
Sign up to save your podcasts
Or


İbrahim Kıras, seçimin normal tarihinden 20 gün önce yapılarak Erdoğan'ın "görev süresi tamamlanmadan kesildi" gerekçesiyle yeniden aday sayılması formülünü "anayasal hülle" olarak nitelendiriyor. Anayasadaki "görevini tamamlayamayan cumhurbaşkanı yeniden aday olabilir" hükmünün gerçek bir mağduriyet için değil, beş yıllık görevin son 20 günü kısaltılarak adaylık hakkı elde etmek amacıyla kullanılmasının ruhuna aykırı olduğunu vurguluyor. Yasal mı diye sorulursa evet, ama yakışık alır mı sorusunu okuyucuya bırakıyor ve "memlekette neler neler oluyor, sen buna mı takıldın diyenlere: evet takıldım, takılmak da lazım" diyerek bitiriyor.
Ali Bayramoğlu - Karar Gazetesi - 25 Haziran 2026
Siyasette üç pist...
CHP’nin başına gelenler, Türkiye siyasetinde kendi başına son derece önemli bir pist.
Belediyelere yönelik gözaltı ve kovuşturma furyası, ardı ardına tutuklanan belediye başkanları, böylece oluşan veya oluşturulan yolsuzluk-ana muhalefet partisi özdeşliği, bir siyasi partiyi temelinden sarsmaya, çökertmeye yeter.
Nitekim ister iktidara mal edilsin, ister yolsuzluklar ayyuka çıkmış olsun, birkaç yıl kala ortaya çıkan bu tablo ciddi sonuçlar içeriyor. En azından şimdiden Erdoğan karşısında en ciddi rakip olabilecek kişi olan İmamoğlu tasfiye edilmiş hâlde. Mevcut koşullarda muhalefet seçmeni öfkeye kapılarak CHP’ye oy mu verecek, yoksa bu partiden kısmen uzaklaşacak mı? Bunu zaman gösterecek. Ancak bu denli dağılmış bir siyasi partinin cumhurbaşkanı adayının seçmene güven verememe riski ortada. Bunun yanında mutlak butlan kararının CHP’yi darmadağın ettiği, böldüğü de açık.
Siyasi alan dizayn mı ediliyor, yoksa kendi kusurları ve iktidarın katkılarıyla yeniden mi şekilleniyor sorusu sık soruluyor. Ancak önemli olan bunun yanıtından çok sonucu. CHP yönetimi işin içinden çıkamazsa siyasi alanın yeniden yapılanması kaçınılmaz. Bunun istikametini, hangi partiye ne götürüp ne getireceğini kestirmek için erken.
İkinci önemli pist, Kürt meselesiyle ve yürütülen barış/silah bırakma süreciyle ilgili.
Bu bakımdan ortada üç soru, üç sorun var.
PKK’lilerin entegrasyonu, hukuki durumu, silahların bırakıldığının teyit edilmesi ve Öcalan’ın siyasi imkân ve koşulları ilk soru/sorunu oluşturuyor. İlgili yasalar ne zaman çıkacak ve nasıl çıkacak? AK Parti çevreleri temmuz ayı sonunu işaret ediyor. Ama içeriğin tam olarak nasıl şekilleneceği ortada değil. İktidar cephesi, Orta Doğu’daki durum yüzünden PKK’nin silah bırakmayı ve alan boşaltmayı yavaşlattığını söylüyor.
İkincisi, Kürt hareketinin ve Kürtlerin kök taleplerinin nasıl karşılık bulacağı, daha doğrusu bulup bulamayacağı meselesi...
Üçüncüsü ise Öcalan ve Kürt hareketinin kendisini hazırladığı yasal siyasetin imkânlarının sağlanmasıyla ilgili.
İkinci ve üçüncü hususlarda zorluk ve işin zamana yayılma ihtimali ortada. İlk husus son derece kritik; gerek Kürt kesiminde gerek Türk kamuoyunda yaratacağı akisler bakımından son derece kritik. Zira partiler arası ilişkilere, kimi ittifaklara ve seçim sonuçlarına yansıyabilecek ihtimaller taşıyor.
İç siyasette son pist, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın durumuyla, üçüncü kez seçimlere katılmasıyla ilgili. Bunun iki yolu olduğu biliniyor: Ya anayasa değişikliği ya da Meclisin alacağı erken seçim kararı. AK Parti’nin bu ihtimaller üzerinde ciddi bir şekilde çalıştığı, zamanlama senaryoları yaptığı seziliyor.
Siyasi iktidar, CHP’nin içinde bulunduğu durumdan faydalanarak, o partinin kaosuna neşter atabilecek bir erken seçim önerirse, Özel ekibinin bu riski ve seçim meydan okumasını kabul etmesi olasıdır. DEM Parti’nin de temmuzda çıkacak yasalar ve verilecek vaatlerle erken seçime onay vermesi mümkündür.
Siyasi alanın dizayn ediliyor olmasının ve Kürt çözümünün böyle ikincil işlevleri olduğunu unutmamak gerekir.
Kartların karıldığı ve dağıtıldığı bir andayız.
Hamleleri zaman içinde göreceğiz.
Fehmi Koru, Londra'da 200 yıldır sadece şemsiye satan James Smith & Sons dükkanını anlattıktan sonra bu imgeyi CHP'nin yok oluşuyla ilişkilendiriyor. CHP milletvekili Kesici'nin "lime lime edecekler" ve Özel'in "saray darbesiyle fiilen kapatıldı" sözlerine atıfla asıl soruyu soruyor: CHP'yi bu hale getirenleri yalnızca dış siyasi güçlerde aramak eksik değerlendirme olur; 13 yıl partiyi yöneten Kılıçdaroğlu kadrosu da bu yıkımın baş aktörü. Seçilmiş milletvekillerini ve belediye başkanlarını ihraç eden, kurultay taleplerini zamana yayan, partiyi Anavatan ve DSP'nin akıbetine sürükleyen bu kadronun elinde sonunda sadece baraj tehdidi altında küçük bir CHP kalacağını vurguluyor. Özel'in "ya bir yol bulacağız ya açacağız" sözünü alıntılayarak karar anının geldiğini ima ediyor ve "bekleyeceğiz" diyerek bitiriyor.
Şu not ile başlayalım: Bazı çalışmalarımın o ortamda anlaşılmadığı ama sonrasında sıkça kullanıldığını görüyorum. Umarım bu önemli çalışmamızın da kıymeti çok geçmeden anlaşılır.
Son dönemde bazı hesaplamaları zaman kavramı ile açıklamaya çalışıyoruz. Bu çalışmamız da bunlardan biri olacaktır.
Mesela faizler yükseldi ama bu yükseklik sadece birkaç ay sürdü. İşte burada mutlak değer kavramı çok anlam ifade etmiyor.
Kilit soru şudur: Yüksek faiz kadar ne kadar sürdüğü de önemlidir. Gerçek maliyetin anlaşılması için oran ve zaman birlikte değerlendirilmelidir.
Grafikte reel faizi ele aldık ve bunu yıllık hale getirdik. Kısaca buradaki her bir oran aylık reel faizi değil yüklenilen yıllık reel faizi vermektedir. Böylece zaman maliyetini de görebilmiş oluyoruz.
Bir başka soru da şudur: Neden TÜİK yerine İTO fiyatlarını baz aldık? Çünkü TÜİK tarafından açıklanan enflasyon verileri gerçekçi değil. Mesela TÜİK enflasyonu %32,61 iken kredi faizi %54,95’dir. Burada TÜİK enflasyonuna göre reel faiz %16,84 çıkmaktadır. Ve yıllık ortalama reel faiz ise %16,22’ye gelmektedir.
TÜİK enflasyonunun gerçek olmadığını buradan bile söyleyebiliriz. Nasıl mı?
Bir yıldır TÜİK enflasyonuna göre reel faiz yüzde 16-20 aralığında seyretmektedir. Sizlere kesin bilgi olarak söyleyeyim: Bu yüksek reel faize bu kadar uzun süre hiçbir ekonomi dayanamaz. O yüzden TÜİK enflasyonu gerçek değil…
Gelelim İTO fiyatlarına göre reel faize (1995 Geçinme Endeksi).
Kredi faizi %54,95 iken yıllık enflasyon %41,58 seviyesindedir. Basit faiz farkı 13,37 görülse de gerçek reel faiz yüzde 9,44 seviyesidir.
Evet, İTO fiyatlarına göre haziran ayında reel faiz %9,44 oranına sahiptir.
Ve 12 aylık süre… İTO fiyat endeksine göre 12 aylık toplamda reel faiz %9,66 seviyesine karşılık geliyor.
2018-2019 kemer sıkma programında yıllık reel faiz Ocak 2019’da %9,85’e ulaşmış ve ardından Haziran 2019’da yüzde 8,0’lere gerilemişti. Yüzde 9,0-10,0 aralığında 8 ay seyreden yüksek reel faiz yaklaşık 2 milyon kişinin işini kaybetmesine yol açmıştı.
Şimdi durum şu: Şubat 2026’da İTO fiyatlarına göre reel faiz yüzde 9,0 sınırının üzerine çıktı. Şimdiye kadar 5 aydır 9,0-10,0 aralığında seyrediyor. Ve daha açık söyleyeyim: Reel faizin yüzde 9,0’un altına düşmesi bu gidişle zor görülüyor.
Burada bir farkı daha ifade edelim: 2018-19 sert faiz öncesinde de yüksek sayılabilecek bir reel faiz dönemi yaşanıyordu. Oysa 2021-2025 arası negatif faiz döneminde yüksek kazançlar elde edilmiş durumda. Negatif faiz dönemindeki bu birikim dolayısı ile şirketler 2018-19’a göre şu anda daha dayanıklı durumdadır.
Lakin bir de negatif durum var: 2018-19’da ihracatçılar açısından reel kur daha düşüktü. Şimdi ise reel kur yüksekliği özellikle ihracatçı firmaları ikinci yönden sıkıştırmaktadır.
Tam bir makas durumu.
Gelelim son duruma:
Reel faiz kritik eşik olan yüzde 9,0-10,0 aralığında ve bu aralıkta geçen süre de 5 ayını doldurdu. Ve maalesef ki enflasyon hala yüzde 30,0-33,0 bandında ve düşemiyor. Enflasyon düşüşüne bağlı faiz düşüşü ve maliyet avantajı sarmalına bir türlü geçemiyoruz. Bunun nedeni ise siyasi operasyonlar…
Burada da tam bir çıkmaz haldeyiz.
Peki, ne olacak?
Ya enflasyonu düşürme programını rafa kaldıracağız ve bu seviyelerde idare edeceğiz…
Ya da çok beklemeden erkenden baskın seçime gideceğiz.
Başka çare yok.
Eğer enflasyonla mücadele programına devam edip sonra da seçime gideceğiz diye düşünüyorsanız bunun maliyetini hiçbir iktidar taşıyamaz… Benden söylemesi.
PİYASA KATILIMCILARI NE BİLİYOR?
Merkez Bankası anket usulü enflasyon beklentilerini açıklıyor. Mesela 12 sonrası için beklenen enflasyon %23,81… (önceki %23,82)
Gelin gerçekleşen ile beklenene bakalım.
Geçen yıl (2025) bu yıl mayıs için piyasa katılımcıları %25,06 enflasyon bekliyorlarmış. Oysa gerçekleşen enflasyon %32,61 oldu.
Ama daha önemlisi şu: Piyasa katılımcıları hiç ama hiç enflasyon beklentisini tutturamamış. Gerçekleşen enflasyon hep yüksek olmuş.
Bugünler Muharrem günleri, mübarek günler.
Güneşler dönüyor, gezegenler dönüyor, ‘felekler,’ galaksiler dönüyor ve bu muhteşem deveranın arasından bizim semtimize bir gün düşüyor. Muazzam hadise.
Yani Allahu Teala’nın bütün günleri mübarek. Pazar günleri dahil.
Neden ‘Pazar günleri dahil’ dedim?
Bizde son zamanlarda iyice yaygınlaşan “Cumanız mübarek olsun” temennisinin altını çizmek için. Haftanın öteki günlerinin de mübarek olduğunu hatırlamak için.
Muharrem’in içinde kadim rivayetlerde üzerinde çok durulan Aşure günü var.
Kadim rivayetlere göre Hz. Adem’in tevbesi Aşure günü kabul edildi, Nuh Aleyhisselam’ın gemisi Aşure günü Cudi Dağı’nda karaya oturdu, yani tufan o gün bitti… Aşure’nin faziletine dair rivayetler sayısız.
Rivayetlerin sıhhatli olduklarından emin olmayabiliriz, fakat insanlar bir güne bu kadar çok anlam yüklüyorlarsa yabana atmamak lazım.
Bir takvim günü olarak mı?
Biraz öyle, ama daha çok insanların yüzlerce belki binlerce yıldır verdikleri kıymetin hatırına.
Aşure gününün anlamı tarihimizdeki büyük ve elim bir hadise sebebiyle derinleşti. Daha doğrusu yükseldi.
Muaviye’nin oğlu Yezid’in askerleri Peygamberimizin çok sevdiği torunu Hz. Hüseyin’i Hicri takvime göre 10 Muharrem 61 yılında şehid ettiler. Hicri yıl hesabına göre 1387 yıl, miladi hesaba göre 1346 yıl önce.
Unutalım mı Kerbela’yı? Hatırlayıp hüzünlenmeyelim mi?
Bazı mollalarımızın Hz. Hüseyin’e saygısını ve sevgisini beyan ettikten sonra bilhassa Şii ve Alevi Müslümanların Kerbela’ya bu kadar önem vermelerini eleştiren, tarihte olup bitmiş bir vaka olarak geçmişte bırakmak gerektiğini ima eden hitaplarına rastlıyorum.
Tarihi hadiselerin üzerine itikat bina edilmesini isabetli bulmadığımı yazdığım çoktur.
Fakat Kerbela öyle ağır bir vahşet, öyle büyük bir cürüm, büyük arsızlık, büyük günah… Öyle hazin.
İnsanlar bu hüznün üzerine bir dünya görüşü inşa ettiyseler buna saygı duyulur diye düşünüyorum.
Kendi kendine zincir vurmak hüznün yoğunluğu karşısında çok yüzeysel kalıyor.
Ama bir Kerbela bilinci, Kerbela’daki vahşeti, o vahşetin arka planındaki kötülüğü anlamak, eğer ders alınacaksa o dersi almak gereklidir.
Tabii ki en çok da Hz. Hüseyin’i... Anlamaya yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşmak.
İktidarın dini bozduğu bir hakikat. En azından tarih okumalarımla, kendi hayat tecrübemle idrak ettiğim bu.
Peygamberimiz’in arkadaşlarının bile birbirleriyle iktidar çekişmesi sebebiyle savaştıklarını biliyoruz.
Kerbela’da iktidar bir ‘din’ olarak çıkıyor Hz. Hüseyin’in karşısına.
Tarih-i Taberi o döneme en yakın kaynaklarımızdan biri. Ulaşabildiği rivayetleri art arda sıralıyor.
“Amr bin Haccac Hüseyin’in adamlarına yaklaşınca onun şöyle dediğini işittim: “Ey Kufeliler, itaatinizi gösterin ve cemaatinize bağlı kalın. Dinden çıkan ve imama muhalefet edenleri öldürmekte tereddüt etmeyin.”
Burada, ‘dinden çıkanlar’ Hz. Hüseyin ve etrafındaki gaziler oluyor. ‘Cemaat’ Yezit taraftarları, ‘İmam’ ise Yezit bin Muaviye.
“Hüseyin ona: İnsanları bana karşı mı kışkırtıyorsun? Biz mi dinden çıktık? Siz mi dinde sebat ettiniz?” diye soruyor.
Burada izaha lüzum yok herhalde. Gücü elinde tutanlar dini de Allah’ı da ellerinde tuttuklarını düşünüyor.
Bir başka rivayet:
“Ali b. Hüseyin ona getirildiği zaman ona ‘adın nedir’ dedi. Ali: ‘adım Ali b. Hüseyin’ dedi. İbn Ziyad: Allah Ali b. Hüseyin’i de öldürmedi mi?’ dedi.”
İbn Ziyad Basra valisi. Dört Arap dahisinden biri olarak kabul edilen Ziyad ibn Ebihi’nin oğlu.
(Neden Ziyad ibn Ebihi? İbn Ebihi ‘babasının oğlu’ demek. Babasının kim olduğu tespit edilemediği için bu lakapla anılıyor. Ebu Süfyan Ziyad’ın kendi oğlu olduğunu ilan edince Ziyad ibn Ebu Süfyan olarak adlandırılıyor. Fakat insanlar ‘babasının oğlu’ demeye devam ediyor.)
Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Şam’da Yezid’in huzuruna da çıkarılıyor.
Bu defa konuşan Yezid.
“Ey Ali, baban benimle akrabalık bağını kesti, hakkımı bilmezden geldi ve iktidarım konusunda benimle çekişti. Bu sebeple Allah ona gördüğün gibi muamele etti.”
Yani…
Ben yapmadım, Allah yaptı.
Türkiye gibi henüz demokratik anlamda rüştünü ispat edememiş ülkelerde iktidarlar, genellikle muhalefetten şikayet ederler. Oysa iktidarların işi eleştiri değil icraattır, eleştiri muhalefetin işidir.
Normal demokrasilerde iktidarlar hem sorumluluk makamında oturdukları hem de icraat yapmakla yükümlü oldukları için doğal olarak eleştirinin de tek muhatabıdırlar.
Ancak eleştirel düşünce fitne-fesat üretmekle eşdeğer görüldüğü için Türkiye dahil, hemen bütün Müslüman ülkelerde iktidar eleştirisi tehlikelidir, memleket için ‘beka tehlikesi’ oluşturmaktadır!..
Türkiye’de epey bir süredir kendi icraatlarını anlatmaktan çok, karşısında yerli ve milli bir muhalefet olmamasından yakınan iktidar, muhalefeti proje üretmemekle ve de icraat yapmamakla suçluyor. Oysa demokratik toplumlarda, icraat yapmak iktidarların işidir. Muhalefetin en asli görevi ise iktidarların icraatlarını denetlemektir. Çünkü muhalefet, eleştiri makamında bulunmaktadır.
Ama biz normal bir demokratik sistemde yaşamadığımız için iktidarla muhalefet bir bakıma yer değiştirmiş bulunuyor. Çok absürt bir durum ama sanki ülkeyi 24 yıldır muhalafet yönetiyormuş gibi, AK Parti iktidarı muhalefeti icraat yapmamakla suçluyor.
Mesela önceki gün AK Parti’nin Ankara teşkilat buluşmasında konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, muhalefet aktörlerine, çalışmayı, proje geliştirmeyi, hizmet etmeyi, yerli ve milli duruş sergilemeyi öğretemediklerini belirterek şunları söyledi: “Türkiye’nin muhalefet açığı kapanmak bir yana giderek daha fazla büyüyor. İnanın ülkemiz adına biz üzülüyoruz. Biz karşımızda iç karışıklıkla malul bir muhalefet değil hizmette, vizyonda, eserde, fikirde yarışacağımız bir muhalefet görmek istiyoruz. Kalitemize ve kalibremize uygun bir muhalefet arayışımız dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Kalitemize ve kalibremize uygun bir muhalefet arıyoruz” sözlerini duyunca, Türkiye dahil bütün Müslüman toplumlarda, “yerli-milli muhalefet” özleminin nasıl bir zihin dünyasına tekabül ettiğini yeniden düşünme ihtiyacı hissettim.
Doğrusu izaha muhtaç bir durumla karşı karşıyayız. Henüz iktidara gelmemiş bir muhalefetin ‘eser’ üretmesi, yani icraat yapması nasıl mümkün olacak mesela…
Bu arada “hukukun üstünlüğü”nün esas alınmadığı, kurumların şeffaf bir şekilde işlemediği bir ülkede “yerli-milli” bir muhalefetin nasıl olması gerektiğini birileri açıklayabilirse, çok makbule geçer doğrusu…
Gelin, yerli ve milli muhalefetin faziletleriyle ilgili şöyle kısa bir analiz yapalım…
İnsanların yalan beyanlarla, iftiralarla sorgusuz-sualsiz hapse atılmasına, hukukun askıya alınmasına, adaletin terazisinin bozulması yüzünden vicdanların yaralanmasına karşı çıkan muhalefet, asla yerli ve milli olamaz mı?
Nepotizmi adeta bir icraata dönüştürerek devletin kurumlarını eş-dost- akraba ile dolduran, ideolojik mülakatlar yoluyla Anadolu çocuklarının devlette yer almasının önüne barikatlar kuran iktidara karşı muhalefet, en küçük bir itiraz sesi bile yükseltmese yeterince ‘milli’ olabilir mi?
Ekonomik kriz yüzünden hayatta kalma mücadelesi veren emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirli esnafın, çiftçinin, işçinin feryatlarını duymazdan gelerek sessizce iktidara destek olsa muhalefet gerçekten “yerli-milli” olabilir mi?
Her gün farklı kesimlerden uyuşturucu kullananların toplanarak hapse atıldığı ama ne hikmetse ülkeye tonlarca uyuşturucu sokan baronlardan hiç haber alınamadığı bir ortamda muhalefet, iktidarı hiç sorgulamasa “yerli milli” olmayı hak eder mi?
Ekonomik krizin dayanılmaz boyutlara ulaştığı dönemlerde bir türlü çözüm üretemediği için bazen “patates-soğan çeteleri” icat eden, bazen marketçileri yeterince “milli” olmamakla suçlayan bazen de enflasyonu düşüremedikçe tavuklara kayyım atayan iktidarı övseler, “yerli-milli” muhalefet olabilirler mi?
Özgür Özel artık CHP’nin resmi genel başkanı değil fakat geniş kitlelerdeki muhalefet duygusunu temsil ediyor. Muhalefetteki en büyük kitlenin lideri.
Meşruluğu tartışılmayan 833 delegenin imzasıyla CHP’nin olağanüstü kurultaya gitmesini istedi.
Kılıçdaroğlu bunu kabul etmiyor, “olağan kurultay” diyor. Çünkü “en fazla beş ay” içinde ilçe ve il kongrelerini yapacak, “yeni delegeler”le olağan kurultay toplayacak…
Belli ki “mutlak butlan” krizinin programı böyle….
Siyasi Partiler Kanununa göre “genel kongre üyelerinden en az beşte birinin yazılı isteği” üzerine genel kurultay yapılır. (Madde 10)
Özgür Özel’in topladığı 833 delege, bunun üç katından fazla… Ama Kılıçdaroğlu uygulamıyor.
Geriye kalıyor Sulh Hukuk mahkemesine gidip, olağanüstü kurultayı toplamak üzere “çağrı heyeti” atamasını istemek… Ama “mutlak butlan”ın oraya da sirayet etmeyeceğinin güvencesi yok. Malum, tarihimizde “Gemerek mahkemesi” diye bir emsal var!
Mutlak butlan, bütün yolları tıkamış gözüküyor. Özgür Özel de dünkü konuşmasında “Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız” dedi.
‘YENİ BİR YOL’
Yani yeni bir parti… CHP’nin il ilçe binalarına, seçim araçlarına, hazine yardımına varıncaya kadar muazzam imkanlarının terk edilmesi demektir yeni parti…
Zaten amacın da bu olduğu açıkça belli.
Yeni parti veya kağıt üzerinde bir parti içinde yapılanma, kaçınılmaz gibi.
İmamoğlu en azından diploma iptaliyle önümüzdeki seçimlerde ‘oyun dışı’na itildiğine göre sürükleyici isimler Özgür Özel ve Mansur Yavaş’tır.
Özgür Özel’in bir yönüne baştan beri çok dikkat ediyorum: “Güç zehirlenmesi” ve “fırsatçılık” hastalıklarının işaretleri var mı?
Bu iki hastalık bizim tarihimizde yaygındır. Kurullar ve kurumlar kökleşmemişse, bir makam koltuğuna oturanlar, bu hastalıklara daha kolay ve çabuk kapılıyor.
Sosyolog Ziya Gökalp, makam koltukları için “Firavun sandalyesi” demişti, kim bilir neleri görerek?.. Bunu, dostu ve yol arkadaşı Ahmet Ağaoğlu yazmıştır. (İş Mecmuası, 1939, sayı 19)
Kuralların ve kurumların kökleştiği, olgunlaşmış demokrasilere bakın, ister iktidar ister muhalefet, liderler koltuklarına yapışmıyorlar, yapışamıyorlar. Rekabet de belli kurallar içinde oluyor.
‘HUBRİS SENDROMU’
Liderin enerjik olması, bunun gerektiği ihtirasa ve etkileme kabiliyetine sahip olması iyidir ama güç zehirlenmesi ve fırsatçılık kötüdür.
Çok ihtiraslı politikacılardan korkarım ben. Tevazu tiyatrosu oynasalar bile megalomanileri belli olur. Siyaset biliminde buna “hubris sendromu” deniliyor. George W. Bush’un Irak’ı işgalindeki sebeplerden biri kendisini “büyük başkanlar” arasına yerleştirme dürtüsüydü!
Trump’ın bu hastalığı daha baştan belliydi, baştan beri karşıyım.
İşte bu sebeplerle Özel’i de gözlemledim.
Daima İmamoğlu’nu ve Mansur Yavaş’ı Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda önde tuttu. Son zamanlarda liderlik grafiği hayli yükseldiği halde, bir fırsatını bulup kendisini öne çıkarma gibi güç zehirlenmesi ve fırsatçılık hastalıklarından uzak durdu.
Bu hem akıllılıktır hem karakterdir.
Özel, gençtir… Cumhurbaşkanlığına adaylık konusunda İmamoğlu ve Yavaş’ın hayli önde olduğunu görüyor, bunun gereğince ve dürüstçe davranıyor.
Kitlelerde de Yavaş’ta ve İmamoğlu’nda da bu konuda en ufak bir kuşkuya sebebiyet vermedi, hakkındaki güveni korudu.
KAPSAYICI OLMALI
Özellikle Mansur Yavaş son anketlerde Erdoğan’ın da açık ara önünde çıkıyor. Bunda, İmamoğlu’nun yine mahkeme kararıyla engellenmiş olmasının yanında, Yavaş’ın olgun ve güven veren kişiliğinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Polemik hastası değil, kavgacı değil, provokatif konuşmuyor, hakaret etmiyor, ideolojik ayırımcılık yapmıyor.
Kutuplaşma ve kavga ülkeyi çok yordu. Artık hayali ufuklara koşturup durmaktansa, ağır başlı, olgun ve işini iyi yapan siyaset tarzına ihtiyaç duyuluyor.
Bu tablo, ‘yeni parti’ kavramına da ışık tutuyor.
Erdoğan’ın bir hedefi var: En azından beş yıl daha Cumhurbaşkanı olmak istiyor.
-2023 yılında ikinci kez Cumhurbaşkanı seçildiğinde, onu bu hedefe (üçüncü kez seçilmeye) ulaştıracak stratejik formül aslında görece basit, daha doğrusu son derece alışıldık ve standart bir yol haritasıydı: İktidarda icraatıyla başarılı olmak, halkın refah seviyesini yükseltmek, Türkiye’nin stratejik hedeflerine yaklaşmasını sağlamak, kendisine yönelik beğeniyi artırırken eleştirileri sınırlı tutmak…
-Ancak halkın refahını artıracak şekilde başarılı icraat yapmasının önünde çok sayıda engel var. Bir numaralı engel kendisi ve kendi politikaları.
-Ekonomi politikalarını değiştirmekte tereddüt etmedi; faiz ısrarından vazgeçti, Mehmet Şimşek’i işbaşına getirdi.
-Ama güvenlik ve hukuk devleti politikalarından vazgeçmedi. Mahkemeler, toplumsal muhalefeti ve muhalif olmayı marjinalleştirici bir biçimde kararlar almaya devam etti; ifade özgürlüğü sınırlı kaldı, hukukun iktidarın emrinde olduğu inancı pekişti.
-Güvenlik ve hukuk politikaları değişmeyince, Batı Avrupa ile ilişkilerin temel parametreleri de aynı kalınca Tayyip Erdoğan umduğu yabancı sermaye girişini sağlayamadı. Ekonomi görece istikrar kazandı ama halkın refahının artması ve memnuniyet seviyesinin yükseltilmesi başarılamadı. Böyle olunca temel stratejik hedefe ulaşmak zorlaştı.
-Bu durum neredeyse kesinleşince Erdoğan’ın stratejik hedefi aynı kaldı ama taktik adımları, önceden düşünmediği, planlamadığı bir yöne döndü.
-“Kendi gücümle ve başarımla seçim kazanamıyorsam, rakibimi zayıflatarak, onu yarış dışı bırakarak, daha az popüler kadrolarla yarışa girmeye zorlayarak alternatifsiz kalma” yolunu denedi.
-En cüretli adım, başlıca siyasi rakibi olan Ekrem İmamoğlu’nu yarış dışı bırakmaktı. Onun sadece seçime katılma yeterliliğini (diplomasını) elinden almakla yetinmedi, İmamoğlu’nu hapse de attı.
-Ancak önceden üzerinde yeterince düşünülmeden alelacele atılmış olan bu adım beklediği etkiyi yaratmadı, hatta tam tersi oldu. Üstelik bu adım bir anda ekonomik istikrarı da tehdit etti. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olma tehlikesi doğdu.
-O, İmamoğlu’nu elimine ettiğini düşünürken CHP ve onun Genel Başkanı Özgür Özel, bütün muhalefetini İmamoğlu üzerine bina etmeye ve sokakta daha fazla taraftar bulmaya yöneldi.
-Taktik mecburen bir kez daha değişti; bu kez Özgür Özel’in elimine edilmesi gerekti. Bir mahkeme kararıyla CHP yönetiminin değişmesi sağlandı.
-Özgür Özel’in ne ölçüde ayakta kaldığı ve gücünü ne kadar koruduğu ölçülmeye çalışılıyor. İlk belirtiler, Özel’in gücünün azalmak bir yana arttığı yönünde ama henüz toz duman tam olarak yere inmiş, resim net görülmüş değil.
-Bu taktik adım atılırken umulan sonuçlardan biri, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP seçmen kitlesinin hiç değilse bir bölümü üzerinde etkili olması, sokaktaki muhalefeti bölmesiydi. Ama şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Kemal Kılıçdaroğlu sokağa çıkamıyor, partisinin grup toplantısına bile gelemiyor.
-Girdiği bu yeni yolda stratejik hedefinden biraz daha uzağa düştüğünü gören Erdoğan, bu yolda ısrar etmek veya tamamen vazgeçmek arasında sıkıştı kaldı.
-Etkili bir grup, girilen bu yolda sonuna kadar gidilmesini telkin ediyor. O yolda sonuna kadar gitmek demek; Özgür Özel’i belki hapse de atıp seçime katılamaz hale getirmek, hatta Mansur Yavaş’ı da seçime katılamaz hale getirip muhalefeti ana adaylarından yoksun kılmak demek. “Muhalefet zaten partisiz kalmış durumda, bir de adaysız kalırsa Erdoğan’ın kaybetmesi daha da zorlaşır” diyor bu çevre.
Ülkemizin geleceği açısından önem taşıyan bir tartışma şimdiye kadar benim katkım olmaksızın yürütüldü. Muhalif veya muvafık hemen herkesin görüş açıkladığı bir ortamda sessizliğim yanlış yorumlara yol açabilir.
Tartışma Berat Albayrak’ın iktidar yönetiminde söz sahibi olması temennisinin dile getirilmesiyle başladı; Bilal Erdoğan’ın o konuma daha uygun olacağı uyarısıyla da devam etti.
Hiç değilse algı böyle.
Ankara’dayım ve siyasete yakın duran insanların konu üzerinde çene yorduklarını görüyorum.
Son ayların yükselen yıldızı Adalet Bakanı Akın Gürlek’i de tartışılan konumlara uygun bir isim olarak değerlendirenler az değil…
Şimdiye kadar haleflik konumu için ismi geçen partililerin bir süre sonra sessizce mevcut konumlarını da kaybettiği görülen çeyrek yüzyıllık iktidar partisi için bu tartışma bir yenilik…
Meramlar sanki birmiş gibi algılansa bile, isimleri dile getirenlerin tavsiye ettikleri kişiler için değişik mevkiler tasavvur ettiklerini sandığım için, öncelikle tartışmanın hangi konum için söz konusu olduğuna bakabiliriz.
Berat Albayrak için öngörülen konum ‘hemen şimdi’ yerine getirilmesi beklenerek ortaya atılmış durumda. Tavsiyenin sahibi “Sivil siyaset alanının giderek daraldığı, bu boşluğa bürokrasinin yerleştiği, devlet içinde kontrolsüz yeni iktidar gruplarının peydah olduğu” tespiti eşliğinde onun ismini zikretti.
Cumhurbaşkanlığı yardımcısı makamı olabilir, ABD’de Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in yürüttüğü türden gündelik sorunların çözümünde görev üstlenecek bir konum da düşünülebilir.
Oysa, Bilal Erdoğan’ın ismini anan kişi ile destekçileri, ‘hemen şimdi’ yerine, gerektiğinde üstlenilecek bir görev tanımı yapıyorlar…
Yani?
Berat Albayrak’ın önemli bir koltuğa derhal getirilmesi, Bilal Erdoğan’ın da kendisine biçilen görevleri zamanı geldiğinde üstlenmesi isteniyor sanki…
Yoksa aynı mevki ve aynı görev için iki ayrı isim telaffuz ediliyor değil…
AK Parti içerisinde haleflik sorunu varmış da iki tarafın destekçileri şimdiden birbirlerini devre dışı bırakmak için erkenden yola koyulmuşlar türü yorumların bu olayda geçerli olmadığı kanaatindeyim.
Tartışmadan benim çıkardığım ilk sonuç bu işte: İki isim birbirine rakip olacak şekilde ortaya sürülmüyor, biri şimdilerde çıkan diğeri ise gelecekte çıkabilecek sorunları çözecek kişiler olarak gündeme taşınıyor.
Çıkardığım ikinci sonuç da ilk çıkarsamamdan hareketle aklıma geldi.
Berat Albayrak’ın isminin telaffuzuna gerekçe olarak öne sürülen ‘devlet içerisinde kontrolsüz yeni iktidar gruplarının bulunduğu’ önermesi, AK Partili bir sese ait olması bakımından önemli.
Bütün yetkiler elinde toplandığı ve çoğu kez anayasa ve yasalarda bulunmayan yetkileri bile kullandığı için eleştirilen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın böyle bir tartışmaya nasıl izin verdiği anlaşılır gibi değil.
İşini göremeyeceği mi düşünülüyor, yoksa daha seçime çok vakit varken partinin sahipsiz durumda kaldığı mı?
Kimlerdir bu ‘yeni iktidar grupları’ içerisinde yer alanlar?
Aynı soruyu “Hangi bürokratlar” diye sormak da mümkün…
Akın Gürlek’in ismi bu soruya cevap olarak anılıyor Ankara’da…
Biraz da CHP çevresinde meydana gelen gelişmeler ile yargıç ve başsavcı kimlikleriyle tarafı olduğu süreçte yaşananlar sebebiyle, şimdilerde Adalet Bakanlığı’nı işgal etmekte olan ‘bürokrat kökenli’ Akın Gürlek’e
farklı yakıştırmalar yapılabiliyor.
Fransız İhtilali öncesi ve sonrasında polis şefliğinden bakanlığa değişik makamlarda bulunan Joseph Fouché (1759-1820) gözüyle ona bakanlar var…
Dünya ünlülerinin biyografilerini yazan Stefan Zweig’in dilimize ‘Joseph Fouche - Bir Politikacının Portresi’ adıyla kazandırılan kitabında, kurnaz bir politikacının kendisini atayanlardan daha etkili ve yetkili hale gelişi anlatılır.
İhtilalin önemli isimlerinin, kralların ve naiplerin kellelerini kaybettiği kaos dönemlerinde, pek çok idam fermanının altında imzası veya parlamentoda oyu bulunan Fouché giyotinden kurtulmayı ve yatağında ölmeyi başarmıştır.
Çikolatası ve çakısı kadar “doğrudan demokrasi” geleneği ile de meşhur olan İsviçre’de, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için 1959 yılında bir referandum yapıldı. Ancak yalnızca erkekler oy kullanabildiği için, kadınların oy hakkına sahip olup olmasına erkeklerin oylarıyla karar verildi.
Gerçi bizde de kadınlara bu hakkı veren erkekler olmuştu ama İsviçre’deki gibi genel oylamayla değil, devlet yöneticilerinin iradesiyle gerçekleşmişti bu gelişme. İsviçre’de ise referandum için sandığı giden -erkek- seçmenlerin yüzde 67’si hayır oyu verince konu rafa kalktı. Bu ülkede seçme ve seçilme eşitliğine ancak yıllar sonra ve kadınların hak mücadelesi sonucunda ulaşılacaktı.
Demokrasi biraz da çelişki demek. Hatta bazen paradoks. Söz gelimi demokratik bir oylama sonucunda demokrasiyi ortadan kaldırmak da mümkün. En azından seçimle gelen yönetimlerin seçimleri askıya alması görülmemiş bir olay değil. Yakın zamanlarda Nazi Almanya’sında olduğu gibi.
Hitler’den yüz yıl önce III. Napolyon da benzer bir şey yapmıştı. Bildiğimiz Napolyon’un kardeşinin oğlu Louis Bonaparte... (Tarihte kişiler ve olaylar çoğu zaman iki kere sahneye çıkar diyen Hegel’e Marx’ın yaptığı ekleme meşhurdur: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak... Bu çerçevede amca Napolyon’u trajedi, yeğen Napolyon’u ise komedi örneği diye zikreder Marx.)
1848’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların yüzde 74’ünü alarak başa geçen “yeğen” Napolyon, görev süresinin sonuna doğru bir askeri darbeyle meclisi feshetti. Çünkü yürürlükteki anayasa, cumhurbaşkanının ikinci kez seçilmesini yasaklıyordu.
Louis-Napoléon Bonaparte anayasada bu doğrultuda yapılmasını istediği değişikliği referanduma götürdü ve halkın yüzde 92’sinden onay aldı. Ama bu yetmedi. Bir yıl sonra düzenlenen ikinci bir referandum sonucunda ise kendisini III. Napolyon adıyla -amcası gibi- İmparator ilan etti. Yani cumhuriyeti ve demokrasiyi demokratik yollarla sonlandırdı.
Siyaset bilimciler bu duruma “demokrasinin paradoksu” diyorlar…
Uzak ve yakın tarihte bu paradoksun başka örnekleri de var. İşte bu tür kötü örneklerden dolayı modern siyaset düşüncesi -ve pratiği- demokrasinin kendi kendisini yok etme riskine karşı bazı önleyici mekanizmalar geliştirdi.
Kuvvetler ayrılığı bunların en önemlisi. Çünkü iktidarın tek elde toplanmasına karşı engel oluşturur. Bundan dolayı bütün otokrat eğilimli yönetimlerin öncelikle aşındırmaya, sonra zayıflatmaya ve nihayet yok etmeye çalıştıkları mekanizma budur.
Söz gelimi Trump bütün dünyanın gözü önünde buna teşebbüs etti. Yürütmenin yetkilerini yasama ve yargı aleyhine genişletmek amacıyla bağımsız kurumları Beyaz Saray’a bağlamak, bürokratların güvencesini kaldırmak, Kongre’nin bütçe yetkisini baypas etmek, yargının yürütmeyi denetleme gücünü sınırlandırmak gibi hedeflere yönelik birtakım stratejik adımlar attı. Bunların çoğu “kurumlar Amerika’sı” tarafından geri püskürtülmüş olsa da fiiliyatta kısmi bir yetki genişlemesi elde etmedi diyemeyiz.
Netice itibarıyla bugün dışarıdan baktığımızda hiç kimseye sormadan istediği ülkeye saldırabilen, istediği ülkenin toprağını talep edebilen, istediği ülkeye istediği vergiyi koyabilen bir ABD Başkanı görüyoruz. Amerikan vatandaşları ise içeriden bakıyorlar ve bizim görmediğimiz başka şeyler de görüyorlar.
Ama oradaki durum hâlâ bizdeki kadar vahim değil elbette… Bizde 2017 anayasa referandumu sonucunda kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, meclis denetimi tek hamleyle ortadan kaldırıldı. Kurumsal yönetim yerini tekrar kişisel yönetime bıraktı.
Aradan geçen sürede bu modelin hepimiz için nelere mal olduğu başta ekonomi olmak üzere her alanda yaşanan çöküşe bakıldığında kolaylıkla görülebiliyor. “Güçlü iktidar, zayıf devlet” sonucunu doğuran bu modelin temel karakteristiği denge/denetleme mekanizmalarını dışlaması.
Ne yazık ki anayasa mahkemesi de buna dahil.
From the publisher's feed