
Sign up to save your podcasts
Or


Vay be Emerenc! Çok değişik karakter, iyi ki tanıştım. "Her duygusal ilişki aslında bir saldırganlık ihtimali taşır, insan ne kadar çok kişiyle yakın ilişki kurarsa o kadar çok tehlikeye de maruz kalabilirdi."
"Toprağın bunca kan, bunca ölü, bunca gerçekleşmemiş düş ve yıkımı nasıl olup da anılarında barındırdığını sordum kendime. Bağrında saklı bunca anıyla nasıl da hâlâ ürün verebiliyordu? Yoksa tam da bu nedenden dolayı mı üretkendi?"
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1366458
Özet: Düşünce tarihinin çelişkilerle dolu, karamsarlığıyla meşhur filozofu Arthur Schopenhauer yaygın kanaatin aksine bir mutsuzluk manifestosu yapmaz. Düşüncesini detaylarıyla inceleyen her okurun karşılaşacağı üzere Schopenhauer özünde karamsar değil gerçekçidir. Yaşamın sunduğu acıları, dünyanın kötülüklerini görmezden gelmez aksine bunları her fırsatta dile getirir. Onu cezbedici kılan şey yaşamın bir bütün olarak ele alındığında, içindeki kötülüklerle beraber anlamlı ve yaşanmaya değer olduğu fikridir. Mutluluk anlayışına, insanın bu dünyaya geliş amacının mutluluk olmadığı ön kabulüyle başlayan Schopenhauer’ın bu düşüncesi yıllar içinde değişecek ve en nihayetinde düşünürün ağzından mutlu bir yaşamın formülüne ulaşacaktır. Bu makalenin amacı Schopenhauer’ın düşüncesindeki mutluluk fikrinin hangi imkânlar dâhilinde ortaya çıktığını göz önüne sermektir
"Saraylar da var, ağaç evler de; ama günün sonunda bu dünyadaki tek ihtiyacımız, dört duvar ve bir çatı."
"Ne var ki sevmeyi bilen öldürmeyi de bilmeli, bunu bir yere not edin, işinize yarayacaktır." der Emerenc Polett'in intiharı üzerine...
"Bugün kanıtlayacak hiçbir şeyin yok. Sadece kalbine karşı yükümlüsün. Yavaşla ve dinle. Seni ne yapmaya çağırıyor?"
ILONKA'ya...
"Ben, Melantrich matbaasının bodrumunda beyaz kâğıtları balyalamak yerine, buraya mahzenime, presime düşmeyi seçtim, hem Seneca’yım hem Sokrates, işte benim yükselişim, presin ağzı bacaklarımı çeneme yapıştırsa da ya da daha beteri olsa da, cennetten kovulmaya razı gelmeyeceğim, hiç kimsenin beni atamayacağı mahzenimdeyim, yerimi değiştiremeyecekler, bir kitabın yan tarafı kaburgalarımı deliyor, bir inleme çıkıyor ağzımdan, son gerçeği keşfetmek için işkenceye mi boyun eğiyorum? Presin ağırlığı beni ikiye katlıyor, tıpkı bir çocuk çakısı gibi..."
"Gökler insancıl değil, bense dayanabileceğimden fazlasına maruz kalmıştım."
İnanılmaz bir bölüm bu... Dünyaya, göklere bir uçurtma gibi gönderilen, yürek paralayan koca bir haykırış... İçim preslendi... Preslenen farelerle, yakılan sürülen Çingene kızıyla... kalbim preslendi.
"her şeyi ellerimizle anlatırdık birbirimize, orada uzanıp kalırdık, iyice eskimiş dökme sobanın kıvılcımlarına, odunun ölümünden çıkan ışık kıvrımlarına gözümüzü dikerdik. Burada böyle sonsuza kadar yaşamaktan başka bir şey istemezdik, sanki uzun zaman önce her şeyi söylemiştik birbirimize, sanki, dünyaya birlikte gelmiş, birbirimizden hiç ayrılmamıştık."
"Gökler insancıl değil, ama o göklerden daha fazlası var kuşkusuz, uzun
zamandır unuttuğum, belleğimden büsbütün silinmiş merhamet ve sevgi var."
Bunun yerine İş Sanat'ın youtube kanalındaki Gülten Akın şiir dinletisini dinleyiniz lütfen :o)
https://www.youtube.com/watch?v=d9h8QZ6gctk&t=1134s
(Bu kayıttaki şiir de Gülten Akın'ın Kırmızı Karanfil kitabından...)
From the publisher's feed

0 Listeners