KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • “Yeni Parti” ne kadar yeni olacak? Osman Sert

    Yargıtay’ın verilerine göre 189 olan mevcut siyasi partilere bir tane daha eklenmesine fazla süre kalmadığı görülüyor. Mahkeme kararı ile ana muhalefet partisinin yönetiminin değiştirilmesi mecburi bir partinin doğumuna neden olacak. Mevcut bir partinin çatısı altında ilerlemek ile yeni parti kurmak arasındaki tercihte ikinci seçenek yönünde kanaat oluştuğu anlaşılıyor. Yolda olan partinin en güçlü meşruiyet zemini CHP’nin iki yıldır muhalefetin ana taşıyıcısı konumuna gelmesi, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının cezaevinde bulunmalarının getirdiği mağduriyet algısı ve Özgür Özel’in bireysel performansı.

    Özgür Özel’in son dönemde alanda sergilediği performansa bakıldığında altı çizilmesi gereken husus bir lider algısının oturmasının toplumda zaman isteyen bir süreç olduğu. Bir günde lider olunmadığı gibi bir günde bu etkinin kaybedilmesi de kolay değil. Özel bu yolculuğa aslında 31 Mart yerel seçimleri akşamı yaptığı konuşma ile başladı.

    19 Mart İmamoğlu operasyonu sonrası Saraçhane Meydanı’nda üst üste her akşam yaptığı konuşmalar, sonrasında Anadolu’da her ile giderek etki ve bilinirlik alanını genişletmesi bu algının uyanmasında rol oynadı. Kendisi için çok üzücü olan Manisa Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in vefatı sonrasında defin sırasında kamuoyuna yansıyan fotoğraflar Özel’e ilişkin olumlu kanaati bir kesimde tahkim ederken bu algının daha geniş bir kesime ulaşmasına da katkı sağladı. Söz konusu imajın son sınavı ise CHP genel merkezi önüne polislerin geldiği gün TOMA’nın üzerindeki duruşu ve Meclis’e yürüyüşü oldu.

    Özel’le ilgili bu algının temelde performatif ve direnç eksenli olduğunu atlamamak gerek. “Kürt, muhafazakar, sosyal, milliyetçi demokratlar” kısaltması ile ifade ettiği demokrasi ittifakı söyleminin içinin dolması sadece kendi ifadelerine kaldığında kolay değil. Özel’in hem “radikal demokrat” hem de kapsayıcı bir duruşu kitselleştirebilmesi için bunun daha geniş bir kadro tarafından seslendirilmesi ve detaylandırılması gerekiyor. 15 Temmuz münasebetiyle bir not düşmek gerekirse Özel’in 15 Temmuz darbe gecesi TBMM’deki varlığı ve duruşu da iktidarın FETÖ bağlamında getirmesi muhtemel suçlamaların önünü kesiyor.

    Özel Sözcü televizyonuna konuşurken parti çalışmalarında kritik eşiklerin geçildiğini işaret etti. “Millet belirliyor, ben henüz belirlemedim. Ama çok isim de dolaşıyor. İsim ve logo çalışıyoruz. İsimde bir belirginleşme ortaya çıkmaya başladı. Genel olarak bir genel kabul gören isim belli. Logo daha çalışılıyor. Şimdilik ‘yeni parti’ diyelim. Yeni bir isim olana kadar ‘yeni parti’ diyelim.”

    Kurulacak partinin adını “Yeni Parti” olarak kodlamak anlaşılır ancak gerçekten CHP’yi kapsayan ama söylemi, kurucu kadroları ve hedefleri ile onu aşan bir parti olup olmayacağını isim ya da logo belirlemeyecek.

    CHP’ye kayyım atanmasından bugüne kadar gelen sürece bakıldığında ayrılma eğiliminde olanların çizgisi üçe ayrılabilir. Birincisi partide Kılıçdaroğlu ile ekibinin hâkim olma çabasına karşı gösterilen mücadele. Parti grup toplantılarının Özgür Özel tarafından yapılmasından CHP Genel Merkezi dışındaki gerçek hayatta partinin meşruiyet zemininin Özel ve ekibi tarafından domine edilmesine kadar kendileri açısından başarılı bir çizgi izleniyor.

    İkinci olarak ayrılma sürecinin yönetilmesinde mevcut CHP’nin küçümsenmeyecek tabanını gözetmek açısından takip edilen yöntemin “gecikme” eleştirilerine karşın tahmin edilebilir zeminde ilerlediği söylenebilir. Nihayetinde yeni bir parti demek teşkilatından, finansman ve kamuoyunun önüne çıkacak vitrinine kadar kolay bir iş değil. Özel’in artık haftalarla ifade edilen bir takvimden bahsetmesi burada da sona yaklaşıldığını söylüyor.


    7 min
  • ŞOK fiyatlandırma devam ediyor - İbrahim Kahveci

    Bundan yaklaşık 16 ay önce; Mart 2025’de

    Enflasyon %39,05

    MB Faizi %42,50

    Tahvil %38,18

    Şimdi daha da eskiye gidelim: Merkez Bankası 2023’de Mehmet Şimşek’in göreve gelmesinin ardından faiz artırımına gidiyor ama artırımlar sınırlı kalıyor.

    Ekim 2024: Merkez Bankası fonlama faizi %50 iken enflasyon ilk kez faizin altına iniyor (49,38). Yani yüksek faiz dönemi başlıyor…

    Ve enflasyon hızla geriliyor. Mart 2025’e geldiğimizde enflasyon 10 puan düşmüş oluyor.

    Merkez Bankası da fonlama faizini 50,00’den 42,50’ye indiriyor.

    Tahvil faizlerinde de yüzde 42,50-43,00 seviyelerinden yüzde 38,00’lere gerileme yaşanıyor.

    Kısaca Ekim 2024’de başlayan dezenflasyon süreci gayet yolunda ilerliyor.

    Ne zamana kadar?

