Ankara Kalesi’nin taş duvarları arasında, kahve kokusuna karışan metal ve dumanın izini sürerek ulaştığımız teneke barakada, Y’si düşmüş “Kalacı” tabelasının altında yarım asrı aşkın bir emeğin hikâyesi sürüyor: Fahrettin Küçük, namı diğer Fahrettin Usta, 1950’lerde Tokat’tan Ankara’ya göç edip kalaycılığı sırtlayan babası Faik Usta’nın mirasını 7 yaşında kap yıkayarak devralmış, 12’sinde kalaycı olmuş ve 54 yıldır ocağın başında bakırı yeniden hayata döndürüyor; ona göre bakır yalnızca bir metal değil, rızık ve şifa, kalay ise sağlıklı sofraların unutulmuş sesi.
Endüstriyel mutfakların soğukluğuna, çelik ve alüminyumun yükselişine rağmen, ciğerlerine işleyen dumana ve ağır bedeline karşın “çalışmayınca hasta oluruz” diyerek dükkânı açık tutan Fahrettin Usta, aslında bir zanaati değil, Ankara’nın dokunsal belleğini, sesini ve kokusunu kalaylıyor; çünkü o kapı kapandığında bakır belki yine parlar ama şehir biraz daha sessizleşir, biz biraz daha eksiliriz.