Birinci bölümde şu sorunun etrafında düşünmeye başlamıştık: Takdir gerçekten eksik mi hayatımızda, yoksa bazen takdiri duyamıyor muyuz? Şimdi ise biraz daha derine iniyoruz. Çünkü mesele sadece takdir almak ya da takdir vermek değil. Mesele, insanın kendi değerini nereden ölçtüğü. Peki bunu fark etmeye nereden başlayabiliriz?
Belki de ilk adım oldukça basit ama çoğu zaman atladığımız bir yerden başlıyor: kendi söylediklerimizi duymak.
Gün içinde tekrar ettiğimiz cümleleri… Sık sık kullandığımız ifadeleri… Bazı konuların neden tekrar tekrar gündemimize geldiğini… Çünkü bazen bir kelime bile kapıyı aralayabiliyor. Bir sohbet sırasında biri sana şöyle dediğinde: “Yine aynı konuya geldik.” İşte o “yine” kelimesi bazen bir aynaya dönüşebiliyor. Gerçekten neden tekrar tekrar aynı yere geliyorum? Burada takılı kaldığım bir şey mi var?
Çünkü insanın zihni ilginç çalışıyor. Bir yerde takılı kaldığında, sanki o an ile bugün arasında görünmeyen bir misina varmış gibi oluyor. Düşünceler oradan buraya akıyor, duygular oradan buraya taşınıyor, hatta bazen fark etmeden aynı tepkileri tekrar ediyoruz. İşte o yüzden bazen şu soruyu sormak gerekiyor:
Ben nerede takılı kaldım?
Ve ilginç olan şu: İnsan bu soruyu gerçekten sorduğunda, çoğu zaman cevap çok uzaklardan gelmiyor. Bir an… Bir görüntü… Bir kişi… Bir duygu… Birdenbire zihinde beliriveriyor. Bazen bu bir çocukluk anısı oluyor. Bazen daha yakın bir zaman. Ama orada önemli bir farkındalık başlıyor. Çünkü o anı yaşayan kişi ile bugünkü sen aynı kişi değilsin. Bugünkü sen daha fazla deneyime sahip. Daha fazla yaşanmışlığa sahip. Hayata başka bir yerden bakabilen bir bilinçte. Ve tam da bu yüzden ilginç bir egzersiz mümkün oluyor. Bugünkü sen, geçmişteki o haline bakıp ona bir tavsiye verebilir.
Diyelim ki bugün 35 yaşındasın. Ve fark ettin ki içindeki bir parça hâlâ 10 yaşındaki bir anıda takılı kalmış. O zaman 35 yaşındaki sen, 10 yaşındaki o haline şöyle sorabilir: “Orada sana ne iyi gelirdi?” “Birisi sana ne söyleseydi, bu duyguyu yaşamazdın?”
“Bugünkü aklımla sana nasıl destek olabilirim?”
Aslında bu biraz dışarıdan bakabilmek gibi. Tıpkı eski fotoğraflarımıza bakıp “Ah keşke o zaman kendimi bu kadar üzmeseymişim” dediğimiz anlar gibi. Ama bu sefer bunu bilinçli olarak yapıyoruz. Çünkü çoğu zaman bugün yaşadığımız bazı duygular aslında bugüne ait değil. Bugünkü yetişkin tarafımız değil, içimizdeki daha küçük birparça konuşuyor olabilir. Belki 5 yaşındaki bir parça, belki 10 yaşındaki bir parça. Ve o parça hâlâ aynı soruyu soruyor olabilir:
“Ben değerli miyim?”
İşte bu noktada başka bir kapı daha açılıyor. Çünkü insan kendi değerini bir kişiye, bir başarıya ya da bir duruma bağladığında, o değer de koşullu hale geliyor. Biri seni takdir ettiğinde kendini değerli hissediyorsun… Ama o kişi olmadığında buhis de gidiyor. Biri seni sevdiğini söylediğinde değerli hissediyorsun… Ama ilişki bittiğinde o değer de sanki elinden kayıp gidiyor. Bu yüzden bazen şu cümleyi hatırlamak iyi geliyor:
“Başkasıyla gelen, başkasıyla gider.”
Eğer değer duygusu dışarıdan geliyorsa, onunla birlikte gitmesi de kaçınılmaz oluyor. Ama özdeğer dediğimiz şey farklı. O dışarıdan verilen bir şey değil. İçeride fark edilenbir şey. İnsan kendi özdeğerini fark ettiğinde ilginç bir şey oluyor. Artık kimsenin onu değerli hissettirmesine ihtiyaç duymuyor. Biri takdir ettiğinde bunu rahatlıkla alabiliyor. Çünkü artık değer birine bağlı değil.
Bu farkındalık aynı zamanda başka bir kapı daha açıyor: özgürlük.
Değersizlik duygusundan özgürleşmek…
Kendini sürekli ispat etme ihtiyacından özgürleşmek…Başkalarının onayına bağlı yaşamaktan özgürleşmek…
Ve o özgürlüğün içinde bir şey daha kendiliğinden ortaya çıkıyor. Neşe! Çünkü insan kendi öz değerini fark ettiğinde hayatla kurduğu ilişki değişiyor. Artık kendine şu soruyu sorabiliyor:
Ben gerçekten değerimi kanıtlamaya mı çalışıyorum… yoksa zaten değerli olduğumu hatırlamaya mı?
Bu bölümde seni tam da bu sorunun etrafında düşünmeye davet ediyoruz.
Keyifli dinlemeler. 🎙️