun test edildiğini söylüyor.

    Faizle kavganın sahteliğini, arkada ne döndüğünü daha nasıl ifşa etsin.

    Merkez Bankası, enflasyonu baskılamak için 2021’de faizleri yüzde 17’den 19’a çıkardığında manşetten suçlanmıştı. Bu operasyonu kim adına çektiniz, diye.

    O sıralar enflasyon yüzde 17 dolaylarındaydı.

    Aynı kafa, “Şimsek’in enflasyon programı çöktü” manşetleri atıyor hâlâ. Faizler yüzde 8 buçuktan 50’ye çıkarıldığı hâlde enflasyonun kontrol altına alınamadığından dem vuruyorlar.

    Oysa bugün faiz yüzde 40’lardayken enflasyon hedefe indirilemiyorsa sebebi, yanlış bir inatla o gün faizin yüzde 8 buçuğa düşürülmesiydi.

    Şimşek’in enflasyonla mücadele programı çöktüyse bu sonuçta o kafanın sorumluluğu yok sanki.

    Milletçe 5 yıldır ödediğimiz ağır faturada hiç katkıları olmamış gibi üste çıkıyorlar.

    Bunların lâfını dinleyen Merkez Bankası başkanları aranacağına, liyakatli başkanların lâfı dinlense buralara gelir miydi faiz?

    Ekonomiyi batırmamış da kurtarmış gibi pozlar kesmekten yine de geri durmuyorlar.

    Başa dönersek, MÜSİAD Başkanı iktidara karşıtlığından mı uyarıyor; öncelikli sorun enflasyon değil öngörülemezlik diye.

    Demek fakir, enflasyon ortamında çalmayı bilmediği için değil, öngörülemezlik yüzünden fakir.

    Adâlet Bakanı Gürlek de yabancı sermayenin ürkmeden gelmesi için hukuki belirsizliği ortadan kaldırıp hukuki güvence ve öngörülebilirlik getireceklerini MÜSİAD toplantısında açıklamamış mıydı?

    Gürlek, Ticaret ve Yatırımda Hukuki Güvence Zirvesi’nde konuşmuştu. Nisan ayındaydı, ev sahibiyse MÜSİAD Başkanı Özdemir’di.

    Öngörülemezlik katlanılmaz bir noktaya ulaştı ki MÜSİAD, 4 ay sonraki bu şikayetiyle öngörülebilirliğin nerede kaldığını soruyor.

    Kaybedilen belediye meclisi seçimi mahkeme kararıyla yeniletilerek, transferler ve gözaltılar sonucu meclis aritmetiğiyle oynanıp oy dengesi değiştirilerek mertçe bir demokrasi mücadelesi verildi. Ve Üsküdar Belediyesi de AK Parti’ye geçirilerek milli irade düzeltildi ya...

    AK Parti’nin demokrasi kahramanı ekibi, bu son milli irade zaferlerini de sandıkta kaybedip sandıksız geri aldıkları diğer belediyelerdeki gibi taçlandırmış. Türbe ziyaretiyle, dualarla, Allah’a şükrederek kutlamışlar.



