
Sign up to save your podcasts
Or


İnsanların güzel bir maksatla ve bir fikir etrafında bir sosyal dayanışma içine girmeye ihtiyaç duymalarını ve ‘cemaat’ oluşturmalarını anlayabilirim.
Benzer ifadeleri tarikatlar için de kullanabilirim.
Böyle yapılarda bir irşad edicinin, bir mürşidin bulunması lazım.
Tasavvufi gelenekte ‘mürşid’e çok büyük kuvvetler izafe ediliyor. Bir ‘kutub’un alemi çekip çevirmesi, bu dünyanın ve öteki dünyanın işlerini idare etmesi gibi kuvvetler.
Bunlar gerçekliği kanıtlanabilir şeyler değil. Eğer inanabilirsen inanırsın.
Bir de süluk edebilmen için senin tercih ettiğin ya da intisap ettiğin mürşidin diğerlerinden üstün olduğundan emin olman lazım.
Bir insanın buna ikna olması zor. Ancak tabiatın yatkınsa, ikna olmaya meylin varsa ikna olabilirsin.
Bende öyle bir meyil hiç olmadı.
Mamafih bunlar asırlar içinde teşekkül etmiş gelenekler.
İnsanların bir kısmı da güzel niyetlerle bu gelenekleri benimsemiş. Bir yola ittiba etmiş.
İşin içinde İslam’a uymayan, insan haysiyetine uymayan şeyler, saçma sapan ritüeller yoksa hariçten gazel okumam gerekmez.
Ama tapınmayı andıran ilişkiler varsa hariçten bunun yanlış olduğunu, bir sapma olduğunu söyleyebilirim.
Bugünlerde halk arasında ‘Süleymancılar’ tabir edilen cemaate yönelik büyük bir operasyon yapılıyor.
(Bu topluluk kendileri için ‘Süleymancı’ değil ‘Süleymanlı’ tabirini tercih ediyor.)
Büyük ithamlar, acayip paralı pullu işler.
Bu ithamların doğru olduğunu varsayarak bir şeyler yazmak yargının memleketimizdeki işleyiş veya işletiliş şekli dikkate alındığında hakkaniyete uymaz diye düşünüyorum.
İnsanlar ‘masumiyet karinesi’ tabirini kullanarak lafa başlıyor ardından tedavülde olan ve olmayan bütün dedikoduları, bütün kıyl ü kaali adamların başından aşağı boca ediyor.
Ayrıca, bugüne kadar bu topluluk hakkında bir şey yazmamışım, çizmemişim.
Şimdi, bugünlerde başlarına iş geldi.
Haydiii, fırsat bu fırsat, koroya katılayım şimdiye kadar demediklerimi bugün diyeyim.
Son derece kalitesiz.
Son derece biçimsiz.
Bu topluluğa hususi bir yakınlık hissetmiyorum.
Babam İsmail Cömert’in Balıkesir Müftüsü olarak görev yaptığı dönemde (70’li yıllar) babamla çok uğraştıklarını iyi hatırlıyorum.
Babam hem medrese eğitimi almış hem de İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsü mezunuydu. Hıfzı da Arapçası da sağlamdı. Mukabelelerde o gün gelemeyen hafız varsa o hafızın sayfalarını okurdu. Yani babamın aldığı eğitime bir diyecekleri yoktu. Fakat uğraştılar.
Bu uğraşmalarını da babamın o günkü muhataplarının cahilliğine veriyorum. Saklayıp bir husumet vesilesi yapmadım.
Babam merhametli bir insandı. (Allah da ona merhamet etsin.) Kötülüklerine kötülükle mukabele etmedi. Olacak işleri varsa yaptı.
Cemaatlerin parayla ilişkisi oluyor.
O kadar insan bir araya gelmişler ve bir dayanışma halindeler. Birbirlerini kolluyorlar. Alışverişte birbirlerini tercih ediyorlar.
Bu ilişkilerin sonunda bir ‘cemaat hasılası’nın oluşması anlaşılabilir.
O ‘hasıla’nın hayatın gerçekleriyle bağdaşmayacak cesamette bir yekûn oluşturması anlaşılmaz.
Şu anda anlatılanlar bu ilişkilerden hasıl olabilecek meblağlar değil.
İnsan kendi kapasitesiyle mütenasip bir serveti idare edebilir.
Azsa, makul miktardaysa servetin sahibi sayılırsın.
Fazlaysa servet senin sahibin olur. Servet seni yönetir.
O serveti korumak ve arttırmak için akla hayale gelmeyecek şekillere girersin.
Cemaatlerin de bireylerin de bu hususa dikkat etmeleri lazım.
Servetleri istiap hadlerini aşan devlet ricalinin de hayır hasenatla iştigal eden müesseselerin de…
Kendi tercih ettikleri adlandırmayı kullanayım; ‘Süleymanlı’ cemaatinin mürşidi Süleyman Hilmi Tunahan faziletli bir alimdi.
Kimseden para pul aldığını veya topladığını zannetmiyorum. Varlıklı bir insandı.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve harf inkılabının ardından dini eğitim büyük ölçüde kısıtlanınca endişeye kapıldı.
Dışarıda rastladığı zeki, kabiliyetli gençlere ders okutmak için çiftliğinde istihdam ettiği anlatılır. Yani okuttuğu talebeye ücret ödüyordu.
CHP yükünden kurtularak ‘yeni nesil siyaset’ anlayışını hakim kılma iddiasıyla yola çıkan Yeni Parti, AK Parti’nin de yardımıyla toplum nezdinde önemli bir teveccühe mazhar olmuş gibi görünüyor.
Evet AK Parti, yeryüzünde başka bir örneği bulunmayan ama hukukta var olan ‘mutlak butlan’ı keşfederek CHP’yi adeta bir azınlık partisine dönüştürdü ve istemeden de olsa Yeni Parti’yi CHP yükünden kurtardı. Dolayısıyla artık AK Parti’den memnun olmayan ama altı okun altına mühür basmaya da eli bir türlü gitmeyen insanları Yeni Parti adresiyle tanıştırdı.
Türkiye gibi demokrasi kültürünü henüz yeterince içselleştirememiş, ideolojik aidiyetlerin keskin olduğu toplumlarda değişim hiç kolay olmuyor. Bu tür toplumlarda özellikle değişime direnen siyasal iktidarlar, kendi geleceklerini tahkim etmek için çare gibi gördükleri siyaset mühendisliği hamleleri, beklentilerin aksine değişimi tetikleyen bir hamleye dönüşüyor.
Ancak sadece iktidarın yanlışları üzerinden değişimin gerçekleşebileceği beklentisine girmek, çoğu zaman muhalefet için büyük hayal kırıklıklarına da yol açabilir.
İşte tam da bu yüzden Yeni Parti, önüne çıkan bu imkanı iyi değerlendirmek zorundadır. Bunun için de Türkiye’deki toplum sosyolojisini doğru okuması gerekiyor. Bu köşede daha önce de ısrarla altını çizmeye çalıştığımız bir gerçeği yeniden hatırlatmakta yarar var.
Kabaca ifade etmek gerekirse, bu toplumun yüzde 60-65’i muhafazakar-dindar, milliyetçi, liberal bir karaktere sahiptir. Doğal olarak iktidar hedefi güden siyasal partilerin bu sosyolojik gerçeği dikkate alarak siyaset yapmaları gerekmektedir.
“Geleneksel olarak sosyal demokrat bir geçmişten gelen partilerin, illa da böyle bir sosyolojiyi dikkate almaları gerekmiyor” denebilir. Elbette böyle de düşünülebilir, sonuçta bu bir tercih meselesi… Eğer iktidar olmak gibi bir hedefiniz yoksa, rahatlıkla “küçük olsun, bizim olsun” diyebilirsiniz.
Ama unutmamak gerekiyor ki CHP böyle bir anlayışa sadık kaldığı için uzun yıllar iktidardan uzak kaldı.
Ne zaman ki Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekseninde CHP değişimi keşfetti ve sonrasında 2024 yerel seçimlerinde birinci parti haline geldi, yerelde iktidar oldu.
İşte şimdi Yeni Parti’de bu değişimin ete kemiğe bürünmesi gerekiyor. Bunun için ülkede sıkça yaşanan krizler ve moda haline gelen farklı operasyonlar konusunda, toplumsal hafızanın reflekslerini doğru okumak gerekiyor.
Son günlerin sıcak olayı, Süleymancılara yönelik gerçekleşen operasyonlar… Cemaatler, tarikatlar meselesi yani… Yeni Parti bu olaya nasıl bakıyor mesela…
Bu konuda iki seçenek var; birincisi, tarikat ve cemaatlerin bütün dünyada olduğu gibi sivil yapılar olduğu gereceğinden hareketle devletin bu yapıları hukuksal olarak mutlaka denetlemesi gerektiğini söylersiniz.
İkincisi, YENİ Parti İzmir Milletvekili Murat Bakan gibi “Tarikat ve cemaatlerin kökten kapatılması gerektiğini düşünüyorum. Bunlar denetlenebilir şeyler değil” diyerek daha radikal bir tavır alırsınız.
Değişimin ve ‘yeni nesil siyasetin’ en zor kısmı tam da bu noktada başlıyor. Biliyoruz ki CHP uzun yıllar böyle bir siyasi çizgi izledi ve sonuçları ortada. Eğer yeni bir yola çıktıysanız, artık yeni şeyler söylemek zorundasınız.
Esas itibariyle Yeni Parti için zor olan, henüz CHP hafızasını değiştirmekte zorlanan bazı kesimlerin, Özgür Özel’in farklı zamanlarda dillendirdiği ve “milliyetçi demokratlar, muhafazakar demokratlar, Kürt demokratlar” şeklinde özetlediği yeni çizgiyi yeterince içselleştirememeleridir.
Bir kere Yeni Parti’nin, CHP ezberlerini çağrıştıracak söylemler konusunda dikkatli davranmak durumundadır.
Hemen hatırlatalım bugün Türkiye dahil pek çok İslam ülkesinde sayısız cemaat ve tarikat var. Bunların birçoğu yüzyıllardır süren tasavvufi geleneğin bir parçasıdırlar. Her ne kadar bunlar, sivil toplum standartlarının dışında kalmış olsalar da sonuçta sivil toplum çerçevesi içinde anılmaktadırlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, A Jazeera TV’ye verdiği mülakatta “AB üyeliği önceliğimiz değil” diye konuştu.
Sürpriz mi? Hem sürpriz hem değil... Cumhurbaşkanı’nın AB üyeliğini stratejik öncelik olarak tanımlayan birçok konuşması var “bunlar Haçlı İttifakı” diyen konuşmaları da var.
Sürpriz tarafı Avrupa savunma mimarisine katılımın sıklıkla bahsedildiği ve “Vizesiz Avrupa” adımlarının atıldığı bu sıralarda böyle konuşması…
Sözleri şöyle:
“Avrupa, 53 yıldır Türkiye’yi arasına almadığı gibi bundan sonraki süreçte de almayı düşünmüyor… Biz, yine Avrupa Birliğine katılmayı düşünüyoruz. Alırlarsa ne ala, almazlarsa ne âlâ… Bizim önceliğimiz Avrupa Birliği değil… Onlar kaybeder.”
ÖNEMLİ OLAN NE?
Türkiye’de “şu kadar yıl bizi kapıda bekletiyorlar” söylemi yaygındır. Erdoğan’ın da zaman zaman kullandığı bir kalıptır.
Doğru fakat asıl sorun bu değildir…
Asıl sorun, üye olmasak da Türkiye’nin hukukta, demokraside, kurumsal kıstaslarda “Avrupa standartlarını” benimseyip benimsememektir. Yargı bağımsızlığının kuralları, Merkez Bankası bağımsızlığı, Kamu İhale Kanunu gibi.
Erdoğan’ın AB katılım sürecini “Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra en büyük modernleşme hamlesi” olarak nitelediği yıllarda da üye değildik. Ama iktidar “Kopenhag Kriterleri”ni esas aldığı için Türkiye’nin bugünkü gibi bir “hukuk güven-siz-liği” sorunu yoktu, ülkeye yatırım yağıyordu.
Fitch ve Moody’s gibi kuruluşlar Türkiye’yi “Yatırım yapılabilir ülke” olarak ilan ediyorlardı.
Hukuki içeriği belirsiz, dolayısıyla keyfi “Ankara kriterleri” dedikçe hem “hukuk güven-siz-liği” ciddi bir sorun haline geldi hem iktidarın zikzakları arttı…Sonuçları ortada.
BİR YIL ÖNCE
Çok değil, daha bir yıl önce Cumhurbaşkanı, Ankara’da geleneksel Büyükelçiler İftarı toplantısındaki uzun konuşmasında şöyle diyordu:
“Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak Avrupa Birliği’ne üyelik sürecimizi stratejik önceliğimiz olarak görüyoruz. Son dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin önemini bir kez daha ortaya koymuştur…” (3 Mart 2025)
Devlet memuru olan Büyükelçilere iftar daveti bir devlet faaliyeti olduğu halde AK Parti’nin konferans salonunda yapılmış, Cumhurbaşkanının bir yanında Türk bayrağı ve Ak Parti flaması, öbür yanında Cumhurbaşkanlığı forsu ve yine AK Parti flaması yer almıştı. Parti ile devletin CB sisteminde nasıl iç içe geçtiğini yansıtan bu fotoğrafı başka bir gün yazayım.
Bu yazı çerçevesinde soru şudur: Gelecek beş yılı, on yılı planlayan bir yatırımcı, nasıl düşünsün? Büyükelçilere elbette bir talimat gibi söylenen bu sözlere bakarak mı, Al Jazeera’deki sözlere bakarak mı?
Bana göre, “eksen kayması” kuşkusuna meydan vermeyecek şekilde Türkiye’nin istikrarlı dış politika ekseni, Büyükelçilere söylediği “öncelik” olmalıdır. Bunun altında İnönü’nün, Menderes’in, Özal’ın, Ecevit’in de imzası vardır.
VİZESİZ AVRUPA?
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın inisiyatifiyle, “vizesiz Avrupa” çalışmalarının on yıl fasıladan sonra yeniden başlatılmasını çok olumlu buluyorum. On yıl diyorum, çünkü “Vizesiz Avrupa” sürecini Başbakan Ahmet Davutoğlu başlatmış, epey mesafe alınmış fakat onun tasfiye edilmesiyle rafa kaldırılmıştı.
Vizesiz Avrupa için 6 şart kalmıştı, bunlardan biri “Avrupa Konseyi’nin yolsuzlukla mücadele ilkelerinin kanunlaştırılması” idi.
İktidar on yıl süreyle bu kanunu çıkarmadı. Türkiye, uluslararası Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 2012 yılında 174 ülke arasında 54. sıradaydı, Yunanistan’dan, İtalya’dan iyi durumdaydı. 2026’da ise Türkiye, 182 ülke ve bölge arasında 124. sıraya inmiş durumda.
“Kriterler”in önemini görüyor musunuz?
İktidar, bakalım şimdi nasıl yapacak? Tabii, çıkacak kanun nasıl olursa olsun, önemli olan, onu uygulayacak bürokratik ve adli kurumların bağımsız ve tarafsız olmasıdır.
Tanıdıklarımdan, bugün iktidarda Cevdet Yılmaz ve Mehmet Şimşek reform zihniyetine sahiptirler. Şimşek’in yapısal reformlara girişmeyeceği artık anlaşıldı. Vizesiz Avrupa için Yılmaz’a başarılar diliyorum.
Marmara Depremi’nin 27. yıl dönümüydü. 17 Ağustos’tan beri 2 gündür bol bol ‘kader değil ihmal’ mesajları verildi yine. İstanbul’u bekleyen tehlikeye ve nasıl hazırlanmamız gerektiğine dikkat çekildi.
İktidar da muhalefet de söyleme gelince hemfikir, bu konuda bir görüş ayrılıkları yok. Sorumluluğun iktidarla belediyelerde olduğunu, ne yapılması gerektiğini herkes biliyor, herkes söylüyor. Sorun icraatta, tedbirler nedense istenen hızda eyleme geçirilmiyor.
6 Şubat 2023 Maraş Depremi’nin 3. yıl dönümünde de geciken hazırlıkları hatırladık, yine konuştuğumuzla kaldı.
Hatırlarsanız; dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Özhaseki’yle İBB Başkanı İmamoğlu, 2023 Temmuz’unda deprem işbirliği için buluşmuşlardı. Bir fotoğraf verip İstanbul’u depreme birlikte hazırlamak için anlaştıklarını da duyurmuşlardı.
Özhaseki, 2 hafta sonra İstanbul depremine hazırlık için acil bir yasa çıkaracaklarını dahi açıklamıştı. Gerekirse yaz tatilindeki Meclis olağanüstü toplantıya çağrılacaktı, o kadar acildi.
Kapsamlı planlar olacaktı. Kentsel dönüşümü, rezerv alanları ve süreçleri düzenleyecekti.
Özhaseki gitti, Kurum geldi ama yasaya ne oldu, bilmiyoruz.
Mayıs 2025’te Bakan Kurum hâlâ ne yapmaları gerektiğini anlatıyordu.
Haklı olarak diyordu ki: “İstanbul’un dönüşümü meselesi sadece iktidarın ya da sadece belediyelerin tek başına omuzlayabileceği bir yük değildir, olmamalıdır.”
Kurum şunu da ekliyordu: “Deprem korkusunun olmadığı bir İstanbul’a ulaşmak için projelerimizi bütüncül bir planlamayla hayata geçireceğiz.”
Fakat ne zaman?
Sonraki mayısta, bu yıl bir gelişme yaşandı, yerinde kentsel dönüşümün finansmanını kolaylaştıracak bir düzenleme çıkarıldı. Onun dışında doğru ya da yanlış, yeterli ya da yetersiz, işlevsel ya da değil; başka bir adım atıldı da ben mi haberdar değilim?
Depreme hazırlık adına el altında tutulan tartışmalı ajandalara girmiyorum bile.
Prof. Naci Görür hep uyarıyor: “İstanbul’u depreme hazırlamak için Kanal İstanbul’u unutacaksın.”
Unutuluyor mu, hayır. En fazla uyutuluyor. Belli ki bazılarının aklından hiç çıkmıyor.
Ya İBB’yi çalışamaz hâle getiren süreçlere ne demeli? Yaşadığımız acı felâketlerden, korkunç yıkımlardan ders alınmışa benziyor mu?
Yeri gelmişken tekrarda fayda var...
AK Parti iktidarıyla CHP’li belediyeyi el ele verip İstanbul’u depreme hazırlamaktan alıkoyan daha acil ihtiyaç her neyse, halkın ve İstanbul’un ihtiyacı değil.
Yeni Parti lideri Özgür Özel, iktidara deprem koalisyonu teklif etmişti. 2024’teki normalleşme görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bunun için ortak bir bakanlık önermişti.
Siyasi çekişme dışında tutulacak konuların başına, İstanbul depremine hazırlıktan önce ne yazabiliriz?
Ancak bu konularda bir mesafe alındığını göremedik.
Deprem yetkiyle sorumluluk kimde diye bakmayacağına, günü kurtarmak da İstanbul’u kurtarmayacağına göre.. ‘Yetkiyi kendilerine alıp sorumluluğu İBB’ye bıraktılar’ tartışması belki iktidarı, belki de muhalefeti siyaseten korur. Ama İstanbul’u korumayacak.
BAHÇELİ’NİN AİHM ÇAĞRISI KİME?
MHP lideri, Türkgün gazetesindeki söyleşisinde çerçeve yasayı bir son değil başlangıç olarak sunuyor. “Hukuki ve idari bakımdan yapılması lazım gelen düzenlemeler için yeni bir safhanın başlangıcı”.
Bahçeli, “bu kapsamda AİHM kararlarının uygulanması dahil tartışmalı konuların gözden geçirilmesi ve adaletin tesisine ilişkin çalışmaların etkinleştirilmesi”ni istiyor.
Anlamazdan gelenlere de şunu bir daha hatırlatıyor:
“Bundan sonraki süreçte Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan ortak raporda vurgulanan diğer adımların da atılması, ihtiyaç duyulan yasal ve idari düzenlemelerin yapılması kritik önemde olacaktır”.
Demokrasinin güçlenmesi için bir fırsattan, demokratik hukuk devletinin tahkim edilmesinden, iç cephenin güçlendirilmesinden, bireyi devlet gücüne karşı koruyan bireysel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesinden bahsetmeye devam eden bir Bahçeli görüyoruz.
Fakat Terörsüz Türkiye’de vaatlerle gerçekleşmeler arasındaki makas hâlâ yerinde duruyor.
Güzel Türkçemizde, “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü?” diye bir laf var. Komplo teorisi sevenler aynı cümleyi “Zamanlama manidar.” diye de söylüyorlar.
Sorumuz şu: Süleymancılar Cemaatine operasyon neden yapıldı? Neden şimdi yapıldı?
Sorularımıza cevap aramadan önce şunu netleştirelim: İçimizde kaçımız bu operasyonun bir dinî cemaatin inancına karşı değil de o cemaat yönetiminin henüz adı konmamış usulsüzlüklerine, mali suçlarına karşı yapıldığını düşünüyor?
Türkiye pratiğinden çok iyi biliyoruz: Lideri olmayan dinî cemaat, cemaat falan değildir. Liderler (ona ister postnişin deyin, ister şeyh, ister hoca efendi) çeşit çeşit tabii.
Aşiret veya küçük çaplı bir saltanat gibi olanlar var. Babadan oğula veya damada, sürekli aynı aileden insanlara geçen liderlikler var.
Kurucu liderin çocuğu yoksa bir çeşit seçimle gelen ve yapıyı sürdürmek isteyenler var.
Gelenek uyarınca en bilgiliyi, en saygınını postnişin yapmaya çalışanlar var.
İsteksiz liderler var. Mesela Ahmet Özhan, önde gelen ve yüksek bilgisine herkesin saygı gösterdiği bir Cerrahi olmasına rağmen uzun süre şeyh olmaya direndi ama en sonunda istemeye istemeye makama oturdu.
Çok istekliler var. Daha babalarının cenazesi kalkmadan Menzil Cemaatine sahip çıkmak için biat törenleri düzenleyen kardeşler oldu.
Kendisinin liderliğe daha fazla yakıştığını düşünen ama bu olmayınca gruptan ayrılıp kendi grubunu kurmaya çalışanlar var. Mesela Cübbeli Ahmet, İsmailağa Grubu’ndan böyle ayrıldı.
Cemaatini ve şeyhliğini alıp yurt dışına gidenler var. Mesela İskenderpaşa Cemaati lideri rahmetli Mahmut Esat Coşan, Avustralya’ya göç etti.
Liderini sessiz sedasız seçen, her zaman radarların altında kalan ama çok etkili cemaatler var. Mesela Erenköy Cemaati.
Ülkemizde o kadar çok tarikat ve cemaat var ki hepsini sıralamaya imkân yok.
Ama görebildiğim kadarıyla büyük cemaatlerden sadece ikisinde liderlik kavgası var.
Bunlardan biri Süleymancılar, diğeri Menzil. Her iki cemaatin liderlik kavgasının da ucunda din ve itikat konusundaki farklılıklardan çok para ve güce sahip olma kaygısı var.
Peki, iktidar neden Süleymancılar içindeki liderlik kavgasına doğrudan müdahil oldu ve grubun 10 yıllık lideri Alihan Kuriş’i hapse attı?
Bir yandan biliyoruz ki AK Parti Milletvekili Fatih Süleyman Denizolgun, cemaatin 2016’da ölen lideri amcasının bir cinayete kurban gittiğini, Alihan Kuriş’in bu sayede cemaatin başına geçtiğini iddia ediyor ve cemaat içinde bir iç kavgayı uzun yıllardır yürütüyor.
Ama bir AK Parti milletvekilinin tek başına bu mücadeleyi sürdürüyor olması, iktidarın bu işe müdahil olmasının yegâne sebebi olamaz. Çünkü Menzil içindeki liderlik kavgasında kendilerini doğrudan taraflardan biri lehine konumlayan nice önde gelen AK Partili var. Aynı şey orada olmuyor ya da en azından şimdilik olmadı.
Süleymancıların şimdi hapiste olan lideri Alihan Kuriş’in soyadından, ailesinin Trabzon ve Adapazarı kökenli olmasından hareketle söylenen bir dizi laf da var. Bunlar arasında Kuriş’in Ekrem İmamoğlu ile iş birliğine gittiği iddiası, cemaatten CHP’ye oy verilmesini istediği iddiası gibi inandırıcılığı tartışmalı iddialar da var.
İktidarın Adalet Bakanı da İçişleri Bakanı da günlerdir bu operasyonu savunurken “Operasyon dine ve dindarlara karşı değil.” diyorlar ama bunu Ankara’da toplanan ve protestoya hazırlanan Süleymancılara anlatsınlar.
İçişleri Bakanı bir türlü isim koyamıyor; bir seferinde “yapı” diyor, bir seferinde “oluşum”, başka seferinde “örgüt” ve başka seferinde “cemaat”… Burada operasyonun cemaatin yönetimine yapıldığına kuşku yok, cemaat de buna alınıyor zaten.
Meselenin oy kaygısı olduğunu sanmıyorum; meselenin cemaatin elindeki mali gücü kontrol etmekten ibaret olduğunu düşünüyorum. Elbette ucuna bucağına dinle ilgili bir şeyler eklenerek gerekçe yaratılmak istenecektir.
AK Parti 25’inci kuruluş yıldönümünü kutladı. Bu sürenin 24 yılı iktidarda geçti.
Kuruluşundan bir yıl sonra iktidara gelmek ve ondan sonraki bütün yıllar, üstelik Cumhuriyet tarihinde başka hiçbir siyasi partiye nasip olmayacak sürede iktidarda olmak, sırf bu yönüyle coşkulu kutlamayı hak eden bir durum.
Ak Parti de 14 Ağustos’ta bu kutlamayı yaptı. Herkesin kabul ettiği bir gerçek, “Devlet o” idi. Kutlama da “Devlet şaşası” halinde gerçekleşti.
Böyle, uzun süre iktidarda bulunan ve iktidarın “Bir” numarası olan kişiler, şaşalı kutlamaları hak ederdi, Tayyip Erdoğan da, siyasi yasaklı olması sebebiyle, AK Parti iktidarının Abdullah Gül’ün başbakanlığı dönemi olan ilk dört ayı hariç bütün zamanlarda “Bir” numara oldu. Son kutlamalarda göklere silüeti çizildi. Abdullah Gül Cumhurbaşkanı kendisi Başbakan olduğu dönemlerde de “Bir” numara idi, kendisi Cumhurbaşkanı Ahmet Davutoğlu Başbakan olduğu dönemde de “Bir” numara idi, kendisi “Tek otorite” olduğu 2018 sonrasında zaten “Bir” numara idi.
Onun için zaman zaman seslendirdiği “Bu işin sorumlusu benim ben” ifadesi yerine oturan bir ifadedir.
Kutlamalarda şaşaa olması normaldir. Kimse “Ayranım ekşi” demez. Ak Parti kutlamaları da “övgü” ağırlıklı olmak durumunda idi, övgülerin Tayyip Erdoğan üzerinde yoğunlaşması da, “lider kültü”nün baskın olduğu her toplumda olduğu gibi bizde de tabii olmuştur.
Geçen 25 yıl, Türkiye’nin hayatından geçmiştir. O yüzden ülke için iyi, bu ülkede yaşayanlar için iyi geçmesi beklenir. Çünkü giden yıllar geri gelmiyor, bu süre içinde gerçekleşmesi beklenip de gerçekleşmeyenler, toplumun ve ülkenin hayatında “Eksi”ler hanesine yazılıyor.
Zaman zaman, bilmem şu tarihte aynı şartlarda yola çıktığımız falanca ülke nerde biz nerdeyiz gibisinden… kıyaslamalar yapılır. Almanya örnek gösterilir meselâ, Japonya örnek gösterilir, 2. Dünya Savaşında yer bir olan… Güney Kore örnek gösterilir…
Bu örneklerde aradan geçen 10 yıllarda o ülkelerin başka şeyleri konuşulur hale geldiği, Türkiye’nin ise sancılarının bitmediği görülür ve hayıflanılır. İşte geçen bu zamanların 25 yılıAK Parti iktidarına aittir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu süreyi sembolik olarak ifade etmek üzere hepsi aynı gün doğan 25 yaşındaki gençlerle buluştu meselâ. 25 yaşındaki gençler başka iktidar bilmiyor meselâ.
Ak Parti bu 25 yılda övgüye layık işler yaptı elbette ki. Yola “3 Y” diye ifade edilen “Yoksulluk, yasaklar ve yolsuzluk” la mücadele vadiyle çıktı, bunlar ülkede o günün hastalıklarıydı.
Bakıldığında onların bir kısmı bir kısım insan için gitti evet, ama başka insanlar, hem de milyonlarla ifade edilen insanlar bu üç hastalık yanında pek çok hastalıkla boğuşur hale geldi.
Ak Parti’nin kurucuları arasında bulunan, bu dönemde Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı, Hükümet sözcülüğü yapmış olan ve çok rahatlıkla “Ağır top” olarak nitelenen isimler, diyelim Abdullah Gül, diyelim Bülent Arınç, “Ah ilk yıllar vah ilk yıllar” diyor ısrarla. “Fabrika ayarları”nda bir şeyler olduğu, az – çok akli selim sahibi partililerin ortak kanaati.
Yani bu 25 yıla büyülenmişliğin ötesinde, “Başka alternatif yok”un ötesinde, ülkeyi önceleyerek, bu ülkede yaşayan insanların mutluluğunu önceleyerek bakmak lâzım.
Diyelim şu Cumhurbaşkanı’nı ziyaret eden “25’li gençler” içinde sayıları, hem de TÜİK tarafından 6.5 milyonu bulduğu bildirilen “Ne eğitimde ne işte” oldukları, hâlâ babalarından harçlık almak zorunda bulundukları, bu yüzden de kişilikleri ezilen “Ev Genci” kategorisinde olan var mı? 6.5 milyon efendim…
Genç işsizliği yüzde 30’larda bu ülkede…
İş bulma umudu mülâkattan geçmeye, yani menhus torpile bağlanmış milyon milyon gençler…
Eğitim vermiş, iş verememişsiniz.
Eğitim! 25 yılda üstesinden gelemediğimizi bizzat sayın Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği alan…
Üniversite sınavında 67 bin sıfır çekilen bir alan…
Kim ne derse desin, milletvekili ve belediye başkanı transferleri doludizgin sürüyor. Kamuoyunun tepkileri umursanmıyor. Hatta bu iş için şimdilerde eskisinden çok daha gösterişli “katılım törenleri” düzenleniyor.
İktidar partisi seçim sandığında halkın vermediği yetkiyi transfer yoluyla elde etmeyi kendisine nasıl yakıştırıyor, o ayrı mesele. Bu yolda hangi sıra dışı yöntemlerin devreye sokulduğu ise apayrı bir mesele.
Ancak konunun en fazla can sıkan boyutu milletin oy hakkının değersizleştirilmesi…
İktidar başka partilerden seçilmiş olan milletvekillerini ve belediye başkanlarını transfer ederek muhalefetin temsil gücünü zayıflatmayı hedefliyor herhalde. Muhalefet partilerinin seçimde aldığı oy oranında fiili temsil gücüne sahip olmasını engellemek istiyor.
Bunu yaparak da seçmene bir mesaj vermiş oluyor: Muhalefete verdiğin oy bir şeyi değiştirmeyecek. Aynı mesaj 2024 yerel seçiminin hemen ardından belediyeleri bir bir kayyumlara devredilen HDP’nin seçmen kitlesine de verilmişti. İşe yarayıp yaramadığını bugün olmasa da çok yakında görmüş olacağız.
Ne var ki bir siyasi partinin oylarını arttırmaya uğraşmak yerine sahip olduğu sandalyeleri arttırmaya çalışması -kısa vadede bazı işlere yarasa bile- son tahlilde kendisine zarar verecek bir tutum…
Daha önce de yazmıştım… Siyasi transferler maalesef Türk siyasetinin bir gerçeği. Parlamenter demokratik sistemin işlediği toplumların hiçbirinde -hiç olmazsa bu boyutta- örneği görülmeyen bu kötü alışkanlık en başta seçmenin iradesine saygısızlık. Bir siyasi görüş adına vatandaşın oyunu alıp sonra “görülen lüzum üzerine” karşıt görüşün safına geçmek ahlaken savunulabilir bir tavır değil.
Özellikle de mevcut iktidarın politikalarına karşı çıkarak seçmenin oyunu almış olan milletvekillerinin iktidar partisi saflarına katılmalarının gerekçesi olabilir mi?
Bu çerçevede Millet İttifakı içinde yer alan partilerin mensupları olarak seçilen bu milletvekillerinin iktidar cephesinde neyin değiştiğini izah etme gereği duymaksızın AK Parti’ye geçmeleri kabul edebilir bir tercih olamaz.
Peki, Türk siyasetini bu kötü alışkanlıktan kurtarmanın yolu var mı? Seçilmiş milletvekillerinin ve belediye başkanlarının profesyonel futbolcular gibi o partiden bu partiye transfer olmalarını engellemenin imkanı var mı?
Bugünkü siyasi partiler sistemi içinde yok. Çünkü hiçbir milletvekilinin seçmenine karşı sorumluluğu yok bu sistemde.
Milletvekilimiz nihayetinde belli bir seçmen kitlesinin verdiği oyla seçiliyor ama aslında onu seçenler ona sandıkta oy verenler değil. Partisinin lideri adını listeye yazdığı için orada. Belediye başkanlığı adaylarında bir yere kadar taban desteği aranır ama nihayetinde son karar mercii genel başkandır.
Bizde zaten siyasi partiler lider eksenlidir. Her şeye lider karar verir. Program, vizyon, hatta ideoloji ikinci sırada gelir. Ortak akıl, istişare, parti içi demokrasi yabancı kavramlardır. Parti içi muhalefet de yoktur doğal olarak.
Bilhassa sağ partilerde genel başkan değişikliği bile nadirattandır. Usulen yapılan kongrelerde genel başkanın karşısına başka bir adayın çıkmasına da tahammül gösterilmez. Lider şu veya bu sebeple siyasete veda ederse o zaman yeni bir lider başa geçebilir ama mevcut taban da eski liderle birlikte partiyi terk edebilir. Çünkü partiler liderin ismiyle anılır bizde. Ahmet’in partisine oy verdim, Mehmet’in partisine oy verdim diye konuşulur…
Belki de çocukların soyut kavramları somutlaştırma ihtiyacı duyması gibi siyasi parti seçmeni de fikirleri veya politikaları kişiselleştirmeden anlamlandıramıyor ve içselleştiremiyor. İnsan psikolojisindeki bir zaaf itaat kavramını yücelten bir kültürel çevrede bir siyaset anlayışına dönüşüyor belki.
Ne olursa olsun, netice itibariyle liderlerin hegemonik kontrolüne dayalı bir siyasi parti yapısı var bizde… Bu şekilde işleyen bir sistemde aday belirleme süreçleri de büyük ölçüde liderin iki dudağı arasında şekilleniyor.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında ortak savunma ittifakı -‘Mekke Mutabakatı’- oluştuğu açıklandığında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ittifakın başka ülkelere de açık olduğunu ve arkasının geleceğini duyurmuşlardı.
Henüz yeni bir katılım olmadı, fakat merkezinde üç ittifak ülkesinin de bulunduğu sekiz ülke İsrail’i kınayan bir bildiri yayınladı.
Diğer beş ülke şunlar: Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya, Katar, Mısır ve Ürdün… Bunlar aynı zamanda Trump’ın ‘Gazze Kurulu’ içinde yer alan ülkeler…
Gazeteler bildiriyi şöyle özetlemiş: “Dışişleri Bakanları, İsrail’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararıyla onaylanan, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze ihtilafını sona erdirmeye yönelik Kapsamlı Barış Planı kapsamında hazırlanan Yol Haritası’nı ve Filistin Devleti’ni tanımayı reddetmesini kınadı.”
Sekiz bölge ülkesi, Trump’ın adıyla anılan, Gazze ihtilafını sona erdirmeyi amaçlayan bir yol haritasını benimsemiş ve o girişimi reddeden İsrail’i kınıyorlar…
Önemli bir olay bu.
Kınama konusu yalnızca Trump’ın yol haritası olsaydı verilen tepkinin ABD tarafından da desteklenmesi ve Netanyahu’nun yakın dostu Trump ile arasındaki sorunların biraz daha keskinleşmesi beklenebilirdi; ancak bildiride özellikle vurgulanan bir tepki konusu daha var: Filistin Devleti’nin tanınmasını istiyor sekiz ülke…
Tepki veren ülkeler Netanyahu’yu Filistin Devleti’ni tanımadığı için de kınıyorlar…
Doğru da yapıyorlar…
Netanyahu İsrail’de başbakan olana kadar, Filistin Devleti konusu dünyanın gündemindeydi. Bu amaçla sayısız uzun müzakereler yapıldı. O amaç için ABD iki tarafın liderini -Enver Sedat ile Menahem Begin’i- Camp David’te bir araya getirdi (1978). İki devletli çözüm yolunda o kadar mesafe alındı ki, Nobel jürisi, 1994 yılı barış ödülünü, Yaser Arafat, Şimon Perez ve İzak Rabin arasında paylaştırdı.
Perez ve Rabin ‘iki devletli çözüm’ yanlısıydılar ve Rabin bir suikast sonucu hayatını kaybetti.
Rabin öldürüldü, Netanyahu’nun siyasetteki yükselişi ve ‘Filistin Devleti’ kavramının uluslararası alanda kullanımının azalması başladı.
Netanyahu iktidarda kaldıkça İsrail iki devletli çözüme asla yanaşmaz.
Suriye ve Lübnan’dan toprak kazanarak, Batı Şeria’da binlerce yıldır yaşayan Filistinlileri Ürdün’e göndererek ve Gazze’yi de Gazzeli Filistinlilerden boşaltarak İsrail’in sınırlarını genişletme projesine de devam eder Netanyahu…
Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulduğu günden bugüne çıkardığı Filistin ile ilgili kararlarının büyük çoğunluğunun İsrail tarafından kabul edilmediği de bir gerçek.
Gazze ile ilgili ‘kapsamlı barış planı’ hazırlamış olan Donald Trump bu fotoğrafın neresinde?
ABD en baştan itibaren Filistin sorununa taraf. Gelmiş geçmiş başkanlar, kimi yüksek perdeden kimi kısık sesle de olsa, Filistin Devleti’nden veya ‘iki devletli çözüm’den yana tavır aldılar…
Trump’a kadar…
Her ne kadar tavrını ‘‘Ben iki devletli çözüme karşıyım’’ açıklığında beyan etmese de, Trump, iki devletli çözümü Amerikan dış politikasının değişmez hedefi olmaktan çıkardı ve Filistin devletini İsrail’in güvenlik şartlarına ve bir dizi koşula bağlayan bir yaklaşım geliştirdi.
Filistin devleti kurulduğunda başkenti olması beklenen Doğu Kudüs’te, bütün itirazlara rağmen, ABD’nin büyükelçiliği var bugün. Trump ilk başkanlık döneminde bunu sağladı.
Gazze’yi yeniden imarı öngören kapsamlı plana göre Hamas silahsızlanacak, buna bağlı olarak İsrail Gazze’den çekilecek, yönetim teknokratik bir Filistinli kadroya devredilecek, güvenlik de uluslararası bir güce devredilecek ve Gazze’nin Riviera haline dönüştürülmesi planı devreye girecek…
Herhalde Jared Kushner ve diğer Trump yakınlarının geliştirdiği proje ile…
Yani?
‘Devlet’ kavramının içerdiği hiç bir özellik Filistinlilere tanınmıyor bu planda…
Ben tatildeyken Çerçeve Kanunu, Meclis’te 468 oyla kabul edildi. Bu, tarihimizde görülmedik bir orandır. Fakat tartışmalar sürüyor.
Evvela hukuken boşlukta bir konu var. Çerçeve Kanunu Kandildekileri ve Selahattin Demirtaş’ı kapsıyor mu kapsamıyor mu?
İktidarın Ak Parti kanadından yapılan açıklamalara göre, “kapsamıyor.”
Fakat ortada bir soru var: Öcalan ve Kandildekiler, “müebbed hapis hükümlüsü” ve kırmızı bültenle aranan “teröristler” olarak mı kalacaklar? Haklarındaki cezai soruşturma ile Kandil’de oturup bekleyecekler mi?
Bu konuda Adalet Bakanı’nın, parti yetkililerinin ve Cumhurbaşkanı’nın bir açıklaması olmadı.
Demirtaş’ın AİHM kararlarına göre çoktan tahliye edilmiş olması gerekirdi. Bundan sonrası nasıl olacak onu da bilmiyoruz.
Çerçeve Kanununa göre, Beştepe’de Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında, ilgili bakanlar ve güvenlik bürokrasisi başkanlarından oluşan bir Kurul oluşturulacak. (Madde 7)
Prof. Özgenç’in Cumhurbaşkanına hitaben yazdığı mektupta belirttiği gibi, bu Kurul’un talebi üzerine “Kandil’de terör örgütünün faaliyetlerini uzun zamandan beri yönetmeye devam eden kişiler, haklarında soruşturma açılmadan ve herhangi bir hak kısıtlamasına tabi tutulmadan serbest bırakılabilecek, seçilme veya atama yoluyla kamu görevi üstlenebileceklerdir.” (6 Ağustos)
Özgenç, bu yüzden taslağın geri çekilmesini ve uzman hukukçularla yeniden hazırlanmasını istemişti fakat bu haliyle Meclis’te kabul edildi.
Buna göre, Kandil’dekiler ve üst düzey PKK ve KCK yöneticileri, sıradan teröristler için öngörülen başvuru, savcılık ve sulh hakimliği aşamalarından geçmeden ve 5 ve 10 yıl denetim sürecine tabi olmadan Kurul’un kararıyla serbest kalabilecekler ve siyaset yapabilecekler.
Böyle olduğu veya olmadığı konusunda iktidardan bir açıklama yok.
Seçim sonrasına ertelenmiş gözüküyor.
İktidar, bir eliyle bu süreci, öbür eliyle ana muhalefeti perişan etme politikasını yürütüyor. Seçim hesabına odaklanmış bu politika, ister istemez muhalefette tepki doğuruyor. Terör meselesinin çözümünü samimiyetle isteyenler de iktidarın niyetinin demokrasi olmadığını görüyorlar ve tepki gösteriyorlar.
Oysa önümüzde net bir örnek var: Benzer yöntemlerle, IRA’ya silah bıraktırma politikasını İngiltere’de Muhafazakâr Başbakan John Major başlatmış, İşçi Partili Başbakan Tony Blair sonuca ulaştırmış ve her aşamada rakibi Major’la görüşerek işbirliği yapmıştı.
Bizde esef verici husus, silah bıraktırma politikasıyla ana muhalefeti ezme politikasının birlikte yürütülmesidir.
Demirtaş hakkında AİHM kararlarının ve Bahçeli’nin taleplerinin yok sayılmasında da onun 2015’teki “seni Başkan yaptırmayacağız” kampanyasının etkili olduğu anlaşılıyor.
Öcalan ise “Seni başkan yaptırmayacağız’ meselesi Selahattin ve Sırrı’nın hatasıydı. Erdoğan’ı karşıya almalarına da gerek yoktu. Demokratik ittifaklarına, çalışmalarına, cepheyi genişletmeye odaklanmalıydılar. Olmadı. Selahattin de hatasını anladı sanırım” demektedir. (6 Eylül 2025)
Ben bunlara bakarak DEM’in Meclis’teki oylarıyla Erdoğan’a üçüncü (bir bakıma dördüncü) defa adaylık yolunu açacağını düşünüyorum. Cumhurbaşkanı da “üç parti olarak süreci sonuna kadar götüreceğiz” demişti (13 Temmuz 2025).
Mahalli seçimlerde de Öcalan iktidar lehine, Demirtaş ise muhalefet lehine tavır almışlardı.
PKK artık silaha dönemez. Silahın gündemden çıkmasıyla Kürt hareketinin siyasi aktivitesinin artacağını da görmek gerekir.
Öcalan’ın “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak” sözü, siyasi tasavvurlarının özetidir.
Öcalan’a göre Çerçeve Kanun, “anahtar niteliğindedir. Demokratik Cumhuriyet’e sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”
Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet” sözü, bu kavramın evrensel sözlükteki anlamında değildir. “Magna Carta demokrasisini reddediyoruz” diyen kendisidir. KCK Sözleşmesi’ne yazdığı önsözde, bu kavramlarla kimlikler cemahiriyesi gibi bir rejim düşündüğü, piyasa ekonomisini de reddettiği açıktır.
Pazar günü Balıkesir'deydim, İYİ Parti mitingini izledim. "İhanete karşı bayrak açıyorum" mitinglerinin ikincisiydi.
İlki, çerçeve yasadan önce Ankara Tandoğan Meydanı'nda toplanmıştı. Meydanı hıncahınç dolduran, diri bir kalabalıktı. Terörsüz Türkiye sürecine karşıtlığın boyutları hakkında fikir veriyordu.
Bu ikincisi ise çerçeve yasadan sonraydı. Halktaki reaksiyonu ölçmeye tek başına yetmeyebilir ama önemli bir gösterge olacaktı.
Terörsüz Türkiye'nin hedeflerini ve vaatlerini desteklerken yürütülme biçimine temkinli, eleştirel yaklaşan bir gazeteci olarak karşıtlarını da anlamaya çalışıyorum. O açıdan bana önemli bir gözlem fırsatı sundu.
Akabinde İYİ Parti lideri Dervişoğlu'yla sohbet ettik.
Önce mitingden belli başlı gözlemlerimi paylaşmak isterim.
Çerçeve yasadan sonraki ilk miting için Kuvay-ı Milliye'nin sembol şehirlerinden Balıkesir seçilmişti. Fakat zamanlama oldukça riskliydi. Miting çağrıları kitlesel karşılık bulacak mıydı?
Şehrin boşaldığı, yerli halkın bile Balıkesir'in gözde tatil beldelerine çekildiği ağustos ortasında fiyaskoyla sonuçlanabilirdi.
Yine de Kuvay-ı Milliye Meydanı'nı doldurmayı başardılar.
Canlı, katılımcı bir kalabalık toplanmıştı. Müsavat Dervişoğlu'nun konuşmasıyla etkileşime giriyor, mesajlarına tepki veriyorlardı. Çoluk çocuk ailece gelmişlerdi. Ellerinde bayraklar ve süreç karşıtı sert slogan dövizleri taşıyorlardı.
İYİ Parti milletvekillerinin katılımı da yüksekti, sahneden tek tek selamladılar.
Sahneye hangi milletvekili, parti yöneticisi çıktıysa iyi alkış aldı. En fazla tezahürat, Balıkesir milletvekili Turhan Çömez'eydi. Ayrı bir sevgi gösterdiler. Burak Dalgın'a ilgi de dikkat çekiciydi.
Kalabalık arasında dolaşan Lütfü Türkkan'la Buğra Kavuncu'ya ilişti gözüm, parti tabanıyla akraba gibi kaynaşmışlardı.
Müsavat Dervişoğlu'nu dinlerken üç mesajının altını çizdim.
Birincisi, çerveve yasadan evetçiler kadar havetçileri de sorumlu tutuyor. İsmen vurgulamadı ama Yeni Parti'den tepkisini esirgemiyor.
İkincisi, ne zaman bir ivme yakalasalar partilerine birilerinin operasyon çektiği fikrini işledi. İYİ Parti'den AK Parti'ye transferleri kastediyordu.
Amacın seçimi, siyaseti, demokrasiyi anlamsızlaştırmak ve muhalif seçmeni yıldırıp sandıktan koparmak olduğunu anlatıyor. İYİ Parti'ye "saldırılar"ı bu planın parçası gördüğünden, direniş ve mücadeleyi partiler üstü ele alıyor.
Üçüncüsü ise düzenlemenin "PKK'lılara af değil infaz yasası" olarak sunulmasına öfkeli. "İnfazsa milletin, milli devletin, eşitliğe dayalı cumhuriyetin, hukukun infazıdır" gibi sözlerle kanırtmakta kararlıydı.
Dervişoğlu'nun basın danışmanı Murat İde söyledi, Emniyet'in ölçümüne göre mitinge katılan sayısı 50 bin civarıymış. Güçlü bir toplumsal damar yakaladıklarına işaret ediyor. İYİ Parti'yi büyütebilecek bir potansiyel.
Kuvay-ı Milliye Meydanı'ndaki kalabalık, dağılırken fener alayı oluşturdu. Elde bayrak ve meşalelerle Dervişoğlu'nun ardına düşüp Milli Mücadele'nin simgelerinden tarihi Alaca Mescit'e yürüdü, 41 bayraktarın hâtırasını yâd ettiler.
Baştan sona aksamadan ilerledi, titiz organize edilmişti.
Dervişoğlu daha sonra Ankara ve İstanbul'dan gelen gazetecilerle otelde sohbet etti.
Yeni Parti'den sözünü sakınmadığı için, gelecek seçimlerde ittifak olasılığına kapıyı kapatıp kapatmadığını sordum. Henüz ittifaklara kapı açmadık ki onlara kapatalım, minvalinde bir cevap verdi.
Dervişoğlu, ittifak konuşmak için zamanı erken buluyor. Bu bir.
Yeni Parti ve Özgür Özel'le yüz yüze baktırmayacak kadar köprüleri atmıyor. Muhalefeti böldürme planları ve kurgularına karşı dikkatli. Bu iki.
İttifak seçeneğini kategorik olarak reddetmiyor. Etti üç.
Zafer ve Anahtar partileriyle bir 'hayırcılar cephesi' kurma yönlendirmelerine, buna yönelik anket manipülasyonlarına fena bozuluyor. O da etti dört.
Son notum da şu olsun...
İYİ Parti'yi karıştırmaya, iktidara transferlerle "etinden parça" koparmaya içeriden yardım eden var mı? Partinin kurucu lideri Akşener'in rolü, etkisi, nerede durduğu soruldu.
From the publisher's feed