
Sign up to save your podcasts
Or


Seyyar Kafalar'ın ilk ana haber bültenine hoşgeldiniz. Burada artık haber olma niteliği olmadığı düşünülen haberleri sizinle paylaşıyoruz.
İyi dinlemeler...
Bazı ortamlardan çıkmak, bazı şeyleri bırakmak neden insanın içini bu kadar sızlatır?
Neden hayatımız boyunca bir yere, bir insana, bir düzene ait olmaya çalışırız ama tam anlamıyla yerleşemeyiz?
Bu bölümde; taşınmaktan, bırakmaktan, aidiyet hissinden ve insanın içindeki dolmayan o boşluktan bahsediyorum.
Ana rahminden çıkmaktan çocukluğunun evinden son kez ayrılmaya, sevdiğin birini toprağa bırakmaktan sabah sıcak yatağından çıkmaya kadar… Belki de hayat, sürekli bırakmayı öğrenme hâli.
Ve belki de insanın kalbindeki bazı boşluklar; evle, başarıyla, düzenle ya da dünyalık şeylerle tamamen dolmuyor. Çünkü bazı boşluklar doldurulmak için değil, bize bu dünyaya tamamen ait olmadığımızı hatırlatmak için var.
Hakikat, samimiyet ve retorik arasında sıkışmak
Bu tüm yaratıcı insanların eninde sonunda düştüğü bir ikilem ve kesinlikle sadece üretenlerin değil, tüketenlerin de meselesi olmalı.
Çünkü neyi alkışlıyorsan onu büyütüyorsun.
Vicdan tek pusula olur mu bilmiyorum ama bir şeyler söylüyor ve o sesi kısmamak gerektiğini seziyorum...
İdare etmek bir erdem değil, kendinden vazgeçmenin en kibar haliymiş, ben geç anladım. Bu bölümde beni idare etmeye sevkeden şeyleri ve zamanla onlarla nasıl mesafelendiğimi anlatıyorum.
Kişisel gelişim, iyileşme, kendini gerçekleştirme derken sağlıklı bir zihnin neye benzediğiyle ilgili yeteri kadar konuşmadık. Buyrun başlayalım...
Bu bölümde belirsizlikle başedemeyişimizden, baştan aşağı belirsiz olan bir hayatın içinde kontrol edemediğimiz her şeyden nasılda safça korktuğumuzdan bahsediyorum.
Kibir deyince çoğumuzun aklına başkalarını küçümseyen insanlar geliyor.
Ama kibir her zaman bu kadar açık bir şey değil.
Bazen doğru olduğuna fazla inanmak,
bazen kendi bakış açını merkeze koymak,
bazen de “ben öyle biri değilim” diyerek kendini ayrı bir yere koymak…
Bu bölümde bundan bahsediyorum;
Kibir sadece bazı insanlara ait bir özellik değil.
Hepimizin içinde, farklı şekillerde var.
Ben bunu kendi hayatımda nasıl fark ettim?
Hangi davranışların arkasında aslında kibir vardı?
Biraz rahatsız edici ama bir o kadar da dürüst bir bölüm oldu.
Eğer kendine dışarıdan bakabilmek ilgini çekiyorsa,
beraber düşünelim.
Bu bölümde romantik anlatıları bir kenara bırakıyoruz.
Evliliğin gerçekten ne olduğunu, özellikle de erken yaşta yapılan evliliklerin görünmeyen taraflarını konuşuyoruz.
İkimiz de erken evlenmiş iki kadın olarak, dışarıdan “avantaj” gibi görünen şeylerin içeride nasıl bambaşka deneyimlere dönüştüğünü açıkça paylaşıyoruz.
Peki gerçekten avantaj mıydı?
Yoksa sadece zamanla normalleşen bir yük mü?
Bir yandan da daha zor bir soruya giriyoruz:
İyi bir insanla evliysen… ama yine de gitmek istiyorsan?
Çünkü bazen mesele kötü bir evlilik değildir.
Bazen mesele, o evliliğin artık sana ait olmamasıdır.
Anneliğin sadece sevgi, fedakârlık ve mutlulukla anlatıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Ama annelik aynı zamanda insandan bir şeyler de götürür. Enerji, zaman, yalnızlık ve bazen de kimlik.
Bu bölümde; yurtdışında anne olmanın, ADHD’li DEHB’li bir anne olmanın ve anneliğin görünmeyen yükünün hayatımda nasıl karşılık bulduğunu anlatıyorum.
Anneliğin kutsallaştırıldığı bir kültürde, annelerin kendilerine alan açmasının neden çoğu zaman suç gibi hissettirildiğini konuşuyoruz. Oysa bazen iyi bir anne olmanın yolu, annelikten kısa süreliğine uzaklaşabilmekten geçer.
Eşimizle ya da arkadaşlarımızla çıkılan birkaç günlük bir tatil, bir mola, yalnız kalabilmek… Bunlar bencillik değil; insan kalabilmenin yolları olabilir.
Annelerin kendilerine bu alanı tanımasına izin verilmeyen ortamlarda ise sevgiyle karıştırılan başka bir şey ortaya çıkar: istismar.
Bu bölüm, anneliğin romantize edilen tarafının ötesine bakmaya ve anneliği biraz daha dürüst konuşmaya davet.
From the publisher's feed