    7 min
  • Üsküdar’da empati kurmak - Osman Sert

    Empati, en yalın anlamıyla, başka bir insanın duygu ve düşüncelerini onun bakış açısından kavrayabilme kapasitesidir. Ancak empati, “karşıdakinin hissettiğinin aynısını hissetmek” ya da ona hak vermek demek değildir. Esas olarak, ötekinin dünyasına geçici olarak girebilmek ama onunla kendi benliğimiz arasındaki sınırı korumaktır.
    Bir tarafta kelime çok modern. Eski kullanımları olsa da psikoloji biliminde geçmişi en fazla 20. Yüzyıl başına kadar gidiyor. İnsanoğlunun bu kadar etkileşim haline gelmesi de coğrafi keşifler ve endüstri devrimi sonrasına tekabül ettiği için bu tarz bir kavrama duyulan ihtiyaç da anlaşılan ancak ortaya çıkmış.
    Toplumsal barışın, aile içindeki huzurun, okul içinde öğrenmenin ve öğretmenin, hastanede tedavi süreçlerinin, uluslararası ilişkilerde jeopolitik kurguların ve isabetli öngörülerin, siyasal rekabette seçmenin beklentilerini anlamanın ve diğer partilerin tutumunu analiz etmenin hasılı toplumsal varoluşun en önemli yapı taşlarından biri demek yanlış mı bilmiyorum.
    O kadar büyük mevzulara bakmayı geçelim restoranda yemek yerken karşıdaki servis görevlisiyle empati kurmadan sağlıklı bir diyalog kurmak bile zor. Memlekette günümüzde trafikten sıradan etkileşimlere kadar toplumsal çuvallamanın temelinde bu yeteneği büyük oranda kaybetmek yatıyor belki de.
    Üsküdar’da olan bitenle ne ilgisi var bu kadar laf kalabalığının denilebilir. Nereden baktığınıza göre değişir. Mesela belediye başkan seçimi bittikten ve AK Parti sandıkta alamadığı belediyeyi türlü numaralarla kazandıktan sonra oturduğu yerde gözyaşlarına boğulan genç kadın meclis üyesiyle empati yapmak hiç zor değil. Oturduğu yerdeki çaresizliği, yüzüne yansıyan tükenmişliği ne hissettiğini o kadar net ortaya koyuyor ki izlediğiniz videonun sesini kıssanız da o duyguyu anlamak sadece birkaç saniye alıyor.
    Empati tek taraflı olmamalı. Her kesimi anlamak önemli ama o kadar kolay değil. Başkan seçiminden sonra protestolar altında binaya girip “Üsküdar kazandı” diyerek kamera karşısına geçen iktidar partisi mensuplarının fotoğraflarına ne kadar uzun bakarsanız bakın ilkinde yakaladığınız duygu geçişini yakalayamayabilirsiniz. Yüzlerde hak edilmiş bir zaferin gözlerden taşan coşkusu yok. Ya da meşru yollarla büyük mücadelelerden sonra elde edilmiş bir kazanımın getirdiği haklı gurur ya da özgüvenin izleri de görünmüyor. Hani neredeyse “bir şekilde bitsin de işimize bakalım” ifadesi. Herkesi anlama çabası tıkanıyor. Belki de empati için yani “başkasının iç dünyasına nüfuz edebilmek” için oradaki amaçlara, hesaplara, inanmışlığa ya da “dava şuuruna” aşina olmak gerek. Bu olmayınca eldeki basit insani içgüdülerle varabileceğiniz yer sınırlı. Belki de saf ve anlamsız bir çaba.
    Tam burada başka bir kelime imdada yetişiyor. Yabancılaşma. Herhalde bu işe yarar gibi geliyor.
    Yabancılaşma, en genel anlamıyla, “insanın normalde kendisine ait veya kendisiyle anlamlı bir ilişki içinde olması gereken bir şeye uzak, güçsüz ya da yabancı hale gelmesi”. İnsan emeğine, ürettiği şeye, topluma, doğaya, başka insanlara, siyasal düzene ve hatta kendi benliğine yabancılaşabilir. Arada olması gereken insani bağ kopar. Marx bunu üretim süreçleri üzerinden tanımlıyor. Üretenin ürettiğinden, onun amacından, ne için kullanıldığından kopması, uzaklaşması.
    Üsküdar Belediyesi önünde konuşan yüzlerde aslında bizzat faili olmaları gereken siyaset kurumundan, pratiğinden, siyasetin içeriğinden kopmanın gölgeleri geziyor. Cümlelerin satır aralarında “mış gibi yapıldığı” belli duygu salınımları var. Konuşan da biliyor, dinleyen de. Olan bitenin gerçek anlamıyla meşruiyetin kaynağı olan millet iradesiyle, onun yönetime yansıma mekanizması olan siyasetle, mahalle teşkilatlarıyla, sandık görevlileriyle, üye kazanma toplantılarıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığını. Asıl amacı seçmenle temas etmek, seçmeni örgütlemek, toplumsal dinamiği sandığa kanalize etmek olanların tam da bunun karşısında bir eylemin gerçek failleri değilse de görünen aktörleri haline gelmesi.

    6 min
  • Zengin devlet - fakir millet... İbrahim Kahveci

    Devlet nedir? Millet için bir kurumsal yapı mı yoksa millet için eziyet organizasyonu mu?
    Devlet, milletin oluşturduğu ortak kurumsal yapıdır. Nasıl ki aile bireysellik sonrası en küçük kurumsal yapı ise devlette milletin ortak ailesidir.
    Peki, yukarıda devleti tanımlarken ‘eziyet organizasyonuna dönüşme’ diye bir şeyden bahsettik. Umudunu kaybetmiş çocukların ailelerin yanından kaçtığını yıllarca duyarız. Tıpkı eziyete dönüşen devlet yapılarından da toplumun bazı bireylerinin göç etmesi gibi.
    İşte buna beyin göçü diyoruz.
    Bir şeyi tekrar edeyim: Ben ülkemin kısa vadeli yüzeysel sorunlarını çok dert edinmiyorum. Asıl mesele YAPISAL dediğim kurumsal çöküştür. İşte bundan çok korkan biriyim.
    Mesela “KAÇILAN ÜLKE” dediğim beyin göçü yapısal bir çöküştür. Orta sınıfı ve iyi beyaz yakalıların kaçtığı ülkelerde tabiri caiz ise ot bile yeşermez. Giderek geriye gider ve bir süre sonra toplumsal çöküş kaçınılmaz olur.
    Veya eğitimli ama vasıfsız bir millet kuşaklar boyu verimsiz ve aylak halde yaşamak durumdadır. 10 bin öğretmen ihtiyacına karşılık 150 bin öğretmen yetiştirmek gibi…
    Ya da ülkenin kurumsal yapısının millete odaklanmak yerine iktidarın hakimiyet alanına çalışması uzun vadede kurumsal çöküşün temelini attığı gibi…
    Neyse…
    Bu kadar çoğu anlaşılmayacak giriş yazısından sonra ana konuya gelelim: Sermaye verimliliğine.
    Pazar ekonomisi ve liberalizmin temeli serbest piyasa mantığının kural olmasıdır. Sermayeyi sermaye sahipleri kullanır ve karlarını maksimize ederler. Kamu küçük olmalı ve verimliliği teşvik etmelidir.
    Ben bu açıdan ne kamucuyum ne de özelci...
    Sermayeyi kim verimli kullanıyor ise oraya odaklanırım.
    Mesela bir işletme düşünün; sahibi şirketini büyütmek yerine kendisine lüks arabalar alıyorsa, yatlara katlara parasını harcıyorsa o işletmenin özelde olmasının ne hükmü olur ki?
    İşte burada devlet, sermayenin kullanım alanına göre teşvik ve cezalar sistemini oluşturabilir.
    Ve devlet… Başkasının parasını başkası için harcayan büyük devasa kurum.
    Bizim devletimiz son 12 ayda 359,4 milyar dolar gelir elde etmiş. Bunun 57,4 milyar dolarını da faize harcamış.
    2021-2022 yıllarında yaklaşık olarak devletimizin yıllık geliri 150 milyar dolar düzeyinde seyretmiş. Hatta Ocak-Şubat 2021’de yıllık gelirimiz 140 milyar dolara bile gerilemiştir.
    Diyeceksiniz ki, bu seviye kur artışından geldi. İyi ama şimdi 359,4 milyar dolar nereden geliyor?
    Dolar bazında %156 gelir artmış.
    Mesela 2022 yılında 12 aylık ortalama asgari ücretin 290 dolara düştüğünü görüyoruz. Eğer devletin geliri gibi bir artış olsaydı şimdi 12 aylık asgari ücret ortalaması 740 doların üzerinde olması gerekiyordu. Oysa ağustos ayı itibari ile 12 aylık ortalama asgari ücret 587 dolar seviyesine gelmiştir.
    Bu demektir ki devletimiz gelirini asgari ücretin çok daha üzerinde artırmış demektir.
    Emekli maaşı ile hiç kıyas yapmayalım… Orada durum tam bir felaket.
    Kısa söyleyeyim: Devletimiz şişiyor ama feci şişiyor.
    Eğer sermayeyi veya harcamalarını verimli kullanmış olsa bu şişme olmaz tersine reel büyüme olur.
    Şöyle düşünün: Bundan 15 yıl öncesine göre nüfusa oranlar kamu istihdamı inanılmaz arttı. 5,4 milyon kamu istihdamının en az 1,7 milyonu fazladan geldi.
    Soralım kendimize… Kamu istihdamı ve harcaması deli gibi arttı da eğitimin kalitesi mi arttı? Güvenliğimiz mi arttı? Yargımız mı adalet dağıtıyor da haberimiz olmuyor?
    Bizde kamu şiştikçe refah artmıyor; tersine eziyet artıyor.
    Aynı sektöre bakıyorsunuz ki özel kesimdeki ücretin 2-3 katını kamu veriyor. Nasıl oluyor bu ayrımcılık?
    Kamu ihtişamı ve gücü bugün delirmişçesine millete yük ve eziyet haline gelmiş durumdadır. Mesela kamudaki bazı banyolu, yatak odalı makam odalarını nasıl bir hizmet aşkı ile izah edebilirsiniz?
    Veya kamu gücünün kullanım şiddetini…
    Verdiğimiz grafik tam bunu gösteriyor. Devleşen ve şişen kamunun refah artırımı yerine ezici güç haline gelişi.
    Ne liberal ekonomide ne de demokrasilerde yer edinmeyecek bir durum.

    6 min
  • “Biz Milli Müslümanlar” - Ahmet Taşgetiren

    Mahalle”nin medyasına bakıyorum. Ak Parti İstanbul teşkilatı gibi pek heyecanlanan yok.

    TV tartışmalarında iktidara yakın isimler de mahcup savunmalar yapıyorlar “Demokrasi özürlü” Üsküdar operasyonu için.

    Vatandaşın sandığa yansıyan iradesi açık biçimde sakatlanmış, hangi gerekçeyi üretsinler ki? Bir de 2024 31 Mart’ındaki büyük hüsrandan sonra başlayıp devam eden yerel yönetimler operasyonu var Üsküdar’ın öncesinde… Demokrasi bu değil, herkes biliyor.

    Ak Parti’ye yakışan da bu değil. Eğer Ak Parti’nin kodlarında külli değişimler gerçekleşmemişse…

    Ama “siyaset bu” diye başlayan söylemler, herkesin kimyasını bozabilir, bu da bir Türkiye gerçeği.

    Medyadaki mahcubiyet “Cübbeli” diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü söz konusu olunca, bambaşka bir zafer söylemine dönüşüyor. Üstelik ağır bir “Müslümanlık sosu” eşliğinde…

    Üsküdar’dan başlayıp İstanbul’a uzanan X mesajı şöyle:

    “Üsküdar’ın Ak Parti’ye geri dönmesi biz millî Müslümanları feraha ğarketti. Allâh-u Teâlâ İstanbul’umuzun iâdesiyle sürûrumuzu itmâm eylesin. İstanbul’un kaybedilmesine sebep olanlara da müstehaklarını i’tâ eylesin. Âmîn!”

    “Milli Müslümanları feraha ğarketmiş Üsküdar’ın Ak Parti’ye geri dönmesi…”

    Kim acaba o milli Müslümanlar?

    Yeni bir tanımlama belli ki.

    “Gayr-ı milli Müslümanlar” da var buna göre…

    Tabii, Üsküdar’ın Ak Parti’ye geçişinden feraha ğarkolmayanlar varsa, onların Müslümanlığının nasıl isimlendirileceği de ayrı bir konu…

    “Cübbeli Ahmet”in kendi bağlı bulunduğu tarikat içeresinde bile mücadele verdiğini bilmiyor değiliz.

    Cübbeli’nin bir çok Müslaman kişi ile - grupla kavgalı olduğunu da bilmiyor değiliz.

    Buradaki “Milli Müslümanlık” ayrı bir konumlanışın ifadesi.

    Siyasi bir yaklaşıma dini bir hüviyet giydirme olayı.

    Aslında “Müslümanlık eksenli” siyaset kamplaştırmaları, doğrudan ülkenin Müslümanlık karakterinde parçalanmalar üretecek bir yaklaşım.

    Hep söylüyorum ülkenin “Müslümanlık oranı”nı, yüzde 50 artı 1’a indirgeyecek her tür siyasi söylem başlı başına problem arzediyor.

    “Müslümanlık söylemi” üzerinden elde edilen Yüzde 50 artı 1 makbul ise geriye kalanlar ne oluyo?” sorusu hep sordum.

    İslâm’ı siyaset aracına dönüştüren bu yaklaşım, meselâ başka siyasi hareketlerin veya siyasilerin dindarlıklarını “samimiyetsiz ve istismarcı” diye niteleyebiliyor. O zaman İslâm, bir siyasi ekibin inhisarına alınmış duruma düşüyor.

    Üsküdar’ı “Milli Müslümanlar” olarak geri almak…

    O yetmedi, tüm İstanbul’u “Milli Müslümanlar” olarak geri almak…

    Üsküdar’da 157 bin insan Ak Parti adayına değil, başka birisine oy vermiş. Bir kadına, Sinem Dedetaş’a.

    31 Mart 2024 seçimlerinde İstanbul’da Ekrem İmamoğlu 4 milyon 432 bin 862 oy almış. Seçmenin yüzde 51.14’üne tekabül ediyor bu rakam. Ak Parti’nin adayı Murat Kurum (3 milyon 431 bin 588)’dan 1 milyon fazla.

    N’olacak şimdi?

    Bu 4 milyon İstanbulluyu, ya da 157 bin Üsküdarlıyı “Milli Müslümanlığın” neresine koyacağız?

    39 ilçeden 26’sını CHP kazanmış. İnsanlar Ak Parti’den alıp vermişler bir kısmını CHP’ye… Ne oldu bu ilçelerin Müslümanlığına?

    Ahmet Mahmut Ünlü’nün veya onun zaviyesinden bakanların tavrını anlayabildiğimi sanıyorum.

    “Şu Müslüman iyi, şu kötü” gibi bir zihniyet var burada. Böyle bir ayrım, yaşanan Müslümanlığın kalitesini değerlendirmek açısından anlamlı olabilir. Burada bile, mezhep, meşrep, tarikat, cemaat vs… farklılıklarından doğan bakışların ayrışması söz konusu…

    “Cübbeli” ise daha kötü bir şey yapıyor, Müslümanlığı siyaset arenasına sürüyor ve oradaki kamplaşmanın aracı haline getiriyor. Bu başlı başına Müslümanlığın kendisine yapılacak en büyük haksızlık.

    Bu mesaj üstelik sadece Üsküdar’la sınırlı değil, “Milli Müslümanlar”ın kafasında bir de “İstanbul hesaplaşması” bulunduğunu ifade etmiş oluyor.

    Buj zaviyeden bakıldığında demek ki bundan sonraki bütün seçimleri “Milli Müslümanlık ayrışması” tarzında görmek gerekecek ve Ak Parti’nin kaybettiği her alanı “Milli Müslümanlığın kaybı” gibi değerlendirmek gerekecek.



    6 min
  • PISA tamam...Artık diğer listelere de baksak mı? Mustafa Karaalioğlu

    Malum, OECD ülkeleri arasında 15 yaşındaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini ölçen Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) adında önemli bir program var. Şimdiye kadar bu ölçümde yüzümüz hiç gülmedi. PISA testinde en başarısız ülkeler arasındaydık. Ama önceki gün (8 Eylül) açıklanan 2025 test sonuçlarından ilginç bir bilgi çıktı ve Türkiye fen bilimleri, okuma ve matematik alanlarında puanını yükseltti. Hatta, ilk kez fen bilimleri ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıktı, matematikte ise ortalamaya yakın sonuç elde etti.

    Kanayan yaralarımızın hiç şüphesiz en yoğun kanayanı eğitimde böyle bir netice moral vericidir. Uzmanlar, bu sonucun eğitimdeki eşitsizlikleri ve özellikle dijital becerilerdeki açığı yansıtmadığını söylese de iyi bir sonuçtur.

    Dahası… “Biz farkında değilken Türkiye’de bir eğitim devrimi mi yaşandı?” diye sorarak bu “mucizevi” başarının peşine düşen İsmet Berkan’ın bulduğu can sıkıcı gerçeğe rağmen yine de iyidir diyorum.

    Berkan yazısında şöyle diyor:

    “Bir devrim yaşansa biz bunu çocuklarımızın toplu halde girdiği LGS veya YKS gibi sınavlarda görmüş olurduk zaten. Her yıl tekrar eden bu iki genel sınavdan biliyoruz ki, çocuklarımızın ne fen bilimleri ne matematik ne de okuma-yazma becerilerinde belirgin bir eşitlenme var; tam tersine öteden beri bildiğimiz büyük eşitsizlik (yani az sayıda başarılıya karşılık ortalamanın altında kalan çok başarısız ezici çoğunluk) devam ediyor.

    Peki bizim bu yerel sınavlarımızla PISA arasındaki farkın sebebi ne? Ne oluyor da PISA’da çok daha eşitlikçi bir eğitim sistemimiz varmış gibi gözüküyor?

    OECD, doğal olarak ülkedeki bütün 15 yaş çocuklarını sınava almıyor; onları temsil ettiğine inanılan okullarda okuyan belirli sayıda çocuğa sınav uyguluyor. Anket yaparken kullanılan örneklem gibi bir örneklem oluşturuyor yani.

    Sınavların yapılacağı okulları önceden Millî Eğitim’e bildiriyor. (Öğrencileri bildirmiyor, sadece okulları bildiriyor.) Bunu duyan Millî Eğitim de 2015 yılından beri bir çeşit gurur meselesine çevrilen PISA sınavında o okulların başarısı artsın diye özel program uyguluyor; en iyi öğretmenler oraya gidiyor, okul sonrası dersler ve kurslar açılıyor, özel olarak PISA sınavında sorulan türde sorular üzerinde çalışılıyor.”

    Büyük sıçramanın arkasında böyle bir durum var.

    Buna rağmen neden “yine de iyidir” diyorum. Şundan dolayı…

    Türkiye’nin tek kanayan yarası eğitim değil. Hukukun üstünlüğü, yolsuzluk, şeffaflık, hesap verebilirlik ve ifade hürriyeti gibi temel alanlarda da durumumuz içler acısıdır. Tıpkı PISA gibi bu alanlarda da her yıl bütün ülkeler (sadece OECD üyeleri değil hepsi) ölçülüyor. Bütün bu alanlarda yıllık endeksler var ve Türkiye özellikle son yıllarda listelerin en kötü sıralarına demir atmış bulunuyor. Geriledikçe de geriliyor.

    Tabiatıyla da kimse bu listelerdeki yerimize dair tek bir satır açıklama yapmıyor. İktidar da ilgili kurumlar da sanki böyle endeksler yokmuş, hiç yapılmamış gibi davranıyor. Şimdi durum değişti… Cumhurbaşkanı’ndan Milli Eğitim Bakanı’na kadar bütün yetkililer, ilk kez PISA testine tepki verdiler. Başarımızla övündüler. Bugüne kadar dünyadan gelen bilgi, araştırma, endeks veya listeleri “dış güçlerin oyunu, dünya bizi kıskanıyor vs” diyerek reddetme ezberi bu sefer bozuldu. Görmezden gelmek ya da laf yetiştirmek şöyle dursun, sonuçlar iyi gelince övünme gerekçesi bile oldu.

    Demek ki uluslararası ölçümler “dış güçlerin oyunu” değilmiş. Madem dünyaya kulak vermenin yolu açıldı, o zaman iktidar artık “hukukun üstünlüğü”, “yolsuzluk algısı”, “şeffaflık/hesap verebilirlik” ve “ifade hürriyeti” endekslerine de bakıversin, demenin zamanıdır.

    Artık bu utanç listeleriyle yüzleşmenin vaktidir.

    Sadece bir endekse değil bütün endekslere kulak kabartalım.

    PISA sonuçlarına gösterilen iktidar ilgisi; hukukta, şeffaflıkta ve basın özgürlüğünde dünyanın en kötü ülkeleri arasındaki yerlerimizle yüzleşmek ve buralardan çıkmanın bir yolunu bulmak için de fırsat sunuyor.

    6 min
  • Karanlıklar aydınlanmaya başlayınca - Fehmi Koru

    Gerçeklerin mutlaka ortaya çıkmak gibi bir adeti olduğu bilinir; tarihte pek çok olayın gerçek yüzü bugüne kadar gizliliğini sürdürmüş olsa da, bu böyledir.En gizli kalmış olaylar da bir gün en istenmeyen gerçekleriyle ispat-ı vücut edecektir çünkü…Yakın tarihin en feci sonuçlu olayı sayılması gereken, Gazze’de 70 binin üzerinde Filistinlinin ölümüne yol açan ve BM uzmanlarıyla çeşitli uluslararası kuruluşların soykırım olarak nitelediği İsrail saldırılarını başlatan Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihli operasyonu ile ilgili iki ilginç açıklamayla karşılaştı bu hafta dünya kamuoyu.İkisi de İsrail kaynaklı.Önce, Hamas’ın operasyonunu bir toplu kıyıma çeviren İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu’nun eşi -adı Sara-, ekrana çıkarak, yürüttüğü seçim kampanyasıyla iktidarı zorlayan Demokratlar Partisi lideri Yair Golan’ın Hamas operasyonunu önceden bildiğini söyledi.Parti lideri olduğundan Golan’a yönelik suçlamanın siyasi boyutları var. Fakat Golan, Hamas operasyonu sırasında, İsrail ordusunun önemli komutanlarından biriydi. 7 Ekim sabahı en erken bölgede görülen askerdi Golan.Seçim kampanyasında, İsrailli seçmenler, 7 Ekim’deki güvenlik zaaflarının ve yaklaşık 1200 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırının hesabını soruyor. Netanyahu da, bazen isimlerini de zikrederek, böyle bir olayın gerçekleşmesi ihtimali konusunda kendisini bilgilendirmediklerini söylediği Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, İsrail’in iç istihbarat örgütü Shin Bet’in başkanı Ronen Bar ve ordu istihbaratının başındaki Aharon Haliva’yı suçluyor…Suçlamasını ekrana taşıyarak, 7 Ekim konusunda ciddi kuşkulara muhatap eşini savunmaya çalışıyor Sara Netanyahu…İsrailliler onun bu suçlamasının şokunu atlatamamış iken, ikinci şok haber önceki gün Haaretz gazetesinden geldi: Yazarlarının imzasını taşıyan bir kitaba dayanan habere göre, Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed, 7 Ekim tarihinden on gün önce, Netanyahu’yu arayarak Hamas lideri Yahya Sinvar’ın büyük bir operasyon hazırladığı bilgisini aktarmış… [Haaretz bu haberini duyurdu, ayrıntılarını Cuma günü yayımlayacak.)Yani?İddia doğruysa, Netanyahu Hamas saldırısından haberdarmış…Yalnızca Gazze’de yürüttüğü ‘soykırım’ damgalı askeri harekatında hayatlarını kaybeden onbinlerce Filistinlinin kanı değil, o sabah operasyonunda ölen 1200 kişi ile rehinelerden ölen 100 kadar İsraillinin kanından da sorumlu demektir Netanyahu…Unutmayalım: O saldırı yaşanmamış olsaydı İran’a karşı savaş da büyük ihtimalle gündeme gelmeyecekti.Haaretz sansasyoncu bir gazete değil; siyaset ağırlıklı ciddi bir gazete. Muhalif, ama iktidarı köşeye sıkıştırmak için yalan dolana başvuracak süfliliğe kayabilen bir havası yok.Nitekim, geniş dünyanın itibarlı haber kaynakları, Hamas operasyonunu önceden bildiği halde hem kendi ülkesi vatandaşlarının ölümüne yol açmış hem de Gazze’de -ve Batı Şeria’da da- sürdürdüğü saldırılarla bölgenin kimyasını değiştirmiş Netanyahu merkezli olayın, şimdiye kadar saklanmış, ihtimal olarak dile getirildiğinde ‘komplo teorisi’ yaftası vurulmuş yönünü okurlarıyla paylaştılar.Belli ki, Netanyahu, kendisine ulaştırılan -muhtemelen İsrail istihbarat örgütlerinin kendi muhbirlerinden de elde ettiği- operasyon bilgisini bir fırsata dönüştürmeye karar vermiş…İsrail’in kuruluşu öncesinden başlayarak belirlenmiş ‘güvenlikli sınırlar haritası’nı açıp, fırsatı onu hayata geçirmek için kullanmış galiba.‘Ulusal tehdit değerlendirmesi’ içerisinde yer alan İran’ı dize getirmenin yolu olarak da operasyon cazip gelmiş olabilir…Bir devletin en yetkili kişisi böyle bir çılgınlığa sapar mı?Ne zaman benzer olaylarıdan söz açılsa üzerine hemen “Komplo teorisi bunlar” yaftasını yapıştıranlar, erken çağlardan günümüzde Netanyahu’ya uzanan çizgide yer alan başkalarının benzer çılgınlıklarını da gözlerden saklamaya çalışırlar.Mesela Hitler’in, muhaliflerini yok etmek, iç-dış düşman değerlendirmesi içerisinde yer alan etnik ve ideolojik grupları ortadan kaldırmak için kendisine karşı girişimleri kullandığı bilgisini…

    6 min
  • Kılıçdaroğlu da yüzde 29’un içindeymiş! Elif Çakır

    Mutlak butlan” kararıyla CHP Genel Başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu Euronews Türkçe’ye verdiği mülakatta Ekrem İmamoğlu’nun “siyasi tutuklu” olmadığını söylemiş.

    Kılıçdaroğlu “siyasi tutuklu” kavramını da “siyasi görüşü dolayısıyla içeri alınmış bir insan değil” diyerek izah ediyor, hükmünü veriyor.

    El hak doğru söylüyor.

    Ekrem İmamoğlu “siyasi görüşleri nedeniyle cezaevinde” değil.

    Ülkemizde bunun aksini iddia eden bir Allah’ın kulu yok...

    Bilakis toplumun yaklaşık yüzde 60’ı, Dilek İmamoğlu’nun ifadesiyle, Ekrem İmamoğlu’nun bir buçuk yıldır cezaevinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sandıkta yenecek en güçlü aday olduğu için “siyasi rehine” olarak tutulduğuna inanıyor.

    Toplumun yüzde 60’ı; Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşları ile Özgür Özel liderliğindeki CHP’nin belediyelerine yönelik “yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, haksız mal edinme” suçlamalarıyla yürütülen soruşturma, gözaltı ve tutuklamaların hukuki değil, siyasi bir operasyon olduğuna inanıyor.

    Ve iktidar bir buçuk yıldır yürüttüğü olağanüstü propagandaya, iktidar medyasının topyekun olarak yürüttüğü itibarsızlaştırma haberlerine rağmen toplumun “dava hukuki değil, siyasi” inancını değiştiremedi.

    ***

    Hatırlamakta fayda var, PanoramaTR, 19 Mart operasyonunun hemen ardından “İmamoğlu’nun tutuklanması hukuki mi, siyasi mi?”, “Tutuklama doğru mu, yanlış mı?” sorularıyla sahaya inmişti. Araştırma sonuçları oldukça çarpıcıydı. Toplumun yaklaşık yüzde 60’ı süreci siyasi buluyor, İmamoğlu’nun tutuklanmasını yanlış görüyor ve operasyonun asıl amacının İmamoğlu’nun önünü kesmek olduğunu düşünüyordu. (29 Nisan 2025)

    Eş zamanlı olarak sahaya inen diğer araştırma kuruluşu da KONDA’ydı. KONDA’nın araştırma sonuçları da toplumun yüzde 62’si Ekrem İmamoğlu davasının hukuki değil siyasi olduğuna inandığını gösteriyordu.

    Bir buçuk yıldır yapılan araştırmalar aradan geçen bir buçuk yılda toplumun fikrinin değişmediğini gösterdi. İktidarın var gücüyle yaptığı bütün propagandaya, sayfa sayfa, manşet manşet yaptıkları itibarsızlaştırma haberlerine rağmen ilk günlerde yüzde 60’a ulaşan “siyasi operasyon” kanaati sonraki aylarda birkaç puan gerilese de toplumun çoğunluğu İmamoğlu’na yönelik yargı sürecin hukuki değil, siyasi olduğunu inanmaya devam etti. Fikrini değiştirmedi.

    Toplumun yüzde 60’ı hala Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seçimlerde yenecek güçte rakip olduğu için cezaevinde tutulduğunu, Erdoğan karşısındaki en güçlü rakip olduğu için diplomasının iptal edildiğine inanıyor. Ekrem İmamoğlu’na yönelik yürütülen yargı operasyonunun hukuki olduğuna inananların oranı yüzde 29’dan milim oynamadı.

    Bu oranlar AK Parti’nin kendi tabanını bile ikna edemediğini gösteriyor. İktidar, Özgür Özel liderliğindeki CHP’yi silkelemeye, dört bir koldan boğmaya çalıştıkça yargıya güven de aynı oranda azaldı, yargıya güvensizlik arttı. Bugün toplumun yüzde 82’si yargıya güvenmiyor, AK Parti tabanının yüzde 50’ye yakını iktidarın yargıya müdahale ettiğine inanıyor.

    Toplumun yüzde 60’ı Ekrem İmamoğlu’nun ‘siyasi rehin’ olduğuna inanıyor ama Kemal Kılıçdaroğlu çıkıyor ve Ekrem İmamoğlu “siyasi tutuklu değil, siyasi fikirlerinden dolayı içeride değil” tespitinde bulunuyor.

    Kılıçdaroğlu bu gerçeği bilmiyor mu?

    İmamoğlu’nun bir buçuk yıldır “siyasi görüşlerinden” dolayı cezaevinde tutulmadığını bilmiyor mu?
    Biliyor elbette.

    Aslında Ekrem İmamoğlu’na ve Özgür Özel liderliğindeki CHP’li belediyelere yönelik operasyon “siyasi değil hukuki” diyor.

    Şaşırdım mı? Asla şaşırmadım. İktidarın siyasallaşmış yargısının verdiği “mutlak butlan” kararını hukuki olarak değerlendiren Kemal Kılıçdaroğlu elbette Ekrem İmamoğlu’nun “siyasi tutuklu” olmadığını söyleyecekti.

    Sanki Ekrem İmamoğlu’nun “siyasi düşüncelerinden dolayı cezaevinde yattığını” söyleyen varmış gibi!



    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR