
Sign up to save your podcasts
Or


Taha Akyol, NATO'nun Türkiye için tarihsel ve stratejik önemini vurgulayarak Erdoğan'a yönelik eleştirilerin bu önemi gölgelemesine izin verilmemesi gerektiğini söylüyor. NATO üyeliğinin İnönü ve Menderes imzasıyla tüm partilerin oyuyla onandığını hatırlatarak bu kararın köklü bir ulusal uzlaşı olduğunu belirtiyor. S-400 alımının "eksen kayması" görüntüsü yarattığını, F-35'lerden dışlanmaya ve tedarik sorunlarına yol açtığını, yarınki zirvede CAATSA'nın kaldırılmasının temel hedeflerden biri olmasının bu hasarın ne kadar ciddi olduğunu gösterdiğini vurguluyor. 2004 İstanbul NATO Zirvesi'yle bugünü kıyaslıyor: O dönemde Kopenhag kriterlerini uygulayan Erdoğan Batı'dan alkış ve yatırım alıyordu, bugün ise gözaltılar, akreditasyon kısıtlamaları ve perdelemeler var. Erdoğan'ın Avrupa Güvenlik Mimarisi'nde yer almak istemesiyle demokratik gerilemedeki tutumu arasındaki çelişkiyi öne çıkararak Avrupa yolunu açacak anahtarın hâlâ Kopenhag kriterleri olduğunu, NATO Genel Sekreteri Rutte'nin de "demokrasi seçimden çok fazlasıdır" diyerek bunu hatırlattığını vurguluyor.
Akif Beki, iki "tarihi silme" girişimini yan yana koyuyor. Birincisi Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin son yerel seçimlerdeki "Türkiye'nin birinci partisi" ibaresini fondan kaldırtması — Beki bunu Stalin'in rakiplerini fotoğraflardan rötuşlamasına benzetiyor. İkincisi ve asıl ağır bulduğu Milli Eğitim Bakanı Tekin'in "Kurtuluş Savaşı neden kurtulma anlamına gelsin, Osmanlı vardı, Milli Mücadele demek daha doğru" gerekçesiyle kavramı müfredattan ayıklaması. Yapay zeka çağında Haçlı Seferi, Bizans, Ege adı değiştirme gibi "müfredat devrimlerine" daha önce değindiğini hatırlatarak şimdi çıtanın Kurtuluş Savaşı'nın adına kadar yükseldiğini belirtiyor. Bu anlayışın fikir babalarını Mısıroğlu ve eski Kültür Bakanı Kahraman'a bağlayarak işin özünün din davası değil saltanat sevdası olduğunu, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarının haklarını inkâr için yüzyıllık "terânelerin" kullanıldığını vurguluyor.
Yıldıray Oğur, NATO liderlerine hitaben kaleme aldığı hicivli mektupta Ankara'nın gerçek yüzünü "Truman Show" metaforuyla anlatıyor. Gecekondular brandayla örtüldü, binalar aceleyle boyandı, meydanlar boşaltıldı, üniversite yurtları tahliye edildi, bazı gazetecilere akreditasyon verilmedi diyor. Asıl ağır kısmı şu: Zirve öncesinde "belki eylem yaparlar" gerekçesiyle yüzlerce kişi tutuklandı; 75 yaşındaki emekli öğretmen, doçentler, torunlarına bakarken gözaltına alınan 62 yaşındaki çevreci bunlar arasında. Trump ve Macron'a seslenerek "sizi kimse protesto etmezse Türkler NATO aşığı olmuş zannetmeyin, protestocular sadece kadrajın dışına çıkarıldı" diyor. Zor soruları soracak gazetecilere akreditasyon verilmediğini de hatırlatıyor. İktidarın "protesto edilmeyen sessiz Ankara'yı demokratik ortamda protesto edilen gerçek Ankara'dan daha itibarlı zannettiğini" eleştirerek asıl sahnedışı kalanların hapisteki insanlar olduğunu ve onların liderlerin şehri terk etmesini dört gözle beklediğini söylüyor.
İbrahim Kahveci, Ağustos 2024'ten bu yana süren dezenflasyon programının 22 ayda neden istenen sonucu vermediğini rakamlarla mercek altına alıyor. Kur baskılanıyor, krediler yüzde 78 artmış ama enflasyon hâlâ yüzde 30-33 bandında seyrediyor. Reel faizin yüzde 9-10 aralığına ulaşmasının 2018-19'da 2 milyon kişinin işini kaybettirdiğini hatırlatarak bu kez sürenin 5 aya ulaştığını ve ağır faturanın daha yeni görülmeye başlandığını vurguluyor. Asıl siyasi sonuca şöyle varıyor: Seçime kadar enflasyonu kazandıracak seviyeye çekmek artık mümkün değil, dolayısıyla iki seçenek kalıyor — ya ekonomi programı rafa kaldırılır ya da muhalefete yargı freni uygulanmaya devam edilir. "Elimizde tek seçenek yargı kaldı" diyerek ekonomik tabloyu siyasi tabloya bağlıyor. Dış ticaret verilerinde ise tüketim malı ithalatının fren yaptığını, yatırım malında yatay seyrin sürdüğünü not ediyor.
Yusuf Ziya Cömert, İsrail'e karşı Müslüman dünyasının büyük çoğunluğunun sessizliğini hatırlatarak yalnızca İran ve Yemen'in taş atma cesareti gösterebildiğini vurguluyor. Türkiye'nin ticareti durdurma kararını 8 ay sonra alabildiğini ve UCM davasına müdahil olma başvurusunun kabul edilip edilmediğinin bile bilinmediğini aktarıyor. Yazının asıl ilgi çekici kısmı Hameney'in cenaze töreninde yaşananlar: İran'ın farklı ülkelerin heyetlerine cenaze töreninde Kuran ayetleri seçerek diplomatik mesaj verdiğini anlatıyor. Suudi heyetine Bedir Savaşı'na dair ayet, Hamas heyetine ahde sadakati anlatan ayet, Türk heyetine ise "özür sahibi olmaksızın oturanlarla cihad edenler eşit olamaz" mealindeki Nisa 95. ayeti okunmuş. Bunu "cennet vaadi içerdiği için çok menfi sayılmaz" dese de İran'ın bu ince diplomatik sitemi göndermek için hakkı olduğunu söyleyerek bitiriyor.
Mehmet Ocaktan, Şırnak Üniversitesi Rektörü'nün akraba atamalarını "inancım gereği ve rektörlük hakkım" diyerek savunmasını ele alarak bu zihniyetin yalnızca bir kişinin değil sistemin sorununu yansıttığını vurguluyor. Rektörün yeğenini, amcaoğlunu ve yakın dostunu atadığını açıkça ilan etmesini ve bunu dini bir gereklilikmiş gibi sunmasını "ahlaki çürümenin" en çarpıcı örneği olarak nitelendiriyor. AK Parti iktidarının son on yılında nepotizmin zirveye çıktığını, liyakat yerine itaatin esas alındığını vurgulayarak bunun kurumları çürüttüğünü belirtiyor. Hz. Peygamber'in Mekke fethinden sonra eski müşrik Osman bin Talha'ya Kabe'nin anahtarını liyakati nedeniyle iade etmesini örnek vererek asıl İslami anlayışın nepotizm değil liyakat olduğunu hatırlatıyor. Dini kendi çıkarları için araç olarak kullanan bu zihniyetin ve onu besleyen eğitim sisteminin toplumu "ehil değil ehlileştirilmiş" nesillere sürüklediğini söylüyor.
Mustafa Karaalioğlu, Türkiye'nin "çok hareketli gündem" yanılsamasını keskin bir şekilde sorguluyor. Tüm o operasyonların, butlanların, mutlakların tek bir soruya indirgendiğini vurguluyor: Erdoğan bir sonraki seçimi nasıl kazanacak? Bunun dışında ekonomide sıçrama, hukukta hamle, teknolojide ilerleme ya da ortak bir başarı hikayesi yok. Uluslararası istatistiklerin neredeyse tamamında en kötüler arasında yer aldığımızı hatırlatarak asıl dramı şöyle özetliyor: Dünya yapay zeka, yeşil ekonomi ve yeni sektörlerle büyürken biz iktidar hesaplarıyla vakit harcıyoruz. Seçim kazanılsa bile önceki beş yıl gibi hiçbir temel mesele çözülmemiş olacak, kötü ekonomi, berbat hukuk sistemi ve geri kalmış eğitimle baş başa kalacağız. Büyük problemlerin kapağını bile açmadan "şöyle büyüğüz, böyle müthişiz" sloganlarını tekrarlamaya devam eden bir ülke tablosunu çiziyor.
Yusuf Ziya Cömert, "iktidar dini bozar" tezinden yola çıkarak makam hırsının insanları nasıl insanlıktan çıkardığını İslam tarihinin en acı örneği olan Cemel Savaşı üzerinden anlatıyor. Hz. Ali'nin halifeliğine karşı Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe'nin para ve deve ordusunu da arkalarına alarak çıktıkları savaşta Bedir ve Uhud kahramanlarının birbirine kılıç çektiğini, iki taraftan on bin kişinin öldüğünü aktarıyor. Herkesin kendine göre haklı gerekçesi olduğunu ama bin dört yüz yıldır bulunan gerekçelerin bu kavgaya fayda etmediğini vurgulayarak günümüze taşıyor asıl mesajı: Makamla imtihanı kaybetmek Müslümanların tarihin her döneminde tekrarladığı bir zaaf. Hz. Aişe'nin ölüm döşeğinde Cemel Savaşı için pişmanlık duyduğuna dair rivayetle bitiriyor ve fitnenin Sıffin'de daha da büyüdüğünü ekleyerek günümüzdeki iktidar kavgalarına dolaylı bir ayna tutuyor.
Ahmet Taşgetiren, Hameney'in cenaze töreninin tam NATO Zirvesi'ne denk gelmesini tesadüf değil Tahran kaynaklı bilinçli bir mesaj olarak okuyor. Trump'ın zirvesi Ankara'da sürerken Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hameney'in cenazesinde yer almasını Türkiye'nin içinde bulunduğu derin çelişkinin somut göstergesi olarak aktarıyor. Bir yanda "Bay soykırım" diye nitelendirilen Trump'a Ankara'da kırmızı halı, diğer yanda İsrail-ABD saldırılarında hayatını kaybeden İran liderinin cenazesine katılım. Fidan'ın "Netanyahu'nun cinayetleri" diyip "İsrail tehdit mi?" sorusunu yanıtsız bırakmasını da bu çelişkinin diplomatik dile yansıması olarak değerlendiriyor. Trump-İsrail ilişkilerinin iç içeliğini görerek Trump'la yürümenin gerçek getirisinin ne olduğunu sorgular ve Ankara'daki Trump heyecanının içi doldurulurken Gazze'nin, Kudüs'ün ve İran'daki liderliklerin imha stratejisinin unutulmaması gerektiğini vurgulayarak bitiriyor.
Fehmi Koru, milli takımın gruptan çıkacağını hesaplayarak önceden bilet aldığı Dallas'ta mahsur kaldığını anlatıyor. Türkiye'nin Avustralya ve Paraguay'a yenilerek elenmesi üzerine planladığı Türkiye-Mısır maçı yerine Mısır-Avustralya maçını izlemek zorunda kaldı. Maçtan çıkardığı asıl ders organizasyon: 70 bin seyircinin düzenli biçimde yerleştiği, sahası soğutulan, İngiliz hooligan'larının bile uslu davrandığı bu organizasyonu, Türk futbol yöneticilerinin yakından görmesi gerektiğini vurguluyor. ABD'nin Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmasının Messi transferiyle başlayan bilinçli bir futbol sevdirme stratejisinin ürünü olduğunu aktarırken Teksas'ta yaşadığı aşırı sıcağı Trump'ın iklim politikasıyla ilişkilendiriyor. FIFA'nın İran savaşının hemen öncesinde Trump'a "barış ödülü" vermesini ise ironik bir notla kapatıyor.
From the publisher's feed