    16 milyonluk şehrin Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hapse atılana kadar…

    Tahvil faizleri derhal 38’lerden 51’lerin üzerine fırlıyor. Merkez Bankası da fonlama faizini 42,50’den yeniden 49,00’a yükseltiyor.

    Lakin bu yükselişler enflasyona bağlı gelişmeler değil. Çünkü enflasyon bu dönemde de düşmeye devam ediyor.

    Ve 19 Mart sonrasının ateşi sönümlenmeye başlıyor. Özellikle Mayıs 2025 sonrası yeniden iyimser ivme başlıyor.

    Ocak 2026

    Enflasyon yüzde 30’lar seviyesine gerilerken tahvil faizlerinde de yüzde 34,4 seviyelerine geriliyoruz. Merkez Bankası faizlerinde ise yüzde 37,0’ye iniyoruz.

    Gerçi Merkez Bankası faizi ile enflasyon arasında makas hala açık ama düşüş trendi devam ediyor.

    Ya sonrası?

    Tekrar ŞOK fiyat dönemi başlıyor.

    Tahvil faizleri yeniden 34,4’den 44,7’ye fırlıyor. Yeniden Merkez Bankası fonlama faizini 37,0’den 40,0’a yükseltiyor.

    Mart-Temmuz 2026 döneminde tahvil faizleri bir türlü kalıcı olarak MB faizinin altına inmiyor. Hala ŞOK fiyatlandırma devam ediyor.

    Aynı zamanda enflasyonun yatay seyretse bile yükselmediği bu süreçte MB faizi ile enflasyon arasındaki fark kapanmıyor.

    Ve kredi faizleri…

    Nisan 2024’de yüzde 66,77’ye kadar çıkan ticari kredi faizleri Şubat 2025’de 56,24’e iniyor. Ardından İmamoğlu’nun hapse atılması ile yeniden yüzde 63,19’a çıkan kredi faizleri Şubat 2026’da yüzde 50,20’ye geriliyor.

    ŞOK fiyatlandırmanın yeniden başladığı son dönemde kredi faizleri Temmuz 2026 itibari ile yüzde 56,51 seviyelerinde seyrediyor.

    Tekrar hatırlayalım:

    İmamoğlu operasyonu öncesi Şubat 2025:

    Enflasyon %42,12

    MB Faizi %45,00

    Kredi faizi 56,24

    Şubat 2026

    Enflasyon %30,65

    MB Faizi %37,00

    Kredi faizi 50,20

    Ve şimdi:

    Enflasyon %32,11

    MB Faizi %40,00

    Kredi faizi 56,51

    SONUÇ: Muhalefet operasyonlarının ülkeye maliyeti inanılmaz seviyede çok yüksek. Faizlerin düşmemesi bile tek başına 1 milyona yakın kişinin işini kaybetmesine yol açtı…

    Daha ne olmasını bekliyordunuz ki?



    5 min
  • 15 Temmuz ve 10. Yıl - Ali Bayramoğlu

    İstanbul 15 Temmuz’un 10. Yılı geride kaldı. İktidar tarafından gelen açıklamalar, Cumhurbaşkanının mektubu, demokrasi bayramı kutlamaları birbirini izledi. Halkın iradesi ve direnci kutlandı.

    Bu bakımdan teslim etmek gerekir, halkın sokağa inmesi darbe girişimini her anlamda kırılgan kılan en önemli faktörlerden birisiydi. Bunun yanında yıllarca askeri darbeleri maruz ve sessiz kalmış bir toplumun “diklenmesi”, “dikilmesi”ydi.

    Durum bu, ama şunu belirtemekte de yarar var. 15 Temmuz’un öncesi ve sonrası bulunuyor. İktidar sadece bu kutlamaları 15 Temmuz sonrasını doğrulamak için kullandı ve kullanıyor. Olağanüstü hal rejimi, bu rejimin sınırlarını aşan düzenlemeler, darbe girişiminin fevkinde tasfiyeler bunlar arasında…

    Bu işin bir tarafı…

    Başka bir çok yön daha var.

    Bir diğer yön şudur: Aradan 10 yıl geçmesine rağmen, 15 Temmuz öncesi ve gecesinin tüm ayrıntıları ortaya dökülmüş sayılmaz. Tarih, ileride 15 Temmuz’u asker-sivil ilişkileri bağlamında nasıl yazacaktır, bu da bilinmez.

    Yine de meseleyi, ülke tarihindeki yeri bakımından bir darbe girişimi, en azından ordunun siyasi iktidarı devirme girişimi açısından ele almak gerekir.

    Her darbe ya da darbe girişimi gibi 15 Temmuz’un da kendisine has özellikleri bulunuyor. 15 Temmuz’un niteliği, etkileri, ordu-siyaset ilişkilerine dair algılar bakımından dört özelliği öne çıkıyor.

    İlki şu: 15 Temmuz kalkışması, ordunun (bütün ya da parçalı ancak kurumsal bir iddiayla) “askeri ideoloji”ye endeksli vesayetçi müdahale geleneğinin önemli ölçüde dışında yer almıştır. Darbe girişimi, asker-sivil veya “eski ve yeni siyasi elitler” ayrışmasının bir sonucu olmaktan çok, iki “sivil”-siyasi grup arasında, 2011’den o yana yaşanan büyük bir iktidar kavgasının son aşaması olarak ortaya çıkmıştır.

    İkincisi: Askeri kalkışmanın yarattığı en önemli şok, Opus Dei tarzı bir örgütün kamu kurumlarını, özellikle silahlı kuvvetleri ele geçirme derinliği olmuştur. Türk devlet sistemi ve toplumunun hiç unutmaması gereken bir meseledir bu. Güven ve güvenlik mekanizmasının dağılmasına, devlet aygıtının görülmemiş bir krizine yol açarken bu durum, kalkışmanın darbe-asker ilişkisi boyutunu rafa kaldırmıştır.

    Üçüncü husus çok önemlidir ve 15 Temmuz sonrasının ülke siyasetindeki rolü açıklar. Darbe girişimi, ülkede bir siyasi algı sarsıntısına yol açarak, siyasi dengeler ve pozisyonları altüst etmiştir. Gülencilerin devlet içinde edindikleri güçle 2010’dan itibaren izledikleri emniyet ve yargı stratejisinin önündeki perde kademeli olarak kalkmış ve bu, kimi istisnalar dışında, tüm kesimler için geriye dönük bir okuma, düzeltme, açıklama, kurgu mekanizmasını tetiklemiştir. Zamanla 2010-2015 arası siyasi gelişmelerdeki, kumpas ve yönlendirilme boyutu ülkenin üzerine tüm ağırlığıyla çökmüş, bu çerçevede bir süre önce çatışan aktörler arasında yeni siyasi yakınlaşmalar ve ittifaklar doğmuştur.

    Kutlamalar, anlamalar güzel işin özellikle bu son boyutu tüm çıplaklığıyla ortada.

    Türkiye siyasetinde yeni evrenin, devlet merkezli otoriter bir dalganın yayılmasına vesile oldu…

    Nedenler her zaman sonuçları doğrulamaz…

    4 min
  • Amerikan halkı ne zaman ‘‘İllallah’’ der? Fehmi Koru

    Yazarı Yale Üniversitesi kıdemli öğretim üyelerinden Prof. Jon Finer’in Biden döneminde ulusal güvenlik danışman yardımcısı olarak görev yaptığını da öğrenince, başlığı zaten dikkatimi çekmiş olan New York Times’taki makalesini daha dikkatle okudum.

    Makalenin başlığı ‘‘Dünya Trump’tan illallah dedi.’’

    O ‘bıktı’ diyor, ‘illallahı’ ben ekledim, yazarın anlatmak istediğine daha uygun diye…

    Gerçekten de, özellikle Trump ikinci kez Beyaz Saray’a taşınalı, dünyanın dört bir tarafı onun sebep olduğu olağanüstülüklerle baş etme çabasında. Kendisi ‘‘Savaşları bitirdim’’ diye övünse de, onun sebep olduğu çatışmalar yüzünden insanlığın huzuru kaçmış durumda.

    Trump’ın elinin-kolunun henüz uzanmadığı ülkelerde yaşayanlar bile, yine onun yüzünden çıkan çatışmacı ortamdan nasipleniyorlar…

    En azından enflasyon olarak…

    Kendi ülkesi halkı da öyle. Sürekli seyahat halinde Amerikalılar; aynı eyalet içinde bile bir yerden bir yere gitmek için millerce yol kat etmek gerektiğinden, gözler, benzin istasyonlarındaki günde birkaç kez değişen fiyat levhasında.

    Geçen yıl yine buralardaydım; kullanmak zorunda olduğum temel ihtiyaç malzemelerinin güncel fiyatlarına bakarak, hayatın bayağı pahalılandığını görebiliyorum.

    Yazar güzel özetlemiş: 2025 yılında bir yıl öncesine göre ülkeye gelenlerin sayısı 4 milyon azalmış. ‘‘Sekiz milyar dolardan mahrum kaldık’’ diyor yazar. Cazibesini kaybetti Amerika; bir önceki yıldan %7 azalma var yabancı öğrenci sayısında. Oldu mu size 1 milyar dolar zarar daha. Savaş yüzünden benzin ve gübre fiyatlarında artışın getirdiği ek maliyet 132 milyar dolar. NATO’nun diğer üyelerini bütçelerinden daha fazla kaynak ayırmaya zorladı ve bunu başardı ya Trump, bütçe 864 milyar dolara çıkmasına rağmen, Amerikan şirketlerinin Avrupa ülkelerine silah ve mühimmat satışları yarı yarıya düşmüş…

    Ne ile övünüyorsa, onunla vurulmuş Trump…

    Bizler ‘‘İlllallah’’ diyoruz tamam ama, bu tabloya esas Amerikalıların itiraz etmesi gerekmez mi?

    Nedense böyle bir dolaylı yola başvurmuş yazar…

    Herhalde ‘neme lazım’ diye düşünmüş olmalı...

    İran’a savaşı Netanyahu’nun kışkırtması sonrasında başlatan Trump’ın kendisiydi. Sonunda ilk ‘‘Hoh’’ diyen yine Trump oldu; Pakistan’ı aracı kılarak önce geçici ateşkes ilan ettiği ve müzakerelerle 60 gün içerisinde savaşın kesin bitirileceğini duyurduğu halde savaş yeniden başladı ve başlatan da yine Trump…

    Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alma talimatını verdiğini açıklarken, boğazdan geçeceklerden ücret alınacağını da ilan etti. İlanın üzerinden 24 saat bile geçmeden, ‘‘Ne ücreti, kimse ücret alamaz’’ diyen de o…

    Amerika’da pek çok eyalette insanlar, iklim değişikliğinin etkisi altında; ya sel felaketiyle karşı karşıya ya dev yangınlarla boğuşuyor ya da alışılmadık yükseklikte sıcaklara maruz… Aynı ülke içerisinde sıcağın en sıcağı ile yağmurun en aşırısı ve dev yangınlar görülüyor şu sırada…

    Pek çok başka ülkede de iklim değişikliği benzer etkiye sahip…

    Sorumlu aranırsa, iklimi bozan her türlü unsura karşı devletlere tedbir alma şartı getiren, 1992 yılında imzalanmış, BM’nin Paris Antlaşması’ndan ülkesini çıkardığı gibi, aynı alandaki bir düzine anlaşmadan ve onlarla ilgili kurumdan da uzaklaştıran Trump’ı ilk sıraya koymak gerekiyor…

    Ne beklersiniz? Hiç değilse karşısına ciddi bir muhalefet çıkmasını ve Trump’ı hedefe koymasını, değil mi?

    Türkiye’de ve pek çok başka ülkede siyaset böyle yürüyor.

    ABD’de ise muhalefetin sesi çıkmıyor…

    New York’un yeni seçilmiş belediye başkanı Zohran Mamdani ile Senatör Bernie Sanders’in başını çektiği, kendilerini ‘demokrat sosyalist’ olarak tanımlayan bir grup, Demokrat Parti’nin kaşarlanmış bazı Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerini yerlerinden etmek için çalışıyor ve bu arada medya halk namına yanlışlıkları sergiliyor; ama işte o kadar…

    Savaşı yeniden başlattığına ve savaşın ilk bölümünün ülkeye yüklediği sorunlara yenilerini eklemeyi de göze aldığı halde, Trump’ın ülkesi ve partisi adına fazla bir derdi yok gibi. Ya da her halükarda sandıktan yine kazanarak çıkacağı hesabında…


    6 min
  • “Sır küpüm” - Ahmet Taşgetiren

    ''Sır küpüm” ifadesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait. Hakan Fidan için söylendi. Ahmet Davutoğlu Hakan Fidan’ı MİT Başkanlığından alıp siyasete sokmak istediği zaman… Erdoğan çok net olarak tavır koydu o işe.

    “MİT Başkanı” olmak, “Sır küpü” olmak için uygun bir yer. Ama yine de o makam, Devlet’e ait bir makam ve Cumhurbaşkanı da olsa bir insana “Sır küpü” olma konumu tartışılır. Cumhurbaşkanlığı, devletin en üst makamı da olsa, yarın o makamı bir başka kişi doldurduğunda MİT Başkanı ona karşı sorumlu olur.

    Hakan Fidan bugün Dışişleri Bakanı. Cumhurbaşkanı Erdoğan onu, devletin çok önemli bir makamında istihdam ediyor. Dışişleri Bakanlığı da “Sır küpü” olunacak bir makam hiç şüphesiz.

    10 yıl önce, yani 15 Temmuz darbe girişiminin gerçekleştiği tarihte MİT’in başında idi.

    15 Temmuz 2016 günü, darbe süreci ile ilgili ilk bilgi ona geldi. Kara Havacılık Komutanlığında görevli O.K. diye kodlanan bir binbaşı, ona gelerek birliğindeki hareketliliği bildirdi. Rivayete göre, “Ya bir darbe hazırlığı var, ya da, Fidan’ı ele geçirmek üzere MİT’e saldırı olacak” dedi.

    Bundan sonra ne oldu?

    Cumhurbaşkanı darbe girişimini saat 21 civarında “Enişte”sinden öğrendiğini açıkladı. O saatler, Boğaziçi Köprüsü’nün iki tarafının tanklarla tutulduğu saatlerdir.

    Bir soru şu: O saate kadar Cumhurbaşkanı’nın darbe girişiminden haberi olmamış mıdır?

    Bu, kimse tarafından inandırıcı bulunmuyor.

    Bunun olabilmesi için Hakan Fidan’ın, kendisine gelen bilgiyi “Darbe girişimi” olarak ihtimallendirmemesi, bu haberden sonra görüştüğü Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile, “darbe ihtimali” üzerinde hiç durulmaması ve daha önemlisi…

    Hem MİT Başkanı olarak Hakan Fidan’ın hem de Genelkurmay Başkanı olarak Hulusi Akar’ın bu gelişmeden Cumhurbaşkanı’nı haberdar etmemeleri gerekir.

    Böyle midir?

    15 Temmuz darbe girişiminin diyelim Boğaziçi Köprüsü’nü tutulmasına, Ankara’da savaş uçaklarının cirit atmasına, kuvvet komutanlarının bir düğün ortamında derdest edilmesine, hatta Meclis’i bombalamasına kadar ilerlemesine göz yumulması mı söz konusudur?

    Hakan Fidan ve Hulusi Akar, birlikte yaptıkları mütalaada darbe girişimini çok küçük bir ihtimal olarak mı görmüşlerdir?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, şayet kendisine gerçekten haber verilmemişse, Fidan’a ve Hulusi Akar’a bunun sebeplerini sormuş mudur?

    Darbe girişiminin bir ayağında Ankara ve İstanbul’daki eylemler varsa, diğer ve çok daha hayati ayağı Cumhurbaşkanı’nın bizzat şahsına yönelik Marmaris operasyonudur.

    Darbe girişiminden haberdar edilmemişse, Cumhurbaşkanı’nın can güvenliği de tehlikeye atılmış olmamakta mıdır?

    Ben ne Hakan Fidan ne da Hulusi Akar tarafından bunun göze alınmış olabileceğine ihtimal vermem.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan Fidan’ın ve Akar’ın önüne gelen, üstelik “darbe ihtimali”ni de içeren bilgi ve ihtimallerden bir şekilde haberdar edilmemiş olamaz.

    Diyelim Hakan Fidan, Kara Havacı Binbaşı O. K.’nin verdiği bilginin “MİT’i basma ve ve Fidan’ı rehin alma” boyutunu önemsedi ve “Bunu kendi gücümüzle önleriz” gibi bir değerlendirme yaptı, bunu bile Cumhurbaşkanı ile paylaşma gereği duymaz mı? Erdoğan’ın, üstelik hasta ve sedye üzerindeyken FETÖ’cü çılgın savcı Zekeriya Öz kendisini ifadeye çağırdığında “asla gitmemesi” uyarısını unutmuş olabilir mi?

    Dini saiklerle yola çıktığı var sayılan ve zaman içinde sosyal yapılaşmalarla toplumla ilişkiyi geliştiren bir Cemaat’in “FETÖ”leşmesi” ve darbe girişimi gibi bir çılgınlığa soyunması bir gerçek.

    O çılgınlık noktasına nasıl gelindiği Cemaatin kendi içinde bile tartışma konusu. Kararı kim verdi, ön hazırlıklar nasıl yapıldı, son olarak düğmeye kim bastı, general seviyesindeki askerler hangi emir – komuta sistemi içinde nasıl harekete geçti sorularının karmakarışık cevapları tartışılıyor.

    Biz de içerde, darbe girişimi istihbaratı MİT Başkanı ve Genelkurmay Başkanı’nın önüne geldiği halde iş, 250 kişinin can verdiği bir boyuta gelmeden neden önlenemediğini tartışıyoruz.

    Meclis Komisyonuna bilgi vermeye gelmedi Hakan Fidan ve Hulusi Akar.

    Meclis raporunun akıbeti de belli değil.

    6 min
  • Haluk Levent aynasında Ankara kendini görmeli - İbrahim Kiras

    Türkiye 1999 yılının 17 Ağustos günü tarihinin en büyük felaketlerinden biriyle karşılaştı. 17 binden fazla insanımızın hayatını kaybettiği depremde devlet kurumlarının sergilediği hazırlıksızlık, hantallık, koordinasyonsuzluk ve tek kelimeyle çaresizlik bir başka felaketti.

    O günkü hükümette Turizm Bakanı olarak görev yapan ANAP’lı Erkan Mumcu milletin yaşadığı hayal kırıklığına tercüman oldu. Kendi partisinin grup toplantısında, “Deprem enkazı altında kalan Türk siyasi ve idari sistemidir” diyen Mumcu, “Kendimizi sorgulayalım, aynı deprem Batı ülkelerinde olsaydı bu kadar can kaybı yaşanır mıydı” diye soruyordu.

    Bir kabine üyesinin bu kadar açık yüreklilikle siyaset kurumu adına yaptığı bu özeleştiri Ankara’nın da bazı gerçeklerle yüzleşmesi zamanının geldiğini gösteriyordu.

    Ne var ki ‘99 depreminden pek de ders çıkartılmadığını, 25 yıl aradan sonra, 2023 depreminde gördük maalesef. Aradaki süreçte ilk birkaç yıl tedbirli davranıldı, sonra her şey yeniden eski haline döndü. Depreme dayanıksız kaçak binalara imar affı getirilirken, yeni inşaat projeleri de “mümkün olan en az denetim” anlayışı içinde sürdürüldü.

    O kadar ki 6 Şubat depreminde bazı hastaneler ve AFAD binaları bile ağır hasar görecek veya yıkılacaktı.

    1999-2023 arasında depreme karşı gerekli hazırlıkların yapılması amacıyla oluşturulan fonda toplanan paralar başka ihtiyaçlar için harcandı. Afet toplanma alanlarına AVM’ler, rezidanslar vs. inşa edildi. Deprem konusundaki hassasiyet eksikliği değil bu tuhaflığın sebebi, rant konusundaki hassasiyet fazlalığı!

    Peki, 10 ilimizde yıkıma sebep olan “Kahramanmaraş merkezli 6 şubat depremi” habersizce mi gelmişti?

    AFAD ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın önceki yıllarda hazırladıkları raporlar depremin şiddetine kadar her şeyin tahmin edildiğini gösteriyor. Bu raporlarda hangi illerin ne kadar zarar göreceği ve bu illerde kaç hasarlı bina olduğundan kaçının yıkılacağına kadar her şey kağıda dökülmüştü. Hatta 2019’da “Kahramanmaraş merkezli 7.5 büyüklüğünde bir deprem” senaryosuna göre 26 ilde deprem tatbikatı bile yapılmıştı.

    KARAR’ın 15 Şubat 2023 tarihli manşet haberinden aktarıyorum: “Üç gün devam eden tatbikat sırasında çalışma grupları 25 dakika içinde afet bölgelerine intikal etti. Jandarma telsiz sistemi üzerinden iletişim kuruldu, vali depremin etkilerine ilişkin bilgi verdi. Sağlık Bakanlığı 5 dakika içerisinde yıkım bölgelerine ulaştı. Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı 15 dakika içinde afet alanına intikal etti. GSM operatörleri vatandaşlara uyarı mesajları gönderdi.”

    Demek ki bilinen ve beklenen bir felakete karşı hazırlığımız da varmış. Ama yalnızca kağıt üstünde… çünkü deprem sonrasında yaşananlar hepimizin hafızasında. Unutanlara da hatırlatmakta fayda var:

    Enkaz altında kalan insanları kurtarmak için en kritik zaman dilimi olan ilk iki günde birçok bölgeye profesyonel ekipler ulaştırılamadı.

    Sahadaki insan gücü ihtiyacına rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arama-kurtarma ve asayiş süreçlerine katılması istenmedi.

    Sivil toplum kuruluşlarının ve belediyelerin yardımlarına koordinasyon bahanesiyle el konulması veya bunların günlerce yollarda bekletilmesi yardımların hızını yavaşlattı.

    Depremin ilk saatlerinde iletişim altyapısı çöktü, GSM operatörleri çalışmadı. Depremden iki gün sonra ise internet erişiminin sağlandığı yerlerde “dezenformasyonla mücadele gerekçesiyle” sosyal medya platformlarına yönelik bant daraltma uygulaması başlatıldı. Öyle bir zamanda arama-kurtarma çalışmalarında haberleşme için kritik öneme sahip bir mecranın devre dışı bırakılması infiale yol açtı.

    Daha sonra bölgede geçici mobil baz istasyonları kurulduğunda enkaz altından ailelere gönderilemeyen birçok mesaj ve ses kaydı telefonlara düştü.


    7 min
  • 15 Temmuz... Unutulamaz bir gece - Mustafa Karaalioğlu

    15 Temmuz gecesi, yakın tarihin en acılı ve en karanlık anlarından birisidir. FETÖ’nün ülkeyi bir darbeyle ele geçirebileceğini ve Türkiye’nin kolayca teslim olacağını düşünmesiyle başlayan bir dizi inanılmaz kötü fikrin sahne aldığı bir geceydi… Uzun gecenin sabahında ise hem o varsayım hem de fikir tarihi bir fiyaskoyla yüzleşti.

    Bir daha asla olmaması, yaşanmaması gereken bir olay varsa budur.

    Türkiye’de darbe planlayabilmek ve bunu hayata geçirme cesareti bulmak, tek başına bu ülkeyi değersiz kılan bir kötülüktür. Buna cesaret ettiler ama millet de ülkenin bu muameleyi hak etmediğini, darbeye boyun eğmeyeceğini olabilecek en hızlı şekilde gösterdi. En büyük fedakarlıkla… 15 Temmuz bu yönüyle bir dizi kahramanlık hikayesinin de adıdır.

    Millet deyince gerçekten bir bütün olarak millet. Sadece bir partinin değil bütün partilerin seçmenleri ve tabanları aynı anda, aynı kararlılıkla darbeye karşı çıktı. Ülkeyi sadece kendi iradesinin istediği ve onayladığı iktidarların yöneteceği prensibini bihakkın sahada gösterdi. Kanıyla, canıyla ve korkusuzluğuyla… O gece, Cumhurbaşkanı’nın yaptığı çağrı ile Meclis’teki ortak irade güçlü bir kararlılık ifadesiydi.

    Ülkeyi darbecilere bırakmamak için sokaklara çıkan, FETÖ’ye karşı benzersiz bir mücadele veren milyonlar demokrasiyi ayakta tutmayı başardı.

    Üzerinden yıllar geçtiği için bazı şeylerin heyecanı ve önemi o kadar yoğun hissedilmeyebilir ama 15 Temmuz püskürtülmeseydi olabilecekleri düşünmek bile ürkütücüdür. Ürkmenin dışında, darbeye yenilmek onur kırıcıdır. O kadar on yıllık demokrasi tecrübesinin ardından bir kez daha darbeye teslim olmak bu ülkeye ağır gelirdi.

    Öte yandan, elbette 15 Temmuz’a giden yolda bilhassa devlet içindeki kadrolaşmaya kayıtsız kalınmasının etkisi büyüktür. Öylesine kolay ve güçlü kadrolaştılar ki bir noktaya gelindi ve sadece güvenlik bürokrasisinde değil, bütün alanlarda ve özel sektörde de devasa bir güç oluştu. Kayıtsız, denetimsiz, kendi içinde emir-komutası olan; en önemlisi de hedefleri olan bir güç. Darbeye dahi cüret edebilmek, bu gücün sonucudur. Artık büyük bir parçası oldukları devleti, savunmasız hale getirebileceklerini, hazırlık yakalayıp baskın verebileceklerini düşündüler. Bunu kendilerinde hak gördüler. Kolay olabileceğine inandılar ve zaten eskiden de darbelerin kolaylıkla yapılıp, yapanın yanına kar kaldığı düşüncesine esir oldular. Başaramadılar…

    15 Temmuz bir yandan hepimiz için daha acı hatıraları olan bir geceydi.

    Arkadaşlarımızı kaybettik; darbeye karşı mücadelede köprü üzerinde ve sokaklarda şehit oldular. Mustafa Canbaz’ı unutamıyorum, acısı çok ama çok büyük. O gece buluşmak için günler öncesinden sözleşmiştik. Araya tanklar ve silahlar girdi. Gece yarısı haberini aldım. Erol’dan da haber alamıyorduk. Orayı ara, burayı ara yok. O’nun da haberi gece yarısı haberi geldi. Erol Olçok’la, oğlu Abdullah yan yana, köprü üzerinde şehit edilmişlerdi. Mustafa’nın, Erol’un, Abdullah’ın ve bütün o kahramanların hatırası unutulmaz, unutulamaz. O gece 251 kahraman şehit oldu, iki bin iki yüz kişi de yaralandı, gazi oldu. Hepsine bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Bu ülke için gösterdikleri fedakarlık her şeyin üzerindedir.

    5 min
  • Üçlü ittifakta Öcalan’a statü krizi - Akif Beki

    AK Parti, Terörsüz Türkiye’de çerçeve yasa taslağını hâlâ ortaya koymadı.

    Meclis tatile girmeden çıkarılacaktı.

    Daha muhalefet partilerine sunulacak, tartışmaya açılacak, görüşler alınacak....

    Nasıl yetiştirilecek, niye gecikiyor derken nerede takıldığı anlaşıldı.

    İktidara yardımcı medyada yazılanlara bakılırsa aslında AK Parti teklifini tamamlamış. Ama açıklamadan önce kritik ayrıntıları el altından sızdırarak nabız yokluyor, alıştırıyor, kamuoyunu hazırlıyorlar.

    Kulis haberlerinde korsan taslak ve AK Parti kaynaklarının görüşleri dolaşıyor.

    Yasada Öcalan’a statü olmayacakmış, ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkumuna nasıl statü verilecekmiş...

    Ayrıca PKK yöneticileriyle örgüt üyeleri, dağdakilerle cezaevindekiler, suça bulaşanlarla bulaşmayanlar ayrılacakmış. Aynı düzenlemeye tabi tutulmayacaklar.

    DEM, İmralı ve Kandil de bu kulis bilgilerine tepkili. Bilinen görüşlerinde diretiyorlar.

    Öcalan’ın “Bahçeli’yi de beni de yordular” dediği bir görüşme tutanağı servis edildi.

    Devlete hizmet etmesi isteniyorsa statüsüz olmayacağını, son bir ara formül deneyeceğini, statü sorunu yine çözülmezse çekileceğini, sabrıyla oynanmaması gerektiğini, yeterince oyalandığını söylüyor.

    “Ben kurdum ben feshettim, daha ne yapayım, bu şartlarda daha fazlasını yapamam, elimden gelen budur” yakınmalarıyla dolu son bir uyarı gibi sözleri var. “Yeter artık” çığlığı.

    Öcalan sert, sabrı tükenmiş de Kandil ve DEM daha mı yumuşak, daha mı esnek yaklaşıyor?

    Kandil ve DEM’den yansıyan tepkiler de Öcalan’a bir statü verilmesini olmazsa olmaz şart koşuyor.

    Ayrıca çerçeve yasanın oldu-bittiye getirilmemesinde, daha fazla geciktirilmemesinde, sınırlarının daraltılmamasında, örgüt yöneticileriyle üyelerinin ve suça bulaşanlarla bulaşmayanların ayrılmamasında, hepsinin bir tutulmamasında ısrar ediyorlar.

    Acele edilmesinden Öcalan’a statüye, hiçbir talep ve beklentileri yeni değil. Savunageldikleri pozisyonu koruyorlar.

    Umut Hakkı’nın üstünde eskisi kadar durmadıklarına aldırmayın. Onun yerine Öcalan’ın İmralı’da kendisi için inşa edilen yeni ikâmetine taşınacağını umuyorlar. Ve serbest çalışma koşullarına kavuşmasını...

    Fakat statüsü ne olacak? Demeye getiriyorlar ki; tabela asılmayacak, üstüne de ‘başmüzakereci’ yazılmayacaksa Öcalan ne yapsın yeni ikâmetgâhı, ne anladık bu işten...

    BAHÇELİ NE DİYOR AK PARTİ NE ANLIYOR?

    MHP lideri, örgütünü kapatınca ‘Kurucu Önder’ sıfatını yitireceği için Öcalan’a yeni bir statü vermek gerektiğini ilk gündeme getiren kişiydi. Statü sorununu çözmeye çağırmış, “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” demeyi önermişti.

    Bahçeli’yle Öcalan’ın statü sorunu tarifleri birbirine benzer görünüyor. Altını şöyle dolduruyorlar:

    Örgütün fesih kararıyla ‘Kurucu Önder’liği sona erdi. Ama PKK ve uzantılarının tasfiyesinde liderlik otoritesine ihtiyaç sürüyor. Öcalan, etkin rolünü ve Terörsüz Türkiye’ye hizmetini bu ‘koordinatörlük’ sıfatıyla yürütebilir...

    Fakat belli ki AK Parti aynı fikirde değil, onlara katılmıyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Terörsüz Türkiye Süreci’nde MHP ve DEM’le üçlü olarak yürüyeceklerini ilan etmişti.

    Bu üçlü ortaklıkta bir öncelik ayrışması yaşandığını anlatıp duruyordum.

    Öcalan’la dağdakilerin fiili ve hukuki statü belirsizliğine çözüm aranıyor.

    Ancak ana muhalefet CHP’nin statüsü bir hukuki belirsizliğe sürüklenirken muhalefetin desteği nasıl alınacak ve halka nasıl anlatılacaktı?

    İktidar, iki zıt süreç arasında bir yol ayrımına yaklaşıyordu. Ya Terörsüz Türkiye’yi seçecekti ya Etkisiz CHP’yi.

    İşte bu seçimi yapmamakta iktidarın ayak diremesi, bugünkü farklılaşmalara ve aralarındaki makasın açılmasına davetiye çıkarıyordu.

    O da kamuoyu desteğiyle Terörsüz Türkiye’nin arasını açıyor, şunu sordurmaya devam ediyor:

    Hukuki ve demokratik statü sorunu, Öcalan’la PKK’lılara mahsus değil.

    Tutuklu yargılanan gazeteciler, siyasiler, mahkeme kararlarına rağmen mağduriyeti giderilmeyen KHK’lılar, yerine kayyum atanan seçilmiş başkanlar ne olacak? İktidarın Öcalan ve Kandil’le anlaşamaması onların suçu mu?

    5 min
  • 10 yıl sonra 15 Temmuz darbe girişimi: Neleri biliyoruz, neleri bilmiyoruz? Yıldıray Oğur

    Türkiye yakın tarihini kim yazarsa yazsın, 15 Temmuz 2016 gecesini bir dönüm noktası olarak almak zorunda.


    Ama nasıl yazılacak?


    15 Temmuz hepimizi etkiledi, Türkiye’nin rotasını belirledi, siyasetini, hukukunu, demokrasisini hala etkiliyor.


    Artık göz gözü görse ve herkes bir yerlere tutunsa da hala o anaforun içindeyiz.


    Tarafsız ve serinkanlı analizler için erken.


    Yine de 10 yıl az bir süre değil.


    10 yıl sonra 15 Temmuz’la ilgili bildiklerimizin ve hala bilmediklerimizin bir listesini yapalım.


    Önce en kolaylardan başlayalım


    1-Hayır, 15 Temmuz Darbe Girişimi tiyatro değildi.


    Türkiye’de her olaya tiyatro demek bir milli spor. Ülkemizde bu kadar yetenekli ve becerikli oyuncular varsa onların bu yeteneklerini neden sadece kumpas kurmakta görüyoruz sorusunun ise bir cevabı yok.


    Ama şu kesin: Dünyanın bütün istihbarat örgütleri toplansa, bütün yapay zekaları kullanılsa böyle saat gibi çalışan bir sahte bayrak operasyonu yapılamaz.


    Eğer böyle bir tiyatro organize edebilen bir iktidar varsa, bence ülkenin anahtarını onlara vermeliyiz. Eğer, iktidar muhaliflerin zannettiği gibi bu kadar becerikli olsaydı, ekonomiyi bu kadar beceriksizce yönetmezdi.


    Tiyatro iddiası muhalafetin, darbenin bastırılmasının iktidara yaramasına karşı bulunmuş bir acil ve acul açıklama çabasıydı.


    Bunu kanıtlayan bugüne kadar ortaya çıkmış tek bir somut delil yok.


    Eğer muhalafet elinde hiçbir delil yokken o gün bu tiyatro masalına sarılmasaydı, 15 Temmuz’un yükü Türkiye’nin üzerine bu kadar çökmez, iktidarın elinde bu kadar güçlü bir koza dönüşmez, bugünkü sorunlarımızın temeli olan 2017 referandumunda Evet çıkmasını sağlayan o ağır güvenlik sendromu havası da oluşmazdı.


    2- Evet, bu Fethullahçıların yaptığı bir darbeydi.


    Bu konuda Türkiye’de daha geniş bir mutabakat var. Fethullahçılar da bizzat Fethullah Gülenin Bylock’u bile inkar eden total inkar stratejisinden 10 yıl sonra “Bizimkileri de oyuna getirmişler” noktasına geldiler. Fethullah Gülen’in dizinin dibinde ailece görüntüleri olan, sonuncusu darbeden iki gün önce olmak üzere 2015-2016 arasında defalarca Ankara-İstanbul-New York arasında uçuş yapmış, İngilizce bilmeyen bir ilahiyat yardımcı doçenti Adil Öksüz, darbe günü kaçırılınca hızlıca MİT ajanı ilan edildi.


    Ama o gece Akıncı Üssü koridorlarında komutanlarla cirit atan, hepsi Gülen cemaatinin kurumlarından geçmiş dört sivilin orada ne işi olduğunu, neden MİT ajanı ilan edilmiş Adil Öksüz ile darbe gecesi Akıncı koridorlarında kameralara yakalanmış Kaynak Holding çalışanı Kemal Batmaz’ın darbeden 2 gün önce New York’tan İstanbul’a aynı uçakta uçtuğunu en körü körüne inanmış cemaatçi gazeteci bile açıklayamıyor.


    https://medium.com/@15thJulyCoup/who-was-behind-the-15th-july-coup-in-turkey-19f75a5771c5


    Meşrebine göre bu darbenin NATO’cularla-Fethullahçıların, Ergenekoncularla-Fethullahçıların, uluslacılarla-Fethullahçıların birlikte yaptığı bir darbe olduğuna inananlar da var.



    20 min
  • Çok ama çok acayip oldukça enteresan bir husus… Elif Çakır

    Haberi Sabah gazetesinden okudum. Enstitü Sosyal adlı düşünce kuruluşu, önceki gün 15 Temmuz gecesinin önemli tanıklarının konuşmacı olduğu “10. Yılında 15 Temmuz’u Hatırlamak” isimli bir forum düzenlemiş. Cumhurbaşkanlığı Sosyal ve Gençlik Politikaları üyesi İpek Çoşkun Armağan, döneminin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, dönemin Başbakan Danışmanı Necdet Subaşı, dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, yine dönemin Hazine ve Maliye eski Bakanı Berat Albayrak, 15 Temmuz gecesi yayın yapan A Haber Spikeri Banu El o geceye ilişkin tanıklıklarını anlatmışlar.

    Bekir Bozdağ dışında bütün konuşmacılar anlattıkları bildiğimiz şeyler. 15 Temmuz’un yıl dönümünde her yıl mutlaka röportaj veren, düzenlenen seminerde konuşan Bekir Bozdağ bu kez hiç bilmediğimiz bir şey anlatmış.

    Bugüne kadar hiç bahsini etmediği bir hadiseden bahsetmiş, şaşkınlıkla okudum, gözlerime inanamadım.

    AK Partili Bekir Bozdağ 11 yıl sonra o gece verdiğini söylediği çok önemli bir talimatı, iktidar yargısının pek sevdiği ifadeyle söyleyelim, “adeta” büyük bir kahramanlık hikâyesini şöyle anlatıyor:

    “O dönem yargıyı ve emniyeti kuşatan FETÖ, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ve oğlu Bilal Erdoğan’ın evinde arama yapılması yönünde bir karar çıkarmıştı. Tehlikenin büyüklüğünü görerek hemen Selami Yıldız Bey’i aradım ve kendisine, ‘Selami, Sayın Cumhurbaşkanımızın evinin etrafındaki bütün korumaları derhal değiştir. Yerlerine vatanını, milletini seven özel harekatçıları yerleştir. Eğer oraya uydurma kararlarla aramaya kalkışan hainler gelirse, gerekirse silahla karşı koyacaksınız ama o kapıdan içeri adım attırmayacaksınız’ talimatını verdim. Selami Müdürümüz bu meydan okumayı tereddütsüz kabul ederek tüm koruma kadrosunu vatansever unsurlarla değiştirdi ve liderimizin can güvenliğini korudu.” (Sabah gazetesi, 13 Temmuz 2026)

    Muhteşem bir hikâye değil mi?

    AK Partili Bozdağ’ın dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın gözlerine bakarak anlattığı bu hikâye evet, muhteşem bir hikâye ama keşke gerçek olsaydı.

    Peki, gerçek ne?

    Aslında normalde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ böyle bir talimat için neden İstanbul İl Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ı araması gerekir ama hadi bunu geçelim. Diyelim ki Çalışkan yerine Selami Yıldız’ı aramış.

    Sayın Bozdağ’ın Selami Yıldız’ı araması ve böyle bir talimat verebilmesi için Selami Yıldız’ın İstanbul emniyetinde görevli olması gerekir değil mi?

    Yıldız o tarihte nerede?

    19 Ocak 2015 tarihinde Bursa İl Emniyet Müdürü olarak atanan Selami Yıldız elbette ki o tarihte Bursa’da.

    Kafalarda herhangi bir şüphe kalmasın diye şuraya atama kararının haber linkini Anadolu Ajansı’ndan koyalım: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/emniyette-gorev-degisikligi/82634

    Şimdi bu durumda dönemin Adalet Bakanı Bozdağ, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Bilal Erdoğan’ın evinin etrafındaki korumaları değiştirilmesi talimatını İstanbul İl Emniyet Müdürü Çalışkan yerine Bursa İl Emniyet Müdürü Selami Yıldız’a mı verdi yani?

    Yani Selami Yıldız da Bursa’dan kalkıp İstanbul’a geldi; İstanbul Emniyet Müdürlüğünün yetki alanındaki bir noktaya müdahale etti, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinin çevresinde görev yapan korumaları değiştirdi ve yerlerine İstanbul Emniyetinde görevli özel harekâtçılar arasından “vatanını, milletini seven memurları” yerleştirdi. Öyle mi?

    Bozdağ “Selami Yıldız korumaları değiştirerek liderimizin can güvenliğini korudu” diyor?

    Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan bu durumda o saatlerde Kısıklı’daki konutunda olmuş oluyor?

    Peki Erdoğan ve ailesi o saatte nerede?

    Marmaris’te!

    Bozdağ’ın açıklamasını okur okumaz ‘yok artık’ dedim. Şu sebeple öncelikle Selami Yıldız’ı yakından tanıyan bir gazeteci olarak o tarihte Bursa İl Emniyet Müdürü olduğunu biliyordum.

    9 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR