
Sign up to save your podcasts
Or


“Terörsüz Türkiye” sürecinin yasal çerçevesini oluşturan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun parlamentoda kabul edilmesi, ülkede barış ve kardeşliğin inşası açısından önemli bir adım oldu.
Kuşkusuz bu henüz ilk adım, zira Kürt meselesinin Türkiye’nin gündeminden tümüyle çıkarılabilmesi için daha kapsamlı adımların atılmasına ihtiyaç var. Yüz yıllık bir sorunu bugünden yarına halletmek elbette mümkün değil. Bunun için zamana ihtiyaç olduğu muhakkak.
Arkasında büyük acılar ve travmalar bırakan bir sorunun çözülmesinde atılan ilk adımların gerek siyasi arenada gerekse toplumsal anlamda büyük oranda konsensüsün sağlanması hiçbir şekilde hafife alınmamalıdır.
Ancak sürecin nihai olarak başarıya ulaşabilmesi için asla ihmal edilmemesi gereken bazı adımların atılması da şart. Biliyoruz parlamentoda kabul edilen çerçeve yasa, dağda silah bırakan PKK’lılarla halen cezaevinde bulunan PKK’lıların yasanın sağladığı imkanlar çerçevesinde kademeli olarak toplumsal hayata karışmalarını ve siyaset yapmalarını sağlayacak. Kısacası, zaman içinde PKK’lılarla barışılacak…
Hemen ifade etmek gerekirse, terör yüzünden gencecik canlarını kaybeden ve hala yürekleri yanmaya devam eden insanların böyle bir yasayı hemen kabul etmeleri beklenmemelidir.
İşte tam bu noktada esas sorumluluk icraat makamında olan iktidardadır. Kapı arkalarında öyle gizli-saklı yollara sapmadan yasanın artılarını ve eksilerini topluma şeffaf bir şekilde izah ederek özellikle acılı yürekleri teskin etmek için büyük bir emek harcanması gerekmektedir.
Kişisel anlamda “Terörsüz Türkiye” çerçevesinde başlayan çözüm adımlarına, başından beri amasız fakatsız destek veriyorum. Eğer Türkiye terör belasından kurtulacaksa, toplumsal barışı sağlayacak çözüm adımları kesinlikle desteklenmelidir.
Ama bu konuda, şu ana adar atılan adımlar çerçevesinde bazı itirazlarım var. Çünkü barış ve kardeşlik adımlarının toplumun bütün kesimlerinin vicdanlarında kabul görebilmesi için sadece PKK’lılarla barışmak yetmez.
Bir kere hemen belirtelim bu yasa, Meclis’te oluşturulan çözüm komisyonunun uzun tartışmalar sonunda hazırladığı ve demokratik perspektif açısından tarihi bir nitelik taşıyan raporun çok gerisindedir.
Maalesef Meclis’te rekor oyla kabul edilen çerçeve yasada, komisyonun hazırladığı rapordaki evrensel hukuk normlarına dayalı şu öneriler dikkate alınmamıştır: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi Kararları Anayasa’mıza göre Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır… AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli; ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalıdır. Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması önerilmektedir.”
Çerçeve yasa sadece PKK’lılarla sınırlı tutulduğu için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş hakkında verdiği ‘hak ihlali’ kararı dikkate alınmamış ve Demirtaş cezaevinde unutulmuştur. Aynı şekilde Osman Kavala ile ilgili AİHM’nin “derhal serbest bırakın” kararı da görmezden gelinmiştir. Her ne kadar MHP’nin hukukçu kurmayı Feti yıldız, yasanın Demirtaş’ı da kapsadığını söylese de uygulamada gerçekleşme ihtimali hayli zayıf görünüyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek de yasanın Demirtaş’ı kapsamadığını açıkça ifade etmişti zaten…
Eğer çözüm komisyonunun hazırladığı tarihi rapor dikkate alınabilseydi, Türkiye demokratikleşme anlamında çok önemli bir eşiği aşmış olacaktı ve bugün başka bir Türkiye’yi konuşuyor olacaktık. Ama ne yazık ki bu fırsat değerlendirilemedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke savunma anlaşması herhangi bir ülkeye karşı değil” dediğinde dün Karar bunu “Anlaşma İran’a karşı değil” şeklinde manşetine taşıdı.
Oysa Erdoğan’ın sözlerinde İran yoktu.
Acaba Erdoğan bu ifadeyle İran ile birlikte İsrail’i de kastetmiş olamaz mıydı? Yani “Anlaşma İran’a karşı da yapılmadı, İsrail’e karşı da.” Cumhurbaşkanı sözü nesnesiz bırakarak her iki şekilde anlaşılmasını da istemiş olamaz mıydı?
Bölgede sıcak iki alan İran ve İsrail. İsrail Amerika ile birlikte İran’a saldırdı, yani işin saldırganlık boyutunda İsrail var. Ayrıca Türkiye hem Cumhurbaşkanı’nın hem Dışişleri Bakanı’nın ifadelerinde “saldırganlığı ve genişleme politikası” yönüyle İsrail’e tepki gösteriyor.
Ayrıca Gazze’de işlenen insanlık suçu da İsrail dosyasında yer alıyor.
Bu yönüyle üç “İslâm ülkesi”nin üstelik Mekke’de imzaladıkları bir “Savunma ittifakı”nın İsrail’e de karşı olma ihtimali akla ilk gelendir.
Ama öyle bir ittifak içinde Suud’lar yer alır mı, sorusu da hemen arkasından gelir. Türkiye de, İsrail’e yönelik bütün çıkışlarına rağmen, ABD – Trump hassasiyeti ile böyle bir anlaşmanın içine girer mi, sorusu da anlamlıdır.
Peki Mekke Anlaşması’nın İran’a karşı olma ihtimaline ne denir?
İran sıcak savaşın içinde. ABD ve İsrail, İran topraklarına, okul gibi sivil alanlar dahil, Ayetullah Hameney dahil 100’e yakın üst düzey görevlinin katledildiği saldırılar düzenledi. İran da mukabil olarak İsrail topraklarını vurdu.
İran bunun yanında bölgede ABD ile birlikte hareket eden, ABD üslerine sahip ülkelere karşı stratejik saldırılar düzenledi. Bunlar arasında Suudi Arabistan da var. Ayrıca Suud’la İran, Yemen’de de vekalet savaşında karşı karşıyalar.
Bu sebeple, Suud’un yer aldığı bir anlaşmanın “İran’a karşı” olma ihtimali akla gelecektir.
Türkiye, İran savaşında Trump’ın ifade ettiği doğru ise “Savaşa girme” denilen ve o sebeple girmeyen bir ülke. Acaba Trump’ın o talebi “Türkiye’nin İran lehinde tavır alabileceği” ihtimaline binaen midir? Belki. Ama Türkiye’nin, geçmişte nükleer müzakerelerde olduğuna benzer şekilde en azından bu defa İran lehine devreye girmesi beklenemezdi.
Pakistan, İran savaşında arabulucu idi. Onun da bu niteliği ile “İran’a karşı” diye okunacak bir ittifakta yer alması mümkün olmazdı.
Ama “İttifak”ın tam da bu gelişmelerin yaşandığı ortamda gerçekleşmesi, bu okumayı kaçınılmaz kıldı.
Kaldı ki, ittifakın hemen öncesinde Ankara’da NATO 3.0 diye nitelenen bir NATO zirvesi gerçekleşmişti.
NATO zirvesinden “Rusya tehdidi” çıkmıştı ama, Varşova Paktı (Kızıl tehlike)’nın dağılmasından sonra gerçekleşen NATO 2.0’dan beri NATO misyonunun, Ortadoğu’da enerji yollarını risk altına aldığı gerekçesine dayanan “Yeşil Tehlike”ye karşı pozisyon almak olduğu biliniyor.
NATO 3.0 zirvesi tam da Ortadoğu’nun kalbinde savaş yaşanırken gerçekleşti. Savaşta bir taraf ABD – İsrail ittifakı. Diğer tarafta, bir İslâm ülkesi olarak İran var.
Bir yaklaşım, İran’ın İslâm dünyasından soyutlanması – izole edilmesi yönünde. İran da kimi davranışlarıyla bu yaklaşımı besliyor.
Ancak, İran da İslâm İş birliği Teşkilâtı üyesi, halkı Müslüman bir ülke ve ABD – İsrail İttifakı, neresinden bakılırsa bakılsın bir İslâm ülkesini çökertme savaşı veriyor.
ABD – İsrail ittifakı, özellikle ABD’nin, bu dönemde Trump’ın kurgularıyla kimi İslâm ülkelerini tarafsız kalmaya, kimilerini de İran’a karşı kullanmaya yöneldi.
Savaş, NATO Zirvesi ile eş zamanla yürüdü.
“Bizim İttifak” da, NATO Zirvesi’nin peşinden geldi. İttifak anlaşmasının öne çıkan maddesi “Üyelerden herhangi birisine yönelik saldırının müştereken karşılanması” şeklinde.
Sorulan soru şu: İran ile Suudi Arabistan arasında karşılıklı saldırı olursa Türkiye ne yapacak?
“Caydırıcılık” deniyor anlaşmanın misyonu için. Mümkün, muhtemel, ama savaşlar kimi zaman caydırıcılık falan dinlemiyor, işte ABD – İsrail birlikteliğine karşı İran’ın direnişi…
Dün sabah 17 ilde eş zamanlı bir operasyonla yine daha önce adını duymadığımız bir suç örgütü çökertildi.
Örgüte verilen ad, Alihan Kuriş Suç Örgütü.
İktidara yardımcı medyaya bakılırsa çok da tehlikeli bir örgüt. 100 milyar lira mı ne, yurt dışına para transferleri tespit edilmiş.
Eylemleri arasında Almanya Köln'de dev genel merkez inşa etmesi sayılıyor, tüm faaliyetlerini oraya taşıyacağı değerlendirilince harekete geçilmiş.
49 kişi için gözaltı kararıyla düğmeye basıldı. Kara para, kamuyu dolandırma, açıklanamayan para trafiği ve yolsuzluk iddialarından soruşturuluyorlar. Mal varlıklarına el kondu, şirketlerine kayyum atandı.
Yalnız, iktidar kaynaklı bütün haber ve bilgilendirmelerde bunun bir dini cemaati hedef almadığı belirtiliyor. Ve o cemaatin yurtlarıyla, Kur'an Kursu hizmetleriyle, dini faaliyetleriyle alâkası olmadığı vurgulanıyor.
Süleymancılar'a yabancıysanız böyle bir uyarıya niye gerek duyulduğunu anlayamayabilirsiniz.
Çünkü Alihan Kuriş, Süleymancılar cemaatinin lideri. Ama yanlış bir şey düşünmeyelim isteniyor. Operasyon cemaate değil, Kuriş'in ekonomik yapılanmasına yönelikmiş.
Nisan 2024'te Alihan Kuriş ismi yine gündemdeydi.
Kuriş için o tarihte henüz suç örgütü lideri denmiyordu, "CHP tarikatı" lideri olarak anılıyordu.
Silifke Başsavcısı'nın cemaat lideri Kuriş'le yürürken bir fotoğrafı çıkmış, HSK da Başsavcı'ya soruşturma başlatmıştı.
Başsavcı bir tarikat liderine elleri ve başı önde nasıl bağlılık pozu verir, diyeydi.
Kuriş'in sabıka dosyası açılmıştı, tüm siyasi günahları bir bir dökülüyordu ortaya.
Süleymancılar'ın lideri, seçimlerde AK Parti'ye meydan okumuştu; CHP ile İYİ Parti'yi destekleyeceklerini söylemişti.
Hatta Kuriş seçimden sonra da konuşmuş, yurtlarını kapatan AK Parti'li belediyelere derslerini verdiklerinden bahsetmişti.
Hepsi tek tek hatırlatılıyordu.
Aydınlık Gazetesi, direkt "CHP tarikatı" ilan etmişti. "AKP'yi hedef yaptı" başlığıyla verip veriştiriyordu.
Kuriş ve cemaati, sandıkta muhalefeti desteklemek gibi siyasi günahları sebebiyle topun ağzına konmuştu, yeni FETÖ olmakla suçlanıyorlardı.
Kuriş'le cemaat içi liderlik kavgasına tutuşan kuzeni, eski AK Parti milletvekili Fatih Süleyman Denizolgun da FETÖ suçlamalarını körüklüyor, devleti müdahaleye çağırıyordu.
Sağlık Bakanlığında bir daireye başkan atanınca filanca tarikatın şeyhine koşup bağlılık bildiren, emirlerini bekleyen memur videoları görmemiştik, görmüyoruz sanki.
Evet, o fotoğraf yanlıştı.
Fakat Metin Külünk gibi AK Parti fedâileri, Başsavcı'ya ve cemaatine başka sebeple soruşturma istiyordu.
Süleymancılar'ı yeni FETÖ olmakla suçlamaları, FETÖ'lerle mücadele hassasiyetinden değildi.
Tarikat ve cemaatlerin bürokraside kadrolaşmalarından, devlette paralel yapılanmalarından rahatsız olsalardı Süleymancılar'a gelene dek neler vardı, neler.
Onların gözünde Kuriş ve cemaatinin suçu; AK Parti'ye destek vermemek, karşı çıkmaktı.
Yeni Şafak, "Kuriş'le fotoğrafı çıkan Başsavcı Eskiler'e HSK soruşturma açtı" diye dümdüz duyurmuştu meselâ.
Aynı gazete, iktidarı desteklemiş cemaatlerin liderleriyle bağlılık fotoğrafı çıkan her devlet memuruna soruşturma açılmasını onaylar mıydı? Yoksa dine düşmanlık ve Müslümanlara saldırı diye feryadı basıp ortalığı ayağa mı kaldırırdı?
"CHP tarikatı" tanımlamasından belliydi zaten, mesele Başsavcı'nın bir tarikattan olması değildi, hangi partiden olduğuydu.
Ayrıca bir muhalefet tarikatı, AK Parti iktidardayken devlette nasıl kadrolaşacak, nasıl paralel yapılanacak, mümkün müydü?
Yani Başsavcı'nın sadece o tarikat lideriyle fotoğrafını yanlış görmek ayrı bir yanlıştı. Tepkileri bu açıdan eleştirmiştim.
Bakın, şimdi "CHP tarikatına operasyon" diyen çıkıyor mu? Süleymancılar'ın siyasi günahlarını sayıp döküyorlar mı?
Kuriş ve cemaatinin muhalif tavrına eskisi gibi dikkat çekilmiyor. Operasyon onunla ilişkilendirilmesin diye mi?
Demek "CHP tarikatı" diye hedefe koyanlar haksız, ben haklıymışım.
Yeni Parti lideri Özgür Özel, TBMM’de yaptığı konuşmada kendisinin ve kurmaylarının Çerçeve Yasa’ya “evet” oyu vereceğini açıklamasına rağmen, 35 milletvekilinin “evet”, 54 milletvekillinin ise “hayır” oyu kullanması Özel’in liderlik otoritesini sarsmış mı oldu? Ve bu durumda da Özel, henüz kırkı çıkmamış partisinde daha şimdiden azınlığa mı düşmüş oldu?
İktidar ve “mutlak butlan CHP’si” kanadına göre, Yeni Partinin 54 milletvekillinin Özgür Özel’in açıkladığı tutumun aksine ‘hayır’ oyu vermesi, Özel’in partisinin üzerindeki siyasi ağırlığının sınırlı olduğunun, partisinin ancak üçte birine hâkim olduğunu gösteriyormuş!
İktidar kanadı sonuçta; çıkıp aksini söyleyecek, “Ne güzel, parti içi demokrasi işliyor, milletvekilleri AK Partili milletvekilleri gibi liderleri ne derse sorgusuz sualsiz yerine getirmiyorlar, kişiliklerini yok saydırmıyorlar, liderlerinin talimatıyla değil, kendi iradeleriyle karar veriyorlar” övgüsünde bulunacak değil ya. Elbette ki tabloyu Özgür Özel’in partiye hâkim olmaması üzerinden değerlendirecekler.
Bu konuda dün Akif Beki “İktidar Yeni Parti’den istediğini aldı mı?” başlıklı muhteşem bir yazı kaleme aldı, okumadıysanız dönüp okumanızı tavsiye ederim.
Yeni Parti’nin Çerçeve Yasa’da yaşadığı durumu AK Parti de iktidarının ilk yılında, 1 Mart Tezkere’sinde yaşadı.
“Bu sonuç Özgür Özel’in partinin üçte birine hakim olduğunu gösterdi” diye yazan Abdülkadir Selvi, Özgür Özel’in milletvekillerini ‘evet’ oyu kullanmaları için zorlamadığını, ikna görüşmeleri yapmadığını, oysa 1 Mart Tezkeresi’nde Tayyip Erdoğan’ın “bir hafta boyunca partisinin milletvekilleriyle ‘evet’ demeleri için ikna görüşmeleri” yaptığını, partisinin milletvekillerinin ‘direncini kırmak’ için “Arkadaşlar bölgemizde meydana gelen bir olay var, duygusal davranmayın. Tribünde olmamalıyız. Tribünde seyirci kalırsak maçın sonucuna katlanırız. Sonucu etkileyemeyiz ama sahada olursak operasyon sonrası bölgenin yeniden yapılandırılması masasına oturabiliriz” dediğini ama buna rağmen AK Partili milletvekillerinin tamamına söz geçiremediğini biliyor elbette. (Erdoğan tribünde, Milliyet Gazetesi, 2 Mart 2003)
Bugün iktidar medyası Özgür Özel ve Yeni Parti arasında nasıl fitne sokmak için haberler yapıyorsa dönemin muhalif medyası da 2003 yılında AK Parti’ye aynısını yapıyordu. Milliyet Gazetesi mesela “Erdoğan tribünde: ‘AK Parti lideri, oylama öncesinde milletvekillerini ‘tribünde kalmayalım, sahaya inelim’ diye ikna etmeye çalıştı, ama AK Partililer Erdoğan’ı tribüne çıkardı” manşetiyle çıkmış.
Yeni Şafak gazetesi ise 2 Mart 2003 günü “Meclis ‘barış’ dedi” manşetiyle çıkmış, sürmanşetine ise Bülent Arınç’ın “Dünya bizi anlamalı” sözlerini taşımış, gazetenin bütün köşe yazarları tezkereye ret çıkmasını büyük bir memnuniyetle karşılamış, ret oyu veren AK Partilileri dışlamamışlar, bilakis övmüşler, ortaya çıkan tablonun millet vicdanının yansıması olduğunu yazmışlar.
Yeni Şafak gazetesi 3 Mart tarihinde ise Abdullah Gül’ün tam boy fotoğrafıyla “Demokrasi kazandı: TBMM’nin, tezkere oylamasında verdiği ‘ret’ kararı AK Parti’nin ve Türkiye’nin ‘demokrasi notu’nu yükseltti” manşetiyle çıkmış. Manşetin yan haberinde Erdoğan’ın “Hükümetin karar sonrasında güvenoyu krizine girdiği iddiaları gülünç, biz parti içi demokrasi ilkesini işleterek Türk siyaset hayatında yepyeni bir sayfa açtık. Milletvekillerimizin iradesini beğenmeme lüksümüz yok” açıklamasına yer vermiş.
Erdoğan tezkerenin geçmesi için milletvekillerini ikna etmeye çalışırken mesela Yeni Şafak gazetesi, bütün ağır yazarları, gazetenin Ankara temsilcisi Meclis Başkanı olan Bülent Arınç’ı ziyaret etmişler ve Arınç’ın “Meşru olmayan tezkere geçmez” açıklamasını manşet yapmış. (22 Şubat 2003)
Hay Allah, Allah, Allah değil mi?
AK Partili milletvekillerinin liderlerinin bütün ısrarına rağmen “hayır” oyu vermeleri, belli ki ne liderlik otoritesini sarsmış ne de partiye hâkimiyet tartışması doğurmuş!
Türkiye önemli ve tarihî bir adım attı, buna şüphe yok. Ülkeyi 40-50 yıldır boğan silahlı bir çatışmanın sona ermesi, silahların bırakılması, bu durumu üreten sorunun siyasete havale edilmesi hiç hafife alınmayacak bir gelişmedir.
Adını hemen koyalım: Bu bir sulh anlaşmasıdır.
Bir “demokrasi projesi”yle, “Kürt sorununa dair nihai çözüm hamlesi”yle doğrudan ilişkisi yoktur.
Kürt sorununda demokrasi sorunu üreten taleplerin tatmin edilmesi, Türk-Kürt bütünlüğüne dayanan yeni bir toplumsal sözleşmenin yapılması, bunun kurumsal sisteme yansıması ve toplum tarafından sindirilmesiyle mümkündür.
Bu noktada değiliz.
Ne birkaç gün için Meclisten geçen yasa ne 2024’te başlayan son çatışma çözümü hamlesi doğrudan bunu tarif eder.
Peki nedir olan?
Gerçek bir çözüme, demokratik bir duruma doğru açılması gereken onlarca kapı arasında açılan sadece bir kapıdır söz konusu olan. Şiddet ve siyaset arasındaki bir düzenleme durağıdır, aşamasıdır. Süreceğini umduğumuz bir sürecin başlangıç noktasıdır.
Bu aşamada yapılan demokrasi tartışmaları pek anlamlı sayılmaz…
2008’i hatırlayanlar olacaktır. O yıl MHP üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kaldırılması için bir hamle yapmıştı. Amaç kimsenin yükseköğretim hakkından mahrum bırakılamamasını sağlamaktı. MHP ve AK Parti anlaştı, Anayasa’nın 10. ve 42. maddeleri değiştirildi. Bu girişime kuvvetli itirazlar gelmişti. Sadece bir kimliğe yönelik olduğu, bu anlamda demokratikleşmeyi ifade etmediği için karşı çıkılmıştı. Ama o gün mesele doğrudan demokrasi değildi. Bir haksızlık kapısını kapamaktı; hamle dolaylı olarak demokratikti. Nitekim haksızlık üreten o kapı kapandı, bir normelleşme sürecinin ilk adımı atılmış oldu. Laiklik ve başörtüsü ilişkisine endeksli kavga zaman içinde önemli ölçüde buharlaştı. Bunun bugün demokratik bir durumla ilişkisi olmadığı iddia edilebilir mi?
Gündemdeki yasaya dönelim.
Yasayla ilgili bugün tartışılması gereken kritik mesele bunun gereklerinin ne zaman ve nasıl yerine getirileceğidir.
Silahların bırakıldığının teyit mekanizması nasıl işleyecektir, ne kadar bir süreye yayılacaktır?
Yasadan istifade edecek kişilerin kimler olacağına dair karar yargı tarafından hangi çerçevede verilecektir?
Demirtaş, örneğin, bu yasadan istifade edebilecek midir?
Terör örgütü ortadan kalktığına göre, onun bağlantısı olduğu iddia edilen yerine kayyum atanan belediye başkanları göreve iade edilecek midir?
Yasadan istifade etmeyi mümkün kılacak diğer yasalardaki yapılması gereken değişiklikler nasıl ve ne zaman yapılacaktır?
Uygulama, niyet ve zaman…
Mesele burada yatıyor.
Başka bir ifadeyle çıkan yasanın bir sürecin başlangıç noktası olması için önce hükümlerinin adil biçimde uygulanması gerekir.
Yoksa yasa tek başına anlam taşımaz…
Demokrasi tartışması siyaset yapma imkânlarının açılmasıyla anlam taşıyacaktır. Silah bırakma ve entegrasyon fasıl bittikten sonra siyaset faslı açılması gereğiyle başlayacaktır.
Birkaç gün önce yazdım: iki anlamda siyaset…
Bir. Kürtlerin, onlar adına siyasi bir muhatabın, Kürt taleplerini demokratik zeminde dile getirecek ve mücadelesini verecek siyasi imkânlara ve özgürlüğe kavuşmaları anlamında siyaset…
İki. Devletin ve siyasi sistemin, haklar ve özgürlükler bakımından Kürt taleplerinin karşılanmasını ve bunların bütünlüğü pekiştirici bir dille yapılmasını temel mesele kabul etmesi anlamında siyaset…
Demokratik bir zihnin beklentisi, demokrasinin gerekleri bunlardır.
Öcalan, 2013 Nevruzunda Diyarbakır meydanında seslendirilen açıklamasında silâhlı mücadele döneminin bittiğini ilân etmişti.
Öcalan 1999’da yakalandığında da Nairobi’den getirilirken “Türkiye’ye hizmete hazır olduğu”nu söylemişti.
Öcalan içerde durdu, örgüt, 2013’ten sonra 13 yıl daha sekerat halinde faaliyetine devam etti. Geldik 2026’ya. Öcalan bir kere daha, üstelik sürpriz bir şekilde Bahçeli’nin çağrısı ile devreye girdi ve örgütün tasfiyesine karar verildi.
Tasfiye demek, dağdaki militanların boşa çıkması demekti. Dağda isyan halindeydiler, pek çok cinayet işlemişlerdi. Suç dosyaları vardı.
Meclis’ten son çıkan karar, Dağdakilerin ovaya inebilmesinin yolunu açıyor. Kısmi bir af ile. Devlet, bundan sonra teröre bulaşmamak kaydıyla eski suçları kısmen görmezden gelmeyi tercih ediyor.
Yasa Meclis’ten kahir ekseriyetle çıktı. 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser. Ak Parti ve MHP’si ile iktidar bloku tam kadro “Evet” oyu verdi. DEM de beklendiği gibi iktidar paralelinde oy kullandı. Butlan CHP’sinden 2 “ret”, 29 “Evet” oyu çıktı. İyi Parti tam kadro kırmızı oy kullandı.
Oylamada en ilginç tabloyu Yeni Parti sergiledi. Özgür Özel dahil yönetim kademesinin olumlu oy vereceğini açıkladığı teklife, Yeni Parti’den 54 ret, 34 kabul çıktı. Bu durumda 87 ret oyunun 54’ü Yeni Parti’den gelmiş oldu.
Yeni Parti’deki tablo analiz edilmeye değer bir nitelik taşıyor. Bir yandan “YENİ”, bir yandan etrafında belirgin bir toplumsal heyecan birikiyor, bir yandan da Meclis’teki ilk oylama sınavında “içerde insicam sorunu” diye okunabilecek bir görüntü ortaya çıkıyor. Ne anlama geliyor bu?
Doğru, bir yerden bakıldığında liderlikle grubun farklılaşması gibi okunabilir. “YENİ” bir partide bu, ciddi sıkıntı anlamına gelir.
Ama liderliğin grubu serbest bırakması gibi bir durum da var. Özgür Özel, yasanın kamuoyunda tartışıldığı günlerde şehit aileleri ve eylem halinde bulunan er gazilerle buluştu. Sanki kendi zihninde de terörün tasfiyesi için kısmi affı içeren bazı adımlar atılırken, 10 yılların içinde terörle mücadelede yapılan fedakârlıkların görmezden gelinmesi gibi izlenimin oluştuğunu gördü.
Evet, bu illet sona ermeliydi. Ülkenin kan kaybı durmalıydı. Şu veya bu şekilde dağa çıkarılan ülke çocuklarının kazanılmasının yolu açılmalıydı. Terör sorunu, ülkenin demokrasi standardını düşüren bir mahiyet de taşımaktaydı. “Kürt siyaseti” ambargolu bir yürüyüş içindeydi.
En son DEM, adına “terörün tasfiyesi” demeyi içine sindiremese bile, hem “Dağdan iniş ve kısmi af” çerçevesini önemsediği hem de işin içinde “Önder Öcalan”ın bulunması sebebiyle sürecin asli sahibi gibi davranıyordu.
Özgür Özel, YENİ Parti başkanı olarak da, 2024’te yerel seçimlerde yer yer ittifak içinde yürüdüğü DEM’in hassasiyetlerini göz ardı edemeyeceğini düşünmüş olabilir.
O yüzden liderlik olarak destek verileceğini açıklayıp, DEM ile dirsek temasını kaybetmeme hassasiyeti ile hareket ederken, “gruptaki milletvekillerinin illerindeki hassasiyet çerçevesinde” hareket edebilmelerine imkân verdi.
YENİ Parti’deki oylama sonucunu genel Türkiye kamuoyunun nabzı gibi okumak doğru olmaz mı diye düşünüyorum.
İktidar partilerindeki milletvekilleri de serbest bırakılsa farkı sonuç çıkar mıydı, diye düşünüyorum.
Şöyle bakalım:
-Meclis’ten “kahir ekseriyet – ezici çoğunluk”la geçen yasanın toplumda uyandırdığı heyecan Meclis’teki oylama ile paralel nitelikte mi? Gazapizm’in seslendirdiği şarkıdaki gibi “Dağ”dakiler ve onlarla iltisaklı kesim dışında halkın kahir ekseriyetinde “Bu işin heyecanı meyecanı yok.”
Kaldı ki kahir ekseriyetle çıkan yasanın üslûbuna da bakıldığında yoğurdu üfleyerek yemek gibi bir tavrın benimsendiği, adeta Milli Güvenlik Kurulu gözetiminde kat kat denetimin öngörüldüğü bir vakıa. DEM zorlanarak razı oldu yasaya. Ama buradan bir kapı açılabilir gibi baktı muhtemelen olan bitene.
Muhalif kamuoyunun “devlet projesi” mi, yoksa ülkenin en önemli probleminin siyasi bir pazarlığa alet edilmesi mi olduğuna tam karar veremediği Çözüm Süreci, paradoksal biçimde, muhalefet partilerinin çok büyük desteğiyle yola devam ediyor.
Muhalefet blokunda İyi Parti dışında bütün partiler Çerçeve Yasa’nın oylandığı meclis oturumunda iktidar blokuyla paralel şekilde hareket etti. Anayasayı referandumsuz değiştirebilecek sayı 400, “Çerçeve Yasa” oylamasında kabul oyu veren milletvekili sayısı 467.
Böylesine muazzam bir desteği arkasına alan söz konusu projenin toplum çoğunluğunun içine sinecek bir sonuca ulaştırılamaması durumunda iktidarın sığınacağı bir bahane kalmadı. (Teorik olarak tabii. Pratikte mevcut iktidarın her türlü olumsuzluk için sorumlu göstereceği, adına fatura keseceği birilerini kolayca bulduğunu biliyoruz.)
Çok sayıda ‘rağmen’lere rağmen iktidar cephesinin temin ettiği bir destek üstelik bu… Mesela teklif metninin Meclis Başkanlığına verilinceye kadar iktidar mensupları dahil milletvekillerinden gizlenmesine rağmen 468 vekil buna evet oyu verdi.
Ana muhalefet partisi “cumhurbaşkanı adayı” olarak ilan ettiği İmamoğlu başta olmak üzere kendi belediye başkanları hapishanede gün saymakta olmalarına rağmen içeriğinden bile son anda haberdar olduğu bir metne derhal desteğini açıkladı.
Yeni Parti yönetimi kendi seçmen tabanındaki hassasiyete rağmen söz konusu oylamada “Yıllardır tutarlılıkla savunduğumuz Kürt sorununun çözümüne ‘hayır’ diyerek bir tutarsızlık içine girmiş olmayalım” diyerek bir tavır belirledi. Hatta kimi Yeni Parti milletvekilleri, sürecin DEM Parti desteğiyle Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesi için kullanıldığı görüşünü her fırsatta dile getirmelerine rağmen evet oyu kullandılar.
DEM Parti zaten süreçte üstlendiği rol ve tabanının beklentileri itibarıyla, eski genel başkanları Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden çıkarılması veya kayyuma devredilen belediyelerinin iadesi konusunda bir garanti verilmemesine rağmen hiçbir şeye itiraz etmedi.
(Benzer şekilde, 2023’te milletvekili seçildiği halde cezaevinden çıkarılmayan ve milletvekilliği düşürülen Can Atalay‘ın partisi sosyalist TİP’in de DEM’den ayrı bir duruş göstermesi mümkün bir ihtimal olmadığından onlar için herhangi bir “rağmen” söz konusu değil.)
Yeni Yol grubu içinde özellikle Saadet Partisi de kendi tabanındaki baskın eğilime ve taleplere rağmen kabul oyu verdi. Yeniden Refah Partisi ise daha önce hayır diyeceğini açıklamasına rağmen son anda tavır değiştirip çekimser kaldı.
Bütün bu “rağmen”lerin sebebi aşağı yukarı her parti için aynı. Meselenin özüne ilişkin çekinceler veya farklı vizyonlar değil, birtakım siyasi kaygılar…
Bu siyasi kaygıların bir ucunda “terör örgütünün silah bırakmasına karşı çıkıyormuş gibi görünme veya gösterilme” kaygısı var, öbür ucunda ise “Kürt seçmeni küstürme” kaygısı. Çünkü iktidar partilerinin ve DEM’in o kitleye taahhüdü aynı zamanda “Kürt sorununun çözümünü” de içeriyor ve bu paket içinde yer alacağı düşünülen bazı yeni düzenlemelerin Kürt vatandaşlarımız için “kazanım” teşkil edeceği umuluyor.
Önceki gün mecliste çok büyük bir evet oyu alarak yürürlüğe giren Çerçeve Yasa, silahlarını bırakacak olan PKK’lıların affedilmesini öngörüyor. Bunun dışında bir şey yok. Kürtler için bir “kazanım” da söz konusu değil. Buna rağmen yasa ancak bir yıl içinde hazırlanabildi ve hiç tartışılmadan geçsin diye içeriği milletvekillerine bile açıklanmadı.
Sürecin bundan sonraki aşamalarında gündeme gelecek olan yasal -veya anayasal- düzenlemeler konusunda çok daha titizlik gösterilecektir herhalde. Fakat yine de şimdikinden çok daha zor olacak sonraki aşamalar. Sonraki aşamalarda muhalefetin iktidara destek verme imkanı azalacak. Daha da önemlisi, sonraki aşamalarda iktidarın samimiyeti daha fazla sorgulanacak.
Türkiye temel meselelerini bihakkın çözebilen bir ülke olamadı. Hele bu meseleler siyasi, ideolojik veya etnik unsurlar içeriyorsa… Yılların, on yılların zihinlerde büyüttüğü bagajlar, tarafların birbirine karşı bilenmesi ve iktidarların da risk almak yerine meseleleri geçiştirmesi, ülkenin sırtına taşınması zor yükler bindirdikçe bindirdi.
Elbette hiçbir problem çözülemedi değil. Mesela başörtüsü yasağı AK Parti iktidarlarında önce gevşedi sonra bir mesele olmaktan çıkarıldı. Yani, devletin vatandaşına bir giyim tarzını norm olarak dayatması ve buna boyun eğmeyenin eğitim, istihdam ve sosyal görünürlük hakkını kısıtlaması gibi bu çağda düşünülmesi akıl almaz bir uygulama ortadan kalktı. Ancak, bunun yerine laik hayat tarzına yönelik negatif ayrımcılık ikame edildi. Bir mesele çözüldü ama o meselenin ana başlığı olan bütün inançlara, bütün hayat tarzlarına ve kıyafet tercihlerine yönelik eşitlik prensibi sağlanamadı.
Birini düzeltirken diğerini bozmak, herkese aynı anda huzur vermemek en güçlü geleneğimiz, ne yazık ki.
Bugün yeni ve çok önemli bir meseleyi çözmek istikametinde büyük mesafe kat etmiş durumdayız: Kürt meselesi…
Meclis çözüm sürecinin en önemli aşaması olan kanunu onayladı. Yakında PKK’nın tümüyle silah bırakması ve dağdaki PKK’lıların ülkeye gelerek infaz indirimi ve erteleme imkanlarından istifade ederek hayata karışma aşaması başlayacak. Bu kesinlikle çok önemli bir eşiktir ve Türkiye’nin hayrınadır. Eğer süreç planlandığı gibi ilerlerse herkes için bundan daha acısız, daha kabul edilebilir ve daha kolay bir çözüm modeli düşünülemezdi. Böylesine derin, kanlı ve acılı bir tarihin ardından hem iktidar hem de muhalefetin büyük kısmı ve bilhassa DEM’in iştirakiyle kabul edilen çözüm çerçevesi yılların tecrübesine yakışır kapsayıcılıktadır.
Çatışma çözümleri hiç kolay olmaz ve Türkiye üçüncü denemede de olsa bunu başardı.
Çözüm sürecini başlatan MHP lideri Bahçeli’yle birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisi ağır baskılar altındayken soğukkanlılığını kaybetmeden ülke menfaatini düşünen Yeni Parti lideri Özel ile haksız yere hapse atılmasına rağmen yine aynı hassasiyeti gösteren Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu bu tarihi süreçte doğru yerde durdu. Aynı şekilde Davutoğlu, Babacan ve Arıkan da çözümün parçası olmaktan imtina etmeyerek sorumlu liderlik gösterdiler, süreci kesinlikle kolaylaştırdılar.
Umarız çözüm süreci aksamadan devam eder ve Türkiye büyük bir beladan, büyük bir problemden ve vatandaşları arasında ayrımcılık yapan bir ülke olmaktan kurtulur.
Tam bu nokta, bir meseleyi çözerken yerine daha büyük bir mesele koymak geleneğine itirazı hak ediyor. Türkiye, Kürt meselesini elbirliğiyle çözerken o elbirliğinin en büyük parçası olan muhalefetin ağır baskı altında olması kabul edilemez. Demokratik muhalefet yasak, baskı ve hapis cenderesine mahkum haldeyken gerçek barış ortamından söz edilemez. Bir kesim nefes almaya başlarken çok daha geniş kesimlerin oksijeni kesilemez.
Kürt meselesinde geldiğimiz umut verici halin devamı da zaten herkesin birlikte aynı özgür havayı soluması ve herkesin birden aynı seviyede demokratik haklara sahip olması ve mutlaka adil siyasi yarışa tabi olmasıyla mümkündür. Aksi takdirde süreç sadece bu yüzden bile tıkanabilir. Zira, herkese demokrasi yoksa aslında kimseye de yok demektir.
Türklerin ve Kürtlerin kardeşliğini güçlendirmenin yolu sadece kanundan değil, bütün ülkenin kendisini huzur içinde hissedeceği bir zemini tesis etmekten geçiyor. Sürecin önündeki tek risk de artık muhalefetten esirgenen demokrasidir. Başta İmamoğlu ve Demirtaş olmak üzere bütün siyasi tutuklular ile düşünce suçluları serbest kalmalıdır. Türkiye bir barışa ulaşırken yerine başka bir kavga koymadan yürümeyi başarabilmelidir.
Birkaç gündür heyecan verici haberler okuyoruz. İktidar, AB’yle vize krizini çözmek için harekete geçmiş.
Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı, vize serbestisi diyalogunda AB’den yapıcı karşı adım bekliyor.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz duyurdu, AB’yle vize serbestisi anlaşmasındaki tıkanıklığı aşmak için yeni bir hazırlık başlatmışlar.
Adalet, İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları birlikte çalışıyormuş. AB’nin kalan 6 şartını yerine getirecekmişiz.
Yılmaz diyor ki; Türkiye üzerine düşeni yapacak ama AB de siyasi irade göstermeli, yapıcı adımlarla karşılık vermeli, yoksa sonuç almayı başaramayız.
Ya AB’nin kalan 6 kriterini tam karşılamaya o kadar niyetli değiliz, karşılamış gibi yapıp bununla yetinmelerini, ödevi tamamlanmış kabul etmelerini istiyoruz...
Ya da gereğini tam yapsak bile bizi geriye eli boş çevirebileceklerinden endişemiz var.
Boşa değil bu güvensizlik. Daha bir ay önce, 10 Haziran’da yazdıklarım nedenini anlatıyor.
Avrupa Parlamentosu, son Türkiye Raporu’nu büyük çoğunluğun onayıyla kabul etmişti.
Hukuk ve demokrasi notumuz daha da kırılmış, kötüleşmelerden sorumlu tutulan yetkililerimize ilk kez yaptırım istenmişti. Ankara hâliyle tepkiliydi.
İktidar; kendilerine haksızlık edildiğinden, önyargıyla bakıldığından, iç işlerimize ve bağımsız yargımıza karışılamayacağından söz ediyordu.
Çekilen resti hatırladınız değil mi?
AB üyeliğine başvurduğumuzda kriterlerine uyup uymadığımızı denetleme hakkını onlara biz vermemiştik sanki.
Ayrıca demokrasi ve hukuk, ülkelerin iç işleri olarak görülemezdi. AK Parti, başka ülkelere gelince hâlâ iç işleri saymıyor.
Hepsi bir yana, iktidarın AB’ye vermediği şu vize tavizlerinin izahı nedir diye sormuştum.
İktidara zor gelen, yapmamak için direndiği, bin dereden su getirdiği, uğruna herkese yeşil pasaport dağıtmaya bile razı olduğu, yeter ki olmasın diye çırpındığı tavizlere bir daha bakalım.
AP Türkiye Raportörü Amor’a göre; AB’ye vizesiz seyahat Ankara’nın elindeydi. Dilerse kalan 6 kriteri karşılayarak hemen çözebilirdi. AB, bütün pasaportlarımıza serbest dolaşım tanımaya hazırdı.
Ama yetkililer bunun yerine, o meslek grubuna da buna da yeşil ve gri pasaport dağıtarak sorunu çözmeyi tercih ediyordu.
Ne uğruna?
AB’ye hangi ağır tavizleri vermemek için, bunca zaman arkadan dolanıp gerekirse yeşille gri pasaportu herkese verme pahasına direndiğimizi sormayın.
İktidar o kısmını anlatmamayı tercih ediyor.
2016’da, Davutoğlu’nun Başbakanlığında AB’yle vize serbestisi anlaşması yapılmıştı.
Vizesiz seyahat o yıl başlayacaktı.
Bunun için karşılamamız gereken 72 kriterden geriye sadece 6’sı kalmıştı.
İşte 10 yıldır bekletilen o 6 kriteri sıralıyorum size.
Terör suçu tanımının yasa değişikliğiyle netleştirilmesi, bir.
AB polis örgütü Europol ile operasyonel işbirliği anlaşması, iki.
Avrupa Konseyinin yolsuzlukla mücadele önerilerinin uygulanması, üç.
Suçla mücadele alanında tüm AB üyeleriyle iş birliğine gidilmesi, dört.
Düzensiz göçmenlerle ilgili Geri Kabul Anlaşması’nın tam uygulanması, beş.
Kişisel verileri koruma yasasının Avrupa standartlarına getirilip ilgili kurula bağımsızlık tanınması, etti size altı.
AB’nin beklentisi bunlardı, 6 kriter karşılanırsa vize serbestisini hemen devreye sokmak istiyorlardı.
Gören de çok ağır tavizler koparmaya çalıştıklarını sanacak, demiştim.
Vize serbestisi şartlarını sağlamak yerine arkadan dolanmanın da sonuna geldik demek.
Yolsuzlukla gerçek mücadelede, hak hukukta eksikliklerimizi gidermeye çağırıyorlardı. AB’nin uyarı ve tavsiyelerine iktidar artık rest çekmeyip kulak mı verecek?
E demezler mi, madem eninde sonunda yapacaktınız ne beklediniz? Onca vize çilesini niye çektirdiniz? Hem bunları hak olduğu için vatandaşlarınıza değil de vize için AB’ye taviz olarak mı veriyorsunuz ki direndiniz?
Türkiye’nin bir muhalefet sorunu olduğunu söylemek adettir. Ben de birçok defa söylemişimdir.
Ben bunu söylerken, muhalefetin iktidarı yeterince eleştirememesinden sıkı takip edememesinden, iç politikada, dış politikada, ekonomide, kültürde, güvenlikte alternatif politikalar geliştirememesinden bahsediyordum.
İyi bir muhalefet partisi vatandaşın menfaatinedir.
İktidarın ensesinden uzaklaşmaz. İktidarı takip eder. İktidar bu sayede daha dikkatli bir icraat yapmak zorunda kalır.
Vatandaş da eğer iktidardan sıtkı sıyrılırsa oyunu böyle bir muhalefet partisine verir ve iktidarı değiştirebilir.
Eskiden öyleydi. Vatandaş iktidardan bıkınca muhalefet partilerini iktidara getirebiliyordu.
Ama nerede o eski muhalefetler? Süleyman Demirel’in, Bülent Ecevit’in, Necmettin Erbakan’ın muhalefetleri?
Hafazanallah!
Kim iktidarsa anasını ağlatıyorlardı.
AK Parti iktidarı sırasında CHP muhalefette başarılı olamamıştı.
Milletin sorunlarını doğru tespit edememiş, bu sorunlara doğru çözümler önerememişti.
Bu yüzden oyları yüzde 20-25 civarında seyretmişti.
AK Parti de zaman zaman bir çeşit muhalefet sorunundan bahsediyordu. Meğer AK Partinin muhalefet sorunu dediği başka bir şeymiş.
Sonra CHP milletin sorunlarını tespit edememekle ilgili eksiğini kısmen tamamladı.
Toplumdan eskisine göre daha olumlu karşılıklar almaya başladı.
Yerel seçimlerde Türkiye’nin birinci partisi olmayı başardı.
Fakat CHP iktidara alternatif olabilecek seviyeye gelince, yani bir muhalefet partisi gibi muhalefet etmeye başlayınca AK Parti ‘muhalefet sorunu’ söyleminde bir değişiklik yaptı. Ana muhalefet partisinin yani CHP’nin ‘milli güvenlik sorunu’ olduğunu söylemeye başladı.
Bir partinin iktidara gelmek için çalışması milli güvenlik sorunu olabilir mi?
Partilerin birinci vazifeleri iktidara gelmek için mücadele etmektir.
İktidara gelmek için geliştirdiği politikalar suç olabilir mi?
Normal şartlarda olmaması lazım. Fakat şartlar normal değil.
İktidar CHP ile bir milli güvenlik sorunuyla uğraşır gibi uğraşmanın yöntemini de geliştirdi.
Daha önceleri HDP’ye veya DEM’e uyguladığı şeytanlaştırma politikasını CHP’ye uygulamaya başladı.
CHP’li belediyeleri yeni nesil yöntemlerle hallaç pamuğu gibi attı.
4,5 G’ye geçmek gibi bir şeydi bu.
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ilan ettiği İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu hapse attı. İmamoğlu’nun 2430 yıl hapsi isteniyordu. Biraz fazla oldu bile demediler.
İmamoğlu hapse atılmasa muhtemel bir cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilir miydi?
Bu soruyu ‘kazanamazdı’ diye cevaplandıran bir AK Partiliyle şu ana kadar karşılaşmadım.
Bununla da kalmadı.
CHP’nin kurultayını iptal etti.
CHP’yi birinci parti yapan Özgür Özel’i genel başkanlık koltuğundan indirdi, yerine daha sevimli ve sakıncasız bulduğu eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu oturttu.
Kemal Bey de bu operasyonun yapılmasında bir mahzur görmedi. Koltuğa güzelce oturdu.
“Hayır hayır, bunları iktidar yapmadı. Bunlar kendi kendine oldu” diyenler var tabii.
Eğer varsa inanarak söyleyenlere sözüm yok. Böyle bir şeye inanan mazurdur.
Butlan günlerinden itibaren AK Parti çevrelerinde bir muhalefet sevgisi baş gösterdi.
Trol tayfası bile mesaisinin bir kısmını Kemal Bey ve etrafındakilerin hizmetine tahsis ediyordu.
Bazı TV kanallarında yeni ve sevgili CHP’yi muhafaza ve müdafaa için özel programlar, özel seanslar düzenleniyordu.
Önceleri yerden yere vurdukları Kemal Kılıçdaroğlu artık gözlerine sevimli görünüyordu.
(Bu sevgi küçük bir meyve de verdi. Etimesgut’ta CHP’li ve AK Partili meclis üyeleri el ele verip Yeni Parti’yi ekarte ettiler. Başkan vekilini Kemal Bey’in CHP’sinden seçtiler.)
AK Parti zaman zaman yerli ve milli muhalefet ihtiyacından dem vuruyordu.
Bunu yaptı.
Kendi elleriyle seveceği, bağrına basacağı bir muhalefet imal etti.
Güle güle kullanır artık.
From the publisher's feed