KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Bilek güreşi ama nasıl bilek güreşi - Mustafa Karaalioğlu

    Hukukun, denetimin, şeffaflığın olmadığı yerde ekonomi ve refah olmaz kuralı sabittir. Bu sabiti defalarca ispatladık ve sürekli tatbik de ediyoruz. Yüksek enflasyondan yüksek faize, yüksek kurdan yüksek işsizliğe kadar ne kadar kritik rakam varsa bunu apaçık gösteriyor. Rakamlar göstermese de fark etmez ülke sekiz yıldır süreli, kesintisiz kriz içinde yaşıyor.

    Türkiye’yi bu noktaya getiren yolun başlangıcındaki hukuk ihlalleri, yargıda siyasallaşma örnekleri ve liyakatsizlik/ehliyetsizlik hacmi bugünle kıyaslandığında nisbeten sınırlıydı. Ama o kadarı bile ekonomide hasar oluşturmaya yetti. Sadece ekonomide değil, bütün sektörlerde gerileme dönemini başlattı. Bugün ise hukuksuzluk ve liyakatsizlikte daha ileri bir yerdeyiz. Bilhassa 19 Mart operasyonuyla birlikte bir anlamda “Madem, hukuk ve demokrasi yoksa ekonomi de olmuyor. Tam olsun” noktasına geldik. Hiçbir kriz iki yıldan fazla sürmezdi, mutlaka bir çıkış bulunurdu. O kuralı da değiştirdik. Niye sürmesin, bakın sekiz yıldır pekala sürüyor işte. En nihayet seçim zamanı gelince popülizm var, seçim ekonomisi var. Bir yolu bulunur ve milletin kendisini iyi hissetmesi sağlanır. Epeydir öyle de oluyor, nitekim.

    Türkiye’nin ekonomik kriziyle kötü yönetim arasında ve kötü yönetimle de hukuksuzluk arasında kesin ve doğrudan bir bağ vardır. Dolayısıyla, şunu da artık anlamakta fayda var. Her gün artık neredeyse rutinleşen ama gerçekte rutin olmak şöyle dursun her biri demokrasi krizini temsil eden operasyonlar bize, memlekette tek odağın siyasi mühendislik olduğunu, gayrısının kıymeti harbiyesinin olmadığını anlatıyor.

    Böylelikle, ağır ekonomik krizle başa çıkmanın bir yolunu daha tecrübe ederek öğreniyoruz. Enflasyonu, faizi, dövizi, icraları, işsizliği konuşmak yerine, gerçekte bütün bunlara neden olan hukuk eksikliğinin tezahürleriyle zaman geçiriyoruz. Hukuk eksildikçe ekmek küçülüyor ne gam!

    Devir ekmek değil siyaset devri…

    Hem de nasıl siyaset.

    İçinde siyasetin olmadığı bir siyaset. Geleneğin ve teamülün asla bulunmadığı gücü gücü yetene kabilinden bilek güreşi. Bilek güreşi ama adil değil, centilmence hiç değil. İktidarın bileği zayıfladıkça takviye üzerine takviye alıyor, muhalefetin bileği güçlenecek olursa üzerine biraz daha yük biniyor. Ekrem İmamoğlu’nun hapisteki son açıklamasına bakın: “Bugüne kadar çeşitli davalarıma bakan 23 hakim değiştirildi.” Aynı sıralarda Üsküdar’da başkanlık seçimi için olup bitenler daha önce siyasetin asla tecrübe etmediği, etmeyi de düşünmediği şeyler. İşte böyle bir bilek güreşi.

    Türkiye’nin sandığa olan ihtiyacını acilden daha acil hale getiren bu tablodur. Siyasi rekabetin siyaset dışı unsurlarla daha fazla yaralanmaması ve “milli irade”nin unutulmaması için seçim elzemdir. Seçim, ekonomideki krizin bitirilmesi için de tek çaredir. Yani, ancak demokrasinin karın doyurduğunu ve demokrasinin eksildiği yerde fakirliğin kaçınılmaz olduğunu anlamak için de gereken şey milletin hakemliğine müracaat etmektir.

    Madem artık muhalif-muvafık kimse operasyonların ve davaların siyasi olduğunu gizlemiyor o zaman seçmenin bu duruma ne dediğini işitmenin vakti gelmiş demektir. Zira, siyaset yapıcı en büyük güç millettir ve en büyük siyasi değer de milli iradedir.

    5 min
  • Gökçek'ten Üsküdar'a: Soruşturmalar neden siyasi görülüyor? Akif Beki

    AK Parti’nin eski Ankara Büyükşehir Başkanı Gökçek dün savcılıktaydı, şüpheli sıfatıyla ifade verdi. Almanya’dan mülk almaya uzanan derenin suyunun nereden geldiğiyle ilgili iddialar üzerine, sürpriz bir soruşturma açılmıştı.

    Bırakın muhalifleri, kimi iktidar borazanları bile altında hukuki değil, siyasi gerekçe ve motivasyon arıyor.

    Yargı İmamoğlu’na da, muhalefet belediyelerine de, Gökçek gibi kendilerinden bir isme de dokunsa, parti ayırmasa da değişmiyor. Hem iktidar hem muhalefet mahfillerinde peşinen siyasi gözle bakılıyor.

    Nedenini hukuken açıklamak yerine siyaseten açıklamak nereden geliyor hemen herkesin aklına?

    Melih Gökçek’e Alman istihbaratının operasyon çektiğini, düğmeye dış güçlerin bastığını ima eden iktidar neferi dahi gördük.

    Sanırsınız Gökçek ailesi, Almanya’yı acı vatan belleyip memlekete dönmek için gün sayan gurbetçi.

    Gerçekteyse Gökçekler, Almanya’yı tatlı vatan sayıp mülk ve vatandaşlık almaya giriştiklerini reddetmiyor. Oğlu ve gelini, memlekette nasıl kazandıkları belirsiz para ve hayatı Almanya’ya taşıma girişimleriyle suçlanıyor.

    Alman istihbaratı niye rahatsız olsun ki bundan? Gelmelerinden memnuniyet duyar, bundan yargılanmalarına üzülürler.

    Türkiye’de işimiz Almanya’dan güzel değilmiş. Melih Gökçek aksini yayıyordu ama doğruladığı eylemleri, kendi söylemini yalanlıyor.

    Almanya’nın bizim şahlanışımızı kıskandığı propagandasını, o propagandanın en sevimsiz, en antipatik savunucularından biri inkâr edip çürütmüşse Hans’la George sevinmez mi?

    Yine de iktidar fedâileri, Gökçek’e soruşturmayı siyasi nedenle açıklamaya kalkıyor ve başka türlü anlamlandıramıyorlarsa muhaliflere böyle şeyleri nereden çıkardıkları artık sorulmaz.

    Yargı bir yolsuzluk operasyonu yaptığında, çoğunluk durup dururken hukuk yerine siyasetle bağlantılı düşünmüyor.

    2017’de diğer AK Parti büyükşehir belediye başkanlarıyla birlikte Gökçek de zorla istifa ettirilmişti.

    ‘Yanlış yapanları ve yorulanları kenara kor, yola öyle devam ederiz’ denmişti. Yorulanlara bunu yapabilirdiniz ama yanlışa bulaşanların cezası kenara koyup yola devam etmek miydi?

    Yolsuzluk ve FETÖ’cülük ithamlarıyla zan altında bırakılan başkanlara o gün yargılanma ve suçsuzlarsa aklanma fırsatı tanınmadı.

    AK Parti’li Arınç, 2015’te Hükümet Sözcüsüyken kendi başkanlarını Ankara’yı parsel parsel FETÖ’ye satmakla suçladığında da hesabı yargıda Gökçek’ten sorulmadı.

    2019’dan sonra CHP’li yeni Başkan Mansur Yavaş’ın, Gökçek’le ilgili yolsuzluk suç duyurularının üzerine yine baştan gidilmedi.

    Gereği vaktinde yapılsa neden şimdi, diye zamanlamasında siyasi hesap, kurgu ve planlama gözetildiğinden şüphelenilir miydi?

    6 min
  • “Türkiyeleşmek” her partinin sorunu - Ahmet Taşgetiren

    Türkiyeleşmek” ifadesini Selahattin Demirtaş’ın HDP Genel Başkanlığı döneminde, 7 Haziran 2015 seçimlerinde Kürt siyaseti adına gerçekleştirdiği açılımdan tanıyoruz.

    Türkiye’nin her yanında var olmak ve her toplum kesimi ile buluşmak amaçlanıyordu. Demirtaş, bu politika ile Kürtlerin kimlik talebini göz ardı etmediğini ancak bunu her kesimle ortaklaşarak gerçekleştirmekten yana olduğunu ifade ediyordu. Kürtler, evet bir bölgede yoğunlaşmışlardı ama, İstanbul gibi mega kentler dahil Türkiye’nin her yanına da dağılmışlardı. Dolayısıyla “bölgesel politika” yerine tüm Türkiye’yi, tüm toplumsal kesimleri gören bir siyaset tercih edilmeliydi.

    O seçimlerde HDP yüzde 13.1 gibi bir oya ulaştı.

    Bizler, İç Anadolu’daki Âkil İnsanlar çalışmasında barış süreci için “toplumsal karışmışlığı – kaynaşmışlığı” zemin olarak işaret ediyorduk. Evliliklerle, ticari ilişkilerle, göçlerle sadece Türkler - Kürtler değil, çok farklı etnisite mensupları kaynaşmıştı, farklılaşma Türkiye için eşlerin, çocukların birbirinden kopması anlamına gelecekti.

    İyi bir şeydi Demirtaş’ın Kürt siyasetine taşıdığı kan.

    Demirtaş hapsedildi, yıllardır içerde. Dışarda olsaydı, Kürt siyasetini yönetiyor olsaydı “Türkiyeleşmek” nereye evrilirdi, bilemiyoruz.

    Şimdiki “Terörsüz Türkiye süreci”nde DEM’in aldığı pozisyon, “Türkiyeleşme” yolunda bir ilerleme mi, onu da göreceğiz.

    Zorluk, “kimlik siyaseti” içinde talepleri Türkiye ortak paydasına uyumlu hale getirebilmekte odaklaşıyor. “Kürt siyaseti” dediğimiz alan da, henüz “kimlik siyaseti” ukdesinden kurtulmuş değil.

    Başlığa “Türkiyeleşmek her partinin sorunu” ifadesini bunun için koydum.

    Geçmişte CHP’nin Kılıçdaroğlu üzerinden yöneldiği “Helâlleşme” adımı, aslında CHP’yi Türkiyeleşmeye yöneltme girişimiydi. Kılıçdaroğlu farklı toplum kesimlerine “Size gelemedik affedin” diyordu.

    “6’lı Masa” CHP ile milliyetçi – muhafazakâr partileri aynı masa etrafında buluşturan bir Türkiyeleşme projesi olarak okunabilir. İktidarın “Masanın altında DEM var” yönündeki iddiaları, aslında ortak masaya Kürtleri de dahil ediyor olmaya yönelik itirazdı.

    İBB davasının bir boyutunda DEM ile yapılan ittifakın “terör ilişkisi” tarzında değerlendirilmesi, bugünkü “süreç”te anlamsızlaşan bir yaklaşımdı. Bugün iktidar DEM ile, hatta terör örgütü lideri Öcalan ile buluşarak bir “İç cephe tahkimi”nden söz ediyor. O da zımnen “Türkiyeleşme” arayışı anlamına geliyor.

    Ancak bunu söylemenin kolay, içselleştirmenin o kadar kolay olmadığını düşünüyorum.

    Türkiye’nin “Eşit yurttaşlık” bilincine gelmesi için daha epey yol almak gerektiği açık.

    Onun için birileri ülkeyi yönetme yetkisini birilerine vermenin “ülkeyi tehlikeye atmak” anlamına geleceğini düşünüyor, birileri de siyaseti, iktidarı – ülkeyi ele geçirme mücadelesi olarak anlıyor.

    Bu noktadaki rollerin zaman zaman yer değiştirdiği de bir gerçek.

    Diyelim bir zamanlar “muhafazakâr siyaset çizgisi”nin iktidara yürümesi (meselâ Refah Partisi’nin oyunu yüzde 22’lere çıkarması) seküler anayasa yorumlarıyla “yakın tehlike” olarak nitelenir, partiler hakkında kapatma davası açılırken…

    Bir süreden beri de, “muhafazakâr – milliyetçi iktidar” döneminde, CHP’nin yerel yönetimler başarısı ve iktidar ihtimali, yargılamaların konusu haline getiriliyor. CHP’nin yerel yönetimlerin yüzde 65’ini kazanması, Özgür Özel’in ifadesiyle kendi “cam tavanı”nı aşması demekti. Özgür Özel CHP’si ve şimdiki YENİ Parti, her çevrenin demokratlarıyla bir “Türkiye ittifakı” oluşturma arayışı ile “Türkiyeleşme” çabası sergiliyor.

    “Muhafazakâr siyaset Türkiye’yi kapsıyor mu?” sorusu, özellikle muhafazakâr çevrelerin üzerinde durması gereken bir soru bana göre. “Muhafazakârlık” denen hadise eğer “İslam’la, Müslüman olmakla alakalı” bir iş ise ve “Türkiye yüzde 99’u Müslüman bir ülke” olarak biliniyorsa, o zaman muhafazakâr siyasetin tüm Türkiye’yi kapsıyor olması, yani “Türkiyeleşme”yi en ileri boyutta gerçekleştiriyor olması gerekir.

    7 min
  • Adalet ancak denetlenebilir bir sistemde tecelli eder - Mehmet Ocaktan

    Avcı toplayıcı dönemden tarım toplumuna, sanayi toplumundan modern zamanlara kadar her aşamada ‘adalet düşüncesi’ farklı biçimlerde de olsa hep var olmuştur.

    Bütün bu süreçlerde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki adaletin tecellisi, ancak denetlenebilirlik ilkesinin var olduğu demokratik sistemlerde mümkün olabilmiştir. Kuşkusuz bu yaklaşım, henüz demokrasinin olmadığı dönemlerde adaletin hiç olmadığı anlamına gelmiyor.

    Gerek Müslüman toplumlarda gerekse Batı toplumlarında bir hukuk sistemi vardı ve bir şekilde adil kararlar verilebiliyordu. Eğer halife, sultan, kral ya da padişah adil bir kişiliğe sahipse adalet tecelli ediyordu. Ancak denetleme mekanizmaları olmadığı için zalim ve adaletsiz sultanları durdurabilecek bir güç yoktu.

    Mesela Müslüman toplumlarda adil, şefkatli ve merhametli halifeler, sultanlar, padişahlar olduğu gibi halkına zulmeden sultanlar da olmuştur. Her ne kadar Kur’an ve sünnet ‘adalet’ konusunda bağlayıcı hükümler koymuş olsa da uygulamada zalim sultanı durdurabilecek fiili bir güç oluşamamıştır.

    Aslında ilk dönem Müslümanlarından bu yana, ulema belli ölçüde bir denetleme görevi üslenmiştir. Ancak onların elinde herhangi bir kolluk gücü olmadığı için, fiili anlamda iktidarları denetlemeleri hiçbir zaman mümkün olmamıştır.

    Batı dünyasındaki örnekler de gösteriyor ki adaletin kurumsal hale gelmesi, denge-denetlemeyi esas alan demokrasinin tekamül etmesiyle ancak mümkün hale gelebilmiştir.

    Özgür insanlar topluluğunun bir yönetici tarafından ortak iyiliği güvence altına alacak şekilde yönetildikleri taktirde, bu tür bir yönetimin özgür insanlara uygun olduğu ölçüde doğru ve adil olacağını belirten Thomas Aquinas, adalet ve yönetim biçimleri arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlar: “Eğer yönetim, kendisine tabi olan topluluğun iyiliğini değil de kendi çıkarını gözeten tek bir kişi tarafından adaletsiz bir şekilde uygulanıyorsa, böyle bir yöneticiye tiran denir.

    Bununla birlikte, adaletsiz yönetim bir kişi tarafından değil de birkaç kişi tarafından uygulanıyorsa, buna ‘oligarşi’, yani ‘azınlık yönetimi’ denir; ve bu servetleri nedeniyle azınlık, halkı ezdiğinde ortaya çıkar ve tiranlıktan yalnızca sayı bakımından farklıdır.” (Devlet Adalet siyaset, s.45-46, Timaş yay.)

    1225 yılında Güney İtalya’nın varlıklı ve nüfuzlu bir ailesinde dünyaya gelen Aziz Thomas, ailesinin büyük muhalefetine rağmen 1245 yılında Dominiken tarikatının bir üyesi olur. Alman teolog Albertus Magnus, onu Aristotales’le tanıştırır. Son yıllarında Aristotales’in Ethica ve politika da dahil olmak üzere eserleri üzerine on iki yorum yazmıştır.

    İşte bu Aziz Thomas, o günkü Ortaçağ şartlarında tiranlık, oligarşi ve demokrasiyi şöyle anlatıyor: “Hükümeti adaletsiz kılan şey, toplumun iyiliği pahasına yöneticinin özel iyiliğinin gözetilmesidir. Bu nedenle, ortak yarardan ne kadar uzaklaşılırsa, yönetim de o kadar adaletsiz olacaktır. Ancak azınlığın iyiliğinin arandığı bir oligarşide, çoğunluğun iyiliğinin arandığı bir demokrasiye göre ortak iyilikten daha büyük bir sapma vardır ve sadece bir kişinin iyiliğinin arandığı bir tiranlıkta ortak iyilikten daha da büyük bir sapma vardır.” (a.g.e, s.49)

    Evet adalet düşüncesi tarihsel süreç içinde bütün toplumlarda bir şekilde var olmuştur ama gerçek alamda hukuk sisteminin kurumsal hale gelmesi demokrasinin tekamül etmesiyle birlikte mümkün olabilmiştir.

    Ancak hemen belirtmek gerekirse, Müslüman toplumlar Rönesans ve aydınlanma dönemlerini yaşayamadıkları için, geniş bir fıkıh müktesebatına sahip olmalarına rağmen modern anlamda bir hukuk sistemi inşa edememişlerdir. Bu yüzden de henüz Ortaçağ’dan bugüne gelemediler maalesef…

    Oysa Müslümanlar, Batı dünyasına göre daha avantajlı bir konumdaydılar. Çünkü ellerinde ilahi kelamın ‘adalet’le ilgili çok net mesajları vardı ve sadece Kur’an’ın adaletle konusundaki bu emirlerini hayatla buluşturmaları gerekiyordu. Ama ne yazık ki bunu başaramadılar, yaşadıkları çağa bir türlü gelemediler.

    6 min
  • Eski tebessümler kayboldu gitti - Yusuf Ziya Cömert

    En ağırı Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasıydı. Cebren, taammüden, göz göre göre.

    Şehir Üniversitesi’ni kapatmak Gelecek Partisi’nin lideri ve eski başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’na yapılmış bir kötülük müydü?

    Görünürde öyle.

    Görünmeyen tarafı var mı?

    Var.

    Uzaktan bakınca görünmeyen taraflarını görmek için biraz gerilere gitmemiz gerekiyor.

    Yakın tarihte mütedeyyin olan ve olmayan, değişik meslek, mezhep ve meşrepteki insanlar tarafından envayı çeşit vakıf kurulmuştur.

    Kurucularının dünya görüşlerinden bağımsız olarak hepsinin iyisi, az iyisi, kötüsü, faydalısı faydasızı, lüzumlusu lüzumsuzu vardır.

    Bunları birbirleriyle kıyaslamak niyetinde değilim. Yine dünya görüşlerinden bağımsız olarak memlekete değer katan, insanlara iyilik yapan, insanımızın kalitesini yükseltmeye katkıda bulunan bütün kuruluşlara, vakıflar dahil, teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

    Burada odaklanmak istediğim, AK Parti’nin kurulduğu, mütedeyyin, muhafazakar mahalle.

    Bu mahallede de yukarıda saydığım vasıflarla vasıflandırabileceğimiz çok sayıda dernek, cemiyet, vakıf ve saire kuruldu.

    Bunlar arasında Bilim ve Sanat Vakfı’nın mümtaz bir yeri vardı.

    İlim irfan sahibi faziletli insanlar tarafından kurulmuştu.

    Bilhassa üniversite gençliğine, o gençlik içindeki okul müfredatıyla yetinmeyen, daha çok öğrenmek, ilimde, düşüncede ve sanatta derinleşmek isteyen öğrencilere destek oluyorlardı.

    Para pul vererek değil. Para, yani burs veriyorlar mıydı? Bilmiyorum.

    Alanında ehil bilim ve sanat adamlarının bu genç adamlara ilim ve irfan verecekleri bir ortam oluşturuyorlardı.

    Her biri pek kıymetli ders programları, seminerler, konferanslar, okuma ve çalışma grupları, atölyeler.

    Bunu yıllarca yaptılar. (Hala da yapmaya devam ediyorlar.)

    90’lı yıllardı. İstisnaları kaide dışı bırakarak o yıllarda yolu Bilim ve Sanat Vakfı’na düşenlerin düşmeyenlerden vasıflı olduğunu söyleyebilirim.

    Biz basın sektöründeydik.

    Bilim ve Sanat Vakfı’nın faaliyetlerini pek haber yapmazdık.

    ‘İyi saatte olsunlar’dan (28 Şubatçılardan) birinin kulağına gider de vakfa musallat olurlar endişesiyle.

    Zamanla bu vakıf üniversite kurabilecek imkanlara ulaştı.

    Şimdi bol bol örneklerini gördüğümüz köksüz, tepeden inme, “aha parayı buldum, binayı da buldum, üniversite kuruyorum, gelin” zihniyetiyle işe girişmediler.

    Üniversite kurmanın, öğrenmenin ve öğretmenin nasıl bir iş olduğunu biliyordular.

    Açılışına gitmiştim.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açılışta bir aradaydılar.

    Üçünün de yüzü gülüyordu.

    Şu anda üçünün de yüzü gülmüyor.

    Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan bulunmak istediği mevkide.

    Ama onun da kaşları çatık.

    Eski tebessümler kayboldu gitti.

    Sonra Şehir Üniversitesi’ni kapatmanın bir yolunu buldular.

    Üniversitenin borçlarını yapılandırmasına bile müsaade etmediler.

    Borç, alacak falan bahaneydi, yok ettiler.

    Şehir Üniversitesi’nin kapatılması sadece AK Parti’nin eski genel başkanı ve başbakanı Ahmet Davutoğlu’na yapılmış bir kötülük değildi.

    AK Parti’nin kendi doğduğu mahalleye yaptığı büyük bir kötülüktü.

    Hiçbir şekilde izah edilemez.

    Oldu bitti. Tarihe geçti.

    Telafisi yok.

    Dün, dört sene önce yaptığı siyasi bir eleştiriyi arşivden çıkarıp Davutoğlu hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaretten soruşturma açmışlar.

    Bu da mı bir kötülük?

    İyilik olmadığı aşikar.

    Neden dört yıl sonra sorusu her zaman anlamlı.

    Fakat Şehir Üniversitesinin kapatılmasının yanında bunlar ayrıntı sayılır.

    ***

    Dün bir şey daha oldu. Üsküdar Belediye meclis üyelerinden dördü gözaltına alındı.

    Diğer üçünü tanımıyorum. Ama Ekrem Baki’yi tanıyorum.

    İyi hukukçudur. Tecrübeli siyasetçidir. Hukuki açıdan yanlış yapma ihtimali yok diye düşünüyorum.

    AK Parti’den meclis üyesiydi. İki yıl kadar önce CHP’ye geçmişti.

    Onun ve diğer dört üyenin gözaltına alınmasının belediye başkan vekili seçimlerinde AK Parti’ye avantaj sağladığı söyleniyor.

    Eğer öyleyse AK Parti Üsküdar’ı kazanır.

    Hollywood’un adalet temalı filmlerinde bir avukat repliği vardır.

    Avukat son bir soru sorar.

    5 min
  • Kulis yerine: Melih Gökçek bu süreçten nasıl çıkar? Fehmi Koru

    Gazeteciliğimin en önemli bölümü Ankara’da geçti. Tam 25 yıl başkentin siyasetle irtibatlı her köşesinde ayak izleri bıraktım. Meclis koridorlarının her köşesini ezbere bilirim. AK Parti iktidarı öncesi siyasilerinin, muhalif-muvafık fark etmez, tercih ettikleri restoranlarda onlarla ekmeği bölüştüm.

    Öğrendiklerimden ‘Gündem’ sütunu için kullanılamayacak, ancak günü yorumlamaya yarayacak olanları değerlendirmek için, yayın sorumluluğunu da üstlendiğim gazetede yeni bir köşe açmıştım.

    Kulis köşesinde, yalnız kulaklarıma ulaşan ilginç anekdotları paylaşmakla yetinmedim, okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve uğradığım yerlerle ilgili değinmelerde de bulundum.

    Karanlık, gizli tutulmak istenen, bilinmesine engel konulan konular da ‘Taha Kıvanç’ müstearıyla yazdığım Kulis’lerin malzemesi oldu.

    İlgi alanıma giren yerliler-yabancılar kendilerini yakından tanımam için benimle ahbaplık kurma yoluna gittiler, bu sayede geniş bir çevreye kavuştum.

    Politikacılar sevmeseler de bana tahammül etmeyi öğrendiler…

    Ara sıra dokunduğum Mason’ların büyük üstadı, kendilerini yakından tanıyayım diye, beni ve bu arada birkaç meslektaşımı da, localarına davet edip bilgilendirdi.

    Her yıl birkaç gün haklarında ayrıntılı değinmeler kaleme aldığım Bilderberg de bir toplantılarına (2006) katılmam için davette bulundu; Kanada’da dünya elitleriyle dirsek tokuşturdum.

    Bunları anlatmamın sebebi, çoktandır geride bıraktığım Taha Kıvanç kimliğime dikkat çekmek değil; girift ilişkilere, işitilmemiş şeylere, görünenin ötesine merakımın genişliğini paylaşmak.

    Zihnim hala o yazıları yazdığım günlerdeki gibi çalışıyor.

    Gözümüzün önünde cereyan eden nice olayın arka planını merak ediyor ve İstanbul-Ankara ekseninde okuyarak-konuşarak öğrenmeye çalışıyorum.

    Öğrendiklerimi Karar yazılarımın satır aralarına sindirmeye çalışarak…

    Ankara, benim 25 yıl boyunca siyasi mahfillerinde gezindiğim, öndegelen politikacılarıyla yakınlık kurduğum, restoranlarında gündem peşinde koştuğum Ankara değil.

    Yeni iktidar politikacı-gazeteci ilişkilerini de değiştirdi.

    Politikacıların pek sevdiği RV Restoran ile Merkez Lokantası kapılarını kapatalı çok oldu.

    Oysa oralarda, yemekte öğrendiklerim kadar, yazdığımda olaylara farklı pencereden bakan meslektaşlarla patlayan kalem mücadelelerimize konu nice olay da yaşadım, yaşattım.

    Sütunlarımızdan birbirimize hiza vermeye çalışırdık, ama kavgalarımızın bizi bir araya getiren pek çok sosyal olayda -panellerde, gezilerde, basın toplantılarında, yemeklerde- medeni ilişkilerimizi zedeleyecek bir hal almasına da izin vermezdik.

    Nostalji mi yapıyorum? Öyle de sayabilirsiniz…

    Benim siyaseti Ankara’da izlediğim yıllar, Melih Gökçek’in başkentin belediye başkanlığını üstlendiği (1994) dönemi de kapsıyor.

    Melih Gökçek’i, hatta on yıl daha önceden, Keçiören belediye başkanı seçildiği 1984’den başlayarak izledim.

    Şimdilerde her ayın yarısını Ankara’da geçiriyorum ve Gökçek’in 1994 ile ‘metal yorgunu’ olduğu gerekçesiyle görevini bir başka AK Partiliye devrettiği 2017 yılları arasında başkentimize katkılarını her gün takdirle anmadan edemiyorum.

    Ankara’ya en büyük ve kalıcı yatırımlar Melih Gökçek zamanına ait.

    Politikada geçirilen uzun yıllar ister istemez politikacılara karşı bıkkınlık olarak da yansıyor. Görevden alınmasaydı muhtemelen ilk seçimden yenilerek çıkacaktı; onun aday olmadığı seçimi kaybetti Ankara’da AK Parti…

    Sosyal medya ile aram hoş olmadığı için Twitter/X üzerinden attığı mesajlarından haberdar değilim, ancak onun köşesine çekilip torunlarıyla gün geçirdiğini de düşünemiyorum.

    Hakkında en fazla senaryolar konuşulan politikacıydı Gökçek belediye başkanlığı zamanında; sonrasında hakkında ileri sürülen iddialar daha da keskinleşti.

    Almanya’da vatandaşlık almak üzere yatırım iddialı son gelişme ona pek oturmuyor; hakkında söylenenlerle de uyumlu değil.

    İktidarın en uzun süreli -üstelik başkentin- belediye başkanını kurtların insafına bırakacağını ise hiç sanmıyorum.

    Kulis yazarlığım bana baskın geliyor…



    6 min
  • Enflasyonun sebebi neymiş? Taha Akyol

    Ağustos enflasyonu açıklandı. Aylık yüzde 1.84, yıllık yüzde 31.51.

    ABD’nin ve İsrail’in İran’a haydutça saldırmalarının enerji fiyatlarını yükselttiğini de hatırlayarak ‘buna da şükür’ mü diyelim?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bölgemizdeki çatışmalara rağmen Türkiye ekonomisi dimdik ayaktadır” sözünü hatırlayıp rahat bir nefes mi alalım?

    TÜİK’e göre yüzde 31.51 olan yıllık enflasyon İSO’ya göre 34.96, ENAG’a göre 49.03’tür.

    İyi yönetilen hangi ülkede bu enflasyon var?

    Enflasyonun sebepleri çok derinlerde, Merkez Bankası’nın bağımsızlığına Erdoğan’ın 2014’te başladığı ağır baskılara kadar gider. CB sisteminde enflasyon şaha kalktı.

    Enflasyonun geçmiş on yıldaki sebeplerini görmeden ekonomiyi doğru kavramak mümkün değildir.

    DIŞ KAYNAK İHTİYACI

    Türkiye yüzlerce yıldır dışarıdan kaynak almak zorunda olan bir ülkedir. İdeal çözüm, katma değeri yüksek ihracatı ve verimliliği artırmak, yatırım çekmek, makul seviyede ve düşük faizli borçlanmaktır.

    Yirmi beş yılda bu başarılabilirdi, başarılamadı. Enflasyonun asıl sebebi bu.

    “Faiz sebeptir, nass var” diyerek uygulanan politika, aslında ucuz kredi dağıtımı popülizmiydi, dinî zarf içinde sunulmuştu. İşte, Tump da emirle faiz indirtmek istiyor, fakat Fed “laf dinlemiyor.”

    İktidarın kendi rakamlarıyla bakalım: 2011 Seçim Bildirisi’nde bizzat Erdoğan “2023 Hedefleri”ni açıklamıştı: 2023 yılında ihracatımız 500 milyar dolar olacaktı. Yıllarca bu hedefleri anlattı, seçim meydanlarında, TV ekranlarında…

    Mümkündü… Çünkü 2001 yılında 31 milyar dolar ihracat, 4.3 misli artarak 2011 yılında 134.5 milyar dolar olmuştu. 2023 yılına kadarki on yılda 500 milyar dolar olabilirdi. Fakat ne oldu? Yaklaşık 274 milyarda kaldı!

    Yani ihracattan beklediğimiz “dış kaynağı” alamadık.

    VERİMLİKSİZ BÜYÜME

    Peki, verimlilik?.. Daron Acemoğlu yıllar önce ve defalarca uyarmış, Karar’da kendisiyle yaptığım mülakatta şöyle demişti:

    “Verimlilik refahın kaynağıdır, ekonomik büyümenin en güçlü kaynağıdır. Daha iyi teknolojiler, daha iyi organizasyonlar ve daha iyi fikirler, üretkenlik artışının temelini oluşturur… bir ekonomi eğer verimlilik artışına ulaşmıyorsa, bu onun derin sorunlardan mustarip olduğu anlamına gelir. Türkiye ekonomisi için bu kadar endişe verici olan şey de budur. 2006’dan bu yana esasen verimlilik artışımız olmadı. Ekonomi, en önemli hayat damarlarından birinden kesilmiş oldu.” (Karar, 4 Ağustos 2019)

    Ama, diyebilirsiniz ki, zikzaklı da olsa büyüme devam etti… Evet, büyüme tüketim ve borçla sağlandı.

    Kaynak, ihracat ve verimlilik artışıyla yaratılamayınca, yüksek faizli borçla finanse edilen tüketim öncelikli büyüme politikaları uygulandı. Bugün bütçeden faize ayrılan para 2.7 trilyon liradır.

    GÜVEN KAYBI

    Otoriterleşme ve özellikle CB sisteminde yetkilerin tek elde toplanması, kurumları yıprattı, güveni sarstı, “hukuki güven”sizlik kronikleşti. Artık eskisi gibi dış yatırım gelmiyor, hatta dışarıya gidiş başladı. İktisatçı Özge Öner, bu konudaki rakamları veriyor, “beş yıl sonra hangi kurallarla karşılaşacağım” sorusuna güvenilir cevap verilemediğini belirtiyor. Sermaye çıkışının ne demek olduğunu şöyle anlatıyor:

    “Bugün Türkiye’den çıkan yalnızca para değil. Parayla beraber burada uzun vadeli risk alma iradesi, geleceği bu memlekette kurma arzusu ve yarının bugünden daha iyi olacağına dair kanaat de çıkıyor. Asıl sermaye kaybı da belki tam olarak budur.” (Oksijen, 28 Ağustos)

    Görüyor musunuz? Bir “enflasyon” kelimesinin altında neler var, nasıl dehşetli dip dalgaları var. Alkışladığımız “müjdeler”, üç beş sene sonra soframızı vuracak enflasyon tsunamilerini tetikliyormuş!

    RASYONEL NE DEMEK?

    Mehmet Şİmşek’in faiz ve sıkı para politikası zorunluydu, ödemeler ve hiper enflasyon felaketini önledi ama ekonomi düzelmedi.

    Düzeltmek için siyasetin seçim hesaplarının bozamayacağı sağlam kurumlar, hukuki güvenlik, bağımsız yargı ve istikrarlı rasyonel politikalar şart… Ama olmuyor işte.

    5 min
  • Avrupa’yı korkutan İHA tehdidi bizi ilgilendirmiyor mu? Akif Beki

    Leipzig, lepiska saçlara adını veren ipeğiyle meşhur bir Alman şehri. Şimdi Avrupa’yla Rusya arasındaki krizi tırmandıran bir İHA saldırısıyla gündemde.

    Havaalanındaki Ukrayna kargolarının yakınlarında patlayıcı yüklü bir drone bulunması, NATO’nun teyakkuzunu en üst düzeye çıkardı.

    Almanya, şans eseri uzaktan patlatılamayan drone’dan Rusya’yı sorumlu tutuyor. Karşılıklı restleştiler. Fransa, İtalya ve NATO hemen Rusya’yı uyararak Almanya’yla hizalandı.

    Gizemli İHA’lar, sürü olarak Polonya semalarında belirdiğinde dehşet uyandırmıştı.

    2024’te İngiltere’den başlayarak yayıldı. Belçika, Danimarka, Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere’de kritik altyapılara yönelen yüzlerce şüpheli İHA olayı yaşandı.

    Kaynağı belirsiz İHA’lar, Rusya’nın hibrit savaş programıyla ilişkilendiriliyor.

    Avrupa’nın askeri üs, havaalanı, sanayi tesisleri gibi kritik hedefleri bu tehditten nasıl korunacak?

    Hava savunma sistemleri haızrlıksız yakalandı. Radarları atlatıyor, hava kalkanlarını aşabiliyor. Önlem arıyorlar.

    Tekil İHA tacizleri ile drone sürülerinin saldırıları 2025’te zirveye çıkınca NATO’ya tüm alarm zillerini çaldırdı.

    İstihbarat servisleri, Rusya’nın casus İHA’ları doğrudan kendi topraklarından uçurmak yerine Kuzey Denizi ve Baltık’ta dolaşan Gölge Filo’dan gönderdiğini değerlendiriyor. Ticari tanker gemilerini gizli birer fırlatma platformu olarak kullanıyorlar.

    Bazı Avrupa ülkeleri, acil tedbir olarak askeri üs komutanlarına yeni yetkiler tanıdı. Yaklaşan İHA’ları doğrudan vurma, düşürme yetkisi. Drone savunmasına özel polis güçleri de kuruyorlar.

    Kalıcı çözüm, derseniz Baltık ülkelerinden başlayarak Karadeniz’e kadar uzanan sınır hattı boyunca kesintisiz bir İHA engelleme duvarı örülüyor.

    Beklenen, İHA Duvarı’nın 2027 yılında tamamen operasyonel hâle getirilmesi.

    Putin’in Gölge Filo’suna karşı ise NATO’nun Baltık Nöbeti genişletilerek denizden abluka sıkılaştırıldı.

    İktidar kavgasına gömülmemize, lâkaytlık ve rahatlığımıza bakan da Avrupa’ya musallat olan bu İHA tehdidinin Türkiye’yi hiç ilgilendirmediğini zanneder.

    İHA KÂBUSU BİZE UĞRAMAMIŞ SANKİ

    2025 sonunda yaşadığımız kâbus silsilesini çabuk unutmuşa benziyoruz.

    Oysa ucundan bize de dokunmuştu. Biraz hafıza tazeleyelim mi?

    Yabancı bir İHA’nın Karadeniz’den girişi tespit edilmiş, Çankırı- Elmadağ arasına kadar izlenmiş, stratejik bir tesisimizin civarında F-16’larımızca vurulmuştu.

    Ardından İzmit ve Manyas dolaylarında iki İHA daha yerde, düşmüş olarak bulundu.

    Karadeniz üstünden geldiği için, vurulanla ilgili olağan şüpheliler Rusya ve Ukrayna’ydı. Muhtemel kaynağı ve kullanıcısı olarak iki ülkenin de uyarıldıkları bildirilmişti.

    Diğer iki İHA ise daha küçüktü. Bilenlere göre istihbarat ve keşif görevinde olabilirlerdi. Birinin kuyruğunda kızıl yıldız vardı, İçişleri’ne göre Rus menşeini gösteriyordu.

    Aralık 2025’te peş peşe geldi bunlar.

    Spekülatif senaryolar arasında şu da konuşulmuştu: Radarlarımız fark etmeden daha fazlası hava sahamızı ihlâl etmiş olabilir mi?

    Sonraki aylarda kimliği belirsiz ve sahipsiz birkaç İHA enkazından daha söz edildi.

    Üst üste olması, aynı döneme rastlaması özel bir mesaj mıydı?

    Akla getirdiği üç ihtimali şöyle özetlemiştim...

    Ya Rusya- Ukrayna savaşında gözetleme görevindeyken rotasını şaşırmış, kontrolden çıkıp hava sahamıza girmiş casus İHA’lardı bunlar. Askeri üs ve tesislerimize yaklaşmaları tesadüftü. Hava savunmamızı test ettikleri filan yoktu.

    Ya Ankara’nın S-400’leri iade edip ABD’den F-35 almaya hazırlandığı sırada Rusya, bir şey demeye çalışıyordu.

    Yahut da düşmüş hâlde bulunan kısa menzilli iki İHA uzun yoldan gelmiyordu, içeriden havalandılar, birileri ortalığı karıştırmak istiyordu.

    Tartışmayı orada kestik, bir daha da dönmedik. Tehlike geçtiği için mi, Allah korusun tekrar etmeyeceğinin garantisi var mı, Rusya’dan emin miyiz?

    Belki de Avrupa ve NATO’nun hâlâ savuşturamadığı bu belâya gerekli ve etkili önlemleri biz çoktan aldığımız için rahatızdır.

    6 min
  • Silivri sembolizmi içinde adalet arayışı - Ahmet Taşgetiren

    Silivri’nin sembolleştiği bir zamanda yeni bir adli yıl açılışı gerçekleşti.

    Silivri neden sembolleşti?

    Çünkü o eksende yargının siyasallaşması, yargıya güvenin aşınması, siyasi hesaplaşmanın Yargı üzerinden gerçekleşmesi, yargının bağımsızlığı gibi her ülke için temel konular tartışılıyor.

    İktidara yakın medyanın “İmamoğlu’nun işi bitti” kampanyaları yürüttüğü bir zamanda, İmamoğlu, 500 günlük tutukluluğuna ve bunun daha ne kadar süreceği belirsiz olmasına rağmen henüz savunmasını bile yapmamışken, “siyaseten işinin bittiği” yazılıp çiziliyorsa, orada hukuktan ziyade siyasi hesaplaşmanın bulunduğu değerlendirmelerini yabana atmak mümkün değildir.

    Adli Yıl açılış toplantısında Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, “Bir devleti gerçekten güçlü kılan, vatandaşının o devletin adaletine duyduğu güvendir” dedi.

    Bu söz, vatandaş nezdinde Yargıya güvenin yüzde 20’lere düşmüş olması ile bir ilişkisi yok mudur?

    Sayın Kerkez aynı konuşmada “Hakim hiçbir korku veya beklenti içinde olmadan kararını verir” ifadesine de yer verdi. Bu cümlenin de cari işleyişte kimi dâvâlarda kararı hoşa gitmeyen yargıçların tenzil-i rütbeye uğratılması ile alakası yok mudur?

    Bunlar, sonuçta sistem içindeki bir kişinin, söyleyebildikleridir. Anayasa Mahkemesi Başkanları da bir çok ortamda benzeri ilkesel uyarılarda bulunmaktadır.

    Aynı toplantıda, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan’ın Cumhurbaşkanı vekili Cevdet Yılmaz’ın önünde söyledikleri ise çok daha çarpıcıdır.

    Erinç Sağkan “yargı – siyaset ilişkisi” üzerine şunları söyledi meselâ:

    “-Bugün Türkiye’de üzerinde ciddiyetle durmamız gereken sorunlardan biri de siyasetin dili ile yargının dilinin giderek birbirine yaklaşmasıdır.

    “-Siyasi ihtilâfların mahkeme salonlarına taşındığı, yargısal süreçlerin hukuki gerekçelerinden çok siyasi sonuçları üzerinden okunduğu bir iklim, adalete duyulan güveni sarsmaktadır.

    “-Yargısal kararların hukuki anlamlarından ziyade; kime yaradığı, kimi etkilediği, hangi siyasi sonucu doğuracağı daha fazla konuşulmaktadır.

    “-Böylesi dönemlerde, kararın gerekçesi değil, kararın arkasındaki irade aranmaya başlanmaktadır.

    “-İşte yargının araçsallaştığı algısının doğmasına sebebiyet veren uygulamaların demokratik düzene verdiği en ağır zararlardan biri budur.”

    Sağkan, sanki Silivri sembolizmini anlatıyor bu sözlerle…

    TBB Başkanı’nın, bir anlamda “Devlet’in önünde”, devletin kendi koyduğu hukuka bağlılığı noktasında söyledikleri ise ayrıca dikkat çekici idi:

    “Hukukun üstünlüğü, devletin hukuk üretme kudretinden önce, kendi koyduğu hukuka bağlı kalabilme iradesini ifade eder. Hukukun üstünlüğünün başat göstergesi, yurttaşa hangi kuralların konulduğu kadar, iktidarın da hangi sınırlar içinde tutulduğudur.”

    Erinç Sağkan, “Gözlemlerimiz, ceza muhakemesi yargılama süreçleriyle infazın iç içe geçtiği yönündedir” cümleleri ile de herhalde Silivri’nin neden sembolleştiğini Devlet’e anlatmak istemiş olmalıdır. O cümlenin devamında tam da “devletin kendi koyduğu kurallara bağlı kalma, yani hukukun üstünlüğü noktasında ortaya çıkan görüntü bozukluğu” adına şunlar vardır:

    “Ceza soruşturmalarındaki gizlilik ilkesinin bizzat kamu makamları tarafından ihlâl edilmesi, kişilerin lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini ağır şekilde zedelemekte, toplum nezdinde itibarsızlaştırılmalarına ve damgalanmalarına neden olmaktadır. Bu tür hukuka aykırı uygulamalar ceza adalet sistemine karşı derin ve yaygın bir güvensizlik oluşturmaktadır.”

    Şimdi buralardan baktığımızda eğer “İmamoğlu bitti” siyasal sonucuna varıyorsak, şu yukarda alıntıladığımız “hukukun üstünlüğü”ne dair hiçbir sözün anlamı kalmıyor.

    Bunu bu ülkeye, Türkiye’ye lâyık görmek en büyük haksızlıktır, cürümdür. Çünkü ülke bir çok alanda bunun bedelini ödüyor.

    İşin Erdoğan – İmamoğlu rekabeti ekseninde tartışılıyor olması bile adaleti zora sokan bir durumdur. Çünkü taraflardan biri devleti temsil ederken, diğeri yargı huzurunda bir vatandaşı görüntülüyor.


    7 min
  • Türkiye İsrail gerilimi savaşa varır mı? Osman Sert

    İki ülke arasında adına savaş denilecek noktaya gelmek kolay değil ama son dönemde yaşanan gerilim hem geçmişe hem geleceğe dair önemli bir eşiği işaret ediyor. Bugüne hemen gelinmedi, kısa süreli bir arabuluculuk ya da arka kapı diplomasisiyle çözülebilecek bir sorun da yok önümüzde. Mesele ciddi.

    İsrail oldum olası bölgede tüm ülkelerin hava sahalarını ihlal eden bir pratiğe sahip. Türkiye de bu riske karşı savunma kapasitesini sürekli gözden geçiriyor. Nitekim Suriye’nin düşürdüğü Türk F-4 uçağı aslında İsrail hava kuvvetlerinin daha önce ihlal ettiği bir noktada güçlendirilen savunma sistemlerini test etmek için oradaydı.

    Ancak bir yanda Türkiye’nin Afrika boynuzundan Körfez’e uzanan sahada askeri ve siyasi varlığını güçlendirdiği diğer yanda İsrail’in 7 Ekim sonrası bölgede saldırmadığı ülkenin neredeyse kalmadığı bir dönemde Türkiye’nin güney sınırına 60 kilometre uzaklıktaki bir üssün İsrail tarafından vurulması meselenin teorik bir tartışmadan her an çıkabileceğini gösteriyor. Üstelik saldırının asıl hedefinin Şam’ın savunma kapasitesi değil Ankara’nın muhtemel askeri genişlemesi olduğu da açıkça ifade edildi. ABD’nin bölgeden çekildiği, İran savaşının güvenlik ve düzen boşluğunu daha açık ettiği bir dönemde yeni düzenin nasıl ve kim(ler) tarafından kurulacağına dair ciddi bir rekabet var.

    İki ülke arasındaki gerilim göründüğü kadar basit değil. Birbiriyle çelişkili görünen birçok dinamik aynı anda işliyor. Türkiye Gazze katliamları ve İran savaşı sırasında bile İsrail’e akaryakıt akışını kesmedi. Ticaretin sonlandırıldığı iddiasına rağmen de İsrail yerine Filistin’le ticaret patladı. O kadar çeliği Filistinlilerin ne yaptığı koca bir soru işareti olarak duruyor.

    Her iki ülkede de iktidarların birbirine karşıt söylemleri seçmen kitlelerini konsolide etmeye yarıyor. Türkiye olarak seçimler yaklaşırken hani neredeyse yarın savaşa girecekmiş tarzı söylemlere alışığız. Dünün düşmanlarının seçimlerden bir süre sonra “sevgili kardeşim”e dönüştüğü de vakıa. Ancak İsrail’le yaşanan o kadar yalın değil.

    Önümüzde iki temel sorun var. Birincisi İsrail’in güvenlik doktrini önleyici saldırıya dayanıyor ve İsrail toplumsal psikolojisi sadece savaşla besleniyor. Nitekim Türkiye karşıtı retorik de sadece Netenyahu’yla sınırlı değil. Türkiye’nin “yeni İran” olduğu, Şii ekseninin yanına Sünni ekseninin tehdit olarak eklendiği genel bir söylem. İşin garibi Türkiye’nin ittifaklarını Sünni eksen olarak ideolojik bir tehdit değilse de “eksen kayması” çerçevesine oturtanlar da sadece İsrail’de değil. Türkiye’de bu söylemin hatırı sayılır alıcısı ve kullanıcısı var.

    İkincisi Türkiye İsrail gerilimi siyasetçilerin gündemini aşan yapısal ve sahici bir zemine oturuyor. Her ikisi de birbirine karşıt iki kampın bir parçası hatta ana aktörü. İbrahim Anlaşmaları düzeni ve Mekke Anlaşması çerçevesi olarak tarif edilebilecek iki alternatif güvenlik yapılanması var. İsrail Hindistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve Yunanistan’a uzanan bir çizgide Türkiye aleyhine bir harita kurguluyor. Ankara ise farklı bölgesel angajmanlarla bunu dengelemek arayışında. Bu matriste Suriye iki tarafın ilk ve öncelikli temas noktası. Şam’da Ankara’nın artan ağırlığı da bu coğrafyanın ısınmasını beraberinde getiriyor. İsrail rahatsız olmasın diye Suriye’yle ilişkilerin askıya alınacağı özgüven sorunlu bir Türkiye ise epey geride kaldı.

    ABD bölgeden tümüyle çekilmese de bölgesel istikrarın kendi dinamikleriyle işlemesini istiyor. Mekke Anlaşmasına da böyle yaklaşıyor ancak iki müttefikinin gerilimi kendisini dışarda tutabileceği bir sorun alanı değil. Nitekim ABD’nin Ankara büyükelçisi Tom Barrack İsrail’i eleştiren bir açıklamayla rahatsızlığını açık etti. Atlantik’in karşı yakasında İsrail karşıtlığı her geçen gün yükseliyor. Washington’ın Ankara’ya en azından fikren daha yakın olması İsrail’i tümüyle dizginleyebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye’nin NATO üyeliği askeri bir gerilimin sınırlarına taşınması ihtimalini daha da azaltıyor.

    7 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR