Geçen hakîkati tenvîr edecek bir seyâhat-i hayâliye sûretinde, nîm-manzûmolarak Lemeât’da yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:Bu risâlenin te’lîfinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazân-ı Şerîf’de, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vâkıa-i hayâliye, bir hâdise-i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki, kendimi, bir sahrâ-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü, karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat. Hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziyâ,Sayfa 228nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum. Gitgide, zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahtel’arz yolda, çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum, sonra sesleri kesiliyordu. Ey hayâliyle benim seyâhat-i hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabîiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakîkate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhîrlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakîkatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.Gitgide baktım ki, benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik, o tahtel’arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur’ân’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, rûh-efzâbir nesîm, hayatdâr bir âb-ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaz‘iyette, o sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu def‘a tahtezzemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat‘ edip, öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta‘rîf edilmez. Deniz bana hiddet ediyor. Fırtına beni tehdîd eder. Her şey banaHâşiye: Eğer desen: “Sen necisin, bu meşâhîre karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: Kur’ân gibi bir üstâd-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evhâm-âlûdaklın şâkirdleri olan o kartallara, hakîkat ve ma‘rifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbûr değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstâdı dahi, benim üstâdımdan bin def‘a daha aşağıdır. Üstâdımın himmetiyle onları gark eden madde, ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şâhın büyük bir müşîrinden daha büyük işler görebilir.Sayfa 229müşkilât peydâ eder. Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vâsıta-i seyâhatimle geçiyordum. Galebe çalıyordum. Gitgide, bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise. O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh-efzâ nesîmi teneffüs ederek, “Elhamdülillâh” dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.Sonra baktım. Biri var ki, beni orada bırakmıyor. ...