
Sign up to save your podcasts
Or


Fehmi Koru, beklenen "müjdenin" F-35, KAAN motoru ve CAATSA yaptırımları başlıklarıyla sunulduğunu ama bunların hiçbirinin Trump'ın tek başına çözebileceği konular olmadığını, hepsinin Kongre onayı gerektirdiğini vurguluyor. "Aza razı olanlar için müjde sayılabilir" diyerek bu sevinç dalgasını temkinli karşılıyor.
Asıl dikkat çektiği nokta ise müjde değil tehlike: Trump Ankara'ya ayak basar basmaz İran'la ateşkese son verme kararını açıkladı, giderken de saldırıları artıracaklarını ve Hürmüz'e abluka konulabileceğini söyledi. Müzakereler devam ederken İran'ı "yalancı, kafayı yemiş, hasta insanlar" diye nitelendirmesini de ayrıca sorguluyor. Batılı liderlerin büyük çoğunluğu İran savaşını desteklememişken Trump'ın Ankara'daki coşkulu karşılamayı ve liderlerin "uyumlu görünme arzusunu" yanlış okuyup onları ikna ettiğini düşünüp düşünmediğini sorarak bitiriyor.
Mehmet Ocaktan, NATO Zirvesi'nin asıl gündeminin "Trump-Erdoğan dostluğu şovu"na dönüştüğünü sert bir dille eleştiriyor. Havalimanındaki binaya Trump'ın adı verilmesinden ekranlardaki "Trump tebessümü" yarışına, "iki eşit gücün fotoğrafı" yorumlarına kadar yaşanan aşırı hayranlığı hicvediyor. Trump'ın her gelişinde "Brunson'ı aradım, anında serbest bıraktı" demesinin aslında Türkiye'deki yargı bağımsızlığı tartışmalarını hatırlattığını vurguluyor. Asıl ağır eleştirisi şu: Bu dostluğun cazibesi Gazze soykırımını, İran'da öldürülen 165 kız çocuğunu ve Netanyahu'nun "bizim silahlarımızla iyi iş çıkardı" övgüsünü örttü; tek bir sitem cümlesi bile kurulamadı. CAATSA yaptırımları konusunda Trump'ın Ankara'da umut yakıp giderken "henüz karar vermedim" demesini de "her zamanki gibi dalgasını geçip gitti" diye nitelendiriyor. "Trump Şovu bitti, biz yine kendi gerçeklerimizle baş başa kaldık" diyerek her fırsatta Gazze nutku atan ama Trump gelince ezberini unutan "mücahit tayfasının" ne yapacağını sorarak bitiriyor.
Ahmet Taşgetiren, Hallac-ı Mansur'un "Ene'l Hak" sözü nedeniyle 922'de siyasi hesapların ve dini yargının iç içe geçmesiyle nasıl idam edildiğini, burnunun, kollarının kesilip başının köprüye dikildiğini, gövdesinin yakıldığını aktarıyor. Asıl sorduğu soru şu: "Rahman ve Rahim"in adıyla başlanması öğretilen bir toplum nasıl bu kadar vahşi bir nefret nesnesine dönüştürüldü, devlet ve ulema buna nasıl ortak oldu, halk nasıl taşlayacak kıvama getirildi?
Günümüze bağlarken açık bir hedef göstermeden ama net bir kaygıyı dile getiriyor: Sosyal medyadaki linç kültürünü, siyasetin ve ulemanın bu kültüre eklemlenme biçimini gördükçe "Bugün de aynısı olurdu" endişesine kapıldığını belirtiyor. "Hallac'a taş atar mıydınız?" sorusunu herkese, özellikle kendine soran bir vicdani sınav olarak sunuyor. Hz. Peygamber'in güzel örnekliğinden yola çıkarak İslam toplumlarının "rahmet toplumu" olmasını dilediğini, ama önündeki tablonun bunu çok uzak gösterdiğini vurgulayarak bitiriyor.
Taha Akyol, NATO Ankara Zirvesi'nin organizasyonunu başarılı buluyor ancak asıl meseleleri göz ardı etmiyor. Trump'ın Erdoğan için katıldığını söylerken aslında İran saldırısına destek vermeyen Avrupalı liderleri aşağıladığını, Avrupalıların ise "Trump'ı mutlu tutmayı yeni başarı ölçütü saydığını" aktarıyor. Köprünün Amerikan bayrağı renkleriyle ışıklandırılmasını "asla kabul edilemez" olarak nitelendiriyor.
Asıl önemli gördüğü konu savunma sanayii fırsatı: NATO ülkelerinin 1,45 trilyon dolarlık savunma harcamasından Türkiye'nin ne kadar pay alacağı sorusu. Önündeki iki engeli netleştiriyor: CAATSA yaptırımları ve Avrupa ile hukuk-demokrasi sorunları. Trump'ın F-35 konusunda giderken "karar vermedim" demesiyle tutarsızlığını da not ediyor. S-400 alımını "ne büyük yanlış" diyerek değerlendiriyor ve Körfez'e satış haberlerini aktarıyor. Zirve sırasındaki keyfi gözaltıların hem yasadışı hem imaj zararı verdiğini vurguluyor. Sonuç olarak Türkiye'nin ekseninin NATO ve Avrupa entegrasyonu olduğunu, sağlam ayağını buraya basan Türkiye'nin öbür ayağıyla dünyayı dolaşabileceğini söylüyor.
Akif Beki, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin 8. yıl dönümünü "Mazeretsizlik Bayramı" olarak nitelendiriyor. Erdoğan'ın 2018'de "artık mazeret öne süremeyiz, bütün yetkiler bende" diyerek başlattığı sistemi, sekiz yıl sonra kendi vaatleriyle sınavına çekiyor. Faiz, enflasyon, işsizlik hepsi kötüleşti; ama "dış güçler bırakmadı" mazareti de hiç değişmedi. Sistemin iki ana vaadini hatırlatıyor: Hızlı karar alma — depremde ve emekli maaşında görülmedi. Kuvvetler ayrılığını pekiştirme — yanına bile yaklaşılmadı. 2017 referandumu öncesinde "ya bir gün CHP'li bir cumhurbaşkanının eline geçerse bu yetkiler" diye sorduğunu hatırlatarak sistemin yapısal sorununu yeniden vurguluyor. NATO Zirvesi'nde "yedi düvel" Beştepe'de selama dururken 8. yılını kutlayanların kendine şunu sorması gerektiğini söylüyor: Sistemin ana vaatlerinden bir tanesi bile tuttu mu?
İsmet Berkan, Trump'ın Ankara'da CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35'ler için verdiği "temenni" mesajına Türkiye'de coşkuyla karşılanmasını sert bir ironiyle eleştiriyor. İki temel gerçeği hatırlatıyor: Birincisi, CAATSA bir Kongre yasası olduğu için Trump tek başına kaldıramaz. İkincisi, 5 adet F-35 zaten Türkiye'nin parasını ödediği, kuyruğuna bayrağı işlenen uçaklar; bunların verilmesi bir jest değil gecikmiş bir yükümlülük.
Asıl kaybın boyutunu rakamlarla ortaya koyuyor: NATO'nun 1,8 trilyon dolarlık savunma sanayii pazarından Türkiye yüzde 1 bile alamıyor, CAATSA nedeniyle Baykar gibi şirketler İtalya ve diğer ülkelerde şirket kurarak dolaylı yoldan AB pazarına girmeye çalışıyor. Barış ülkesi İsveç'in son iki yılda savunma sanayiinde yüzde 50 büyüdüğünü hatırlatarak Türkiye'nin ne kadar geride kaldığını vurguluyor.
Asıl soruyu şöyle soruyor: Bu eşeği neden kaybettik? Cevabı da açık: S-400 başta olmak üzere Erdoğan iktidarının girdiği dış politika maceraları. Şimdi o eşeği bulmak için sevinenlerin bu eşeği kaybettirenlerle aynı kişiler olduğunu vurgulayarak "neye sevineceğimizi bilelim" diyerek bitiriyor.
Fehmi Koru, Trump'ın Ankara'daki basın toplantısında Erdoğan ve Türkiye'ye yönelik olağanüstü övgülerini yarım asırlık Türk-Amerikan ilişkileri deneyimiyle kıyaslayarak değerlendiriyor. F-35, KAAN motoru, S-400 yaptırımları gibi konularda Trump'ın verdiği "sorun değil, hallederiz" mesajlarının benzersiz olduğunu vurguluyor. Özal, Çiller ve Evren dönemlerindeki en yakın ABD ilişkilerinde bile bu kadar açık ve olumlu sözler işitilmediğini hatırlatıyor. Ankara'ya yapılan müdahaleleri 2004 İstanbul NATO Zirvesi'yle kıyaslayarak bu kez çok daha kapsamlı bir "kırmızı halı" sergilendiğini aktarıyor. Trump'ın daha Ankara'ya gelmeden "büyük bir müjdesi var" demesine rağmen ilk gün açıklanan bilgilerin sıradan kalması üzerine asıl müjdenin henüz açıklanmadığını düşünerek "giderken mi açıklayacak" sorusuyla bitiriyor.
Mâ cealellahü li racülin min kalbeyni fî cevfih - Allah bir insanın göğsünde iki kalb yaratmadı.” (Ahzab, 4)
Trump’ın Beştepe’de sarf ettiği “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seviyorum. Biliyorsunuz Bibi’yi de severim. Tam bir savaş başbakanı” sözlerini işitince Kur’an’daki bu ayeti hatırladım.
Trump’ın içinde Erdoğan ve Netanyahu sevgisi birleşiyor. Trump, galiba Gazze’deki ve birlikte işledikleri İran’daki cinayetleri hatırlayarak Netanyahu’yu “Tam bir savaş başbakanı” olarak nitelemiş.
Acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sevgisinin gerekçesini nasıl anlatırdı? Verdiği bir ipucu şöyle: “İsrail’i sevmiyor savaşa girebilirdi biliyorsunuz ama benim için savaşa girmedi. Ben olmasam karşı tarafta olurdu.”
Şu sıralar Netanyahu ile Trump arası çok sıcak değil. Trump bir yandan Netanyahu’yu “Tam bir savaş bakanı” olarak nitelerken diğer yandan da onun Lübnan’a yönelik kontrolsüz savaşçılığından rahatsız görünüyor.
Hoş Trump’ın hangi halinin “normal”i ifade ettiğini çözmek de kolay değil. Dün deyim yerinde ise, Erdoğan’ın özel itinası ve altına kırmızı halı sermesi ile tam da üzerinde bütün gözler toplanmışken ortalığı kırdı geçirdi. Açıklaması petrolü uçurdu, borsalarda dip yaptı. Trump bu, dünyanın süper gücünün başında olmanın bütün şımarıklığını sergiliyor.
Bilmiyorum sayın Cumhurbaşkanı, Trump’ın bu “sevgi” ifadelerini nasıl karşılıyor? Yani “inandırıcı” buluyor mu demek istiyorum. Ya da Trump tarafından seviliyor olmanın onun yanındaki kıymet-i harbiyesi ne? Tabii ki “Sevgi olsun da isterse yılandan olsun” demek de mümkün ama ben sayın Erdoğan’ın sevgide seçiciliği önemsediğini düşünürüm. “Dostum Trump” tarzındaki Politika dili başka elbette.
Dün Trump konuşurken sayın Erdoğan’ın ne hissettiğini de merak ediyorum. “Ego”su tavan yapmış böyle bir süper güç lideri. İran’a yönelik konuşurken çok rahat “İlk grup liderlerini ortadan kaldırdık, ikinci grup liderlerini ortadan kaldırdık” diyebilen bir adam. Danimarka’ya Grönland dersi veren, İspanya’yı dünya önünde fırçalamaktan kaçınmayan ve bunu NATO zirvesinde diğer ortaklara karşı yapabilen bir kişi…
Trump’la iyi geçinmeyi başarmış olmak, dünya liderleri içinde Tayyip Erdoğan için farklı bir mazhariyet mi sayılmalı bilmiyorum. Trump, Çin lideri Xi’ye da “Savaşa girme” demiş, o da girmemiş, onu da sevdiğini söylüyor Trump. Hem Erdoğan’ın hem Xi’nin “karşı tarafta” yani İran yanında yer alacak olmaları ihtimalini de not etmiş Trump.
Bir soru geliyor aklıma: Trump, hangi durumda Erdoğan’ı sevmediğini dünyaya ilân ederdi?
Bunu tahmin etmek mümkün. Gururla gurur yarışsaydı sanırım bu sıcak ilişki fazla sürmezdi.
Bazı şeylere göz yumarsanız karşı tarafı rahatsız etmezsiniz.
Tayyip Erdoğan, bölgede Türkiye’nin etkin bir güç olmasını tasarlarken, Trump politikalarından memnun olabilir mi?
Trump’ın İsrail’in bütün günahlarına ortak olmasından memnun olabilir mi?
Trump’ın İsrail ile birlikte İran’ın dini lider dahil bütün üst yönetimine karşı suikast yöntemini kullanmasından memnun olabilir mi? Hele bir yandan da İsrail’i Türkiye için tehdit olarak nitelemişken?
NATO Zirvesi Ankara’da gerçekleşiyor.
NATO 3.0 diye niteleniyor bundan sonraki NATO yürüyüşü…
NATO 3.0 tanımlaması Amerika’nın stratejik analiz masalarında oluşturuldu. NATO’ya yönelik bütün rezervlerine rağmen sonuçta NATO’nun patronu ABD ve Trump.
Zihnimdeki soru şu: Trump üzerinden yürüyen ABD ile ilişki, NATO 3.0 konsepti – her neyi ihtiva ediyorsa- onu sağlıklı yürütmeye kafi gelecek mi?
Daha açık soru şu: NATO 3.0’ın muhtevasını çözdük mü? En önemlisi de NATO 3.0’ın bölgemizle, İslâm coğrafyasındaki gelişmelerle ilgili projeksiyonunu çözdük mü?
Ben, bütün bunların netleşmediği kanaatinde olduğum için soruyorum bunları.
ABD -İsrail ilişkilerinin kolay kontrol edilir ilişkiler olmadığı bilindiği için ifade ediyorum.
Tamam ABD dünya markası, Trump onun başı, tamam NATO göz ardı edilemez bir gerçek, ama bütün bunları Trump ekseninde görme riskinin endişesi ile ifade ediyorum.
Mustafa Karaalioğlu, NATO Ankara Zirvesi'ni hem önemli hem de Türkiye kamuoyunun yanlış yerden okuduğu bir toplantı olarak değerlendiriyor. NATO'nun Türkiye için alternatifsiz ve en kritik uluslararası platform olduğunu, güvenlik açısından AB üyeliğinden bile daha değerli bir anlaşma belgesi olduğunu vurguluyor. Trump'ın anti-NATO söylemine rağmen ABD'nin ittifakın vazgeçilmez parçası olmaya devam ettiğini, Avrupalı liderlerin onu pohpohlamayı seçerek bu dönemin geçmesini beklediğini aktarıyor.
Asıl eleştirisi Türkiye kamuoyuna yönelik: Zirvede konuşulan asıl gündem Rusya-Ukrayna, savunma bütçeleri ve Avrupa-Atlantik güvenliğiyken Türkiye şekil ve jestlere, marşa, kılık kıyafete odaklandı. CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına dair Trump'ın iyi niyet beyanını da gerçekçi bir perspektife oturtarak "bunu daha önce de defalarca duyduk, Kongre'nin onayı gerekiyor, hâlâ zor bir trafik" diyor. Zirveden çıkan somut sonuçları ise şöyle özetliyor: Ukrayna'ya 70 milyar euro destek, 50 milyar dolarlık yeni tedarik anlaşması ve NATO içinde daha güçlü Avrupa hedefi.
Akif Beki, iktidarın onlarca yıldır yaptığı yanlışlardan her dönüşünü aynı kalıbı işleyerek ele alıyor: Sisi ve Esad'la ipleri koparmak 10 yılda, ekonomide akıldan uzaklaşmak 5 yılda yanlış olduğu anlaşıldı. Uyaranlara "hain, mandacı, emperyalizmin uşağı" denildi; ama zamanla "lazım oldu." Şimşek için "hain" diyenler onu 2023'te çağırdı, Mısır ve Körfez için "monşer" diyenler kapılarını çaldı, NATO ve F-35 için "emperyalist" diyenler Trump'ın jest paketine sevinç gösteriyor. İktidarın bu yanlışlardan dönüşünü değil, ders çıkarmadan aynı çevrimleri tekrarlamasını ve uyaranları hep haklı çıkmasına rağmen hiç kabul etmemesini eleştiriyor. "Gülizabeth" yakıştırmasıyla kapatıyor: Dün "Kraliçe'nin Gülü" diye aşağılananlar bugün haklı çıktı, yarın da benzer bir dönüş yaşanacak ve yine aynı inkâr dönemi başlayacak.
From the publisher's feed