
Sign up to save your podcasts
Or


Bu yazıyı okuyanların bir bölümü Kemalizm-Anti Kemalizm tartışmasına dalacaktır. Bir kesim diyecektir ki, muhafazakâr otoriterizm başımızdayken hâlâ yüz yıl öncesine takılmak yanlıştır…
Diğer bir kesim de bugünkü iktidarın otoriterleşmesini görmezden gelecek, Atatürk dönemine hücum edecektir.
İki tavır da partizandır. Önemli olan; siyasi kültürümüzde otoriterliğin güçlü, hukukun zayıf olduğu gerçeğini görmektir. Sorun el değiştirdi, çözülmedi…
Önemli olan; bugüne ve tarihe analitik bakmak ve hukukun üstünlüğü konusunda güçlü bir kamuoyu yaratabilmektir.
NUTUK VE MUHALİFLER
1920’ler ve 1930’lar Türkiye’sinde Milli Mücadele hafızası doğal olarak çok güçlüydü. Reisicumhur Atatürk ve Başvekil İnönü elbette çok iyi biliniyordu. Ama muhalif Kazım Karabekir’i, Rauf (Orbay) Beyi, Ali Fuat Paşa’yı, Refet Paşa’yı, Nurettin Paşa’yı, Albay Çolak Selahattin’i (Köseoğlu), Dr. Adnan ve Halide Edib’i unutmamışlardı. Hepsi saygın şahsiyetlerdi.
Cumhuriyet’in nasıl olması gerektiği konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi.
Yeni rejim bu şahsiyetleri mahkum etmiş, susturmuş, bir kısmı yurt dışına gitmek zorunda kalmıştı.
Gazi, Ekim 1927’de partisinin kurultayında okuduğu “Nutuk”ta, bu politikasını savunmak için bu şahsiyetleri ve Hüseyin Cahit gibi muhalif gazetecileri ağır sözlerle suçlamıştı.
Nutuk önemli bir tarih kaynağı olduğu kadar böyle bir siyasi polemik kitabıdır.
1933 Haziranındaki “kitap yakma” olayı bu sert tartışmanın devamıdır.
TARTIŞMA BAŞLIYOR
Siirt Mebusu ve Milliyet gazetesi sahibi Mahmut (Soydan) Bey, 14 Mart 1933’te “Ankaralının Defteri” başlığı altında “Milli Mücadele tarihine dair notlar” dizisi yayınlamaya başladı. Nutuk çizgisinde bir yazı dizisi…
Polis tarassutu altında Erenköy’deki köşkünde yaşayan Karabekir cevap gönderdi.
Cevap, cevaba cevap tartışma büyüdü…
Gazete Karabekir’in 6 yazısını yayınladı, 7.sini yayınlamadı. Karabekir de artık yazmayacağını bildirdi.
Tabii dönemin bütün yandaş kalemleri Karabekir’e hücuma kalktılar. Gaziantep Mebusu Nuri (Conker) Bey, “Büyük bir deha ve onun âlemşümul zaferleri küçük beyin kalıplarına sığmaz… 1921 yazında Türk ordusuna kumanda etseydin… hangi kafanla, hangi tüfeğinle ve hangi mevcudiyetinde cephe tespit ederdin” diye yazıyordu. (Milliyet, 18 Mayıs 1933)
Tartışmada ağırlıklı konu, Erzurum Kongresi’dir. Mustafa Kemal Paşa’nın üniformayla kongreye kabul edilmemesi ve Karabekir’in kongrenin toplanması ve Mustafa Kemal Paşa’nın başkan seçilmesindeki rolüdür.
KİTAP YAKILIYOR
Karabekir büyük bir asker olduğu gibi velûd bir yazardır. O dönemde “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı kitabını yazmıştı. Konusu Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç dönemidir. Nutuk’tan farklı bir anlatımdır
İstihbarat bunu öğrenir. Sinop Mebusu Recep Zühtü’nün organizasyonuyla 4 Haziran akşamı matbaaya gelirler, basılmış bütün formaları toplayıp çuvallara doldururlar. Topkapı’daki bir tuğla ocağında yakarlar.
Başka nüshaları var mı? Yayıncı Sinan (Omur), “Paşa’ya her nüshadan beşer tane gönderirdik” der.
5 Mayıs sabaha karşı Karabekir’in köşkü basılır. Didik didik edilir. Karabekir ocakta yakılmış kitap küllerini gösterir…
Karabekir, yakın arkadaşı Başvekil İsmet Paşa’yı haberdar etmiştir. İsmet Paşa İstanbul Valisi Muhittin (Üstündağ) Bey’i telefonla azarlar, “özür dile” diye talimat verir… Kitabın yayınlanması engellenmiş, olay da kapanmıştır.
Hiçbir gazetede haber yoktur!
Yayıncı Sinan Omur, sakladığı formalardan, “İstiklal Harbimizin Esasları”nı 1951’de yayınladı. Bugün piyasada baskıları var.
Olay hakkında bilgilerimizin temel kaynağı, dönemin gazetecisi Ferudun Kandemir’in 1955’te yayınladığı “Karabekir’in Kitabı Niçin ve Nasıl Yakıldı?” adlı kitabıdır. (Ekicigil Yayınları)
BİRKAÇ SONUÇ
Nutuk, okunmalıdır ama diğer Milli Mücadele erkânının yazdıkları da okunmalıdır.
Tarihçi Hikmet Bayur 1935’te yayınlanan Yeni Türkiye Devletinin Harici Siyaseti adlı kitabında Karabekir’in kumandasında başarılan Şark Harekatı’nı ve Gümrü anlaşmasını anlatır ama Karabekir’in adını bile anmaz! O dönem öyleydi.
Ahmet Davutoğlu “Parti siyaseti”ni bıraktı, Gelecek Partisi’ni de kapattı. Aktif siyaset içinde Danışmanlıkla başlayan, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığa kadar uzandıktan sonra parti kurarak muhalefete geçen siyaset yolculuğu partiyi kapatarak sonlandı.
Davutoğlu’nu bu süreçten okumak “başarısızlığı okumak” demektir.
Ama parti siyasetinde kaybetmek, kişinin “fikir adamı” hüviyetini, onun siyaset bilimi alanındaki düşünce derinliğini ortadan kaldırmıyor.
Partiyi kapatırken yaptığı “Yarının Türkiye’si İçin” başlıklı metin, kimileri nezdinde “Kaybettin artık, iddian bitti, ne konuşuyorsun” türünde karşılık bulabilir.
Oysa, ülkeye karşı biraz daha sorumluluk duygusu içinde okunduğunda hem yaşanan gün için hem de gelecek için hayati değerlendirmeler, öngörüler içerdiği görülecektir.
O metinde “Gelecek için iki tehlikeli senaryo”ya dikkat çeken bölümü özellikle not etmiştim.
“2028 seçimlerine doğru ilerlerken, milletimizin geleceği bakımından iki tehlikeli senaryo konusunda uyarıda bulunmayı tarihi bir görev kabul ediyoruz” diye başlıyordu o bölüm.
İşaret edilen tehlikenin bir boyutu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin “kalıcı bir otoriterliğe dönüşmesi” ve bunun “en tehlikeli yönünün ise otoriter düzenin kalıcılığının milli ve manevi değerler üzerinden meşrulaştırılması” idi Davutoğlu’na göre. Şöyle diyordu:
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflaması, denge ve denetim mekanizmalarının tümüyle ortadan kalkması ile güçlenen otoriterleşme eğiliminin hızlanması sonucunda zaten büyük zaaf gösteren çoğulcu demokratik hukuk düzeni yerini kalıcı bir otoriter yapıya bırakabilir.
“Bu tehlike, herhangi bir cumhurbaşkanının şahsından bağımsızdır. Sorun, kişiden öte bir sistem sorunudur. Çoğulculuğu değil, çoğunluğu önceleyen bir sistemin Türkiye’yi taşıma kapasitesi ve ihtimali bulunmamaktadır.
“Gücün tek elde toplanması; Meclisin denetim yetkisinin zayıflaması, yargı bağımsızlığının tartışmalı hale gelmesi ve bürokrasinin kurumsal sorumluluk yerine kişisel sadakate göre şekillenmesi, devlet düzenini kırılgan hale getirir.
Bu sürecin en tehlikeli yönü ise otoriter düzenin kalıcılığının milli ve manevi değerler üzerinden meşrulaştırılmasıdır. Milli ve manevi değerler hiçbir iktidarın sınırsız gücünü meşrulaştırma aracı değildir. Aksine bu değerler, gücü ahlak ve hukukla sınırlama sorumluluğu yükler.”
Davutoğlu’nun işaret ettiği diğer tehlike ise, “otoriterleşmenin, yolsuzlukların, gelir adaletsizliğinin, yasakların ve hukuk ihlâllerinin doğurduğu öfke dalgasının rövanşist bir karşı iktidara dönüşmesi” ihtimali.
Davutoğlu bunu şöyle açıyor:
“Yoksullaşan, adalete güvenini kaybeden ve özellikle genç kuşakları gelecek ümidinden mahrum kalan bir toplumda biriken tepki, demokratik bir yenilenme kadar sert bir hesaplaşmayı da doğurabilir.”
Davutoğlu, “Böyle bir iktidar değişikliğinin, geçmişin yanlışlarını düzeltmek yerine yeni mağduriyetler üretebileceğini; toplumsal fay hatlarını harekete geçirip, ülkeyi birbirini tasfiye etmeye çalışan kamplara bölebileceği”ni öngörüyor.
Ona göre “Türkiye’nin ihtiyacı rövanş değil adalet, tasfiye değil restorasyon, kutuplaşma değil toplumsal barıştır.”
Davutoğlu’nun değerlendirmeleri gayet açık ki, mevcut iktidar ve iktidar adayına bir şeyler söylüyor. Bunun yanında her iki siyasi yapıya destek veren kitleler için de bir uyarı var bu sözlerde.
Mevcut iktidar açısından iki şey var; biri otoriterleşme, ikincisi yolsuzluklar, yasaklar, gelir adaletsizliği ve hukuk ihlâllerinin doğurduğu öfke ve rövanş duygusu…
Mevcut iktidara destek veren kitleler açısından ise “otoriter düzenin kalıcılığının milli ve manevi değerler üzerinden meşrulaştırılması”na imkân hazırlama sorumluluğu söz konusu. Davutoğlu bu alanı, körü körüne bir destek yerine otoriterliği ahlâk ve hukukla sınırlama sorumluluğu içinde görmek istiyor.
Artık her yeni güne yeni bir tuhaflıkla uyanıyoruz. Mesela geçtiğimiz hafta komedyen Deniz Göktaş’ın yargılanmasında ortaya çıkan tuhaflıklar komedi gibiydi. Sen bizi güldürdün, biz de seni güldürelim dercesine bir yaklaşım sanki.
Genç komedyen bir gösterisinde kullandığı ifadelerden dolayı “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamalarıyla tutuklanıp cezaevine konulmuştu. Geçen hafta avukatlarının yaptığı itirazı Asliye Ceza Mahkemesi kabul edip Göktaş’ın tahliyesine karar verdi. Ne var ki avukatların dediğine göre “tahliye kararından dakikalar sonra ve mesai saatleri dışında” yeni bir suçlama yöneltilerek ilk tutuklama kararını veren Sulh Ceza Hakimliği’nce yeniden tutuklandı.
Bu yeni tutuklama ise “suçu ve suçluyu övmek” suçlamasıyla yapılmış. Çünkü komedyenin gösterisinde şöyle bir bölüm yer alıyormuş: “Bugünün ikinci sıra bilet gelirleriyle Türkiye’de bir tetikçi tutup, rakip bir komedyeni öldürtebiliyorum. Şu an piyasa bu durumda. Sadece ikinci sıra, bir de Telegram hesabı. Oradan Daltonlara yazıyorsunuz, gayet kurumsal bir iletişim var. Bitcoin’den parayı yatırıyorsunuz takip de edemiyorlar. Öldürünce fotoğraf geliyor buydu değil mi abi? Onun ikizi vardı ama benim hatam. Tekrar yatırıyorsunuz muhteşem bir sistem...”
Bu ifadeler suçu ve suçluyu övmek olarak kabul edilmiş. Öyle olup olmadığına yargılama sonunda karar verilecek. Ama yargılamanın tutuklu yapılması için ileri sürülen “sanığın kaçma şüphesi ve delilleri karartma riski” gerekçesi ikna edici mi?
Dava açılınca yurtdışından gelip teslim olan bir sanık hakkında kaçma şüphesi duyulması, suçlamaya konu olan gösterisinin tamamı kayıtlı olduğu halde delilleri karartma ihtimalinden bahsedilmesi tutukluluk gerekçesi olarak zayıf kalmıyor mu?
Yalnızca bu örnekte değil, son zamanlarda kamuoyunun yakından izlediği siyasi mahiyetteki davaların hepsinde bir tutuklu yargılama tutkusu görünüyor. Hukukçular istedikleri kadar tutuklu yargılama belirli türdeki davalarda çok istisnai şekilde kullanılabilecek bir tedbirdir desinler, bu yöntemden asla vazgeçilmiyor. Kamuoyunda, haklı olarak, “peşin cezalandırma” diye anlaşılan bu uygulamanın özellikle siyasi muhaliflerin yargılanmasında vazgeçilmezlik taşıması kaygı verici.
Şimdi bugünden biraz daha geriye gidelim… Siyasi mizahtan da dümdüz siyasi eleştiri konusuna geçelim… Epeyce yakın bir geçmişe kadar devleti yöneten kişilerin “alenen” eleştirilmesi bizim toplumun anlayışında yeri olan bir konu değildi.
İlk olarak devlet büyüklerine “kamuoyu önünde” eleştiriler yöneltenler Tanzimat devrinde hayatımıza giren gazetelerin yazarlarıydı. Gazete sayfalarındaki siyasi eleştiriler -okur sayısı itibarıyla çok geniş bir kitleye ulaşamasa da- bilhassa yönetici seçkinler nezdinde ciddi oranda etkili oluyordu. Ne var ki bu çok uzun sürmedi, 1867’de çıkarılan Âli Kararnamesi basına baskı getirdi. Sultan Hamid’in 33 yıl süren saltanatı zamanında ise siyasi eleştiri kavramı artık lügatte yer bulamaz oldu.
Bu zor şartlar karşısında Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınlar çareyi yurtdışına kaçıp oralarda gazete çıkarmakta buldu. Devlet yönetimine ilişkin eleştirilerini, uyarılarını ve önerilerini oralarda dile getirdiler. Ancak buradaki siyasi baskılar da oralara kadar uzandı, Avrupa’daki Türk gazeteleri uzun ömürlü olamadı.
1908 Devriminin ardından gelen Meşrutiyet devrinde basına yönelik yasaklar büyük ölçüde gevşedi. Sayıları hızla artan gazetelerde hemen her şey yazılmaya başladı. O kadar ki 31 Mart ayaklanmasının da Halaskar Zabitan darbesinin de hazırlıkları ve yönlendirmeleri birtakım gazetelerin yayınlarına yansıyabiliyordu.
Bu dönemde İttihatçılar gerçek anlamda basın özgürlüğü sınavı verdiler. Bu sınavda ise hem o günkü siyasi şartların hem de ülkenin asırlara dayanan kültürel ikliminin müsaade ettiği ölçüde başarı veya başarısızlık gösterdiler.
Geçen haftanın en çok konuşulan haberlerinden birini gazeteci Murat Ağırel OnlarTV adlı YouTube kanalında ortaya çıkardı.
Ankara’nın eski belediye başkanı, yeni dönemin sosyal medya figürü Melih Gökçek’in ailesi Almanya’da bir şirket kurmuştu.
Herhangi bir çalışanı olmayan şirketin amacı belli ki gayrımenkul yatırımları yapmak. Bu şirkete Türkiye’den Melih Gökçek’in gelini para göndermiş, şirket de o parayla en azından bir tane gayrımenkulü satın almıştı. Başka taşınmazlar almak için de girişimlerde bulunulmuştu ama anlaşılan alınamamıştı.
İçinde bir siyasetçinin adı geçtiği için kuşkusuz bu bir haber ama aslında son derece sıradan, son derece normal bir durumdan söz ediyoruz.
Yıllardır Türkiye’den yılda 3 milyar dolara yakın para, Türklerin yurt dışındaki gayrımenkul yatırımları için çıkıyor.
Gizlisi saklısı da yok, bankanızdan yurt dışına, özellikle de Avrupa’ya bir gayrımenkul alacak kadar para transfer etmek istediğinizde zaten bunu ne amaçla yaptığınızı yazmanız gerekiyor; eğer yazmazsanız veya Avrupa’daki banka sizin paranızın kaynağından şüpheye kapılırsa bu transfer gerçekleşmiyor, para duvara arpmış gibi geri dönüyor.
Türkiye’de her yıl binlerce kişi şu veya bu sebeple dünyanın başka ülkelerinde taşınmaz ediniyor. Bu sebeplerden başlıcası, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerin uyguladığı ‘Altın Vize’ programları. Ama salt yatırım için veya kendisine ikinci ev olarak yurt dışında ev alanlar da var.
Bir dönem sırf Airbnb olarak işletmek üzere Avrupa şehirlerinde ev alma modası vardı; kârlıydı da, ama artık Avrupa Airbnb olarak işletilen evlerle ilgili kısıtlayıcı kurallar getirdi, o yüzden bu eğilim azaldı diye biliyorum.
Bir zamanlar Dubai çok gözdeydi ama İran savaşıyla bu da sona erdi. Mekke’de devremülk satışları hala çok canlı.
Peki ama bunca insanın yaptığını Melih Gökçek’in ailesi yapınca neden savcılık ‘Maddi gerçeğin ortaya çıkması’ için soruşturma açma gereği duydu?
Savcılığın duyurusunun üstünden günler geçti ama kimse bu soruyu sormadı.
Savcılık mesela haberi ortaya çıkaran gazeteci Murat Ağırel hakkında ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak’tan soruşturma başlatsaydı hiçbirimiz şaşırmazdık. BirGün muhabiri İsmail Arı, devlet belgelerinde yazılı bir usulsüzlüğü o belgelerden hareketle haberleştirdi diye ‘Kamuoyunu yanıltıcı bilgiyi yaymak’tan hapis yattı bu ülkede, Murat Ağırel’in haberinin belgeli olması savcılığın umurunda bile olmaz, onu da hapse atardı istese.
Ama öyle olmadı. Savcılık ‘Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması’ gibi tuhaf bir gerekçeye dayalı bir soruşturma açtı.
İki gündür konuşmalarından ve sosyal medyadaki göreli sessizliğinden anlıyoruz ki Melik Gökçek bu durumdan hiç memnun değil, kim bilir belki de soruşturmanın gerçek hedefinin kendisi olduğunu düşünüyor.
Şimdilik ‘şüpheli’si olmayan, herkesin ‘tanık’ sıfatıyla ifadeye çağrıldığı bir soruşturma bu. Murat Ağırel’e tanık olarak ifadeye gelmesi için tebligat gitmiş bile. Kim bilir, belki Melih Gökçek’e, oğluna ve kızına da gitmiştir.
Oysa benim anladığım kadarıyla ‘maddi gerçek’ kabak gibi ortada.
Gökçek ailesi, aile mensuplarının isimlerinin baş harflerinden oluşan bir isimle Almanya’da şirket kurmuş. Bu yasadışı değil.
O şirket gitmiş bir taşınmaz satın almış. Yasadışı değil.
Türkiye’den yurt dışına para çanta içinde değil banka aracılığıyla transfer edilmiş. Bu da yasadışı değil.
Peki savcılık neyi soruşturuyor?
Melih Gökçek bu ülkede muhalif sıkıntısı çekmeyen isimlerden biri. Hemen onun muhalifleri, ‘Bu parayı nereden buldu’ diye sormaya başladı.
Para, göründüğü kadarıyla gelinine ait ama şirket aile şirketi olduğu için para da ailenin parası olabilir elbette. Fakat bu dediğim spekülasyon, ne olduğunu bilmiyoruz, bilmemiz gerekiyor mu, onu da bilmiyorum.
Fakat elbette savcılık mesela MASAK’a sorup bu paranın kaynağını da öğrenmek isteyebilir. MASAK o kaynağı bulabilir mi bilmiyorum ama Melih Gökçek ne kendisi ne ailesi için böyle bir incelemeyi arzu eder.
Olmaması gerektiği halde olmakta olan bazı uygulamalara bir süre sonra alışıyoruz ve onlar, çoğu kez, ‘yeni normal’ halini alabiliyor…
CHP’li belediye başkanlarının çeşitli gerekçelerle gözaltına alınmaları, tutuklanmaları ve yargı süreçleri boyunca cezaevlerinde tutulmaları buna son örnek…
Doğru olan, suçlamaların mahkeme tarafından bir karara bağlanana kadar, halk oyuyla seçilmiş başkanların bir gün bile cezaevi yüzü görmemesidir. Görevden alınsalar bile, yerlerine dışarıdan birinin ‘kayyım’ olarak atanması da doğru değildir; doğru olan, Belediye Meclisi’nin başkan aklanana kadar, yerine kendi içlerinden birini geçici başkanlık görevini üstlenmek üzere seçmesidir. [KHK ile terörle suçlanarak görevden alınan başkanlara ‘kayyım’ uygulaması getirildi, 2016 yılında.]
AK Parti döneminde, ‘rüşvet almak, ihaleye fesat karıştırmak ve organize suç örgütü kurmak’ iddialarıyla gözaltına alınmış olan CHP’li Edirne belediye başkanı Hamdi Sedefçi’ye uygulanan da tam buydu: Önce tutuklandı, daha sonra kefaletle serbest bırakıldı ve davanın sonraki aşamalarında tutuksuz yargılandı.
Hakkında 20 yıldan 51,5 yıla kadar hapis cezası istenen Sedefçi, ilk dört ay hariç, yargılaması sırasında tutuksuz kaldı.
Sedefçi’ye yapılan bu uygulama 2008-2010 yılları arasında yaşandı.
Görevden alınan belediye başkanları yerine ‘kayyım’ atanması da nispeten yeni bir uygulama.
8 Eylül 2016 tarihinde Sur ve Silvan ilçe belediyelerine ‘kayyım’ ataması yapıldığı duyuldu. Dönemin Diyarbakır valisi, “Kayyım haberi doğru değil” açıklamasıyla etrafı yatıştırmaya çalıştı. Haberin doğru olduğu, üç gün sonra, hem o iki ilçeye, hem de Batman, Hakkari ve Ağrı-Diyadin’in de aralarında bulunduğu 28 DBP’li belediyeye vali yardımcıları ve kaymakamların ‘kayyım’ olarak atanmalarıyla anlaşılacaktı.
O günden beri bir çok ‘kayyım’ atama uygulaması gerçekleşti.
DEM Parti’nin öncülerinden DBP’li başkanların yerini, yakınlarda, CHP’nin belediye başkanları aldı.
Hakkında adli süreç başlatılmış Sedefçi yıllarca tutuksuz yargılanırken, yeni dönemde sadece belediye başkanları değil, göreve getirdikleri bazı bürokratları ve danışmanları da tutuklu yargılanıyor…
En bilineni, 19 Mart 2025’te gözaltına alınan ve halen cezaevinde bulunan İstanbul büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun durumudur.
İlk paragrafta “Olmaması gerektiği halde ‘yeni normal’ haline gelmiş uygulamalar” diye tanımladığım işte bu durum.
Yanlış bir iş yaptığından kuşkulanılan herkes yargılanabilir, bu genel hukuki ilkeden kimse istisna değildir; ancak yargılanırken de ceza hukukunun temel ilkelerine uygun bir prosedür izlenir…
.Tutuklama istisnai bir koruma tedbiridir; kaçma veya delilleri karartma gibi somut bir tehlikesi bulunmayan kişiler, tutuklu yargılanmamalıdır.
Savunma yapmasını zorlaştıracağı için…
Ekrem İmamoğlu ciddi suçlamalara muhatap. Suçlama makamının iddianamesi 3809 sayfadan oluşuyor…
Yanlış okumadınız, iddianame tam üç bin sekiz yüz dokuz sayfa…
İmamoğlu ise cezaevinde…
Oysa sanık durumundaki kişilerin, haklarındaki iddialara cevap vermek, gerektiğinde iddiaları çürütmek için, savcılık makamı kadar, hatta ondan daha da rahat çalışma şartlarına sahip olmaları gerekir.
Fakat ‘yeni normal’ haline gelmiş olan günümüz ortamında İmamoğlu’na bu imkan tanınmıyor…
Yeni bir ‘yeni normal’ haline getirilmek istenen uygulama da söz konusu: Suçlanan kişi -Ekrem İmamoğlu-, duruşmalarda imkan bulamadığı kendini savunmanın yolunu, söyleyeceklerini kitaplaştırmada bulmuş; ‘Millet Şahidimdir’ kitabını bu amaçla kaleme almıştı.
İnanılır gibi değil…
Basit bir sebepten: Anayasa ve ilgili yasalar ‘fikir özgürlüğü’ kavramı etrafında kaleme alındıkları için, bundan kitapların yayıncıları da yararlanıyor.
Ülkemizde kitap yayını için ön-izin almak gerekmiyor… Yayıncılar da değil, matbaalar, her basılı kitaptan iki nüshayı savcılığa ulaştırmakla yükümlü. Hepsi bu…
Tarihteki kara sayfalardan biridir; siyasi ya da ideolojik sebeplerle kitap toplatmak, yasak listeleri yayınlamak…
Ekrem İmamoğlu’nun duruşmalarda yaptırılmayan savunması, “Millet Şahidimdir” adıyla kitap olarak baskı halindeyken Sulh Ceza hakimliğinin kararıyla toplatıldı, basımı, dağıtımı yasaklandı.
Demokrasiler tarihinde 1945 öncesinde kalmıştı; bizde son örneği, 2011’de Ahmet Şık’ın “İmam Ordusu” adlı kitabının toplatılmasıydı. Kararı FETÖ’cü hakimler vermişti…
Mefhum-ı muhalifinden, Türk Ceza Kanunu’nu ve Basın Kanunu’nu “kullanarak” kitap toplatma usulünü göstermişlerdi!
Olay, 4 Haziran1933’te Kazım Karabekir Paşa’nın “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı kitabının, matbaadayken toplatılıp yakılmasını andırıyor. Yarın yazacağım.
GEREKÇESİ NE?
İmamoğlu’nun kitabı için toplatma kararı veren, Sulh Ceza Hakimliğidir. 2014’te kurulan Sulh Ceza hakimliği sistemi, Sami Selçuk ve Kemal Gözler gibi hukukçular tarafından çok yanlış bulunmuş, eleştirilmişti.
Hakim, gerekçesinde, İmamoğlu’nun kitabında “"Cumhurbaşkanına, Yargı Teşkilatına, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine ve kamu görevlilerine yönelik aşağılayıcı ve küçük düşürücü nitelikte" ifadeler bulunduğunu söylüyor…
Fakat bunlar varsa bile toplatma gerekçesi olamaz.
Hakim bunu bildiği için, bu tür ifadelerin, toplumda “ayrışma ve gerilimi artırabileceğini” ve "kamu düzenini bozabilecek ve suç işlenmesine elverişli bir ortamın oluşmasına neden olabilecek mahiyette" olduğunu söylüyor.
Hukuki sorun buradadır: Evvela bu hükme varmak için “açık ve yakın tehlike” olması lazım. Karar verebilmek için “açık ve yakın tehlike”nin emarelerini anlatması lazımdı.
Cumhurbaşkanının da muhalefet hakkında neler söylediğini hatırlarsak, maalesef kutuplaşmış bir toplumuz ama çok şükür “kamu düzeninin bozulmasına” yol açacak bir “açık ve yakın tehlike” yoktur. Var sayılıyorsa, gerekçede gösterilmeliydi.
KANUN NE DİYOR?
AİHM ve AYM kararlarında belirtildiği gibi kanunlarda yazılı sebepleri sıralayıp karar vermek yanlıştır. O sebeplerle olay ve kişi arasındaki bağın neler olduğunun da gösterilmesi şarttır.
Mesela… “Kaçma ihtimaline binaen tutuklanmasına…”
Adam kendisi gelip teslim olmuş, “kaçma ihtimalini” nasıl keşfettin, gerekçede anlatacaksın.
Mehmet Uçum niye AİHM’ye saldırıyor? Siyasi davalarda Mahkemeler niye AYM kararlarını uygulamıyor? Çağımızdaki içeriğiyle “Adil yargılanma hakkı” içtihatları bize bu iki kapıdan geldi de ondan!
Prof. İzzet Özgenç X’ten yaptığı açıklamada kitap toplatmanın kanuni sebeplerini sıraladı: Suç işlemeye tahrik, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, anayasayı ihlal suçuna tahrik, hayat sağlık ve mal bakımından halkı endişe ve panik yaratma amacıyla tehdit, kanuna ve emirlere uymamaya tahrik, terör propagandası…
Prof. Özgenç. Şöyle devam ediyor:
“Verilen kararda, toplatılan, basım ve yayını durdurulan kitap içeriğinde bu suçlardan hangisinin işlenmekte olduğunun, somut dayanak noktalarına yani kullanılan ifadelere işaret edilerek, açıkça gösterilmesi gerekir… kararda bu somut belirlemeler yapılmamıştır.” (28 Ağustos 2026)
Böyle sadece kanundaki suç adlarını sayıp bunların kişinin fiilleriyle ilgisini belirtmemek gerekçe yazmamak demektir. Yargıtay’a göre “yeterli ve geçerli gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi keyfiliğe yol açar.” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu K: 2019/103)
YARGININ TARAFSIZLIĞI
Bütün mesele bu… Bu yüzden, ceza ve usul kanunlarının maddelerini sıralayıp tutuklama, kitap toplatma veya mahkûmiyet kararı vermek kolay! Çünkü hukukun en temel kavramlarından “delil”, “illiyet” ve “gerekçe” kavramları bizim mevzuatımızda vardır fakat zihinlerimizde pek cılızdır. Bu yüzden öteden beri muktedirlerin yargıyı araçsallaştırması önlenemiyor.
İşte 28 Şubat’ta kendimi kendilerinden saydığım muhafazakarların haklarını hangi hukuki gerekçelerle savunmuşsam, bugün de otoriter muhafazakâr iktidar karşısında aynı gerekçelerle mağdurların haklarını savunuyorum.
CHP’yi kir bulaştıranlardan arındırma iddiasındaydılar. Görevlendirildikleri temizliğin hedef ve yöntemini, “gitsin, yargıda aklanıp gelsinler” diye açıklıyorlardı.
Seçim kazanan Özgür Özel ekibini tasfiye için partiye gönderilmediklerini söylüyor ama aklanıp gelme şartı koşuyorlardı.
Butlancıların işte bu arınma iddiası, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’la bir kez daha sınanıyor.
Karalar, Aziz İhsan Aktaş davasında yargılanıyordu. 7 ay tutukluluktan sonra tahliye edildi, sonra da rüşvet suçlamasından 6 yıl üç ay hapis cezası aldı.
Fakat Karalar, tercihini Yeni Parti’ye geçmeyip butlan CHP’sinde kalmaktan yana yapmıştı.
“Gidin, yargıda aklanın gelin” diyen butlancılar şimdi ne yapacaktı?
Yanlış anlaşılmasın, Zeydan Karalar’ın mahkumiyeti henüz kesinleşmedi. Rüşvet suçuyla bağı da ikna edici delillerle kurulamadı. O ayrı konu.
Demek istiyorum ki; tutuklanmış olmasını, görevden uzaklaştırılmasını ve hapis cezasını ben hâlâ haksız bulabilirim ama butlancılar o haklarından prensipte feragat etmişti.
Şöyle olmuştu...
Kılıçdaroğlu, CHP’li belediyelere operasyonları başlarda hukuki değil siyasi sayıyordu. Mutlak butlana çanak tutan arınma videosuyla ağız değiştirdi ve yargı kararıyla CHP’nin başına atandı.
Amacı gerçekten arınma mıydı, yoksa iktidara göz kırparak CHP’nin başına dönmek mi?
Arınma iddiasının dürüstlüğü, ilkin Adalar Belediyesine operasyonda test edildi.
“Gitsin aklansınlar, arınıyoruz” mu diyeceklerdi? Yolsuzlukla değil, CHP’yle mücadele edildiğini savunup belediye başkanlarına sahip mi çıkacaklardı?
Önce renk vermemiş, kendi belediyelerini tanımazdan gelip havaya bakmış, ıslık çalarak geçiştirmişlerdi.
Adalar Belediye Başkanı Akpolat’la Silifke Belediye Başkanı Turgut gözaltına alındığında kaçacak yerleri kalmadı.
Butlan Sözcüsü Müslim Sarı, arada sıkışmışlığı yansıtan şu minvalde bir parlak formül geliştirdi:
Evet, hedef CHP’li belediyeler; öyleyse bırakalım, yargı süreçleri hukuka ve masumiyet karinesine göre işlesin...
Çatlak zurna, ilk zırt sesini burada vermişti.
Arınma söylemi yine ayaklarına dolanmıştı; geriye tam dönemiyor, ileriye de gidemiyorlardı. Ağız değişikliği başlangıcıydı, kendilerini ortalayarak artık yarım ağızla konuşuyorlardı.
Bana sorarsanız; Kılıçdaroğlu’nun, butlan CHP’siyle iktidara kimilerinin beklediği türden bir hizmeti geçemeyeceğini göstermişti.
Çünkü CHP’li belediyelere yolsuzluk soruşturmalarını, arınma teziyle haklılaştırarak butlan görevine talip görünmüştü.
İmamoğlu ve CHP’ye yönelik yargı süreçlerinin hukuki olduğuna muhalif seçmeni inandıramadıktan sonra AK Parti’ye ne faydası dokunabilirdi ki...
Seçmeni Özgür Özel’den koparmadıkça, İmamoğlu’ndan vazgeçirmedikçe CHP’deki makam odasını, arabasını, tabelasını geri alsa neye yarardı?
Arınma zurnası, dakika bir bocalıyordu.
Uzatmayayım...
Mahkemenin Zeydan Karalar’ı aklamaması; kıldan ince, kılıçtan keskin bir dengede duran butlancıların ayarını daha da bozdu.
Öyle ki; butlan yönetiminden Cemal Canpolat, arınma iddiasıyla tutarlı görünme çabasını bir çırpıda çöpe attı.
Aşağıdaki sözlerden başka ne anlaşılıyor:
“Yolsuzlukla anılanların mahkeme karar verene kadar masum olduklarını biz de biliyoruz, sahip çıkarız. Ama hiçbir yolsuzluğun arkasında duramayız. Babamızın oğlu bile olsa yolsuzluğun içindeyse CHP orada değildir. Ama Zeydan Karalar gibi onurlu duruşu olan, haksız yargılananlara karşı da Zeydan Karalar gibi belediye başkanlarımıza sahip çıkacağız, arkalarında duracağız.”
Hadi, izah edin şimdi bunu. Ne demiş oluyor yani? Hani gidecek, aklanıp geleceklerdi? Butlan CHP’sinden yanaysan yargıda aklanman gerekmiyor mu?
Gün geçmiyor ki, şu kişi veya bu kişi muğlak suçlamalarla ve açma şüphesiyle hapse atılmış olmasın.
Ülkemizde cinayet suçu yatarından çok daha büyük cezaları muhaliflik suçunda verilen cezalarda görebiliyoruz.
Hatta örgüt lideri diye başlayan davalarda, örgüte ismini veren hem sıyırırken hem tüm varlıklarına kavuşabiliyor. Oysa örgütün “BAZ”ına takılmış muhalifler, yıllarca hapishanelerde çürüyüp gidecek cezalar yiyor.
Bir başka örnek, İBB davası. “Naklen yayınlansın” ile başlayan tartışma, bugün konuşmasına bile tahammül edilemez noktaya erişti. Bırakın konuşmayı yazması ve yazdıklarının okunması bile yasaklanır oldu.
Saymakla bitiremeyeceğimiz adaletteki durumumuz ortada.
Adalet durumunun ne olduğunu bizler yazılarla sadece söylemiyoruz. Piyasa aslında Türkiye’deki adaletin geldiği seviyeyi net şekilde gösteriyor.
19 Mart öncesi (aylık ortalama değerler üzerinden) enflasyon %39,05 ve MB faizi %45,00 iken ticari kredi faizleri %56,24 seviyesindeydi.
Bugün enflasyon %31,75 ve MB faizleri %37,00 ama ticari kredi faizleri hâlâ %54,20.
Enflasyon 10,37 puan düşerken MB faizi de 8,00 puan indiriyor ama piyasada kredi faizleri sadece ve sadece 1,94 puan düşüyor. Hatta tahvil (2 yıllık) faizleri 19 Mart 2025 İmamoğlu operasyonu öncesinde %38,67 seviyesindeyken şimdi %40,61’lerde seyrediyor.
Bunun anlamı net: Adalet riskindeki yükseliş kredi faizindeki örneğindeki gibi piyasa faizlerini yukarıda tutuyor.
Mart 2025-Mayıs 2026 döneminde ülkemizde muhaliflere operasyonların toplam EK FAİZ yükü 2,1 trilyon lira oldu. Bunun 600 milyar liralık fazladan faizini kamu öderken 1,5 trilyon lirasını ise özel sektör ödemiştir.
Muhaliflere operasyonlardan maddi olarak kim kazanıyor derseniz tek cevap var: Faiz lobisi.
Yıllarca dilimize doladığımız faiz lobisini kimin çalıştırdığını, bu lobiye kimin hizmet ettiğini de sanırım herkes görmüş oluyor.
Tekrar edeyim. Enflasyonun yüzde 100 olduğu yerde faizlerin yüzde 110 olması yüksek faiz değildir. Çünkü siz ürüne yüzde 100 zam yaparken krediye yüzde 110 faiz ödüyorsunuz. Ama enflasyonun yüzde 10 olduğu yerde yüzde 20 faiz yüksektir.
Şimdi gelelim bugüne.
Enflasyon ile kredi faizi marjı açılmıştır.
Şubat 2025’te (İmamoğlu operasyonu öncesi) enflasyon ile kredi faiz makası 17,19 puandaydı. Bugün makas 22,45 puanda. Hem de daha düşük seviyede makas açılmıştır.
Yani reel faiz artmıştır.
Peki, bu faturayı kim ödüyor?
Önce işsizlik verilerine bakalım: Çeyreklik bazda verilere göre; son 2 yılda artan nüfustan kimse iş bulamadı. Hatta mevcut çalışanlardan bile 40 bin kişi işini kaybetti.
Yaklaşık 900 bin kişi ekonomik tablonun işsizlik faturasını ödüyor.
Ya ücretliler?
Temmuz 2023: Bekar bir çalışanın yaşam maliyeti 15.123,60 TL
Temmuz 2026: Bekar bir çalışanın yaşam maliyeti 47.758,39 TL
Artış oranı %216
Temmuz 2023’de asgari ücret 11.402,32 TL iken bugün 28.075,00 liradır. Artış oranı %146
Kısaca asgari ücret 36 bin lira olması gerekirken maalesef 28 bin lirada kalmıştır.
Emeklinin durumunu hiç sormayın. Onlar koskoca bir hiç oldu.
Kısaca durumu vereyim: Sermayedar kârını ve şirketini kaybediyor ama emektar ekmeğini kaybediyor.
Hapse atılan her muhalif aslında işten atılan binlerce işçi demektir. Ya da hapse atılan her muhalif, fakirliğe mahkum edilen geniş toplum kesimleri demektir.
Yani anlayacağını durum şudur: Mesele sadece dört parmaklık değildir. Sadece muhalifler hapse atılmıyor, asıl milyonlarca insan eve mahkum ediliyor.
Şu örneği verelim: 2024-II dönem ile 2026-II dönem arasında çalışabilir nüfus 1 milyon 051 bin kişi artmıştır. 2024-II dönemde iş gücüne katılım oranı %54,2 seviyesindeydi. Eğer bu artan nüfus aynı oranda iş gücüne katılsaydı 35.677 bin olan işgücü 36.247 bin kişiye yükselecekti.
Ama öyle olmadı
İş gücü 570 bin kişi artacağı yerde tam tersine 327 bin kişi azaldı. Bu demektir ki; son 2 yılda 897 bin kişi umudunu kaybederek iş gücünden çekilip eve kapandı.
Çalışan sayısındaki 40 binlik düşüşle beraber eve kapanan insan sayısı 937 bin kişiye çıkmış oldu.
Bu ülkede yaşanan haksızlık ve hukuksuzluklar, tahammül sınırlarını zorlayan öyle bir noktaya geldi ki, her gün kalbimizin üzerinde koca bir kaya ile dolaşır gibiyiz. Sanki hiç derdimiz yokmuş gibi şimdi bir de ‘kitap yasaklama’ ayıbı çıktı başımıza.Doğrusu demokrasinin sınırları bu kadar zorlanmamalı. Zira bu ülke, zaman zaman millet iradesi darbelerle kesintiye uğratılsa da uzun bir demokrasi tecrübesine sahip.AK Parti iktidarı öncesinde de hukuk ve demokratik teamüller ağır saldırılara maruz kalmasına rağmen devletin kurumsal hafızası bir şekilde ayağa kalkarak yoluna devam etmeyi başarmıştı.Ancak bugün en azından kağıt üzerinde anayasa ve yasalarda fazla bir eksiklikler olmamakla birlikte ‘vesayet’ dönemlerini çağrıştıran çok tehlikeli bir süreç yaşanıyor.Haliyle bugün, gelecek umutlarımızı yok eden karamsar bir rüzgara teslim olmuş durumda hayatlarımız.Çünkü hayatımızı tanzim edecek olan anayasa ve yasalar adeta askıya alınmış gibi. Maalesef hiçbir hukuki ve ahlaki kuralı dikkate almayan keyfi uygulamalarla karşı karşıyayız.Halkın özgür iradesiyle seçilmiş muhalif belediye başkanları konvoylar halinde tutuklanıp hapse atılıyor. Ve öylesine bir korku iklimi yaratılmış durumda ki, sandıkta kazanılamayan belediyelerin başkanları Silivri ile korkutularak AK Parti saflarına alınıyor.Oysa bugüne kadar AK Parti’yi millet nezdinde itibarlı kılan tek güç, millet iradesi olmuştur.Unutmayalım; 24 yıldır iktidarda olan AK Parti, sandıkta tecelli eden millet iradesini itibarsızlaştırarak değil sandığın emanetine sahip çıkarak milletin teveccühüne mazhar olmuştur.Talihsizliğe bakın ki o AK Parti şimdi, milletin sandıkta vermediği belediye başkanlıklarını demokrasi dışı yöntemleri kullanarak almaya çalışıyor.Evet, devlet gücünü kullanarak sandıkta alamadığınız belediyeleri kendi hanenize yazdırabilirsiniz hatta siyasi ahlakı zorlayarak bazı milletvekillerini transfer de edebilirsiniz.Ama unutmamak gerekir ki, bu etik dışı yöntemlerle toplum hafızasında asla meşruiyet kazanamazsınız.Ve millet bu karışık işleri bir yere not eder, sandık önüne geldiğinde ise siyasi iktidara en ağır faturayı kesmekten çekinmez.AK Parti’yi, kendi ilkelerini bile yok sayan böylesine yanlış bir istikamete kimler sevk eder doğrusu anlamak mümkün değil.Artık şunu biliyoruz; AK Parti’yi İstanbul’da üç kez yenen Ekrem İmamoğlu’na önce hiçbir hukuk literatüründe olmayan ‘ahmak’ kelimesi yüzünden siyasi yasak getirildi, arkasından 30 yıllık diploması elinden alındı, sonra da bir siyaset mühendisliğini çağrıştıran sahur vakti operasyonuyla tutuklanıp hapse atıldı.Ayrıca bir de bütün bunların üstüne bonus olarak ajanlık soruşturması kapsamında yargılanıyor.Kısacası, sofistike bir yol temizliği ile İmamoğlu, cumhurbaşkanlığı denkleminden çıkarıldı.Evet mevcut tabloya göre İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı yapılamayacak. Normalde İmamoğlu problemini çözmüş bir iktidarın daha sakin bir görüntü vermesi gerekir. Ama görünen o ki İmamoğlu hapiste olmasına rağmen iktidar kendisini güvende hissetmiyor.Ekrem İmamoğlu’nun mahkemede yaptırılmayan savunmasından oluşan “Millet Şahidimdir” isimli kitabının yasaklanıp emniyet tarafından toplatılması haberini görünce ister istemez “Cezaevindeki bir insandan neden bu kadar korkulur?” demekten kendimi alamadım doğrusu.Tabii esas vahim olan, Türkiye’ye geçmiş dönemlerde büyük ayıplar yaşatan ‘kitap yasaklama’ utancına yeniden maruz kalmamız…Galiba iktidarlar değişse de makus talihimiz hiç değişmeyecek. Yöneticilerimiz halkımızın ekmek problemini çözemeseler de ‘kitap yasaklama’ işinde çok başarılılar maşallah.Doğrusu iktidarın bu tür hamlelerle ne yapmak istediğini anlamak mümkün değil. Zira böylesine yasakçı yöntemlerin iktidara bir yarar sağlayıp sağlamayacağı şüpheli ama İmamoğlu’nu Türkiye çapında efsane haline getirmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor.Nitekim Ekrem İmamoğlu’nun kitabının yasaklanması ile ilgili şu ifadeleri son derece anlamlı:“Demokrasi yarışından korktu diplomamı iptal ettirdi. Tutuklanıp hücreye atılmamı istedi.
Başlangıçta önümüzde cevabı zor sorular vardı.
Başlangıç neresi?
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin herkesin ezberini “Öcalan gelsin DEM’in grup toplantısında PKK’yı lağvettiğini ilan etsin” diyerek bozduğu çözüm sürecinin ilk günleri.
Aslında daha eskisi de var.
ABD senelerdir YPG’yi destekliyor. PKK’nın Suriye’deki uzantısına yarı-devlet muamelesi yapıyor.
Bu PKK için olağanüstü bir imkan. ABD’nin müttefikisin.
Silahın var.
Bir felsefen var.
Amerikalı devlet yetkilileriyle oturup kalkıyorsun.
Onlardan silah ve para alıyorsun.
On binlerce insana maaş veriyorsun.
Suriye’nin nüfus olarak değilse bile arazi olarak üçte birini sen yönetiyorsun.
Bu büyük bir imkan.
Üstelik ABD ve İsrail’in bölgede bir Kürt devleti istediğine dair teoriler piyasada dolaşıyor.
PKK buradan geri döner mi?
Yarı-devlet statüsünü feda eder mi?
Öcalan örgütü feshetse bile örgütün sahadaki ‘lord’ları buna razı olur mu?
Ayrıca ABD senelerdir bu kadar yatırım yaptığı bir müttefikini satar mı?
Türkiye, ABD’yi bir türlü ikna edememişti.
“Örgütle çalışacağını benimle çalış. DAEŞ’le ben daha iyi mücadele ederim...” ABD ikna olmuyordu.
Sonra birden Suriye devrimi oldu. HTŞ birkaç gün içinde Baas rejimini indirdi. Heyet-i Tahrirü’ş Şam’ın lideri Ahmed el-Şara, yeni Suriye rejiminin cumhurbaşkanı oldu.
Demek o aralarda bir şey ezberlerimizi kaynağından değiştirmiş.
O şeyin ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Ama belli ki önemli bir şeydi.
ABD savaşta vekil güçleri kullanmayı bıraktı.
YPG yerine Suriye’de kurulmasına katkıda bulunduğu yeni Suriye rejimiyle çalışmaya karar verdi.
Bu karar Türkiye’de PKK’yla çalışmaktan vazgeçmeyi de içeriyor muydu?
Suriye’deki gelişmelerle bizdeki ’Terörsüz Türkiye’ sürecinin kaydettiği aşamalar arasındaki paralellikler bunu düşünmemize müsait.
(MHP lideri Bahçeli’nin çıkışı Ekim 2024. Suriye devrimi Aralık 2024. Öcalan’ın fesih mesajı Şubat 2025, SDG ile yeni Suriye rejiminin entegrasyon konusunda anlaşması Mart 2025. Çerçeve yasanın TBMM’de kabulü 10 Ağustos 2026, SDG’nin entegrasyon açıklaması 25 Ağustos 2026.)
Tabii ki bir ucu Suriye’de bir ucu Türkiye’de kapsamlı bir proje.
Bir eşgüdüm gözetilmesi anlaşılabilir.
Ya da hepsi tesadüftür. İsteyen istediğini seçsin.
Sonunda, SDG’nin komutanı Mazlum Abdi entegrasyon sürecinin tamamlandığını ilan etti. Hayırlı olsun.
Mazlum Abdi’nin Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’ya danışman olarak atandığı söyleniyor.
Bu atama, Osmanlı’nın isyancı liderleri devlet görevine atama geleneğini akla getiriyor mu?
Benim aklıma getirdi.
From the publisher's feed