KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • 2053 ve 2071 derken 1987 öncesine mi döneceğiz yoksa… Fehmi Koru

    Demek artık böyle olacak: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’yi ilgilendiren bir konuda karar aldığında, biz o kararı henüz öğrenmeden, devlet kademelerinden kararı eleştiren ve AİHM’ni kınayan bir açıklama yapılacak…

    Mahkemenin Osman Kavala ile ilgili verdiği üçüncü “Serbest bırakılsın” anlamı taşıyan kararı, Külliye’de, Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı sıfatını taşıyan Mehmet Uçum tarafından o muameleye tâbi tutuldu.

    Şiddetli bir eleştiri ve aynı şiddette bir kınama...

    Uçum orada da kalmadı, “Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse” kaydıyla, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru tanımayı gözden geçirmenin kaçınılmaz hale gelebileceğini cümle aleme duyurdu.

    Benim zihnim hemen Turgut Özal’ın başbakan olduğu 1987 yılına gitti.

    Özal Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkını tanımak için, benim de aralarında bulunduğum bir grup gazeteciyi de tanıklık etmek üzere yanına alarak, Strasbourg’a gitmiş ve Türkiye için bunun ‘hukukun üstünlüğü’ kavramını gerçeğe çevirme yolunda bir ilk adım sayılması gerektiğini orada ilan etmişti.

    Üç yıl sonra, 22 Ocak 1990’da, Türkiye, AİHM’in zorunlu yargı yetkisini kabul etti ve kararlarının bağlayıcılığını onayladı.

    Özal’ın açtığı yol, sonraki koalisyonlar döneminde daha da geliştirilerek devam etti.

    Bireysel başvuru hakkı yüzünden açılan davalarda yüksek tazminat ödemesine yol açan kararlar çıktığında bile, siyasilerden AİHM ile ilişkileri sorgulayıcı pek eleştiri duyulmadı.

    AK Parti’nin ilk döneminde, özellikle Kopenhag kriterlerine uyma ve bu yolla Avrupa Birliği’ne girebilme hedefinin bir parçası olarak, bir yandan anayasaya temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin yerel yasalardan üstün olduğuna dair bir madde (m. 90) eklenirken (2004), diğer yandan da kendine güvenen bir ülke görüntüsünü kazanmaya yarayacak yeni bir adım olarak Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanındı (2012).

    Başdanışman Uçum’un iptal edilebileceğini söylediği sözleşmenin kabulü de, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınması da, kendisinin danışmanı olduğu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde AK Parti’nin eseridir.

    O dönemlerde Mehmet Uçum neredeydi, kimlerle birlikteydi ve ne yapmaktaydı bilmiyorum, ama Özal’ın ilk adımı atmasından Tayyip Erdoğan’ın onu tamamlayacak diğer adımları atmasına kadar geçen sürede yaşanan olayların tanığı olmadığı belli.

    O süreçte Mehmet Uçum’un görünür olmadığını biliyorum.

    AİHM’nin hoşa gitmeyen kararları hangileri?

    En önemlileri siyasi mahiyetteki iki karar:

    4 Kasım 2016 tarihinde tutuklanarak cezaevine konulan, iki önceki seçimde cumhurbaşkanı adayı olmuş, bir siyasi partinin eş-genel başkanı Selahattin Demirtaş’ınb serbest bırakılması kararı…

    Gezi Parkı protestoları ile ilintilendirilerek 2017 yılı kasım ayında tutuklanmış iş insanı Osman Kavala’nın yargı sürecinde yanlışlıklar yapıldığına, cezaevinde tutulmasının siyasi sebeplerle olduğuna ve serbest bırakılması gerektiğine dair karar…

    Cumhurbaşkanı başdanışmanının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile AİHM’nden Türkiye’nin çekilebileceğine dair açıklaması, Osman Kavala’yla ilgili son karara yönelik…

    ‘‘Son’’ dememin sebebi, AİHM’nin daha önce aynı konuda verdiği Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını talep eden iki kararına (2019 ve 2022) bu kez (25 Ağustos 2026) bir üçüncü kararı daha eklemesi yüzünden…

    Türkiye bir yandan yüksek tazminatlar ödemeye mahkum edilmesine yol açmış bir sorunu ‘Terörsüz Türkiye’ süreci ile çözüme kavuşturma yoluna girmiş ve bunun için PKK/KCK kadrolarını ceza ertelemesi yoluyla af etmeyi göze almışken, insan hakları konusundaki eleştirilere tahammül edemez hale mi geliyor?

    Uluslararası bir sözleşmeyi iptal etmek, AİHM’e bireysel başvuru imkanı tanımaz hale gelmek, yaşanılan siyasi deneyimle taban tabana zıt.



    6 min
  • Dün aslında bugün: Bir politikacının ilginç transferi! Elif Çakır

    Dünden devam… 1944-1974 yılları arasındaki dönemin önemli tanıklarından olan İsmet Paşa’nın damadı gazeteci Metin Toker Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları adlı kitabında, 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’nin 503 milletvekiline sahip olmasına, CHP’nin milletvekili sayısının ise yalnızca 31’de kalmasına rağmen Menderes’in gözünü CHP’li milletvekillerine diktiğini “nimetle yola gelenlere nimet verilerek, külfete dayanamayacakları tahmin edilenlere karşı, silah olarak külfet kullanıldığını” anlatır. (Sh. 435)

    Menderes CHP Tunceli milletvekilleri Aslan Bora ve Fethi Ülkü’nün yakasına DP rozetini takınca CHP’nin Meclis’teki sayısı 29’a düşer ama Menderes yetinmez.

    Peki ama neden diyorsunuz değil mi? TBMM’de 503 milletvekili, halkın büyük teveccühünü alan bir iktidar partisi liderinin gözü 31 milletvekili olan CHP’dedir?

    İktidar ve güç hırsı.

    Cavit Oral ve Feridun Fikri Düşünsel de CHP’den ayrılarak Demokrat Parti’ye geçen siyasetçiler arasındadır. Ancak bu transferler arasında, siyasi tarihimizin tozlu raflarında kalmış, pek bilinmeyen ve bugüne de çok şey söyleyen oldukça ilginç bir örnek vardır.

    ***

    1929-2007 yılları arasında yaşayan, daha çok öykü ve romanlarıyla tanınan Erhan Bener, edebiyatçılığının yanı sıra 1950 ve 1975 yılları arasında Maliye Bakanlığı, Hazine ve Emekli Sandığı gibi kurumlarda üst düzey bürokratlık yapmış bir isimdir. Bener 1978 yılında Milliyet yayınlarından neşredilen “Bürokratlar” başlıklı anı kitabında bu ilginç transfer olayını “Bir politikacının ilginç transferi” bölümünde isim vermeden bütün detaylarıyla anlatıyor.

    1950’li yılların ortalarında dönemin Maliye Bakanlığı, şirketleri “döviz ve vergi kaçakçılığı” başta olmak üzere çeşitli mali usulsüzlükler konusunda sıkı denetim altında tutmakta, şirketlere göz açtırmamaktadır.

    Hesap Uzmanları İstanbul Grubunun en genç elamanlarından Uzman Yardımcısı A’nın Mersin’de yaptığı bir incelemede İstanbul’da uluslararası çapta bir vergi, döviz ve mal kaçakçılığı hadisesini ortaya çıkartır. Hadise o kadar büyüktür ki Maliye Bakanlığı İstanbul Grubunda her biri iki üç uzman ve uzman yardımcısından kurulu beş altı inceleme grubu kurulmasına karar verir.

    Bu inceleme esnasında CHP’nin üst düzey siyasetçilerinden, İsmet İnönü’nün en yakın adamlarından bir kişi radara girer.

    Sözü Erhan Bener’e bırakalım:

    “Yapılan incelemeler sırasında bu şirketlerden birinde, o günlerin çok tanınmış bir politikacının da yer almış olduğu ortaya çıktı. İşin ilginç yanı bu politikacının o sırada muhalefette bulunan Cumhuriyet Halk Partisinin ileri gelen sözcülerinden biri oluşuydu. Üç gangsterle ilgili inceleme, bunların başındaki İstanbul’daki Rum azınlığın lideri bulunması dolayısıyla zaten politik bir içerik kazanmıştı. Bu bakımdan devrin Maliye Bakanı olayla yakından ilgileniyor ve inceleme elamanlarından gelişmeler hakkında sık sık bilgi alıyordu. İşin içine bu muhalif milletvekilinin adı karışınca Bakan hemen İstanbul’a geldi ve incelemeyi yapanlardan doğrudan bilgi almak istedi. İncelemeyi yapanlar arasında ben de vardım. Bakan bizi Defterdarlıkta kabul etti, başarılı çalışmalarımızdan dolayı bizi kutladı, hiçbir şeyden çekinmemizi, korkmamızı söyledi. Yaptığımız incelemelerde bu milletvekilinin üç gangster kardeşe yazdığı mektup yakın ilişkiler içerisinde olduğunu gösteriyordu. Ayrıca başka belgelere de ulaşmıştık. Ne var ki CHP’li milletvekili kendisinden bilgi almak talebimizi dokunulmazlığı olduğunu söyleyerek sert biçimde reddediyordu. Ve dokunulmazlığı olduğu için evinde ve işyerinde arama yapamıyorduk. Bakan ‘Siz hiç merak etmeyin, biz onun dokunulmazlığını kaldırır, canına okuruz. Siz yalnız bana o belgeleri verin ki, Meclis Komisyonlarından gerekli kararları alabilelim’ dedi.”

    Şimdi sıkı durun. Dönemin Maliye Bakanı bürokratlardan belgeleri istiyor. Bugün olsa daha Bakan istemeden bürokratlar kendileri sunarlar. Bakın Bener durumu şöyle anlatıyor:


    10 min
  • İnsanı ve aklı kenara itip faturayı Allah’a kestik - Mehmet Ocaktan

    Müslüman toplumların tarihsel süreç içinde dinin asıllarından uzaklaşarak oluşturdukları din anlayışı, ne yazık ki bugün bizi daha büyük yanlışlara götürdü. En dramatik olanı da bütün sapkınlıklarımıza, yanlışlarımıza dini referans bularak bu durumu meşrulaştırma gayreti içinde olmamızdır.

    Mesela Türkiye ölçeğinden baktığımızda, altı yaşında bir kız çocuğunun evlendirilmesini, bazı hocalarımız hemen bir dini referansa dayandırma gayreti içine girmişlerdir. Oysa bu, dini değil tamamen insani bir mesele… Allah’ın bahşettiği aklı ve mantığı kullanan herkes, böyle bir durumun makul ve kabul edilebilir olmadığını rahatlıkla görecektir.

    Kuşkusuz Müslüman toplumların dünyaya ve hayata bakışlarının önüne perde çeken, dinin asıllarıyla bağlarını zayıflatan en önemli etkenlerden birisi ‘kader’ meselesidir.

    Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, KURAMER’de yaptığı online bir konuşmada, günümüz Müslümanlarının yanlış kader ve yanlış takdir-i ilahi anlayışının arkasına saklandıklarını belirterek diyor ki: “Kader bugün geçerli anlamıyla olumsuzlukların faturasını -haşa- Allah’a kesen bir öğretiye dönüşmüştür.”

    Kur’an’da ‘kadere iman’ diye bir kavramın olmadığını belirten Sait Hoca, esas itibariyle bu yanlış anlayışın Emevi döneminde yaşadığımız bir sapmanın, eksen kaymasının sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Hoca’nın da belirttiği gibi maalesef kader konusundaki bu sapma yüzünden, bugün “yapılıp edilen birçok olumsuz şeylerin faturası aşkın varlığa ötelenerek meşruiyet sağlanmak isteniyor.”

    “Allah’ın taktiridir, yapacak bir şey yok” cümlesiyle özetlenen yanlış kader anlayışının en çok siyasilerin işine yaradığını belirten Prof. Yazıcıoğlu’nun bu konudaki tespiti şöyle: “Bu düşünce tarzı siyasilerin, yönetim kademesinde olanların çok hoşuna gidiyor. Niçin? Çünkü yöneticiler ve siyasetçiler yaptıkları her bir kısım olumsuzlukları bir yerlere fatura etmekten memnuniyet duyarlar. Dolayısıyla kendilerini temize çıkarmış olurlar.” (İslam Düşünce Tarihine Kritik Bir bakış, s.198)

    Doğrusu çok uzağa gitmeye gerek yok, bu zihniyet yapısının, zaman zaman günümüz siyasi hayatında da örneklerini görüyoruz. 2021 yılında bir AK Partili bakan yapılan zamları Allah’a havale ederek şöyle demişti: “Bizim yaptıklarımıza bakmayın. Biz kendimiz yapmıyoruz. Biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır.”

    Maalesef bütün Müslüman toplumlarda adeta bir zihniyet travmasına dönüşen bu kaderci anlayış yüzünden, Kur’an’ın merkez olarak gördüğü insan kenara itilmiş, akıl devre dışı bırakılmıştır.

    Bu yüzden de başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere bütün Müslüman coğrafyalardaki trajediler Müslümanların kaderi haline gelmiş bulunuyor. Sait Hoca’nın da altını çizdiği gibi “Ayakta duramıyoruz çünkü omurgamız adeta kırık, çünkü insanı çok değersizleştirdik. Kur’an’ın merkeze koyduğu insanı biz çok kenara ittik. Kur’an’ın insana çok değer verdiği bilinen bir husus. Bireyi, şahsiyeti ‘kul’ olarak gördük. Ama Allah’a değil de başkasına kul.

    İnsanı aciz, elinden bir iş gelmeyen, pasif, kurtuluşu ulu bir kişinin eteğine yapışmakta arayan, siyaseten bir liderin gelip de her işi halletmesine bel bağlayan, insanlara kulluk yapan bir hale getirdik. Şimdi böyle insanlardan oluşan toplum ayağa kalkamaz, bir tavır takınamaz, yanı başında dökülen kanların, yaşanan dramların çaresini bulamaz.” (a.g.e, s.199-200)

    Aslında bugün Müslüman toplumlarda yaşanan çaresizlik örnekleri, aklı itibarsızlaştırarak girdiğimiz bu yolun çıkmaz sokak olduğunun en bariz göstergesidir.


    6 min
  • İmralı mı, Silivri mi? Taha Akyol

    Demokrasinin yolu nereden geçer? Abdullah Öcalan’ın “Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” diye konuştuğu yolunda haberler çıktı. Bunu, Yeni Parti’nin sürece desteği için söylemiş.

    Özgür Özel mükemmel bir cevap verdi: "Ben demokrasinin yolunu cezaevlerinden değil; TBMM’den geçiririm."

    Öcalan’ın sözleri 17 Ağustos’ta medyada yer almaya başlamıştı. Beş gün geçtikten sonra DEM Parti İmralı Heyeti bir açıklama yaptı. Öcalan’la görüşmelerin “notları” yayımlanırken, “bazı bölümlerde ekleme ve çıkarmalar yapılmıştı”, itibar edilmemeliydi.

    Hangi bölümler çıkarılmış veya eklenmişti? Bunun cevabı yok.

    Dün Öcalan da el yazısıyla tekzip yayınladı.

    Ne olursa olsun, ortada önemli bir soru var: İmralı süreci ülkede genel demokratikleşmeye katkı sağlar mı?


    Şüphesiz Öcalan’ın en çok kullandığı kelimelerden biri “demokratik”tir. Demokratik Toplum, Demokratik Konfederalizm… Hatta kuruluş belgesinin 11. maddesine göre KCK, “Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi” demektir.

    Nihayet, 25 Şubat 2025’teki Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı… Bugünkü çözüm sürecini Bahçeli’nin Grup Konuşması ile Öcalan’ın silah bırakmayı içeren bu çağrısı başlattı.

    Fakat Demokrasi kelimesinin totaliter bir yüzü de vardır. Rousseau’nun “kuvvetler birliği” teorisinden yola çıkan “halk adına” totaliter diktatörlükler…

    J.L. Talmon’ın 1979’da yayınlanan “The Origins of Totalitarian Democracy” adlı öncü eserinde tahlil edilen demokrasi etiketli diktatörlükler.

    Onun için her “demokratik” etiketine aldanmamak, altına bakmak lazım: Özellikle kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü, fikir ve ifade hürriyeti…

    Öcalan “KCK Sözleşmesi”ne yazdığı önsözde zihnindeki rejimi şöyle anlatıyor:

    “Liberal demokrasiye karşı halkın tabandan örgütlenmesine dayanan ve halkı güç yapan radikal demokrasi Koma Komalên Kurdistan sistemi…”

    Halkın çeşitli örgütleri, partileri olmayacak, tek örgütü olacak! Ve tabii:

    “Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur… En son karar merciidir.”

    Yani kendisi.

    Ekonomi de dünyada geçerli ekonomi olmayacak, Marks’ın ekonomisi olacak:

    “Metalaşma ve kâra dayalı ekonomiden, kullanım değerine ve paylaşıma dayalı komünal ekonomi...”

    Öcalan buna da “demokratik” diyor; “Demokratik bilimsel sosyalizm.”

    Bunlar totaliter fikirlerdir…


    Öcalan’ın dünyadaki anlamıyla özgürlükçü demokrasiyi, bunun kuvvetler ayrılığı gibi ilkelerini benimsediğini gösteren bir konuşmasını, yazısını, kitabını ben görmedim.

    Belli ki Öcalan’ın dünyadaki anlamda yani liberal demokrasi diye bir derdi yok. Öcalan’ın bütün siyaseti, kendi şahsında kimlik “dava”sına yol açmaktır.

    “Seni başkan yaptırmayacağız” dediği için Selahattin Demirtaş’ı defalarca eleştiren, Öcalan’dır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Öcalan, Demirtaş’ın mesajlarından rahatsız” sözünü hatırlayın. (26 Ocak 2022)

    2023 seçimlerinde de Demirtaş muhalefete destek verirken, Osman Öcalan TRT’de iktidar lehine konuşmuştu…

    Cumhurbaşkanı, “Terörsüz Türkiye” sürecini anlatırken, "AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik" diye konuştu. (12 Temmuz 2025)

    Büyük ihtimalle, Meclis’te DEM, Erdoğan’ın üçüncü (aslında dördüncü) defa aday olabilmesi için seçimleri öne alınmasına oy verecektir.


    Çözüm süreci elbette devlet politikasıdır. Başta MİT, devletin uzman kurumlarında sürekli çalışmaların eseridir. Ortadoğu’da İsrail tehdidi büyürken örgütü silahsızlandırma gerekli görülmüştür; prensibi doğrudur.

    Fakat iktidar bunu yürütürken yargı eliyle ana muhalefeti ağır surette baskılıyor. Yol açtığı hukuk sorunlarının ekonomideki hasarlarını bile önemsemiyor.

    Hiç kimse belediyelerde yolsuzluk yapılmadığını söyleyemez. Sorun, muhalif belediyelere mikroskopla bakılırken, iktidar belediyelerine göz yumulmasıdır. Hatta Ak Partiye transfer olan, kendini güvenli limana atmış, ak’lanmış oluyor.

    İktidar Avrupa Birliği’nin on yıldır talep ettiği yolsuzlukla mücadele kanunlarını neden çıkarmıyor? Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye’yi on yılda 124. sıraya muhalefet mi düşürdü?

    6 min
  • Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü üçlemi - Akif Beki

    Örgütlü suç davasıydı, bütün kurgusu ona göre yürütüldü ama Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü davası, ortada bir suç örgütü olmadığı kararıyla bitti. Yine de sürpriz son değil.

    MHP’nin hukuk kurmayı Feti Yıldız, davanın görülmeye başladığı ilk gün X’ten şu mesajı paylaşmıştı:

    “Aziz İhsan Aktaş suç örgütü soruşturması kapsamında 6’sı görevinden uzaklaştırılan 7 belediye başkanının da arasında bulunduğu 200 sanığın yargılanmasına bugün başlanıyor.

    Keşke mevzuat müsait olsa da duruşmalar televizyonlarda canlı yayınlanabilseydi. Vatandaş daha çok bilgi sahibi olurdu...”

    Ben de davanın sonunu daha o günden şöyle öngörmüştüm...

    Eğer iddia edilen Aziz İhsan Aktaş suç örgütünün lideri, CHP’li başkanlarla birlikte suç işlediklerini itiraf edip tutuksuz yargılanırken... Birlikte o suçları işlediklerini kabul etmeyen belediye başkanları, görevden alınıp bir de tutuklu yargılanmasa...

    Meğer çoğunluk; bu davaların hukuki değil siyasi olduğunu, muhalefeti dizayn etmeyi amaçladığını düşünmeyecekmiş. Yolsuzlukla değil CHP’yle, İmamoğlu’yla, seçimi kazanabilecek rakiple mücadele edildiğine de inanmayacaklarmış.

    Keşke Feti Bey’in keşkeyle başlayan ilk dileği gerçek olsaymış; belediyeler el değiştirip AK Parti’ye geçmeden, CHP’li başkanlar görevden alınmadan, tutuksuz ve canlı yayında yargılansalarmış, sonu böyle bir keşke olmazmış.

    Çünkü bu davanın başında kaybedilen inandırıcılığın sonunda geri getirilemeyeceği belliydi.

    Keşke, eğer ile meğerin çocuğudur. Sonu daima pişmanlık.

    Aziz İhsan Aktaş, itirafçı suç örgütü lideri olarak yüzlerce yılla tutuksuz yargılandığı davada 2 küsur yıl hapis cezası aldı, onu da yatmayacak. El konan şirketlerini iade alıp ihale takibine kaldığı yerden devam edebilecek.

    Aktaş’ın etkin pişmanlık ifadesiyle örgütlü suçtan tutuklu yargılanan belediye başkanlarına ise ceza yağdı, onlar hapisten çıkamayacak.

    Feti Yıldız, davanın sonunda da bir mesaj paylaştı. Bu kez tek tesellisi, Ahmet Özer’e verilen cezanın Esenyurt Belediye Başkanlığına iadesine mani olmayacak bir sınırda kalması. MHP lideri Bahçeli’nin sözünü yerine getirmeye imkân tanıyor, Terörsüz Türkiye sürecine rağmen nedense hâlâ yerine getirilebilmiş değil.

    Davanın karara bağlanmasıyla birlikte Aziz İhsan Aktaş ikilemi, üçlendi.

    Soruşturma ve iddianamenin kapsamı şunu sorduruyordu:

    Aktaş’ın kurup yönettiği iddia edilen çıkar amaçlı suç örgütü nasıl oluyor da hep CHP’li belediyelerde suç faaliyeti yürütmüştü?

    İktidar belediyeleri ve bakanlıklarla iş yaparken suç örgütü gibi davranmaması tuhaf görünüyordu.

    Muhalefetle değil yolsuzlukla mücadele ediliyor olsa davanın, AK Parti’li belediyelerle bakanlıklara da uğraması gerekmez miydi?

    Dava bu inandırıcılık ikilemiyle açıldı. Meğer ortada suç örgütü de yokmuş. Şimdi bizi bir üçlemle karşı karşıya bırakarak kapanıyor.

    Doruk Madencilik işçilerinin hak mücadelesi, 3 ay önce güya tatlıya bağlanmıştı. İçişleri Bakanı Çiftçi’nin bir telefonu, Enerji ve Çalışma bakanlarının da bastırmasıyla çözüldü sanıyorduk.

    Çözülmemiş. Madenciler, 2 haftadan fazladır Enerji Bakanlığının önünde tekrar eylemdeler.

    3 ay önce Eskişehir’den Ankara’ya yürümüş, açlık grevi yapmış, gaz ve kelepçe yemiş, polis müdahalesine direnmiş, ancak ondan sonra iktidarın dikkatini çekebilmişlerdi.

    Bütün istedikleri seslerini iktidara duyurmak, destek ve dayanışma görmek, maden zengini Yıldızlar Holding üzerinde baskı kurarak haklarını ödemeye zorlamaktı.

    İçişleri Bakanı Çiftçi dayanamayıp inisiyatif almıştı. Enerji Bakanı Bayraktar’la Çalışma Bakanı Işıkhan da işçilerin haklarını ödemezse denetimleri sıkılaştırarak patronlarının canına okuyacakları mesajı vermişti.

    İktidar, hakkı yenenlerin karşısına polis dikmek yerine hak yiyenlerin karşısına daha baştan dikilebilir, patronlardan değil işçilerden yana durabilirdi.

    Madem bir telefona bakıyordu, ne beklendi diye eleştirmiş ama iktidarın insafa gelmesine ve patrondan söz alarak işçilerin eylemini sonuçlandırmasına sevinmiştik.


    5 min
  • AK Parti’nin kapıları bütün muhalefet siyasetçilerine sonuna kadar açıkmış! Elif Çakır

    Cuma namazını Marmaris’teki Okluk Millet Camii’nde kılan Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ile CHP’li Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü arasında geçen diyalog,

    Erdoğan için hayati öneme sahip meselenin ne olduğunu göstermesi bakamından hem de muhalif partili siyasetçilerle hangi gözle baktığını somut bir şekilde ortaya koyan çarpıcı bir örnekti.

    Videoyu muhtemelen izlemişsinizdir; görüntüler hem muhalif medyada hem de iktidar medyasında epeyce bir yankı buldu.

    Videoda CHP’li Ünlü Cuma namazı çıkışında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “Hoş geldiniz efendim, var mı yapabileceğimiz bir şey?” diye soruyor… Erdoğan ise Ünlü’ye direk “Kapımız açık, gelmek istiyorsan…” teklifinde bulunuyor…

    Bu diyalog, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet partili siyasetçileri, yakasına AK Parti rozeti takılacak potansiyel kişiler olarak gördüğünü, bu konuda da artık gizlisinin saklısının olmadığını ortaya koyuyor.

    Merhum Levent Kırca hayatta olsaydı ve ülkemiz iklimi de uygun olsaydı, Erdoğan ile CHP’li belediye başkanı arasında yaşanan bu diyalog hiç kuşkusuz ki Olacak O Kadar’ın unutulmaz skeçlerinden biri olurdu. Aklıma gelen pek çok diyalog var elbette; ama ufacık eleştiriden bile nem kapan, tarihten verilen örneklerden ‘hakaret, tehdit’ çıkartan yargı düzeninin aportta beklediği iklim gerçeğimizde, ben yazmayayım, kalsın.

    Erdoğan ana muhalefet partili siyasetçileri partisine transfer etmeye (ama asıl transfer seçmen transferi olmaz mıydı, düşünsenize AK Parti muhalefet partilerine oy verdiğini ama şimdi AK Parti’ye oy vereceğini ilan eden kişilerin yakasına ‘oyum AK Partiye rozeti’ takıyor) devam edecek.

    Elbette ki ortada Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından muazzam çelişkili, tuhaf, nereden tutsan elde kalır bir durum da var.

    MHP Lideri Devlet Bahçeli partisinin 17 Nisan 2018 tarihli grup toplantısında erken seçim çağrısında bulunmuş tarih olarak da 26 Ağustos’u işaret etmişti. Seçimlerin 26 Ağustos’ta yapılması durumunda İYİ Parti büyük kurultayının üzerinden 6 ay geçmediği için seçimlere giremiyordu. İYİ Parti’nin 6 aylık süresi 1 Eylül 2018’de doluyordu. MHP lideri 26 Ağustos’u işaret etmişti ama Cumhur İttifakı olarak AK Parti ve MHP TBMM Genel Kurulu’na seçimin 24 Haziran’da yapılmasına ilişkin ortak önerge verdiler.

    İYİ Parti’nin seçimlere girebilmesinin tek bir yolu vardı, TBMM’de 5 milletvekili olan İYİ Parti’nin 20 milletvekili sayısına ulaşır da Meclis’te grup kurabilirse seçimlere de girebiliyordu.

    CHP Grup Başkanvekili Engin Altay “YSK’nın bir demokrasi ayıbına zorlanmasının, bir demokrasi ayıbına imza atmasının önüne geçmek, demokrasinin kazanması, İYİ Parti’nin seçimlere katılabilmesi için 15 milletvekilinin CHP’den istifa edip İYİ Partiye katılacağını” açıkladı. (22 Nisan)

    MHP lideri Bahçeli, CHP’li 15 milletvekilinin İYİ Partinin seçimlere katılabilmesinin önünü açmak amacıyla bu partiye geçmesini “zillet” ve “kepazelik’ olarak nitelendirmiş sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Siyasi etik nerededir, siyasi ahlak ayağa düşürülmüştür” diyerek tepki göstermiş bunun ‘dış güçlerin aklı” olduğunu ileri sürmüştü.

    Oysa ortada bir milletvekili transferi söz konusu değildi. Yapılan, Cumhur İttifakı’nın el ele vererek İYİ Parti’nin önüne çıkardıkları hukuki ve siyasi engeli aşmak, seçim rekabetinin önünü açmaya yönelik olarak Cumhur İttifakı hamlesine karşı, demokratik rekabeti korumayı amaçlayan siyasi bir karşı hamleydi.

    9 min
  • Ve çeliğe su verildi… Ama biz yeni öğrendik - İsmet Berkan

    Türkiye, kendi savaş tankını yapmayı çok uzun zamandır konuşuyor ama aslında resmen karar 30 Mart 2007’de verildi. O tarihin üzerinden 18 yıldan fazla zaman geçti, ilk Altay tankı Türk silahlı kuvvetlerine teslim edildi.

    Peki ama bir tankı tasarlamak, sonra da üretmek neden bu kadar uzun sürdü?

    Düşünün, 2007’de başlayan tasarım ve konsept çalışmaları sonunda ancak 2018’de seri üretim sözleşmesi imzalanabildi. Yani 11 yıl sürdü ilk aşama.

    İkinci aşama ise 7 yıl sürdü; nihayet Altay tankının seri üretimi başladı.

    Bu gecikmeye, yavaş hareket etmeye etki eden çok sayıda faktör var ama bunlardan iki tanesi bana başından beri ilginç geldi.

    Benim özellikle dikkatimi çeken ilk faktör motor. Bu tank, Almanya’dan MAN lisanslı motor alınacağı varsayımıyla tasarlandı. Oysa Almanya, Türkiye’ye hem bu motorları vermekte nazlandı, hem de bu motorları taşıyan tankların ihracatı için her seferinde Almanya’dan izin istemek gerekmesi geç de olsa akla geldi.

    Oysa bir dizel motordan söz ediyoruz; bundan 130 yıl önce icat edilmiş olan bir şeyi Türkiye kendi kendine nasıl yapamazdı?

    İkinci faktör daha da inanılmaz gelmişti bana: Tankın zırhını sağlayan çeliği Almanya’da Rhein Metall’den alacaktık ve Almanya yine izin vermekte nazlanıyordu. Bu tankların ihracı söz konusu olduğunda yine her seferinde Almanya’dan izin almak gerekecekti.

    Bu iki konuya kafayı takma sebebim şu: Her iki konu da, bilimi ve mühendisliği çok ama çok eskiden yapılmış konulardı. Türkiye’nin kendisi tank üretmese bile zaten bu kapasiteye sahip olması gerekirdi.

    Ama değildi işte.

    İnsanoğlu, milattan önce 1200 yılından beri demiri kullanıyor. Yani 3 bin yıldan fazla zamandır.

    Demir cevherini eritmek, ona şekil vermek ve onu diyelim karşıdan gelebilecek çeşitli büyüklüklerdeki mermilere karşı güçlendirmek dün icat edilmiş bir şey değil.

    Tank adı verilen savaş makinası 1. Dünya Savaşından beri var; 2. Dünya Savaşında yoğun olarak kullanıldı. O günden bugüne de çok gelişti.

    Ama Türkiye, tanklara, gemilere, denizaltılara bu dayanıklılığı sağlayacak kalitede çeliği üretmeye hiç merak sarmadı, şimdi öğreniyoruz, yumurta kapıya dayanıp imkansızlıklarla karşılaşana kadar bu konuda hiç girişimde bulunmamış.

    Evet, bütün çelikler birbirinin aynı değil. Çeliğin çeşitli kaliteleri ve dayanıklılık dereceleri var. Türkiye en dayanıklısını, bir gemi yapım sanayisi de olduğu halde, üretmeyi nedense hiç denememiş.

    Ben bunu, yani ülkemizin tanklar, savaş gemileri ve denizaltılar için yüksek kaliteli çelik üretemediğini biliyor, sağda solda yıllardır anlatıp duruyordum.

    Ama pazar günü gelen bir haber, gözlerimin açılmasına neden oldu. Malum, TeknoFest adlı savunma sanayii ağırlıklı bilim festivalinin Mavi Vatan versiyonu yapıldı ve sona erdi.

    Bu festival nedeniyle de Anadolu Ajansı günlerdir haber yağdırıyor. İşte gelen haberlerden biri, adını ilk kez duyduğum, oysa 2019’dan beri var olan bir şirketle ilgiliydi: Miilux OY.

    Bu tuhaf ismin sebebi, şirketin orijinal olarak Finlandiya şirketi olması. Ama bunu OYAK satın almış ve tamamen Türkiye’ye taşımış, halen Manisa’da faal bir çelik şirketi bu şirket.

    Pazar günü gelen haber, bu şirketin denizaltılarda kullanılabilir kalitede çelik ürettiği ve hem yerli denizaltılarda bu çeliğin kullanıldığı hem de aynı çeliğin artık ihraç edilmeye başlandığıyla ilgiliydi.

    Türkiye’nin en eski yassı demir üreticilerinden biri olan Erdemir’in de sahibi olan OYAK, yerli savunma sanayiinin bu büyük ihtiyacını karşılamak için teknoloji yatırımı yapmış ve işte söylediğim Miilux adlı şirketi satın alıp geliştirmişti.

    Şirket hem sivil hem askeri amaçlarla yüksek dayanıklılığa sahip çelik üretiyordu.

    Bir yandan insan elbette bu girişimi yapanları, bu üretime girenleri tebrik etmek istiyor. Çünkü nihayet Türkiye bir yurt dışı bağımlılığından daha kurtulup kendi egemenliğini biraz daha pekiştiriyor.



    7 min
  • Ekimde seçimi var, çılgınlığı üstünde… Fehmi Koru

    İsrail’in Gazze etrafındaki bölgeye yönelik saldırganlığı ertesinde ‘‘Yoksa sıra Türkiye’de mi?’’ sorusuna cevap aranan ülkemizde, Suriye’nin kuzeyindeki İdlib bölgesinde bulunan Abu al-Durur askeri üssüne, orada Türk askerlerinin konuşlandırılacağı iddiasıyla, sekiz hava saldırısıyla vurmasının pek az ilgi uyandırmasını anlamlandırmak hayli güç.

    Daha çok ‘‘İsrail mi, güldürmeyin bizi’’ tavrı hakim oldu saldırı sonrası ortama…

    Karmaşa ortamında en çok, ABD’nin Ankara’ya büyükelçi olarak gönderdiği, bu arada Suriye temsilcisi görevini de yüklediği, ardından sıfatlarına bir de Irak temsilciliği eklediği Tom Barrack’ın sesi duyuldu.

    Barrack, Suriye’nin kuzeyindeki askeri üsse İsrail saldırısı sırasında Türk ordusunun bunu kendilerine dönük kötü niyetle ilintilendirmelerinin mümkün olduğunu bile söyledi.

    Muhalif-muvafıkıyla İsrail medyası günlerdir Suriye’deki üsse saldırı konusunu ve Barrack’ın Netanyahu üzerinden İsrail’i suçlayıcı açıklamalarını konuşuyor.

    Suriye’nin kuzeyini bombalama kararı verirken, Netanyahu’nun amacının, kaybettiği oylarını ekim ayında yapılacak seçimlerde yeniden kazanmak olduğu tezini de dile getirmiş ABD büyükelçisi…

    [Tom Barrack, bu arada, Türk seçmenlerin Gazze konusunda hassas olduklarını İsraillilere hatırlatmak amacıyla, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi erken seçime götürme kararını vermek üzere olduğunu da söylüyor… Türkiye’nin erken seçime yaklaşmış olabileceğini de ilk kez bir ABD büyükelçisinin ağzından işitmiş olduk.]

    İsrail medyasının da dikkat çekmeden edemediği tuhaflık gerçekten dikkat çekici: Kuzeydeki bir askeri üsse Türk askerleri gelecek bahanesiyle İsrail egemen bir devlet olan Suriye’ye saldırıyor, Ankara ve Şam’dan da açıklama yapılsa bile, kınama ve karşı hamle en çok ABD’nin Ankara büyükelçisinden geliyor…

    Türkiye’nin saldırıya cevap vermesine kıl payı kaldığı ondan işitiliyor…

    İsrail uçağının, vaktiyle Rus uçağının saldırıyla düşürülmesi gibi bir sonuca maruz kalabileceği benzerliğini kuran da o…

    Orada da kalmıyor, İsrail’in Türklere ‘gel-gel’ çektiği ihtimalini de akla düşürüyor Barrack…

    Ardından, savaş uçaklarının önceden uyarmadan ve koordinasyon sağlamadan sınıra yakın uçmalarının ‘çok tehlikeli bir oyun’ olduğunu İsrail’e hatırlatan da o…

    [İsrail saldırıyı Beyaz Saray’a haber vermiş aslında. Saldırıdan altı gün önce Türkiye’nin üsse askeri unsurlar taşıyabileceği yönündeki istihbarat aktarılmış… Mossad başkanı Roman Gofman da, saldırıdan iki saat önce Suriye dışişleri bakanı Esad el-Şaybani’yi arayıp bilgilendirmiş… Barrack, Washington’daki yetkililer ile uzmanların ‘böyle bir şey olmaz’ kanaatinde olduklarını da söylemekte.]

    Peki, saldırıyı altı gün önce haber alan Washington Ankara’yı arayıp Netanyahu’nun niyetini aktarmış mı?

    Cevabını bilemediğimiz bir soru bu.

    Üsse yapılan saldırıyı, İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki varlığını ‘kendilerine karşı bir tehdit’ olarak algılamalarıyla gerekçelendiriyor…

    İsrail istihbaratı Mossad’ın terörle mücadele biriminin eski başkanı Oded Eilam, Jerusalem Post gazetesine, daha önce hiç işitilmemiş ‘‘Türkler o üsse İran’a giden İsrail jetlerinin işini zorlaştıracak ileri bir sistem yerleştirmek çabasındaydı, onu durdurduk’’ yakıştırmasında bulundu.

    S-400’ü mü kast ediyor?

    Herkesi kendileri gibi sanıyor İsrailliler…

    Şu tabloya bakın:

    İsrail, ülkedeki karmaşayı kullanarak Suriye’nin kendi sınırına yakın bölgesini işgal etti; böylece 1967 savaşında işgal ettiği Golan Tepelerini, Suriye’nin en yüksek zirvesi olan Hermon (Şeyh) Dağı’nın Suriye tarafında kalan kısmını da tamamen içine alacak şekilde kilometrelerce ileriye taşıyıp kendisiyle işbirliği içerisindeki Dürzi güçlere teslim etti. Orada güvenliği İsrail askerleri sağlıyor. Ayrıca, resmi kayıtlara göre, İsrail Suriye’deki hedefleri tam 27 kez vurdu ve 37 kara operasyonu gerçekleştirdi.

    Tablo bu.

    6 min
  • En iyi yönetim: ‘Vasat’ın iktidarı - İbrahim Kiras

    Arapçadan aldığımız vasat kelimesinin asıl anlamı “orta”. Yerine göre ortam veya ortalama anlamlarına da geliyor. Gelgelelim son zamanlarda dilimizdeki bu eski kelime yeni bir anlamda kullanılıyor ve daha çok olumsuzluk ifade ediyor. Herhangi bir durumu veya olguyu nitelemek için vasat dediğinizde “eh işte” gibi bir şey anlaşılıyor. Fazla gelişmemiş, olağanüstü sayılmaz, mükemmel değil… Ama idare eder.

    Hatta bununla da kalmıyor, bazen kelime “ortalamanın altında” gibi bir anlam yükleniyor. En azından sıradan demek oluyor.

    Bu bakımdan, söz gelimi Türk toplumunun vasat yönlerinden söz eden bazı özeleştirel değerlendirmeler, siyasette ve sanatta artık vasatlığın egemen olduğu gibi görüşler veya aydınlarımızın vasatlığını yeren dokundurmalar sıkça karşımıza çıkıyor.

    Peki, bunlarla anlatılmak istenen nedir? Toplumumuzun kalitesinin istenilen ve gereken seviyede olmadığı herhalde. Öyleyse bir toplumun kalite seviyesini tespit etmek için kullanılan birtakım ölçüler ve ölçütler (kriterler) olmalı. Ancak bilhassa “istenilen seviye” dediğimize göre burada nesnel olmaktan çok öznel nitelikte bazı ölçülerden ve ölçütlerden söz ediyoruz demektir.

    Yani herkesin kendince bir “kalite filtresi” var. Sizin de var benim de var. Mesela, bana sorarsanız bir toplumun kaliteli sayılabilmesi için iki şartı karşılaması gerekir: Olabildiğince birbirinin hakkına riayet eden bireylerden oluşması, bir. Kuralların ve yasaların herkes için geçerli olması, iki.

    Bizim kaliteli toplum dediğimize Farabi “erdemli toplum” diyordu. Daha doğrusu, “erdemli şehir” (“El-Medinetü’l-Fazıla”) diye tanımladığı bir “ideal toplum”dan söz ediyordu.

    “İkinci Öğretmen”, toplumların da insan bedeni gibi farklı organlardan oluştuğunu ve bunlardan birinin sağlığını kaybetmesi durumunda tüm bedenin bundan etkileneceğini söylüyordu. Organlarımız fonksiyonları ve güçleri bakımından eşit değildir, bazıları diğerlerinden üstündür ve yönetici konumundadır. Bununla birlikte bedeni canlı tutmak için tüm organlar birbirileriyle yardımlaşmak durumundadır. Tıpkı bunun gibi, insanların kendilerini mutluluğa ulaştıracak şeyler konusunda birbirlerine yardımcı oldukları toplum en mükemmel toplumdur. Keza en iyi millet (ülke) de bütün şehirleri birbirlerine yardımcı olan millettir (veya ülkedir.) İdeal evrensel toplum ise bütün milletler birbirleriyle dostluk ve dayanışma içinde oldukları zaman ortaya çıkar. (Farabi, “İdeal Devlet”, çev. Ahmet Arslan, Türkiye İş Bankası Yay., 2019)

    Farabi’nin devleti kim yönetmeli sorusuna verdiği cevap kadim Grek filozoflarının çoğunun cevabıyla aynıdır. Erdemli Şehir yazarı da mesela Platon gibi ideal bir toplumun ancak ideal bir liderin yönetimi altında mümkün olduğu görüşünü savunuyor.

    7 min
  • O’nun ışığı içimizi aydınlatıyor mu? Ahmet Taşgetiren

    Tabiatında “kendini müstağni görünce azgınlığa yönelmek olan insanoğlu”na (Alak, 6-7) her işe başlarken “Rahman ve Rahim olan Allah’ı - yaratıcısını” hatırlatan ve “Dikkat et, seni O yarattı, O rahmandır, o rahimdir, sana varlığı, gücü – kuvveti veren O’dur, O’nu unutma, her an yanında Rahman ve Rahim olan Allah bulunsun” terbiyesi verendir O.

    Çünkü O’nu gönderen Kudret, O’na “başka bir amaçla değil” “ancak âlemlere rahmet olmak” gibi engin, adeta sınırsız bir karakter lütfetmiştir. (Enbiya, 107)

    Âlemlere rahmet lâzımdır, âlemler rahmetle ayakta durur, fesat ve zulüm alemleri çökertir, kıyametini hazırlar alemlerin…

    Böylesine bir misyonu yüklenebilmek için O, “Yüce bir ahlâkla donatılmıştır.” (Kalem, 4)

    Bu, insanoğlu var oldukça, insanın azgınlaşma potansiyeli var oldukça bitmeyecek bir misyondur. İnsanoğlunun bulunduğu her yerde ve bütün zamanlarda varlığı zaruri bir misyondur.

    Mehmet Akif’in “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta – Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi” diye anlattığı zamanlarda geldi O, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kadınların aşağılandığı, malı – mülkü dağlar gibi olanların, sülâlesi güçlü olanların her şeye sahip olduğu, her türlü zulmü uygulayabildiği bir dünyada, kız çocuklarını kurtardı, zulme uğrayanlara kol – kanat gerdi, en önemlisi insanı insan haysiyetine kavuşturdu.

    “Yufka yürekli Müslüman” O’nun inşa ettiği insanın tanımıdır.

    Bugün… Arif Nihat Asya’nın ifadesiyle “Ebu Leheb öldü” diyorlar. Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed. Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!”sa, yine Arif Nihat’ın çağrısı yankılanacaktır insanlığın dünyasında:

    “Gel, Ey MUHAMMED, bahardır.

    Dudaklar ardında saklı

    Aminlerimiz vardır! ..

    Hacdan döner gibi gel;

    Mirac’dan iner gibi gel;

    Bekliyoruz yıllardır.”

    O’nu görevlendiren Kudret, şöyle bir misyon bildirimi yaptı:

    “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab, 45-46)

    “Kandil” başkaları için kandil idi. Yol insanoğlu için aydınlatılacaktı. Bütün çağlar için. Bütün çağlar O’nun ışığını görecek ve “Allah’a giden yolu”nu bulacaktı. “Şeytanın adımları”nı izlemeyecek, “Tağut’un yolu”na sapmayacaktı.

    O’nun ışığını, O’nun elinden tutabilenler taşıyacaktı tüm evrene, tüm insanlığa, tüm zamanlara…

    Yukardan beri yazılanlar, O’nun cismen var olmadığı zamanlarda kimin nasıl bir sorumluluk üstlenmesi gerektiği gibi bir soruyu gündeme getiriyor.

    “Muhammed ümmeti” diye bir vakıadan söz edilir O’nun çağrısını insanlığa sunduğu zamandan beri.

    O’nun izinden gidenleri anlatır bu vakıa… “İzinden gitmek” O’nun ahlâkını kişilik dokusu haline getirmek demektir. O’nun ışığını taşımaya liyakat demektir. O’nun “ahlâk yüceliği”nden kendi insanlığına değer taşıyor olmak demektir. O’nun “âlemlere rahmet” hüviyetini kendi insanlık kriteri haline getirebilmek demektir. O’nun insanlığa tebliğ ettiği Kitabı bütün zamanlarda kişilik dokusu haline getirmek demektir.

    Sonuçta bugünün Müslümanlarının sınavıdır söz konusu olan. O’nun izinden gidip gitmiyor olma sınavı…

    Rasûlullah’ı andığımız her vesilede, içimizde bir sorgulama yaşamamız gerekiyor işin doğrusu.

    O’nun ahlâkı, O’nun rahmet vasfı ne kadar bizlerde yansıyor?

    Bulunduğumuz yerde bir ışık mıyız, karanlık mı?

    Hareketlerimizle ya da söz ile Allah’a çağıran bir vasfımız var mı?

    Çağımıza “tanık”lığımız ne durumda? Farkında mıyız çağımızın? Çocuklarımızın, ülkelerimizin, dünyada olan bitenlerin?

    Gazze’nin tanığı isek ne yaptık?

    Etrafımızda yaşanan işkenceleri, zulümleri gördü isek ne yaptık?

    Allah’ın Kitabının “Yer yüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar mücadele” çağrısı bize ne söyledi? “Evrensel barış inşası”nı mı, yeni fitne zeminleri oluşturma çılgınlığını mı?

    O Allah’ın elçisi idi?

    Allah adına çağrıda bulundu insanlığa…

    Doğu’ya, Batı’ya, Kuzey’e, Güney’e, bütün evrene…

    Biz ne kadar duyuyoruz O’nun çağrısını ve Allah’a ne kadar yakınlaşıyoruz? Yolculuğumuz Allah yolunda mı, Şeytan’ın adımlarını mı izliyoruz?


    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR