KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Mekke İttifakı bize ne anlatıyor olabilir? Fehmi Koru

    Tarih yine tekerrür ediyor…

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Pakistan başbakanı Şahbaz Şerif, Cuma günü, Suudi Arabistan’ın Mekke kentinde, Veliaht Prens ve fiili yönetici Muhammed bin Selman ile birlikte bir savunma antlaşmasını imzaladılar.

    ‘Mekke Antlaşması’nı…

    Geniş Ortadoğu bölgesinin üç önemli ülkesi bundan böyle aynı savunma ittifakı içerisinde bulunacaklar… Ülkelerden birine saldırı olursa, diğer iki ülke bunu kendilerine karşı yapılmış sayacaklar…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, başka ülkelerin de katılımına açık olduğu belirtilen bu antlaşmanın hiçbir ülkeye karşı olmadığını duyurdu…

    NATO’nun ABD’den sonra en büyük askeri gücüne sahip ülkesi Türkiye ve İslam dünyasının tek nükleer gücü Pakistan, Arap dünyasının en büyük ekonomisi Suudi Arabistan’la savunma ortaklığı kuruyor…

    Neden tarih tekerrür ediyor olsun?

    Karşımda 25 Şubat 1955 tarihli Milliyet gazetesi duruyor. Gazete ‘Türk-Irak Paktı dün imzalandı’ manşetiyle çıkmış… Hemen altında şu bilgi var: ‘‘Anlaşma, Irak Veliahdı Emir Abdullah’ın huzurunda Adnan Menderes ve Nuri Sait Paşa ile hariciye vekilleri tarafından imzalandı.’’

    Ana haberin hemen yanı başında Mısır’ın bu gelişmeden rahatsızlık duyduğunu ifade eden bir haber yer alıyor.

    Hayli zaman önce, 1955 yılında, Irak ile Türkiye arasında imzalanan bir savunma işbirliği antlaşmasıydı bu. İmzalandığı yerin adıyla ‘Bağdat Paktı’ diye anılan birlikteliğe sonradan başka ülkeler de ilgi gösterdi.

    Pakistan ve İran…

    Onlardan önce de Birleşik Krallık (İngiltere)…

    Hatta İngiltere 5 Nisan 1955’te ittifaka katıldığını açıklarken, Pakistan onu 23 Eylül’de, İran da 3 Kasım’da izlemişti.

    Bölgenin önemli ülkelerinden Mısır, sonradan CENTO (Central Treaty Organization; Türkçesi: Merkezi Antlaşma Teşkilatı) adını alacak ittifaktan uzak durmuştu.

    [Mekke Antlaşması sonrası bazı bölge ülkelerinin rahatsızlığına yer veren yabancı ajanslar, Mısır’ı da zikretmekte.]

    İngiltere Türkiye’nin de aralarında bulunduğu diğer dört ülkeye hamilik iddiasındaydı.

    Beş ülkeyi çatısı altında buluşturan CENTO, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmış ve gözünü sınırları dışına dikmiş Sovyetler Birliği ‘tehdidi’ karşısında kurulmuştu.

    Acaba Mekke’de oluşan şimdilik üç üyeli ittifakın amacı ne olabilir?

    ‘‘İsrail’e karşı’’ diyen de var, ‘‘İran’a karşı’’ diyen de…

    CENTO’daki gibi geniş bölge dışından bir ülke yok Mekke Antlaşması’nda; acaba ABD’ye rağmen bir oluşum mu bu?

    Bu soruyu sormamın sebebi, Suudi Arabistan’ın son zamanlarda ABD ile girişmeye çalıştığı bir başka yakınlık; ABD ile nükleer alanında ortak proje geliştirmenin yollarını araması... 22 Temmuz’da ABD ile Suudi Arabistan arasında nükleer işbirliği anlaşması imzalandı.

    İran’ın nükleer çalışmalarını savaş çıkarmayı hak edecek derecede tehlikeli gören Trump, anlaşmanın yürürlüğe girmesini, Riyad’ın ‘İbrahim Mutabakatı’ içerisine girmesi -yani İsrail’i tanıması- şartına bağladı.

    Suudi Arabistan, İran savaşı öncesinde İsrail ile pek çok alanda ikili ilişkilerini geliştirme yolundaydı ve diğer Körfez ülkelerini ‘İbrahim Mutabakatı’ içerisinde yer almaya teşvik etmekteydi.

    Tabloyu değiştiren İran’a açılan savaş oldu.

    Mekke Antlaşması pek çok yönüyle bir sürpriz. Sürprizi daha şaşırtıcı kılan ise içerisinde Pakistan’ın varlığı…

    İran’a yönelik saldırıları sona erdirmek amaçlı ateşkes ve barış arayışlarında arabuluculuğu üstlenmişti Pakistan; şimdi ise bazı gözlemcilerin ‘İran karşıtı oluştuğu’ iddiasını seslendirdiği ittifakın kurucu üyesi…

    Şaşırtıcı gerçekten…

    İttifakın açıklanan ilkelerinden en önemlisi olan ‘üyelerden birisine saldırıyı diğerlerinin kendilerine karşı yapılmış sayacakları’ ilkesi, günün savaş ortamında Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan tarafından İran’a karşı koruma altına alındığı anlamını taşıyabilir…

    Öyle ya, ABD’nin ülkesine yönelik saldırılarına, İran, bölgedeki Amerikan üslerini hedef alarak cevap veriyor ve o Amerikan üslerinin bulunduğu ülkeler arasında Suudi Arabistan da var.

    İran’dan gönderilen füzeler Suudi Arabistan’da kritik hedeflerin üzerine iniyor…




    6 min
  • Hukuk yazmak sıkıcı mı? Taha Akyol

    Bundan tam on yıl önceydi, Hürriyet gazetesindeki köşemde şöyle yazmışım:

    “Bazen düşünüyorum, ikide bir hukuk üzerine yazmam sıkıcı olmuyor mu?

    Keşke buna mecbur kalmasaydım. Yazı hayatımda hukuk üzerine en çok yazdığım dönemler hukukun en çok ihlal edildiği dönemlerdir.

    Bugün de böyle bir dönemden geçiyoruz…” (Hürriyet, 28 Ocak 2016)

    Bazı okurlarım ikide bir hukuk yazmamı sıkıcı bulmuşlardı. Ben de böyle sebebini yazmıştım.

    Sık sık hukuk konularında yazmak hâlâ sıkıcı oluyor mu?

    NEREDEN NEREYE?

    İsveç’te Göteborg Üniversitesi bünyesindeki V-Dem Enstitüsü, her yıl “Demokrasi Raporu” yayınlıyor. Rejimleri dörde ayırıyor: “liberal demokrasiler”, bunun bir altında “seçimlik (elecroral) demokrasiler” yani bazı standartları eksik ama demokrasi… Sonra , “Seçimli otokrasiler” ve en aşağıda “kapalı otokrasiler” yani diktatörlükler…

    2017 raporu, Türkiye’nin 2006’daki durumu şöyle tasvir ediyor:

    “2006’da Türkiye tartışmasız bir seçimlik demokrasiydi. Esasen temiz seçimlere, göreli olarak yüksek seviyede ifade ve örgütlenme özgürlüğüne saygıya, oldukça öngörülebilir ve özerk bir yargı ortamına, geniş bir yelpazede perspektifleri yansıtan bağımsız ve eleştirel bir medyaya ve bir ölçüde sağlam denge ve denetim mekanizmalarına sahipti…” (s. 21)

    Rapora göre, Türkiye’de OHAL’le birlikte hızlı bir otoriterleşme başladı, Türkiye “seçimli otokrasiler” faslına kaydı.

    2026 Raporu’nda, Türkiye’nin puanları son derece üzücüdür. 179 ülke arasında 0.29 puanla 122. sırada bir ülke.

    Türkiye’yi kıskanıyorlar da ondan mı?.. Ama 2017’de 17 sırada olan ABD’yi 2026 raporunda 51. sıraya düşürmüşler, Trump sebebiyle.

    2006 Türkiye’sinden övgüyle bahsediyorlar. Bizler de yaşayarak biliyoruz hal ve gidişi.

    ‘ANKARA KRİTERLERİ’

    İktidarın ilk on yılında Başbakan Erdoğan’ın hükümet programlarında “Kopenhag kriterleri”ne atıflar yapılıyordu. İkinci on yılda, içeriği belirsiz, dolayısıyla keyfi “Ankara kriterleri” hakim oldu.

    Yatırım gelmesi için hukuk güvenliği gerektiğini söyleyen Adalet Bakanı Akın Gürlek’e hatırlatmak isterim, ilk on yılda ülkeye yatırım yağıyordu, enflasyon yüzde 7 civarındaydı… Adalet Bakanları reformların öncüsüydü.

    Siyaset otoriterleştikçe hukuka güven de bozuldu ekonomi de…

    Dün Bakan Gürlek; Selahattin Demirtaş ve Ahmet Özel’in “Çerçeve Kanunu”nun kapsamı dışında olduğunu söyledi.

    Kuvvetler ayrılığı hassasiyeti olan bir Adalet Bakanı, kanun maddeleriyle konuşmalı… Bakan, hakimlerin başında Demokles’in kılıcı gibi dolaşan HSK’nın da başkanıdır. Kimin kapsam dışı veya içi olduğuna yargı karar verecek. Bakan ön kanaat açıklamaktan sakınmalıdır.

    Kuvvetler ayrılığı ilkesini bu kadar ince detaylarda düşünmek Türkiye için lüks mü?

    AİHM kararlarında Cumhurbaşkanı’nın kişiler hakkında yaptığı suçlayıcı konuşmalarına yer veriliyor. Yürütme organı kişiler hakkında suç ve ceza konuşmaları yapmamalı. Evrensel hukukta böyle. Ama bizde, evet, maalesef lüks!

    HUKUKUN SESİ

    Kuvvetler ayrılığı ilkesi genel anlamında bile hayli örselenmiş durumda. Saygın anayasa hukukçusu Kemal Gözler, CB sistemi Meclis’e sunulduğunda bu sistemin kuvvetler birliğine dayandığını yazmıştı. Gözler’in “Elveda Anayasa” adlı kitabını herkese tavsiye ederim.

    Hukuk akademisyenleri genelde suskun. Ama “Beş hukuk profesörü”nün isimlerini burada saygıyla kaydediyorum: Ceza hukukçuları Prof. Dr. Adem Sözüer, Prof. Dr. İzzet Özgenç, Prof. Dr. Faruk Turhan, Prof. Dr. Cumhur Şahin, anayasa hukukçusu Prof. Dr. Tolga Şirin.

    FETÖ’nün silahlı tarafı 15 Temmuz’da ortaya çıktı, 15 Temmuz öncesinde, illegal yönünü bilmeden, sırf hayri veya dini duygularla desteklemenin “terör örgütüne üyelik” sayılamayacağını açıkladılar.

    Prof. İzzet Özgenç, bunu “Suç Örgütleri” adlı kitabında yıllar önce yazmıştı. AİHM de Yüksel Yalçınkaya ve Şaban Yasak hakkındaki kararlarında bu gerekçeyi zapta geçirerek “ihlal” ve “yargılamanın yenilenmesi”ne hüküm verdi.



    6 min
  • Adaletin en önemli ilkesi suçlunun cezalandırılması değildir... Elif Çakır

    Bugün ülkemizde toplumun yüzde 76’sı “mahkemelik olursa haksızlığa uğrayacağından” endişe duyuyor. İktidar tabanın yüzde 46’sı iktidarın yargıya müdahale ettiğine inanıyor. Ülkemizde her üç vatandaştan biri “Türkiye’de adalet yok” kanaatini taşıyor ve toplumun yaklaşık yüzde 85’i yargıya güven duymuyor…

    Bu güven erozyonunun oluşmasındaki en önemli kırılma noktalarından bir de hiç kuşkusuz FETÖ davalarında oluşan mağduriyetlerdir.

    FETÖ soruşturmaları ve davaları sürecinde hakimlerin ve savcıların kendi başlarına bir şey geleceği korkusu ile adalet terazisini önlerinden kaldırmaları… İktidarın FETÖ davalarına adalet saikiyle değil intikam duygusuyla yaklaşmasıdır. Ve bu süreçte ortaya çıkan KHK uygulamalarının toplumun önemli bir kesiminde adalet duygusunu zedelemesidir, KHK sorunun her geçen gün toplum vicdanında kanayan yara dönüşmesi, vicdanlarda derin yaraların oluşturmasıdır.

    AİHM kararlarında, bu mahkumiyetlerin büyük bir bölümün “adil yargılanma hakkının ihlali” sayılması, mağdurlarda haklılıklarına inancı artırdı, bu da acılarını büsbütün arttırdı.

    Adalet Bakanlığı’nın güncel verilerine göre 2016-2024 yılları arasında 720.580 kişi hakkında adli işlem yapıldı, 332.176 kişi hakkında mahkumiyet kararı verildi, hakkında halen soruşturma devam eden kişi sayısı 54 bin, 132 bin kişi hakkında OHAL tedbir işlemi yapıldı. 2 bin 761 kurum, kuruluş hakkında devlet kapatma kararı verdi. MASAK raporlarında hukuken maddi suç unsuru bulunmamasına rağmen 1.326 şirket TMSF’ye devredildi.

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasında OHAL kapsamında 130 bin kamu görevlisi, yargı kararı olmadan, idari savunmaları bile alınmadan KHK ile ihraç edildi, aileleriyle birlikte bu durumdan etkilenenlerin sayısı milyonu buluyor.

    Bugün hala cezaevlerinde 20 bine yakın FETÖ hükümlüsü ve tutuklusu var.

    Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha ilk başta (22 Ekim 2015) FETÖ yapılanmasını tarif ederken yaptığı “tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet” tanımlama ölçü kabul edilseydi, esas alınsaydı bugün toplumun geniş katmanlarını saran adalet mağduriyetleri oluşmaz, daha da önemlisi iktidarın sırtında da kangrene dönüşmüş bir adalet kamburu olarak durmazdı.

    İktidarın FETÖ davalarına hukuk ve adalet ölçüyle değil, cezalandırma, intikam refleksiyle yaklaşması, yargının da hukuk çizgisinden uzaklaşmasına yol açtı. Meseleye “düşman hukukuyla” yaklaşılması, sorunu el yakan, dokunulması zor bir alana dönüştürdü. Bugün çözümü mümkün olan hukuk sorunu 10 yıldır giderek daha da zorlaşan kronik bir adalet sorununa dönüştü.


    FETÖ davaları, KHK uygulamaları ve bunlara bağlı insan hakları ihlalleri konusunda uzun süredir hukuk mücadelesi yürüten Avukat Dr. Levent Mazılıgüney, iktidara hem geçmişte yaşanan mağduriyetleri gidermesi için hem de aynı zamanda hukuka dönüşün mümkün olduğunu gösteren bir çalışmaya öncülük yaptı.

    Ülkemizin beş saygın ceza ve anayasa hukukçusunu; halen yürürlük olan TCK ve CMK’nın mimarlarından Prof. Dr. Adem Sözüer ve Prof. Dr. İzzet Özgenç, ceza muhakemesi hukukunun kıdemli isimlerinden Prof. Dr. Faruk Turhan ve Prof. Dr. Cumhur Şahin’i ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Tolga Şirin’i bir araya getirerek, AİHM Büyük Dairesi’nin Yüksel Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararları üzerinden 71 sayfadan oluşan kapsamlı bir “hukuki mütalâa” hazırlanmasını sağladı.

    Bu isimlerin, hukuk ve adalet hayatımızın en saygın hocaları arasında yer aldığını belirtmeliyim.

    Raporu başından sonuna kadar büyük bir titizlikle okudum. AİHM bugüne kadar FETÖ davalarında binlerce ihlal kararı verdi. Prof. Sözüer, Prof. Özgenç, Prof. Turhan, Prof. Şahin ve Prof. Şirin neden hukuki mütalâalarını AİHM’nin özellikle Yalçınkaya ve Yasak kararı üzerinden hazırladılar.

    Çünkü hem Yalçınkaya hem de Yasak kararı “pilot karar” niteliği taşıyor.

    10 min
  • Hukuk neden umurumuzda değil? İbrahim Kiras

    CUMARTESİ YAZILARI

    13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti dağılmış, ülkenin dört bir yanında bağımsız devletçikler ortaya çıkmıştı. Bu beylikler arasında baş gösteren egemenlik mücadelesi, bunların en küçüğü olan ve en batıdaki topraklarda kurulup mucizevi şekilde büyüyen, Osmanoğulları’nın galibiyetiyle sonuçlanacaktı.

    Başlangıçta fetih ekonomisine dayanarak gelişen, bilahare üretim ve vergi mekanizmalarını merkezden başarıyla yönetebilir hale gelen Osmanlı devleti tımar sistemiyle işleyen askeri gücü sayesinde de giderek merkezi bir imparatorluğa dönüşecekti.

    Aynı 13. yüzyılda Avrupa’da ise bambaşka bir egemenlik mücadelesi başladı… Osmanlı, bugünkü ders kitaplarının ifadesiyle, “Selçuklu sonrasında beyliklere bölünmüş olan Anadolu’nun siyasi birliğini sağlamıştı.” Avrupa’nın büyük bölümünde ise Roma düzeninin yıkılmasını izleyen süreçte “birlik” sağlanamadı. Türklerin Anadolu’ya gelişlerindeki gibi büyük ve ani bir dalga halinde gelip Avrupa’yı istila etmiş olan Germen toplulukları burada Türklerin birkaç yüzyıl sonra Anadolu’da yapacağı şekilde bir siyasi birlik oluşturamadılar. Yerel iktidar ise feodal beylikler ve küçüklü büyüklü krallıklar ile Katolik kilise teşkilatının elindeydi.

    Ne var ki 13. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’nın kuzey ve batı bölgelerinde ana çekirdeğini tüccar sınıfının oluşturduğu burjuva sınıfı artık yeni bir toplumsal güç olarak çoktan sahneye çıkmış bulunuyordu. Bu yeni güç özellikle ticaretin ülke çapında güvenlik içinde sürdürülmesi ve her yerde standart bir vergiye muhatap olmak arzusuyla feodal iktidarların zayıflayıp merkezi krallıkların gücünü arttırması için çaba gösterdi.

    13. yüzyıl Batı Avrupa’sında gerçekleşen en mühim hadise şehirlerin ekonomik ve siyasi üniteler olarak başlıca özerk güç merkezlerine dönüşmesiydi. Önceki yüzyıl boyunca çoğu kırsal pazar ve panayırlar güvenlik gerekçesiyle yavaş yavaş şehirlere taşınmış, feodal malikanelerdeki (“manor”) üretim de şehir merkezlerine kaymıştı. Bunun sonucunda, kıta genelinde son iki asırda meydana gelen nüfus patlamasının da etkisiyle, mevcut şehirlerin nüfusunun önemli ölçüde artışı yanında bazı yeni şehirler de bu yüzyılda ortaya çıkmıştı. Aynı zamanda bilim, sanat, eğitim alanlarında gelişmelerin başladığı, Avrupa’daki belli başlı bütün üniversitelerin kurulduğu dönemdir 13. yüzyıl…

    En önemlisi ise o güne kadar feodallerin hakimiyeti altında olan belli başlı şehirlerin yönetimi -merkezi krallıkların da desteğiyle- tüccar birliklerinin eline geçmişti. Bunun anlamını kavrayabilmek için Selçuklu sonrası Anadolu şehirlerinin tüccar cumhuriyetlerine dönüştüğünü tasavvur edin. (Gerçi o dönemde bizde de merkezi otorite boşluğu sonucunda Ahi gruplarının yönettiği şehirlere rastlanmaktadır ama bunlar ne kalıcı olmuştur ne de yaygınlık kazanmıştır.)

    Burjuvazi adı verilen yeni sosyal sınıf merkezi yönetimlerin kontrolü altında olan topraklarda değil, Germen istilası sonrasında çok uzun süre merkezkaç güçlerin egemen olduğu kuzeybatı Avrupa’nın siyasi parçalanmışlık ortamında doğdu. Doğuda ise güçlü merkezi otorite ve “toprak mülkiyetinin devlete ait olması” kuralı (miri arazi sistemi), zenginleşen tüccarın siyasi bir güç haline gelmesini zorlaştırıyordu.

    Avrupa’da feodal tarım ekonomisinden ticaret merkezli para ekonomisine geçiş aynı zamanda mülkiyet hakkını, sözleşme özgürlüğünü ve uluslararası ticareti düzenleyecek kapsayıcı bir hukuk düzenine de ihtiyaç doğurdu. Bu ihtiyaç doğrultusunda feodal mahkemeler büyük ölçüde devreden çıktı, merkezi kraliyet mahkemeleri (standart hukuk) güçlendi.

    Bundan çok daha önemlisi, vatandaş ile devlet arasındaki ilişki yeniden düzenlendi. Bu çerçevede “kralın yetkilerinin hukukla sınırlandırılması” ve “vergilendirmenin meclis onayına bağlanması” gibi iki önemli kaide benimsendi. Böylece günümüzdeki “hukuk devleti” anlayışının temeli atıldı.


    8 min
  • Suç ne süreçte ne Yeni Parti’de oysa - Akif Beki

    Özgür Özellerin Yeni Partisi, Terörsüz Türkiye sürecine şartlı destek veriyor...

    Meclis Komisyonu’nda yer aldı ama İmralı’ya giden heyette yer almadılar.

    AK Parti’nin çerçeve yasa teklifini sahiplenip ortak imza vermediler ama Meclis’ten geçirme oyu verecekleri anlaşılıyor.

    Bu ikircikli, kararsız tavırla iki cami arasında beynamaz kalacakları, İsa’ya da Musa’ya da yaranamayacakları eleştirileri var.

    DEM Parti grubu bile yarıdan fazla fire vermiş ve teklife sembolik düzeyde imza koymuşken... Coşkuyla sahiplenmekte tereddüt gösterdiği, şüphe ve çekinceyle yaklaştığı, şartları ve şerhleri olduğu, hem işkillendiği hem toptan reddetmediği, ne yardan ne serden geçtiği için Yeni Parti’yi kim suçlayabilir?

    İki tarafın da tepki ve eleştirilerini abartılı, hatta haksız buluyorum.

    Şartlı da olsa destek verdiği için Yeni Parti’yi eleştirenler, Terörsüz Türkiye karşıtı şahin muhalifler.

    Temel argümanlarına gelince...

    CHP’ye butlan müdahalesinin, Yeni Parti’ye yargı kıskacının, muhalefete operasyonların iç cepheyi güçlendirme çalışmasına benzemediğini hatırlatıyorlar.

    İç cepheyi zayıflatan uygulamalar tam gaz sürerken iktidarın iç cepheyi güçlendirme vaadini ciddiye alıp nasıl inanırsınız, size yapılanları da mı görmüyorsunuz, kendi mezarınızı size kazdırıyorlar, âlet olmaya da oyuna getirilmeye da doymadınız diye Yeni Parti’ye terslenmeler tümden yersiz değil.

    Ama arkadaş, ana muhalefete antidemokratik müdahaleler Terörsüz Türkiye’nin suçu mu? Süreç olmasa Özgür Özellerin başına bunlar gelmeyecek miydi?

    Birbirine zıt iki ayrı sürecin karıştırılmasından kaynaklanan bir yanılgıya benziyor.

    Kayıtsız şartsız destek vermediği için Yeni Parti’yi eleştirenlerse Terörsüz Türkiye’nin fanatik taraftarları.

    İstiyorlar ki Yeni Parti, toplumun muhalif yarısına yer açılmadığını ve kendisine hayat hakkı tanınmayacağını göre göre; kimseyi dışlamayacağı vaat edilen ve adına “Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” denilen Terörsüz Türkiye yasasına sahip çıksın.

    Bekliyorlar ki Yeni Parti; ötekileştirmeye maruz kalmıyormuş, herkesi içine alacak bir Nuh’un Gemisi inşa ediliyormuş, 86 milyonu kapsayacak bir demokrasi ve hukuk çatısı kuruluyormuş gibi destek atsın.

    Hangi yüzle? Yeni Parti’den bunu isteyen ve bekleyenler, odanın ortasındaki devasa fili yani vaatlerle gerçekler arasındaki uçurumu yok sayıyor. İç cepheyi güçlendirme sürecinde muhalefete yapılanların iç cepheyi nasıl zayıflattığını görmezden, bilmezden geliyorlar.

    Özelde Yeni Parti, genelde muhalefet işte böyle bir açmazla karşı karşıya. Yine de sağduyuyla yönetiyorlar süreci.

    Alınmayan bilete piyango vurmaz. Terörsüz Türkiye süreci, her şeye rağmen muhalefet için bir çıkış imkanı, Türkiye için bir hukuk ve demokrasi fırsatı barındırıyor olabilir.

    Yeni Parti de bu ihtimali değerlendiren, imkan ve fırsatlara şans tanıyan bir siyaset izliyor. Zorluklarınıysa inkâr etmiyor, gayet gerçekçi. Nesi yanlış, başka ne yapsaydı?

    PKK SİLAH BIRAKMASA ANAYASA’YA UYULMAYACAK MI?

    Sürecin başında sorduğum sorular hâlâ geçerli.

    İç cephe güçlendirilsin, Nuh’un Gemisi gibi inşa edelim de herkes bindirilecek mi, kimse indirilmeden mi?

    Hem yerine kayyum atanan Ahmetler Özer’le Türk’ü hem de kayyumlarını nasıl alacak içine?

    Güvertesinde Öcalan’a yer varken Demirtaş’a, İmamoğlu’yla Yavaş’a yok mu?

    DEM’e, butlan CHP’sine kapısı açık da ana muhalefet Yeni Parti’ye kapalı mı?

    Cumhur İttifakına oy vermeyen halkı, siyasi mahpusları, söz geçirilemeyen gazetecileri de kapsıyor mu?

    Uygulama pek de kapsayıcı olacağını, herkese yer açılacağını göstermiyor.

    Hadi Öcalan’ın statüsüyle dağdakilerin inip demokratik siyasete girmesi, silah bırakmanın teyidine bağlanıyor, onu anladık...

    Ama Meclis Komisyonu raporunda önerilen, kanunda yazan tüm davalarda tutuksuz yargılamayı esas almak da mı PKK’nın ne yapacağına bağlı? AYM ve AİHM kararlarına, kendi Anayasa’mıza uymamız için de silah bırakmaları mı bekleniyor?

    PKK’nın silah bırakması tamamlanmasa Anayasa’ya uyulmayacak mı?


    5 min
  • Kürt sorunu yasası nasıl değerlendirilmeli? Ali Bayramoğlu

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne çatışma çözümünün önemli bir aşamasıyla ilgili kritik yasa teklifi sunuldu. Yasanın hazırlanışı ve Meclis’e sunuluşu bakımından usule, katılım eksikliğine itiraz edenler var. Hukuk tekniği bakımından sorun olduğunu söyleyenler var. Olabilir.

    Ancak bunların hiçbiri, Kürt meselesinde çatışma çözümü bakımından gelinen noktayı gölgede bırakmaz.

    Ez cümle, Kürt meselesinde silahların bırakıldığı, silahlı çatışmanın tarafların uzlaşmasıyla sona erdiği bir sayfayı açmak üzereyiz.

    Bunun değeri ve önemini görmemek bir akıl tutulması olur.

    Silahlı çatışma 50 yıla yakın bir süredir devam ediyor.

    Faturası açık: On binlerce can kaybı... İşkenceler, insan kaçırmalar, şehirde, dağda infazlar… Öfkeli bir milliyetçiliğin körüklenmesi… İnanılmaz bir maddi kaynak israfı... Güvenlik devleti fikrinin tabileşmesi… Demokratik gelişmenin önünde devasa engel… Kimlik merkezli toplumsal-siyasal bölünmelerin derinleşmesi…

    Çözüm arayışı, bunları gören bir arayıştır. PKK’nın başlattığı, devletin baş edemediği, iç ve dış politikayı silaha ve güvenliğe endeksleyen silahlı çatışmanın, silahlı isyanın bittiği, en azından kuvvetli bitme sinyalleri verdiği bir noktadayız.

    Dolayısıyla itiraz edenleri, tereddüt içinde olanları, yeterli olmadığını söyleyenleri, Türkiye’nin bölüneceğini iddia edenleri anlamak mümkün değil.

    Bu girişim, Türkiye’nin bölünme tehlikesi karşısında en büyük engel, en büyük tedbirdir.

    Bu hamle, her çatışmayla ilgili uzlaşıda olduğu, olması gerektiği gibi, karşıtınla, düşmanınla el sıkışma anlamını taşır.

    Bu yasa, silahların terk edilmesini, Kürt sorununun siyasete havale edilmesini öngörüyor. Bu istikamette, örgütün silahları bırakmasının takip ve teyidini içeriyor. Tutuklu ve hükümlü bulunan 4 bin 500 PKK’lıdan 3 bin 600’ünün tahliyesini öneriyor. Örgütün ana kumanda merkezini oluşturan, Öcalan da dâhil 900 kişi bunlar arasında değil. Böyle bir düzenleme Türkiye’nin mevcut toplumsal ve siyasal koşullarında şu aşamada şaşırtıcı değil.

    Bu yasa, özetle, Kürt sorununun nihai çözümü için yeterli olmayan ancak gerekli bir aşamadır.

    Özetle, eksik-fazla çatışma çözümü sürecinin bu hâliyle geldiği nokta, Türkiye bakımından tarihî ve hayati bir aşamadır.

    Kürt sorununun nihai çözümü meselesine gelince…

    Şüphe yok ki burada çözüm, sadece silahın ortadan kaldırılmasıyla gelmez. Sorunu doğuran toplumsal, politik, kimliksel nedenlerin ortadan kaldırılması, Kürtlerin ortak taleplerinin görülmesi ve tatmin edilmesi gerekir.

    Bu, açıktır ki, bir kültür, bir topluluk, bir millet olarak Kürtlerin varlıklarını koruma, sürdürme, geliştirme istekleri ve haklarıyla ilgilidir.

    Geldiğimiz bu noktada bunun fark edilmesi de son derece önemlidir.

    Sıradan ekonomik bir kalkınma, sosyal hamle ve benzeri araçlarla bu meselenin ortadan kalkmayacağını, buharlaşmayacağını idrak hayatidir. Geçtiğimiz 50 yıl, bırakın 50 yılı, 1830’dan bu yana bu konuda yaşananlar bu gereğin artık açık kanıtlarıdır.

    Gelinen aşama, en azından Türk devletinin, Bahçeli’nin temsil ettiği milliyetçi aklın bu gerçeği gördüğünü gösteriyor.

    Silahların tümüyle ortadan kalkması, tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılmasından sonra asıl aşama devreye girecektir: Siyaset…

    İki anlamda…

    Bir. Kürtlerin, onlar adına siyasi bir muhatabın, Kürt taleplerini demokratik zeminde dile getirecek ve mücadelesini verecek siyasi imkânlara ve özgürlüğe kavuşmaları anlamında siyaset…

    İki. Devletin ve siyasi sistemin, haklar ve özgürlükler bakımından Kürt taleplerinin karşılanmasını ve bunların bütünlüğü pekiştirici bir dille yapılmasını temel mesele kabul etmesi anlamında siyaset…

    Sorun çözmekten korkulmamalı…

    5 min
  • Okumadan imzalama olgunluğu - Yusuf Ziya Cömert

    ‘Çerçeve yasa’ dediğimiz düzenleme bir af yasası mı?

    Hayır değil.

    Şimdiye kadar gördüğümüz af yasalarının çoğu ‘af değil’ denilerek Meclis’ten geçirildi.

    Şu hâlde bu düzenlemeye de ‘af değil’ diyerek başlayabiliriz.

    Yasayı yapanlar kelimelerin üzerinde neden bu kadar çok duruyorlar? Aynı kapıya çıkmıyor mu?

    Af, erteleme veya indirim. Şu anda yürürlükte olan infaz yasasını hatırlayın. Adam suç işliyor, yatarı 2,5 yıldan azsa yatmıyor. Suça maruz kalan mesela ağzı burnu dağıtılan vatandaş yediği dayakla kalıyor.

    (Yanlışlık yapmayalım, yakın zamanlarda ‘cezasızlık algısı’nı düzeltmek için cezanın onda birini yatma zorunluluğu getirildi. Yani birkaç hafta yatıyorlar.)

    Kelimelerin ve kavramların üzerinde bu kadar çok durmakta haklılar.

    Kürt sorunu ve bu sorunun tezahürlerinden biri olan terör sorunu Türkiye’nin en nazik sorunu.

    Canı yanmış olan insanlarımız var. Ocağı sönmüş olan insanlarımız var.

    İşlerin, o insanların hisleri göz ardı edilmeden yürütülmesi lazım.

    Çerçeve yasayı milletvekillerine göstermeden imzalatmak böyle bir hassasiyetin parçası mı?

    Hayır değil.

    Birkaç saat sonra ya da ertesi sabah herkesin okuyabileceği bir metni vekillere okutmamanın böyle bir hassasiyetle ilgisi olamaz.

    Belki nezaketsizlik.

    Ben gönderiyorum, sen gözünü kapat, imzanı at.

    Tamam abi, madem sen gönderdin imzalıyorum, çünkü sana itimat ediyorum.

    Böyle bir itimat ilişkisi mi?

    Biraz fazlası.

    Korku da var işin içinde. İmzalamazsam bana kızarlar. Mimlenirim.

    O halde sadakatimi ispat edeyim.

    Mahallenin muhtarı gönderse ya da apartmanın yöneticisi imzalamazsın, önce bir okuyayım dersin.

    İmzaya gönderenin duyguları nasıl olabilir?

    Mesela, ayıp olmasın yasanın metnine bir göz atıp öyle imzalasınlar. El alem milletvekillerinin bu kadar gözü kapalı olduklarını zannetmesin.

    Böyle düşünülse Meclis’e karşı daha saygılı bir davranış olurdu.

    Şöyle mi düşünüldü?

    Üç yüz altmış milletvekiline görmedikleri bir yasa metnini imzalatabiliyorum, herkes görsün, bilsin.

    Eğer böyle düşünüldüyse maksada ulaşılmış sayılır.

    Yeni bir döneme girmiş olabiliriz. Çünkü sistemimiz okumadan imzalama olgunluğuna ulaştı!

    Benim ‘olgunluk’ dediğimi bazıları ‘olmuşluk’ şeklinde algılayabilir.

    Türkçemiz ikisine de müsait.

    Gerçi 360 imzanın 360’ı da aynı kategoriye sokulamaz.

    DEM’liler, Abdullah Öcalan üzerinden ‘çerçeve’nin muhtevasına muttali olmuşlardır.

    Yeni Partililer “görmeden imzalamayız” dediler.

    Haklılar. Önce okuyacaklar sonra oylamada evet diyecekler.

    Bir taraftan bakınca imza faslı ayrıntı sayılır.

    Ama o ayrıntının içinde usul açısından, kalite açısından önemli göstergeler var.

    Milletvekilleri kendilerinden böyle bir nezaketi esirgiyorsa ne diyebiliriz?

    Sonuçta çerçeve yasa Meclise geldi. Birkaç güne kadar kanunlaşır.

    Şu andaki görünümüyle sadece bir ‘çerçeve.’

    Çerçevenin içinde bir metin var ama metin muallakta.

    Çerçevenin muhtevası devlet PKK ve türevlerinin silahlarını bıraktıklarından veya teslim ettiklerinden emin olduğu andan itibaren uygulanabilir hale gelecek.

    Tamamı yerli mi bu çalışmaların?

    Önemli bir kısmı yerli. Bilhassa mevzuatla ilgili kısmı.

    Bölgemizde olan bitenlere bakarak daha geniş ve daha uluslararası bazı çalışmalarla aralarında bir irtibat olduğunu düşünebilirsiniz.

    Mesela Suriye’de Baas rejimine son veren devrimle, ABD’nin YPG’yi Suriye rejimine entegre olmaya zorlamasıyla uyumlu bir gelişme.

    Ne olursa olsun, şimdiden eskisine göre iyi sayılabilecek bir safhadayız.

    Dağda çatışma yok. Kan dökülmüyor.

    Doğudaki ve batıdaki şehirlerimizde insanlar daha huzurlu.

    ‘Çerçeve’ uygulanırken, teröristler salıverilirken, çerçeveye dahil değil ama ileride Öcalan’ın umut hakkı uygulanırken tartışmalar çıkabilir.

    Sonunda sulh olacaksa, tartışmaların sakıncası yok.

    Öcalan’ın PKK’yı feshettiğini ilan etmesi başlı başına büyük bir adımdı.

    Buradan geri dönmek ileri gitmekten yani bir çözüme ulaşmaktan daha zor.

    5 min
  • Netanyahu’nun planını bozmak gerek - Fehmi Koru

    Sonunda hiç değilse Ürdün İsrail’in niyetini anlayabildi.

    Netanyahu’nun planı açık: Bölgenin sıcak çatışmalarla hareketlenmesinden yararlanarak İsrail’in sınırlarını mümkün olduğu kadar genişletmek, bu arada 1967’de işgal edilmiş toprakları resmen sınırlarına katmak… Ülkeleri Kudüs’ün başkentliğini kabule zorlarken, Filistin’i hatırlatan bütün unsurları yeni başkentinden temizlemek…

    Plan bu…

    Suriye’den ve Lübnan’ın güneyinden topraklar aldı; sıra Batı Şeria’dan Filistinlileri boşaltmaya ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geldi…

    Tezi gayet basit: ‘‘İki devletli çözüme gerek yok. Filistin devleti zaten var. Adı da Ürdün…’’

    Netanyahu, Gazze’de ölüm mangalarını yönlendirirken, Batı Şeria’daki Filistinlilerden çalıp iskanına izin vererek alanlarını genişlettiği yerleşimcileri, geri kalan yerleri de temizlemeye teşvik etmekte.

    İstediği, 1967’de işgal edilen topraklardan Filistinlileri Ürdün’e göç etmeye zorlamak…

    Zorlanıyorlar zaten…

    Hamas’ın 23 Ekim 2023 eylemi sonrasında Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarında bugüne kadar en az 73 bin Filistinli’nin öldürüldüğü biliniyor. Pek bilinmeyen, aynı süre içerisinde, Batı Şeria’da da bin kadar Filistinli’nin yerleşimciler elinde hayatlarını kaybettikleri…

    Anadolu Ajansı’nın derlediği bilgilere göre, yine aynı tarih sonrasında, Gazze’ye saldırılar devam ederken, Batı Şeria’da 585’i kadın ve 1550’den fazlası da çocuk yaşta olmak üzere 19 bin kadar Filistinli’yi gözaltına almış bulunuyor İsrail...

    Öldürerek ve gözaltılarla baskılayarak Batı Şeria’da yaşayan Filistinlileri binlerce yıldır yaşadıkları anavatanlarından söküp atmayı hedefliyor İsrail…

    Ürdün kendisini bekası bakımından ilgilendiren bu planı nihayet fark edip, hemen hepsi ABD başkanı Donald Trump’ın birer milyar dolar katkı taahhüdüyle üye yaptığı Gazze Barış Kurulu üyesi olan bazı Arap ülkeleri ile Türkiye, Endonezya, Malezya ve Pakistan’ın dışişleri bakanlarını acil bir toplantıya çağırdı önceki gün.

    Toplantının gündeminde, Kudüs’teki İslam’ın ikinci kutsal mabedi olan Mescid-i Aksa’ya yönelik ibadete engel olma niyeti ile orada yaşayanları Ürdün’e göçmeye zorlayarak Batı Şeria’yı boşaltma planı bulunuyor…

    Bakanlar, toplantıda, Müslümanların ve Hıristiyanların Kudüs’teki kutsal mabetlerine yönelik İsrail’in ihlallerini belgeleyip sergilemek üzere bir kalıcı komisyon oluşturma kararı almışlar…

    Yeterli mi? Elbette değil…

    Netanyahu, Trump’ın desteğini arkasında bulmanın cesaretiyle, ekim ayında yapılacak seçimde iktidarını kaybedebileceğini de hesap ederek, planını bir an önce hayata geçirmek gayretinde.

    Hedefinde nereler olduğu belli: Kudüs… Mescid-i Aksa… Batı Şeria… Ve Gazze…

    Trump’ın yanından gelen uyarılara bile kulak asmıyor Netanyahu…

    Dün muhafazakar İngiliz gazetesi Daily Telegraph’ta şu haberi okudum:

    ‘‘Benjamin Netanyahu, Donald Trump’ın Gazze barış temsilcisinin bölgeyi bombalamayı durdurma yönündeki çağrılarını reddetti.

    Trump’ın Barış Kurulu’nu temsil eden Nickolay Mladenov, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) hafta sonu düzenlediği hava saldırılarında onlarca Filistinliyi öldürmesinin ardından pazartesi günü İsrail Başbakanı ile gergin bir görüşme gerçekleştirdi.

    Söz konusu hava saldırıları, Barış Kurulu’nun Hamas ile yaptığı yeni silahsızlanma anlaşmasını yayımlamasının ardından gerçekleşti. Anlaşmada ayrıca Gazze’den ‘aşamalı İsrail çekilmesi’ maddesi de yer alıyordu.

    İsrail ise geri adım atmadı. İsrail basınına göre Netanyahu, 7 Ekim 2023’teki katliama karışan Hamas üyelerine yönelik İsrail’in suikast operasyonlarını sona erdirmeyi reddetti.

    Başbakan ayrıca, İsrail askerlerinin yeni anlaşmada öngörülen şekilde Gazze’den çekilmeyeceği mesajını verdi.’’

    Oysa, ABD başkanı, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü saldırıları durdurduğunu, artık yeniden imar ve inşa faaliyetlerinin başlayabileceğini dünyaya duyurarak, bir önemli savaşı daha bitirdiği iddiasını tekrarlamıştı.

    İsrail yanlısı bilinen İngiliz gazetesi, bu haberiyle, İsrail’in Gazze planını açık etmiş oluyor…

    Gazze’de de Filistinli istemiyor Netanyahu…





    6 min
  • Bahçeli’nin Demirtaş’la ilgili beklentisine iktidar uyar mı? Mehmet Ocaktan

    “Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında hazırlanan çerçeve yasa teklifi bugün komisyona geliyor, muhtemelen Pazar günü de genel kurulda yasalaşacak.

    Türkiye’ye derin acılar yaşatan, arkasında büyük travmalar bırakan terör gibi bir beladan kurtulmak için başlatılan sürecin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

    Sürecin başladığı ilk günden bu yana MHP’nin aktif bir şekilde sürece sahip çıkmasına rağmen, AK Parti hep temkinli bir tavır sergiledi, halen de biraz mesafeli duruyor.

    Şu ana kadar İYİ Parti hariç, Yeni Parti ve Yeni Yol grubu dahil bütün partiler çözüme destek verdi. İktidar teklifi hazırladı, ancak ne hikmetse yasa büyük bir gizlilik içinde Meclis’e getirildi. Oysa sürecin sağlıklı yürümesi için yasa teklifinin öncelikle muhalefetle paylaşılarak yürütülmesi gerekiyordu. Ama anlaşılmaz bir şekilde teklif AK Partili vekillerle bile paylaşılmadı ve boş kağıtlara imza atmak durumunda kaldılar.

    Öyle anlaşılıyor ki AK Parti, teklifin toplumla paylaşılmadan sessiz sedasız yasalaşmasını istiyor.

    Kabul etmek gerekiyor ki bu tür gizlilikler, toplumda birtakım endişeleri tetikleyebilir. Bugüne kadar toplumsal hafızada büyük yaralar açan bir meselede böylesine kritik adımların atılması elbette hiç kolay değil. Başka ülkelerde yaşanan benzer örneklerde de büyük sıkıntılar yaşandı ama buralarda süreçler son derece şeffaf bir şekilde yürütüldü.

    Dolayısıyla Türkiye’de de iktidar, çözümün zor bir mesele olduğunu ama hayati bir öneme sahip olduğunu şeffaf bir şekilde toplumla paylaşmak zorundadır. Çözüm yasası konusunda Öcalan’la ittifak yapıldığını, bazı PKK/KCK mensuplarının bu yasadan yararlanacağını gizlemek toplumsal hafızada birtakım sıkıntılar yaratabilir.

    Doğru olan iktidarın çıkıp, “Evet terörsüz Türkiye’nin inşası ve toplumsal barışın sağlanması için böyle bir yasaya ihtiyaç var” deme cesaretini gösterebilmesidir. Aksi “binlerce gencimizi şehit eden terör örgütüyle neyin pazarlığı yapılıyor” benzeri soru işaretleri toplumun zihninde var olmaya devam edecektir. Toplumun rızasını alabilmenin tek yolu şeffaflık…

    MHP lideri Bahçeli’nin, hiç öyle bazı kelimelerin arkasına saklanmadan çözüm konusundaki tavrını net bir şekilde ortaya koymasının altını özellikle çizmek gerekiyor.

    Çerçeve yasa konusunda Millet Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Sinan Burhan’a açıklamalarda bulunan Bahçeli, özellikle Selahattin Demirtaş ve Öcalan’la ilgili yine net değerlendirmelerde bulundu.

    Demirtaş’la sürekli telefonla görüştüğünü ve halini hatırını sorduğunu belirten Bahçeli’nin şu sözleri herhangi bir yoruma ihtiyaç duyulmayacak kadar net: “Ben yine aynı şeyi söylüyorum. Selahattin Demirtaş evine, Ahmetler görevine, Öcalan umut hakkına kavuşmalıdır. Türkiye huzur bulmalıdır. Hedefimiz Türkiye’nin ve bölgenin huzura kavuşmasıdır.”

    Kısacası Bahçeli, Demirtaş’ın hemen evine dönmesini ve Öcalan’a ‘umut hakkı’nın verilmesi gerektiğini, yani bir an önce adada daha özgür bir yaşama hakkına sahip olması gerektiğini söylüyor.

    Muhtemelen iktidar, toplumda infiale yol açabileceği endişesiyle seçim öncesi Öcalan’ın böyle bir hakka kavuşmasını göze alamayacaktır. Ama Bahçeli’nin açıklamalarında da olduğu gibi Öcalan’a ‘umut hakkı’ mutlaka verilecektir. Zaten iktidar da İmralı’da böyle bir ev inşa etmiş bulunuyor…

    Şunu açıkça ifade edelim, bu tür büyük problemlerin çözümünün sancılı olması kaçınılmazdır, doğal olarak artıları ve eksileri her zaman olacaktır. Kaldı ki toplumun bütün kesimlerini memnun etmek de mümkün değildir.

    Önemli olan böylesine hayati bir meselenin, siyasi rant hesaplarına kurban edilmeden, toplumun önemli bir kesimiyle aynı ortak paydada buluşabilmektir.

    Bu aşamadan sonra toplumsal barışın ve demokratik siyasetin önünün açılabilmesi için, Türkiye’nin özgürlüklerin önünün kapatıldığı, adaletsizliğin zirve yaptığı ülke olma ayıbından acilen kurtarılması şarttır.


    6 min
  • Çözüm ve seçim - Taha Akyol

    Terör örgütlerine silah bıraktırmanın dünyaca denenmiş yöntemi, siyaset yolunu açmak ve suçların cezalarını bir düzen içinde eritmektir.

    Bizdeki yaygın değişimiyle “dağda kurşun sıkacağına ovada siyaset yapsın” söylemi.

    Ancak tabii ki mesele böyle ağızdan çıktığı kadar basit ve kolay değildir. Hele de terör örgütü, sadece silahlı değil, aynı zamanda klasik demokrasiyi reddeden totaliter bir örgütse…

    Sağlam bir “çözüm” için mutlaka “en geniş mutabakat” gerekir ama bizde iktidar, kendi gücünü tahkim etmeye, ana muhalefeti ezmeye çalışıyor.

    NE VAR NE YOK?

    Evvela, PKK’nın bütün unsurlarıyla silah bıraktığının tam tespiti ve bunun MGK tarafından Resmi Gazete’de açıklanmasından sonra uygulamanın başlayacak olması doğru bir ön şarttır.

    Meclis’e sunulan Teklif, ılımlı, ölçülü bir metin. Fakat satıhta böyle…

    Seçim sonrasına ertelenen konular bilinmediği gibi, Teklif metninde de boşluklar, çelişkiler var.

    Teklife göre, “PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme, örgüte üye olma veya bilerek ve isteyerek yardım etme ve örgütün propagandasını yapma suçları” bu kanundan yararlanacak. (Madde1/2)

    Fakat adam öldürme suçları ile 1 Haziran 2005 öncesi işlenmiş ağır müebbetlik suçlar bu kanundan yararlanamayacak… (Madde 3)

    Cumhurbaşkanı Yardımcısı Başkanlığında kurulacak siyasi-bürokratik Kurul’un yetkileri de tartışılmalıdır.

    AİHM’nin kararlarına ve Bahçeli’ye rağmen tahliye edilmeyen Selahattin Demirtaş’ı önümüzdeki yıllardan birinde bu Kurul mu tahliye edecek?

    Henüz haklarında soruşturma açılmamış yöneticiler için soruşturma açılması, bu Kurul’un iznine bağlı olacak… Hukukçu Mustafa Yeneroğlu’na göre:

    “Binlerce sivil ve kamu görevlisinin öldürüldüğü, kaçırıldığı, ağır yaralandığı bir süreci yöneten kişiler, haklarında hiçbir soruşturma yapılmadan serbest kalabilir ve seçilme/atama yoluyla kamu görevi üstlenebilir.”

    ÖZGENÇ’İN UYARILARI

    Teklifteki boşluklar, çelişkiler ve adli konularda Beştepe’deki Kurul’a verilen yetkiler uygulamada sorunlara, sert tartışmalara yol açabilir...

    Prof. İzzet Özgenç’e göre,

    “’Kandil’den terör örgütünün faaliyetlerini uzun zamandan beri yönetmeye devam eden kişiler, haklarında soruşturma açılmadan ve herhangi bir hak kısıtlamasına tabi tutulmadan serbest bırakılabilecek, seçilme veya atama yoluyla kamu görevi üstlenebileceklerdir.”

    Özgenç, Teklif’te gördüğü sorunları ve uyarılarını bir raporla Cumhurbaşkanı’na da iletti. Özgenç’in şu uyarısı mutlaka dikkate alınmalıdır:

    “Uygun görülecek akademik kadronun da katkısı sağlanarak, Hukuk Devleti ilkeleri çerçevesinde yeniden bir çalışma başlatılmasını önermekteyim.
    Aksi takdirde, söz konusu Teklif bu haliyle kanunlaştığı takdirde, uygulamada içinden çıkılamaz bir kaos ortamına sürüklenmiş olacağız!”

    İktidar bunu kabul eder mi? Keşke, ama sanmıyorum. Bu iktidarın siyasi öncelikleri, hukuktan önceliklidir.

    BUNDAN SONRASI?

    Teklif’te Öcalan “kapsam dışı” fakat Öcalan’ın şartlarında meydana gelecek değişmeyi AK Parti Grup Başkanvekili Abdullah Güler şu sözlerle ifade etti:

    “Rahatlıkla, belli bir disiplin ve kurallara tabii olarak İmralı'ya akademisyen, gazeteci ziyaretleri, açıklamalar noktasındaki işlemler idari düzenleme içerisinde olabilir.”

    Adalet Bakanlığı’nın buna yetkisi var ve siyasete göre değerlendirecektir.

    Teklif metninde, Öcalan ve DEM’in ısrarla dile getirdiği statü, kimlik, eğitim, anayasa değişikliği gibi konularda ima bile yok. Bunlar seçim sonrasına ertelendi.

    Öcalan da Teklif’in “anahtar” olduğunu söylüyor:

    “Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız… Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir.”

    Öcalan’ın ‘anahtar’ dediği konular seçimlerden sonra gündeme gelecek.

    ‘SİLKELEME’YE DEVAM

    Teklif tabii yasalaşacak. Seçimlerde iktidara şu veya bu oranda oy getirebilecek. Meclis’te DEM seçimlerin öne alınmasına oy vererek Erdoğan’ın üçüncü defa aday olmasına yol açacak…

    İktidar da ana muhalefeti ezmeye devam edecek!



    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR