KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • İspanya’nın kazandığı bu kupa aynı zamanda vicdanların zaferidir - Mehmet Ocaktan

    Hiç lafı dolandırmadan söylemem gerekirse, Arjantin’in final maçında İspanya’ya yenilerek kupaya veda etmesine üzüldüğümü söylersem yalan olur.

    Evet Messi efsane bir futbolcu ve onu izlemek benim için her zaman şiir tadında olmuştur. Ama Arjantin Milli Takımı için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Bir kere o kadar sert ve faullü oynuyorlar ki hakemler Arjantinli oyunculara gösterdikleri toleransı biraz daha abartsalardı, muhtemelen karşı takımın bütün oyuncularını sakatlayabilirlerdi. Gerek Mısır gerek İngiltere ve gerekse İspanya maçında öylesine tekme-tokat bir futbol oynadılar ki hakemler sadece seyrettiler. Eğer Messi gibi bir efsaneleri olmasaydı, herhalde buralara asla gelemezlerdi.

    Bazıları biraz abartılı bulabilirler elbette ama ben, muhteşem bir şiiri okurken alınan o lezzetin, güzel bir futbol müsabakasından da alınabileceği kanaatindeyim.

    Turnuvanın başından bu yana İspanya Milli Takımı’nın oyununu hep bir şiir tadında izledim. Futbolcuların sahadaki estetik futbolu, duruşları ve özellikle de İspanya’nın insanlık değerleri ile ilgili duruşu nedeniyle onları coşkuyla selamlıyorum.

    Ama Arjantin için aynı şeyleri söylemek ne yazık ki mümkün değil. Özellikle Arjantinli taraftarların, Arjantin-Mısır maçında, Gazze soykırımcısı Netanyahu’nun ülkesi İsrail’in bayrağını açarak katliam destekçiliği yapmaları insanlık adına utanç verici bir durumdu.

    Bu yüzden onları selamlamayacağım… Eğer Arjantin’ın soykırımcıya böyle bir hayranlığı olmasaydı, bugün onlar için “Don’t Cry for Me Argentina” (Benim İçin Ağlama Arjantin) şarkısına eşlik etmek isterdim. Malum bu şarkı, Andrew Lloyd Webber ve Tim Rice’ın ünlü Evita müzikalinin ikonik şarkısıdır. Şarkı, Arjantin’in eski First Lady’si Eva Peron’un halkına seslenişini ve onlar için duyduğu sevgiyi anlatan duygusal ve popülist bir marş niteliğindedir.

    Bu Dünya Kupası’nı sadece bir futbol şöleni olarak değerlendirmemek gerekiyor. Bu yüzden İspanya’nın başarısı, Gazze dahil dünyanın farklı coğrafyalarında coşkuyla karşılandı. Çünkü bu başarı, insanların hafızasında futbolun ötesinde anlamlar taşıyan bir özelliğe sahip.

    Unutmayalım yaşadığımız dünyayı cehenneme çeviren iki ‘haydut’a karşı insanlığın vicdanında yükselen bir öfke dalgası var. Gazze’de çocukları, bebekleri, kadınları katleden Netanyahu ve bu katliamlarla övünen, İran’da okul öğrencilerini bile öldürmekten çekinmeyen Trump ikilisinin kötülüklerine karşı tek başına bir ‘insanlık duruşu’ sergileyen İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, dünyanın bu büyük futbol şöleninin sevinç dalgasını daha da yükseklere taşıyan bir aktör haline gelmiştir aynı zamanda…

    İnanıyorum ki İspanya Milli Takımı, dünyanın en büyük kupasını kaldırırken sadece İspanyol halkının değil, başta Gazze olmak üzere dünyanın bütün mağdur coğrafyalarında milyonların yüreğinde sevinç dalgaları oluşturmuştur.

    İşte tam da bu yüzden İspanya’nın kupa zaferi sadece Arjantin’e kaşı değil, Gazze’de soykırım suçu işleyen Netanyahu ve suç ortağı Trump’a kaşı kazanılmış bir zaferdir aynı zamanda.

    Ve İspanya’nın bu başarı hikayesi, insanlık suçu işleyen Netanyahu kadar, ona destek veren ahlaksızlar çetesine karşı da verilmiş bir cevaptır aynı zamanda…

    Ünlü rock grubu Pink Floyd’un kurucularından Roger Waters, İsrail politikalarına yönelik eleştirileri nedeniyle Arjantin, Uruguay, Kolombiya ve Ekvador’da otel bulamadığını açıkladı. Waters, 2023’teki turnesi sırasında yaşandığını söylediği olayların “İsrail lobisinin baskısından” kaynaklandığının altını özellikle çizdi.

    Kimse kusura bakmasın Gazze’de toplu katliam yapan soykırımcı Netanyahu’ya karşı, insanlığın vicdanından yükselen ses, asla antisemitik bir tavır değildir. Nasıl Hitler, Yahudi halkını katlederken soykırım suçu işlemişse, Gazze katliamcısı da aynı suçu işlemiştir.


    6 min
  • Fethi Bey’in konuşması - Taha Akyol

    Serbest Fırka lideri Fethi (Okyar) Bey’in 15 Kasım 1930 Cumartesi günü Meclis’te yaptığı konuşma, hürriyet mücadeleleri tarihimizin en önemli belgelerinden biridir.

    1929 buhranı, Fransa ile borç erteleme görüşmelerinin iyi gitmemesi, dışarıdan kredi alınamaması, Doğu Akdeniz’de artan Faşist İtalya tehdidi…

    Gazi, çözümün “muhalif fırka” olduğunu düşünür… “Hariçte bize dictateur nazarıyla bakılıyor” olması da önlenecektir.

    Paris Büyükelçisi Fethi Bey Türkiye’ye geldiğinde Yalova’da Gazi’yi ziyaret eder. Gazi’nin ilk sorusu:

    “Hariçten vaziyetimizi nasıl görüyorsunuz?”

    Fethi Bey, “mali ve iktisadi vaziyetimiz pek fena” diye cevap verir.

    Neticede Serbest Fırka Kurulur. Sanılanın aksine halkın büyük desteğini kazanır. Fakat Kasım ayındaki belediye seçimlerinde vali, kaymakam, polis ve jandarma, sandıktan CHP’nin çıkmasını sağlar. Gazi de “idare fırkası kazandı” diyecektir.

    Birçok yerde Serbestçiler gözaltına alınmış, tutuklanmış, yargı derhal serbest bırakmıştır…

    İçişleri Bakanı Şükrü Kaya hakkında gensoru önergesi veren Fethi Bey kürsüdedir:

    “Biz bütün demokrasi memleketlerinde ve bilhassa cumhuriyetlerle idare olunan memleketlerde mutat olan, kanuni olan, tabii olan hak ve hürriyeti istiyoruz!”

    Devlet partisi sıralarından “yok mu?” diye tepkiler yükselir.

    Fethi Bey’in şu sözleri o dönemdeki temel yakınma konularından birini yansıtır:

    “Cumhuriyette bütün otoritelerin esası millettir. Millet de fikrini, oyunu seçimlerde gösterir… Ayağında kundurası olan veya olmayan her vatandaşın oyu geçerli ve eşittir. Kundura ile oy tespit olunamaz…”

    Çünkü, devlet partisi CHP’liler Serbestçileri “baldırı çıplak, kundurasız herifler” diye aşağılıyorlar, dahası, “Mondrosçuluk, komünistlik, irtica, anarşistlik”le, hatta “Yunancı” diye suçluyorlardı.

    Gazi’ye ve inkılaplara bağlı olduklarını anlatan Fethi Bey şöyle diyordu:

    “Benim şikayet ettiğim nokta halkın oy vermesine jandarma ve asker kuvvetiyle engel çıkarılmasıdır.”

    Fethi Bey, Kasım 1924’le Mart 1925 arasında Başvekil’di. Şeyh Sait isyanı karşısında elbette isyan mıntıkasıyla sınırlı sıkıyönetim ilan etmiş fakat Takrir-i Sükûn kanununu “ben hürriyetperverim” diyerek reddetmiş, istifa etmişti.

    Meclis’te Ali Çetinkaya, “o zaman da hürriyet teraneleri söylerdin” diye suçladığında, Fethi Bey’in cevabı şöyledir:

    “Ne büyük kabahat işlemişim. Bu benim kabahatimdir ve beni kabre kadar götürecektir. Ben hürriyete âşık bir adamım. Her vakit bu aşkımı izhar edeceğim… Bana tevcih ettiğiniz muaheze bundan ibaretse iftiharla kabul ederim…”

    Fethi Bey, halkın muhalif olmasının sebebinin irtica değil, “halkın iktisadî zaruretten dolayı hissettiği derin bir memnuniyetsizlik” olduğunu anlatır. CHP Antalya Milletvekili Rasih Hocaefendi sataştığında, Fethi Bey şöyle cevap verir:

    “Ben mektep görmüş, öteden beri laik kanunları sevmiş, onlara rapt-ı kalp etmiş bir adamım… Sizden laik kanunlara bağlılık ve bu kanunlara muhabbet hakkında ders almak ihtiyacında değilim.”

    Polis ve jandarmanın gözaltına aldığı çok sayıda vatandaşı savcılar ve hakimler tahliye etmişti. Fethi Bey’in uzun konuşmasından birkaç cümle:

    “Birçok vatandaşların kişi dokunulmazlığına ve hürriyetlerine tecavüz edilmiş ve asayişi ihlâl ettikleri bahanesiyle yüzlercesi tevkifhaneye atılmıştır. Şayan-ı memnuniyet ve şükrandır ki Cumhuriyetin Adliye memurları, İçişleri Bakanlığı memurlarının bu kanunsuz hareketlerine alet olmamış, hürriyetleri ihlâl edilen vatandaşları serbest bırakmak için elinden geldiği kadar çalışmışlardır…”

    Bugün, siyasi gözlüklerimizi çıkaralım, tarihe bir laboratuvara bakar gibi bakalım… Çünkü bariz benzerlikler vardır.

    Hangisi olursa olsun, iktidarlar, zaman içinde devlet güçleriyle bütünleştiğinde, devlet gücüne sahip olmak nasıl bir psikoloji yaratıyor, ne tür davranışlar oluşuyor? “Kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge” gibi ilkeler neden gerekli? Bunları bir düşünelim.


    6 min
  • Eski gömlekle yeni parti mi? Akif Beki

    AK Parti kurulurken Erdoğan, Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını açıklamıştı.
    Gerçi Erbakan Hoca, Yenilikçi Hareket olarak kendisinden kopan eski talebelerine daha sonra şunu diyecekti: Milli Görüş gömleği deriye işlemiştir, çıkarmakla bitmez...
    Ama Erdoğan, Gül ve Arınç üçlüsü yeni yola gömlek değiştirerek, toplumdaki değişim talep ve beklentisini temsil iddiasıyla çıktılar.
    Bugün de önleri kesilen Özgür Özel ve arkadaşları, butlan CHP’siyle yollarını ayırırken aynı ikilemle karşı karşıya. Yeni yola eski gömlekle mi çıkacaklar, yoksa gömlek mi değiştirecekler?
    Değişimin yeni partisi olacaklarsa kaderlerini belirleyecek soru buydu.
    Yani CHP’deki değişimci ekibin bu soruya vereceği cevap, siyasi geleceklerini yeni bir parti kurma kararından daha çok etkileyecekti.
    Yeni parti, Özgür Özeller için mecburi istikamete dönüşmüştü. Gerisi zamanlama meselesiydi.
    Seçenekleri tükettiklerini, ellerinden geleni yaptıklarını ama kendilerine hayat hakkı tanınmadığını, seçim kazanma iddialarından vazgeçmedikçe butlan CHP’sinde barındırılmayacaklarını göstermeleri gerekiyordu.
    Şartları olgunlaştıracak bir süreç yönetimiyle kulvarı tamamladılar.
    Ve Özel, CHP grubuna dünkü veda konuşmasında o yolun sonuna, yeni bir yolun başlangıcına geldiklerini ilan etti.
    Peki yeni partiyi nasıl tarif edecek, siyasi yelpazenin neresinde konumlandıracaklardı?
    Öyle ya, Erbakan’dan ayrılan yenilikçiler, eski gömleklerini üstlerinden atarak iktidar olmayı başarmıştı. Sadece yeni bir parti kurmakla yetinseler tutar mıydı?
    Yeni partinin kuruluş aşamasında yararlanabileceği bir tecrübe. Eski seçmenlerini kapsayarak CHP’yi aşmanın, mevcudu koruyarak üstüne fazlasını koymanın bir yolunu, geçmişteki AK Parti örneğinde bulabilirlerdi.
    Çok konuştuk, çok tartıştık. Seçilmiş- atanmış CHP ikiliğinden hareketle adına SCHP denecek, öz veya hakikisi olma iddiasındaki bir ikiz parti, yenilenme sayılmaz diye.
    Görüşümü yazmıştım...
    Toplumsal değişimi yakalamak için siyasetteki tıkanmanın, yenilenme ihtiyacının, hedef kitlenin, yenilik talep ve beklentisine hitap edecek kadro, vitrin, vaat ve söylem setinin doğru tespit edilmesi gerekirdi.
    Nereye açılarak genişleyeceklerini en iyi ne zaman belirlerlerse yıldızlarının parlayacağı asıl an da odur, demiştim.
    Butlan krizinden çıkaracakları bir fırsat, bu şerden çıkarabilecekleri bir hayır varsa ancak eski bagajdan kurtulmalarıyla mümkün olabilirdi.
    Dün Özgür Özel, nasıl bir parti tasarladıklarına ilişkin fikir verdi.
    Şunları söyledi:
    “Elbette bizler sosyal demokratız, Altı Ok’a sonuna kadar bağlıyız. Ülkenin kurucularına, kuruluş kodlarına, ülkenin kuruluşundan beri benimsediğimiz partimizin ideallerine elbette sahibiz. Ancak bununla birlikte biz bir büyük çağrının da sahibiyiz.”
    Sosyal demokratlarla muhafazakar, milliyetçi, Kürt, sosyalist ve liberal demokratlara; Cumhuriyet değerleriyle barışık tüm demokratlara seslendi. Birlikte büyümeye, güçlenmeye davet etti. Türkiye İttifakı olarak iktidara yürümeye çağırdı.
    Geçmişin mirasını reddetmeden geleceğe yürümeyi, eskiyi terk etmeden yeniyi kucaklamayı hedefliyor.
    Siyasette gömlek değiştirmediklerine, ateşten bir gömleği hep beraber giydiklerine dair sözlerini de böyle anlıyorum. Konuşmanın bütünlüğü içinde okuyunca diğerleriyle çelişmiyor.
    “Biz binayı terk ettik ama mirası emanete alıp çıktık. Eskimiş siyaseti geride bırakıyoruz. Yeni bir siyaset rekabeti için yola çıkıyoruz” mesajı açık.
    Butlancılara içi boşalmış bir amblem, anlamını ve ruhunu kaybetmiş bir tabela bırakarak gidiyorlar.
    Ruhsuz kalmış, hayatının anlamını ve amacını yitirmiş kimseler için ‘yaşayan ölüye döndü’ deriz, meyyit-i müteharrik...
    Kılıçdaroğlu’nun yargı zoruyla zapt ettiği CHP de artık anlamından arındırılmış, ruhunun terk ettiği böyle bir tabela partisi işte.

    5 min
  • “Seçimi kazanan idare fırkasıdır, çocuk!” İsmet Berkan

    Atatürk, 1930 yılında yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’la bir sohbet sırasında, “Bizi dünyada diktatör görüyorlar” der.

    Henüz Hitler iktidarda değildir ama İtalya’da Mussolini ile aynı kategoride görülmek Atatürk’ün hoşuna gitmemektedir.

    Gençliğinden itibaren pek çok kez kader birliği ettiği Ali Fethi Oktay’a, “Bir parti kursana” der Atatürk.

    Böylece ülkede muhalefet olacak; Türkiye de Batıda bir diktatörlük gibi gözükmemeye başlayacaktı.

    Ali Fethi Okyar bu talimat üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurar. Tarih 12 Ağustos 1930.

    Parti kısa sürede inanılmaz ilgi görür. Örneğin Ali Fethi Okyar bir İzmir ziyareti için gemiyle bu şehre geldiğinde binlerce İzmirli sandallarla denize açılıp Okyar’ı karşılar.

    Kurulduktan birkaç ay sonra parti bir kısmi yerel seçime katılır.

    O seçimin gecesi Atatürk Çankaya Köşkü’nde özel kalem müdürü Rıza Soyak’a seçim sonuçlarını sorar. Rıza Soyak, “Bizim parti kazanıyor” der. Atatürk Soyak’a şu cevabı verir: “Hayır efendim. Hiç de öyle değil. Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim: Kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler. Bunu bilesin.”

    Bu pek meşhur anektod, Rıza Soyak’ın hatıralarında yer aldığı için hepimiz onu biliyoruz.

    Serbest Cumhuriyet Fırkası’na yönelik muazzam ilgi en çok partinin kurucusu Ali Fethi Okyar’ı ürkütür. Çünkü CHP ile yarın bir yarışa girdiğinde Atatürk’ün söz vermiş olmasına rağmen tarafsız kalamayacağını en iyi bilenlerden biridir Okyar. Kırk yıllık arkadaşıyla ters düşmek istemez.

    17 Kasım 1930’de Serbest Cumhuriyet Fırkası kendi kendini fesheder. Ömrü ancak 3 ay sürebilmiştir.

    “Seçimi Kazanan İdare Fırkasıdır, Çocuk!” başlıklı bir kitap da yazmış bir olarak bu öyküde bana göre iki tane kıssadan hisse var.

    Birincisi, Atatürk’ün daha o yaşarken ciddi bir muhalefeti vardı.

    Atatürk’ün kişisel popülaritesinden, halk tarafından kurtarıcı olarak görülüp ilah mertebesinde sevilmesinden kuşku duyulacak bir şey yok. Ama aynı şey, Atatürk’ün devrimci programını uygulayan CHP için söylenemezdi.

    1930’lar ve sonrasında CHP, daha sonra rahmetli Turan Güneş’in çok yerinde tespitinde olduğu gibi “mütegallibe”nin (zorbalıkla ve güç kullanarak tahakküm kuranlar) partisiydi. Kent ve kasabalarda eşraf ile tüccar ve onlarla birlikte hareket eden kaymakam-mal müdürü-jandarma dahil devlet aygıtının partisi.

    Atatürk dönemini anlatan en iyi tanıklıklardan biri Fatih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında, Atatürk’ün partisi kendi istediğini yapmakta direnince sık sık onları “Gidelim seçime, bakalım kim kazanıyor” diye tehdit ettiği anlatılır.

    Atatürk, halkta kendisine yönelik sevginin farkındaydı ve bu çok hoşuna gidiyordu ama aynı sevgi partisine yönelmiyordu.

    İşte o yüzden, genç özel kalem görevlisi Rıza Soyak’a “Kazanan idare fırkasıdır” demişti, muhalefetin kazanmasına asla izin vermeyecek jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valileri ismen de sıralamıştı.

    Benim için bu anektottan çıkan ikinci kıssadan hisse ise şu: “İdare fırkası” aradan çıktığından itibaren CHP hiç seçim kazanamadı.

    İsmet Paşa, 1946’da yaptığını 1950’de yapmadı, idare fırkasını büyük ölçüde devreden çıkardı ve seçimi Demokrat Parti kazandı.

    Ama ilginçtir, Demokrat Parti bu seçim zaferinden 10 yıl sonra o “idare fırkası”nın en güçlü unsuru olan ordu tarafından darbeyle alaşağı edildi ve CHP ile “idare fırkası” yeniden bir araya geldi.

    CHP “idare fırkası”ndan kendini kurtarmak için bir büyük samimi girişimde bulundu, o da 1972’de Bülent Ecevit önderliğindeki büyük kadro hareketiydi. O hareketin önde gelen teorisyenlerinden Turan Güneş’in daha 50’li yıllarda CHP için yaptığı tahlili az önce aktardım. 70’ler CHP’si “Toprak işleyenin, su kullananın” diyerek o mütegallibenin sivil uzantıları ile arasına ciddi mesafe koydu ama aynı grubun entellektüel kesimi olan üniversite hocalarından yargıç ve savcılara, valilerden diplomatlara, Maliye Müfettişlerinden başka önemli devlet memurlarına kadar ciddi bir kesim ile CHP ilişkisi hiç kesilmedi.



    7 min
  • Futbolda finali gördük, politikada ne olacağının merakındayım - Fehmi Koru

    Pazar günü finali oynanan ve İspanya’nın şampiyonluğuyla sona eren Dünya Kupası maçlarını izlerken, hemen hepsinde dünyadaki politik uygulamalardan örnekler gördüm.

    ‘‘Futbol yalnızca futbol değildir’’ diye bir söz var ya, beni düşünmeye sevk eden de futbolun bu yönü.

    Politik yönü…

    FİFA futbolun yönetiminden sorumlu kurum. Dört yılda bir yapılan turnuvanın sahibi de o, FİFA… Başında 2016 yılından bu yana Gianni İnfantino bulunuyor.

    İnfantino bir futbol adamı gibi değil de, bir politikacı gibi davranıyor…

    Bu yılın turnuvasının Amerika kıtasında yapılması, bunun için üç ayrı ülkenin -ABD, Kanada ve Meksika’nın- tercih edilmesi tam bir politik hamle…

    Amerika’da insanların büyük çoğunluğu, ‘futbol’ dendiğinde elle oynanan farklı bir sporu biliyorlar; bizim bildiğimiz futbolun ABD’de müşterisi yok…

    Futbol, nicedir yalnızca bir spor değil, aynı zamanda para kazanma aracı; hem de bayağı yüklü paralar…

    Hep iyi oyuncuların aldığı yüklü transfer ücretleri ile haftalıkları konuşuluyor; ancak çoğu birer şirket haline dönüşmüş olan takımların patronları da yükünü tutuyor…

    Olayın bahis -ve yasadışı bahis- yönü olduğu da unutulmamalı.

    Bazı ülkelerde kulüplerin sahibi şirketler ve patronlar futbolu kara para aklama amacına da alet edebiliyor…

    Milyonların peşine takıldığı futbolun 350 milyon nüfuslu zengin bir ülke olan ABD’de bilinmemesi sektör açısından büyük eksiklik. FİFA bu eksikliği gidermek için son yıllarda bayağı çaba gösteriyor…

    Kullanabileceği her yönteme başvuruyor FİFA…

    En önemlisi, gerçekten istisnai bir özelliğe sahip, gelmiş geçmiş dünyanın en iyi oyuncusu olarak bilinen 39 yaşındaki Lionel Messi’nin emeklilik çağı yaklaştı; bir sanatçı, bir futbol virtüözü Messi ve onun üzerinden ABD’ye bu sporun tanıtılması daha kolay…

    Önce Miami’de bir kulüp futbolun bilinen isimlerinden David Beckham’a satın aldırıldı; ardından emekliliğe hazırlanan Messi’ye büyük ikramiye sayılacak bir teklifle yaklaşıldı…

    Üç sezondur ABD’de Messi ve ilgi gördüğü gibi, futbola ilgiyi de artırdı…

    Şimdi Dünya Kupası’nın üç ev sahibi ülkesinden biri ABD…

    Kendim de bizzat sahada izlediğim için biliyorum; misafir takımların taraftarları kadar Amerikalılar da maçlara ilgi gösteriyorlar…

    Her maçta eğlence dünyasından isimler de reklam amaçlı hazır bulunuyor…

    Futbolu Amerikalılara tanıtma projesinde Donald Trump da var.

    Trump para ile irtibatlı projeleri sever, biliyorsunuz…

    İnfantino, turnuva başlamadan önce Trump’a ‘FİFA barış ödülü’ verdi; FİFA tarihinde bir ilk olarak…

    Önceki gün yapılan final maçında eşiyle hazır bulundu Trump, kazanana kupayı o sundu.

    Projenin müellifleri arasında Messi de var mı?

    Görev gereği turnuvayı yakından takip eden futbol eleştirmenleri, yukarıdaki soruyu ‘şike’ boyutuyla dile getiriyor…

    Messi’nin kaptanı olduğu Arjantin milli takımının finale kadar çıkması, oyuncularının ve futbolun en iyisi bilinen Messi’nin becerileri sayesinde miydi, yoksa bir desteğin mi ürünü?

    Arjantin’in Mısır milli takımı ile maçını izleyenler bu soruyu fısıltıyla sordular… Mısır’ın 2-0 önde götürdüğü ve bir-iki golünün sayılmadığı maçın sonunda 3-2 kazanan Messi’nin takımı oldu…

    Hakem sayesinde…

    İngiltere ile maçında 11 oyuncusuyla Arjantin takımı gölge boksu yapar gibiydi; son dakikalara kadar İngiltere’nin üstünlüğünde giden maç 2-1 Arjantin’in lehine sona erdi.

    Hakemin hoşgörüsü sayesinde…

    İki maçta da Arjantin’in golleri sonlara doğru ve yedi dakikada gerçekleşti.

    Aynı durum pazar günkü final maçında da yaşanabilirdi. Arjantinli oyuncular maç boyunca zombi gibiydiler; İspanyollar onları kendi sahalarına kilitleyiverdi ilk dakikadan itibaren… Her şey yine son dakikaya ve biraz da Messi’ye kalmış gibiydi.

    Herhalde, futbolu ABD’ye tanıtma amacıyla çıkılan yolda fazlaca tesadüflere yer verilerek kuşkuların artması, bu sporun dünyanın diğer yerlerindeki sevenlerini yabancılaştırabilir diye endişe edilmiş olmalı…




    6 min
  • Milletin ağız tadı kaçınca siyasetin önemi kalmaz - İbrahim Kiras

    Bir ülkede seçim sandığı kuruluyor olsa da olmasa da o ülkeyi yönetenlerin halkın desteğine ihtiyacı vardır. Geçmiş asırlarda mutlakiyetçi krallık rejimlerinde bile vatandaşı memnun etmek yöneticilerin en başta gelen göreviydi. Çünkü yönetimlerin meşruiyet kaynağı her zaman halkın rızasıdır.

    Bunun için halkın gönlünü kazanması gerektiğini bilen hükümdarlar bir yandan adil ve dindar görünmek için çaba gösterirler, öbür yandan insanların günlük yaşayışını rahatlatacak tedbirler alırlardı.
    Halkın asgari refahını temin edip milli ve manevi değerleriyle uyumlu görünmenin yanı sıra, hangi sebeple olursa olsun ülkede kargaşaya ve huzursuzluğa mahal vermemek de yönetici zümrelerin üzerinde titizlikle durduğu en önemli konuydu tarih boyunca.

    Bugün de öyle tabii. Yönetenlerin dünden bugüne değişmeyen görevi ülkelerindeki huzuru korumaktır.

    Geçmişte de bugün de hiçbir iktidar, en azından, sokağın homurdanmasını işitmek istemez. Özellikle bugün yönetimlerin çoğunlukla seçimle belirlendiği bir dünyada halkın memnuniyeti haydi haydi önemlidir.

    En başta elbette iyi yönetim-kötü yönetim algısı memnuniyetin veya memnuniyetsizliğin zeminini oluşturur. Yine de var olan desteğin sürmesi veya kesilmesi için yönetim karnesi yeterli olmayabilir. İnsanların siyasi angajmanlarını ve bu arada oy verme tercihlerini belirleyen çok sayıda psiko-sosyal faktör bulunduğunu biliyoruz.

    Bu çerçevede memnuniyet ve memnuniyetsizlik nispeten daha göz önünde olan veya iyice şekillenmiş duruma gelen tutumları ifade etmek üzere kullanılan kavramlar. Bir de “dip dalgası” veya “dip akıntısı” gibi gözle görülmesi daha zor durumları anlatan tabirler var. Mesela “ağız tadı” tabiri var. Tolerans sınırı, bir anlamda.

    Hiç değilse ağız tadımızın yerinde olması bazı sıkıntıların sineye çekilme gerekçesi olabilir… Belirli rahatsızlıklara katlanma sebebi yani. Sığınılan son kale gibi bir şey.

    Ağzımızın tadı kaçmasın demek, bari huzurumuz bozulmasın demektir. Her gün yeni bir karmaşayı, her gün yeni bir krizi, her gün yeni bir kavgayı hop oturup hop kalkarak izlemek zorunda olmayalım demektir.

    Bakalım bugün neler göreceğiz demeden hayatımızı sürdürmeyi istemektir. Kaygıyla, kuşkuyla, korkuyla yaşamak istememektir.

    Bu duyguyu aslında en iyi siyasetçi bilir. Ama bazen zorunluluklar, çaresizlikler, iki arada sıkışmışlıklar insana bildiğini de unutturur. Akıntıya kapılıp gidersiniz, nereye gittiğinizi bilmeden.

    Yoksa her siyasetçi, hatta her yönetici toplumun huzuru ne zaman kaçar veya ağız tadı ne zaman bozulur, bilir. Bilir ki bir işin kuralına uygun şekilde yapılıp yapılmadığından çok kavga gürültüyle, kaos oluşturarak, etrafa rahatsızlık vererek, sonunun nereye varacağı bilinmeden yapılıyor olması insanların ağız tadını kaçırır.

    Bu bakımdan mevcut siyasi iktidarın sürekli birileriyle kavga içinde olması kendi tabanını konsolide etmeye yarayabilir ama bunun toplumun genelinde ağız tadı bırakmayacak raddeye gelmesi o tabanı bile rahatsız edecektir.

    Karşısındaki muhalefeti -kendi tabiriyle- “silkeleyerek”, rakip siyasetçiyi hapse atarak, hatta parti yönetimini değiştirerek ortalığı toz duman haline getirmesi her şeyden önce “ağız tadı sorunu” doğurur.

    Sosyal medya kullanıcılarından tavuk firmalarına kadar herkese her şeye her gün “operasyon” düzenlenen bir ülkede ağız tadı kalmaz.

    Millet ağız tadını özler duruma gelirse siyaseten geriye dönüşü zor bir yola girilmiş demek olur.

    Bugünkü ortamda iktidar partisini bir anlamda köşeye sıkıştıran, iki arada bırakan asıl mesele yanlış uygulamaların, hatalı tercihlerin, kötü yönetimin doğurduğu memnuniyetsizlikten ziyade kavga gürültü tablosunun meydana getirdiği rahatsızlık olsa gerek. Yani “ağız tadı kaybı”.

    Su yüzeyinde pek görünmese de dip akıntısı misali sizi farkında olmadan açık denize doğru sürükleyebilecek ciddi ve tehlikeli bir mesele bu.

    5 min
  • Ya Özgür Özel’in dokunulmazlığı kalkarsa - Ahmet Taşgetiren

    Esenyurt eski belediye başkanı Ahmet Özer, Silivri hatıralarını “Silivri’den Yükselen Ses” başlığı ile kitaplaştırmış.

    ODA tv’nin haberinde kitapta, eski emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı’nın ziyaretine ilişkin bir bölüm yer alıyor.

    Ahmet Özer şaşırıyor görüş kabinindeki kişinin Hanefi Avcı olduğunu öğrendiğinde. Aralarındaki sohbette bir soru soruyor Ahmet Hoca Avcı’ya:

    “-Eski bir emniyet mensubu, devlete bu kadar görev yapmış biri olarak size sormak istediğim bir şey var. Bir devlet, bir yargı, hukuk düzeni kendi vatandaşına iftira atar mı? Tuzak kurar mı?”

    Ahmet Hoca Avcı’nın bunu kabul etmeyeceğini düşünüyor ama aldığı cevap farklı oluyor. Şöyle diyor Hanefi Avcı:

    “Kurar, en büyük tuzağı devlet kurar sayın hocam. Bunun en büyük nişanesi karşınızda duran kişi olarak benim. Ben bu devlete 40 yıl hizmet ettim. Bu devlet beni hapse atmaya karar verince, yıllarca mücadele ettiğim Devrimci Karargâh Örgütü üyesi yaptı beni, yargıladı, on yıllarca ceza verdi ve ben bu hapishanede 3 yıl 9 ay yattım. Benzer bir durumu siz yaşıyorsunuz. Sizin kazandığınız Belediyeyi ele geçirmek için, seçimle kazanamadığı belediyeyi almak için sizin gibi bir bilim insanını terör örgütü üyesi gibi göstermeleri gerekirdi, öyle yapıp belediyeye el koydular. Tıpkı bana yaptıkları gibi. Çıkarları için bu kadarını ve daha fazlasını bile yaparlar, işte benim bugün burada olmamın bir nedeni de sizinle kurduğum bu empatidir.”

    Önceki gün bu sütunda yayınlanan “Ters tepen siyaset oyunu” başlıklı yazım üzerine bir okuyucu “Ya Özgür Özel’i de tutuklarlarsa” sorusunu sordu.

    Soru “Bu ülkede her şey olabilir”in yansımasıydı.

    Yargı bir temel devlet kurumuydu. Bir süredir ülkede yaşananlar, yargı üzerinden siyaset dizaynı biçiminde olmuyor muydu?

    Ekrem İmamoğlu’nun diploma iptali ve tutuklanması ile başlayan süreç nasıl okunabilirdi?

    CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı ve Kılıçdaroğlu üzerinden yürütülen operasyon, İmamoğlu’ndan sonra sokakları hareketlendiren Özgür Özel’i de bir şekilde siyaset dışına atma niteliği taşımıyor muydu?

    Kimdi bütün bu operasyonların arkasındaki güç?

    Özgür Özel, “Mutlak Butlan”la CHP içindeki statüsü sıfırlandıktan sonra sokaklara çıkıp çok daha güçlü bir siyasi figüre dönüşünce ve buradan yeni bir siyasi parti çıkacağı değerlendirmeleri yapılınca bir yerlerde “Bu Özgür Özel için, ya da kurulacak yeni parti için de bir şeyler düşünmek lâzım” kulisleri bir yerlerde yapılmamış mıdır?

    Bir yerlerde ateş yakılmamışsa çıkan duman neyin nesidir?

    Mutlak Butlan’la Kılıçdaroğlu ve ekibi marifetiyle CHP’de sürdürülen kök kazıma operasyonlarına maruz kalanlar, kurulacak yeni partinin de başına bir şey getirilir kaygısıyla ikinci, üçüncü ihtimalleri dikkate alarak A’dan Z’ye uzanan çareler üzerinde boşuna mı çalışıyorlar?

    Özgür Özel’in dokunulmazlık dosyaları var. Fezlekeler hazırlanmış, Meclis’e gelmiş, Komisyon’da görüşülecek.

    İmamoğlu der-dest edildi, Özgür Özel meydanlarda yıldızlaştı, gerçek anlamda “lider” oldu, ben bile “Erdoğan halefini hazırlıyor” diye yazdım, ya onun dokunulmazlığı da kaldırılıp, epey bir süredir ülke iklimini ifsat eden tutuklama salgını içinde der-dest edilip, misal, Selahattin Demirtaş benzeri bir muameleye maruz bırakılırsa…

    Bu sorunun asıl aradığı cevap “Özgür Özel’i de alırlarsa başkası var mı?” sorusunun cevabı idi.

    Ben bilmiyorum, orada, İmamoğlu ve Özgür Özel’den boşaltılan alanda bayrağı taşıyacak birilerinin olup olmadığını…

    Bir anlamda kök kazıma operasyonu sürüyor. Bir gün geriye sadece Kılıçdaroğlu ve emsali kalır ve herkes mutlu olur, gibi bakılıyor herhalde…

    Gelelim Ahmet Özer’in Hanefi Avcı’ya sorduğu “Devlet vatandaşına tuzak kurar mı?” sorusuna ve Hanefi Avcı’nın verdiği “Bunun örneği benim” cevabına…




    6 min
  • Yeni Parti - Taha Akyol

    İktidar yargı eliyle ana muhalefet partisine karşı bir operasyon yürütüyor. Öyle ki, muhalefet saflarında belediye başkanı, parti yöneticisi olmaya devam etmek artık cesaret işidir.
    İBB Emlak Yönetimi Daire Başkanı Kağan Sönmez, merhum Kadir Topbaş’ın çalışma arkadaşıydı, başarılı olduğu için İmamoğlu da onu tercih etmişti.
    Halen tutuklu bulunan Kağan Sönmez’in 24 Haziran günlü duruşmadaki şu sözleri son derece önemli ve açıklayıcı:
    “Bize suçlama konusu yapılan yeni dönem ihalelerinde istenen şartlar, geçmiş dönemlerde aranan şartlardan farklı değildir. Hatta rakamsal olarak geçmiş dönemlerdeki şartların daha yüksek olduğu görülmektedir.”
    Görüyorsunuz, AK Parti dönemi için suç olmayan ihaleler ana muhalefet belediyeleri için suçtur!
    YARGI ELİYLE
    Dikkat ederseniz “ana muhalefet” diyorum, CHP demiyorum. Çünkü CHP artık “mutlak butlan” çizgisinde bir partidir. Büyük gövde, Özgür Özel’in kuracağı partidedir.
    Düşünün ki İstinaf, hukukçuların çok eleştirdiği, dünya hukuk çevrelerince de “siyasi” olarak nitelenen “mutlak butlan” kararını vermekle kalmadı… Verdiği kararı 56 gün yazmayarak Yargıtay’a gidişi geciktirdi, adli tatil başladı.
    Hiçbir hukuk anlayışında, “ihtiyati tedbir” içeren bir kararın bu kadar bekletilmesi makul ve olağan kabul edilemez.
    Bizdeki diğer örnek, MHP olağanüstü kurultayı hakkında “ihtiyati tedbir” kararı verip aylarca bekleten ünlü “Gemerek Mahkemesi”dir.
    CB sisteminde HSK eliyle yargının nasıl “büyük bir siyasi etki” altına alındığı, Venedik Komisyonu raporuna geçmiş bir gerçektir.
    Ana muhalefeti parçalama siyasetinde “mutlak butlan”, böyle bir işlemdir.
    YARGI VE SİYASET
    1930 yaz ayları… Fransa ile borç erteleme görüşmeleri… Faşist İtalya’nın doğu Akdeniz’deki tehditlerine karşı Gazi, İngiltere ve Fransa ile ittifak geliştirme düşüncesindedir… Kendi deyişiyle “Dictateur” görülmekten rahatsızdır...
    Gazi’nin kararıyla 12 Ağustos 1930’da, siyasi tarihimizde bir fazilet timsali olan Fethi Bey’in liderliğinde liberal Serbest Fırka kurulur. Başta İzmir ve Ege, halk gürül gürül akar…
    Kasım’da belediye seçimleri vardır; ilk defa tek dereceli seçim yapılacaktır.
    Samsun hariç her yerde jandarma, polis, vali, kaymakam CHP’yi kazandırmak için seferber olur… Göze çarpan Serbestçiler gözaltına alınır.
    Ama bağımsız vicdan sahibi savcılar ve hakimler, gözaltına alınmış veya “maznun” (sanık) durumundaki Serbestçileri tamamen tahliye ettiler; halk yargıyı alkışladı. 12 Kasım 1930 tarihli Son Posta’nın haberi:
    Fethi Bey de 15 Kasım’da Meclis’te yaptığı tarihi konuşmada “hürriyetleri ihlal edilen vatandaşlarımızı serbest bırakmak için çalışan savcılarımız ve hakimlerimiz”e teşekkür etti. (Zabıt Ceridesi. 15 Kasım 1930, s. 17)
    Yargının hiçbir şekilde bağımsız olmadığı otoriter Tek Parti rejiminde bile böyleydi.
    NASIL BİR PARTİ?
    Artık Özgür Özel ve arkadaşlarının yargıdan bekleyeceği bir karar kalmadı. Bu hafta parti kuruyorlar.
    Kamuoyu araştırmaları yüzde 40’ları gösteriyor…
    Anket için soru sorulan vatandaşlar, kendi tasavvurlarındaki yeni parti için böyle yüzde 40’lar civarında tasvip ifade ediyorlar.
    Kurulacak parti, böylesine geniş tasavvurları kapsayabilmeli, yeni parti eski kemikleşmiş tabanla sınırlayacak kavram ve politikalardan sakınmalıdır.
    Bugünkü şartlarda kurucular milletvekillerinden oluşacak gözüküyor. İlk fırsatta “geniş taban” kavramını yansıtan isimlere çeşitli üst kurullarda yer verilmelidir.
    Türkiye’nin bugünkü iki ağır sorunu, partinin iki temel ilkesini oluşturmalı: Hukuk güvenine dayalı kurallı piyasa ekonomisi… Kuvvetler ayrılığına dayalı hukuk devleti.
    Özel ve arkadaşları AK Parti’nin 15 yıldır çıkarmadığı Siyasi Etik Kanunu’nu ve 11 yıldır çıkarmadığı Yolsuzlukla Mücadele Kanunu’nu güncelleyerek çıkaracağını da taahhüt etmeliler.
    Kamuoyunda CHP geleğinde bilinen isimler yanında, bu iki ilkeyi yansıtacak tecrübe ve birikime sahip yeni isimler mutlaka bulunmalıdır.

    5 min
  • Turist de şikayetçi turizmci de - Akif Beki

    Bu başarı bizim. Asgari ücretten ne işçi memnun ne işveren. Aynı durum turizm için de geçerli, ne turist memnun ne turizmci. Alan da satan da kan ağlıyor.

    Her şey, iktidarın lâf dinlemek yerine lâf dinletme inadıyla başladı. Ekonomiyi bilenlerin uyarılarına rağmen, ‘ben bilirim’ tavrıyla enflasyon- faiz deneyine girişildi. Ceremesini 5 yıldır çekiyoruz, hâlâ bitmedi.

    2026 turizm sezonunun ortasında durum şudur:

    İlk yarıda Avrupalı turist fire verince Antalya’da büyük tesisler, ikinci yarıyı kurtarmak için yüzde 50 indirime gitmiş. Yine de dolduramıyorlar, toplam kapasitenin yüzde 10’u boş.

    Turizm Düşünce Platformu geçen hafta krizi masaya yatırmış, her yerde haberdi. Rakamlar, önde gelen turizmcilerin kendi aralarındaki tartışmayla ortaya çıktı.

    Dolar, avro patladığında Türkiye kendi halkına pahalı ama dolar ve avroyla kazanan Hans’a, George’a, hatta gurbetçimize sudan ucuz tatil cenneti olmuştu.

    Parası değer kaybeden sabit gelirlilerimiz, otobüs fiyatları uçak biletleriyle yarışırken mahalleden dışarı çıkamaz hâle gelmişti.

    Kuru maaşa talim etmeyenlerimizse daha ucuza yurt dışı tatiline gitmeyi seçiyordu.

    Gözde beldelerimiz, lüks sayfiyelerimiz bir tuzu kurularımıza bir de cebine avroyu, doları koyup gelen Doğulu, Batılı yabancılara cazipti. Aynı bütçeyi bozdurduklarında alış verişlerini yapıp tatili bedavaya getiriyor, bayılıyorlardı bu işe.

    Yerli, milli turist o zaman da şikayetçiydi ama hiç değilse yerli, milli turizmcinin yüzü gülüyordu, tıkırı yolundaydı.

    2023 seçimlerinden sonra ekonominin başına Mehmet Şimşek dönüp faiz-enflasyon deneyini başa çevirince işler değişti.

    Dolar baskılandı, TL suni müdahaleyle değerlendi, enflasyon ortamında turizmciler hem aç gözlülük hem avro bazında aşırı maliyet artışları yüzünden fiyatları uçurdu...

    Derken Türkiye’de tatil artık dolarla, avroyla kazananlar için de pahalandı. Cazip olmaktan böyle çıktık. Rus ve Avrupalı turisti Mısır’a, İspanya’ya, Yunanistan’a kaptırdık.

    Kendi halkımıza cep yakan ama yabancıya, gurbetçiye sudan ucuz o tatil fiyatlarımız birden herkese ateş pahası oldu.

    Üstüne ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı tuz biber ekti.

    Öyle anlaşılıyor ki bu yaz ortasında Ege, Antalya otelleri havlu atıyor. Agresif şekilde fiyat kırıyorlar, yine de gideni geri getirmeye yetmiyor.

    Turizm Düşünce Platformu üyeleri, fiyatlarda yüzde 50 indirime rağmen otellerin dolmadığını, Türkiye’de fiyat-hizmet dengesinin bittiğini anlatıyorlar.

    Yerli, milli turistin yüzü 5 yıldır gülmüyordu. Yabancı turistle yerli, milli turizmci de onlara katıldı böylece. Bu yaz hiçbirinin yüzü gülmüyor.

    Turizmcimize bakılırsa maliyetleri kurtarmayan fiyatlarda radikal indirimlere gittikleri hâlde otelleri zararına dolduramıyorlar.

    Seçimler sonrası 2023 yazında neyi tartışıyorduk, hatırlayın.

    Gurbetçilerimiz, ailece Türkiye’de tatile gelmekte artık zorlanıyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, bari uçak biletine yardım istiyorlardı.

    Yerli, yabancı herkese çok pahalı geleceğimiz bir dönemin işaretiydi.

    2023’ün ilk 6 ayında bize gelen turist yüzde 17, turizm gelirimiz yüzde 27 artmıştı.

    Aynı dönemde bizden yurt dışına gidenler yüzde 72, turizm giderimiz de yüzde 67 yükselmişti.

    TÜİK’in açıkladığı, Kültür ve Turizm Bakanı Ersoy’un paylaştığı verilerdi.

    Bu çarpık durum değişti. Ancak tersinden. Bizde tatil bize de ucuzlayacağı yerde Hans’a, George’a, gurbetçilerimize bile pahalandı.

    Yabancı turist, beş yıldızlı otellerden daha düşüklere kayıyor, kalış süresi de kısalıyordu.

    O günden beridir avroyla, dolarla kazananlara da Türkiye’de tatil sudan ucuz değil.

    Soruysa aynı:

    Hadi Bodrum’da fiyatlar uçuktu, ondan diyelim. Peki İstanbul otelleri neden dolmuyor?

    Fethiye, Antalya niye Mısır’ın Şarm El-Şeyh’ine turist kaptırdı?

    Hangi ekonomik şahlanma mucizesine borçluyuz bunu?

    5 min
  • Ekonomi neden çok kötü… İbrahim Kahveci

    Çok konuşuyoruz… Acaba konuşmalarımızın içi ne kadar dolu?

    Mesela ekonomi kötü diyoruz ama bu kötülüğün mutlak rakamlarını net verebiliyor muyuz? Makro verilere göre zengin ülkeler sınıfına bile girecek kadar muhteşem rakamlar gelirken millet neden ekonomiden çok şikayet ediyor?

    İzahı zor bir konu… Ama biz yine işi çözmeye kararlıyız.

    Biraz rakamı bol bir yazı daha olacak. Evet, konu zor ama çok önemli… Bu rakamları anladığınızda aslında 2018 yılından beri hiç ama hiç büyümediğimizi göreceksiniz. Şikayetlerin neden makro verileri yansıtmadığını gerçek durumun ne olduğunu anlamış olacağız.

    Önce dolar bazlı veriler:

    2018 yılında 793.527 milyon $ olan GSYH 2025 yılında 1.596.315 milyon $’a çıkıyor. Son 7 yılda dolar bazında %101,2 büyüme gerçekleştirmişiz.

    Muhteşem bir büyüme. Adeta cağ atladık.

    Ve yine dolar bazında kişi başına gelire bakalım: 2018 yılında 9.748 $ olan kişi başına gelir %90,7 artışla 2025 yılında 18.588 $ seviyesine çıkıyor.

    Sanırsınız bu 7 yılda adeta uçtuk.

    Hatta orta sınıf bir ülkeden zengin sınıf bir ülkeye geçtik hikayesine inanırsınız.

    Hadi buna TL’nin değer kazanması sonucu dolar şişmesi diyelim.

    Oysa TÜİK asıl büyüme rakamlarını sabit fiyat (2009 sabit fiyatları) üzerinden açıklıyor.

    Gelin sabit fiyat üzerinden de bakalım: 2018 yılında 1 trilyon 771 milyar lira olan GSYH 2025 yılında 2 trilyon 410 milyar liraya yükseliyor. Böylece son 7 yılda gerçek refah artışımızı ifade eden reel büyüme oranımızın %36,1 olduğunu anlıyoruz.

    Reel büyümenin kişi başına geliri de 21.755 liradan %29,0 artışla 28.058 liraya çıkıyor. Yani TÜİK diyor ki, son 7 yılda ülkede gerçek anlamda %36,1 büyüdük ama kişi başına refah artışımız %29,0 oldu.

    Sadece 7 yılda 1/3 zenginleşme bile tek başına çok büyük başarı. Böyle bir zenginleşmede nerede ise hiç kimsenin ekonomiden şikayet etmemesi gerekir… Ama sokaklar açız, açız diye inliyor. Neden acaba?

    Gelin şimdi gerçek hesaba geçelim:

    Türk-İŞ verilerine göre 2018 yılında bekar 1 kişinin yıllık yaşam maliyeti 26.169 TL. Ve yine 2018 yılında TÜİK verisine göre Kişi Başına Gelir (KBG) 46.759 TL.

    Bu hesaba göre ülke gelirinden yaşam maliyeti çıktığında kişi başına kalan para yaşam maliyetinin %78,7’si kadardır.

    Ve 2025 yılı: Bekar 1 kişinin yıllık yaşam maliyeti 406.899 lira iken kişi başına gelir 733.838 liraya geliyor. Bu durumda yaşam maliyeti çıkınca kalan para %80,3 oranına ancak geliyor.

    Ya da şöyle ifade edelim: Türk-İŞ verilerine göre ‘Yaşam Maliyeti Endeksi’ üzerinden gidersek son 7 yılda kişi başına refah artışı sadece ve sadece yüzde 0,93 seviyesindedir. Dikkat edin yüzde 1,0 bile refah artmamıştır.

    Dolar bazında yüzde 101,2 büyümeyi bırakın reel oranda yüzde 36,1 büyüme bile sadece fiyat şişmesinden gelmektedir.

    Ülkemizde gerçek anlamda refah artışı son yedi yılda SIFIR seviyesindedir.

    Peki, neden TÜİK reel büyüme açıklıyor? Tek nedeni var: Enflasyon verisini gerçek anlamda açıklamadığı için…

    Gelin başka bir açıdan daha refah artışının olmadığını test edelim:

    2018 yılında aylık 1.603,12 lira olan asgari ücret yıllık 19.237 lira gelir demektir. Asgari ücretle çalışan 1 kişi yaşam maliyetinin sadece yüzde 73,5’ini karşılayabiliyordu.

    2025 yılında 22.104,67 lira olan aylık asgari ücretten yıllık 265.256 lira gelir elde ediliyor. Oysa bekar 1 kişinin yaşam maliyeti için 406.899 lira gerekliydi. Yani artık asgari ücretli yaşam maliyetinin sadece ve sadece yüzde 65,2’sini karşılayabilir duruma düşmüştür.

    Yaşam maliyetine göre asgari ücretlinin alım gücü son yedi yılda yüzde 73,5’den yüzde 65,2’ye gerilemiştir.

    Ortalama ücretin yaşam maliyetini karşılama gücü ise 1,47 kattan 1,53 kata yükselerek ılımlı bir alım gücü sağlamıştır. Veya şöyle ifade edelim: Yaşam maliyeti 15,6 kat artarken ortalama ücret 16,3 kat artışla azda olsa reel bir refah artışı sağlamıştır (%4,6).

    Hadi bu hesabı bir de emekliler için yapalım:






    9 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR