
Sign up to save your podcasts
Or


İnsan bazen hayatını yaşarken anlamaz; ancak geriye dönüp baktığında bazı izlerin hep aynı yere çıktığını fark eder.
Bir şehrin sokakları, bir yolculuk, bir hastane koridoru, yarım kalmış bir konuşma... Yıllar sonra hepsi aynı hikâyenin parçaları gibi görünmeye başlar.
Bu bölümde, korkunun diliyle, iyileşmenin sessizliğiyle ve insanın kendine yazdığı mektuplarla ilgileniyoruz. Çünkü bazı yolculuklar bir yere varmak için değil, insanın kendine yeniden dönebilmesi için yapılır.
Ursula’yı Beklerken’e hoş geldiniz.
Bazı hikâyeler vardır; biter ama insanın içinde yaşamaya devam eder.
Bazılarıysa hiç bitmez… sadece bir hatıraya dönüşür.
Bugün böyle bir hikâyeden söz edeceğiz.
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi.
Bir adamın, sevdiği kadının ardından bütün hayatını bir hatıraya dönüştürmesinin hikâyesi bu.
Kemal’in Füsun’a olan aşkı… ya da belki de takıntısı.
Bir insan sevdiği kişiyi ne kadar sevebilir?
Bir hayatı, bir müzeye dönüştürecek kadar mı?
Üstelik bu hikâyede romanla gerçek hayat birbirine karışıyor.
Çünkü Masumiyet Müzesi yalnızca bir roman değil.
İstanbul’da gerçekten var olan bir müze.
Bugün konuğumuz Özlem Doğan Küçük ile birlikte
hem romanı, hem müzeyi hem de uyarlamasını konuşacağız.
Hoş geldiniz.
Kolima’da hayatta kalmak, ahlaki bir mesele olmaktan çıkıp fiziksel bir refleks hâline geliyor.
Roman, insanın değerlerini ancak güvenli koşullarda savunabildiğini mi söylüyor?
Kaya’nın direnişi yüksek sesli değil; sessiz, hesaplı ve çoğu zaman görünmez.
Sizce bu hikâye, kahramanlık fikrini bilinçli olarak tersyüz mü ediyor?
Romanda soğuk yalnızca bir iklim değil, insan ilişkilerini de biçimlendiren bir güç.
Soğuk, bu metinde bir doğa koşulu mu yoksa sistemin kendisi mi?
Kara Kedi Oskar, yol gösterirken aynı anda alay eden ve sınayan bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Oskar sizce bir kurtarıcı mı, yoksa Kaya’nın zihninin hayatta kalmak için ürettiği bir aracı mı?
Gerçek ile hayal arasındaki sınır giderek belirsizleşirken roman okuru net cevaplardan bilinçli olarak mahrum bırakıyor.
Bu belirsizlik, okurun hikâyeye daha çok dahil olmasını mı sağlıyor, yoksa onu tedirgin etmek için mi var?
Roman bittiğinde okurun elinde bir sonuç değil, ağır bir soru kalıyor.
Sizce Moskova Fatihi Kedi ve Şeytan, umudu canlı tutmak için mi yazılmış bir metin, yoksa umudun sınırlarını göstermek için mi?
Bugün, tarihin hep büyük başlıklar altında anlatıldığı bir coğrafyada, o başlıkların altında kalan insanlara kulak veren bir kitabı konuşacağız.
Buket Arbatlı’nın Korkunun Kıyılarında adlı öykü kitabı, Osmanlı’nın son yıllarından Milli Mücadele’ye, Cumhuriyet’in ilk dönemine uzanan bir zaman dilimini anlatıyor; ama bildiğimiz kahramanlık hikâyeleriyle değil.
Bu kitapta padişahlar, askerler, ağalar, cariyeler var ama hepsi korkan, tereddüt eden, yanlış kararlar alan, bazen düşen insanlar olarak karşımızda.
Yani tarih, bir kez de insanın içinden anlatılıyor.
Bugün Buket Arbatlı’yla korkuyu, değişimi, kaybı, inkılapları, mübadeleyi ve en çok da “kıyıda kalmış” hayatları konuşacağız.
Bugünkü bölümde sizi kıyamet sonrası Anadolu’nun tozlu yollarına, yıkık kasabalarına ve gölgesi ağır bir karakter olan Yiğido’nun dünyasına götürüyoruz. Yiğido, tek başına dolaşan, niyeti kolay çözülemeyen, girdiği şehrin kaderini sessizce değiştiren bir figür. Devrim Kunter’in Yiğido – İki Şehrin Hikâyesi, modern Türkiye’nin çatlaklarından sızan bir atmosferi, western türünün evrensel kodlarıyla buluşturuyor.
Edebiyat dünyası çoğu zaman yazarı öne çıkarır. Kapakta isim yazar, ödülü yazar alır, kitabı yazar imzalar. Fakat kelimelerin birbirine bağlanmasını sağlayan, metni bir kitaba dönüştüren, yayıncılığı ayakta tutan bir başka el vardır orada: editörün eli.
Cansu Canseven’in Editörlük Zor Zanaat kitabı işte tam buraya bakıyor. Yıllar boyunca kuliste kalmış emeği sahneye çıkarıyor. Görünmeyen bir mesleği görünür kılıyor. Yayıncılık dünyasının yalnızca teknik meselelerini değil; emek, sorumluluk, kültür, temsil ve hafıza gibi büyük sorularını masaya yatırıyor.
Bugün bu kitabı konuşurken aslında şunu konuşuyoruz:
Edebiyat nasıl üretilir?
Metin nasıl bir yayıncılık dünyasından geçerek okura ulaşır?
Ve en önemlisi, bu görünmez emeğin hakkı nasıl teslim edilir?
Eğer edebiyatın mutfağını merak ediyorsanız, doğru yerdesiniz.
Başlıyoruz.
Hayat bazen hiç fark etmeden dağılır. Bir evde, bir masada, bir sessizlikte… Başak Arslan’ın öykülerinde aile, çoğu zaman bir liman değil; hafıza gibi davranır. Saklar, susar, büyütür ve kendisiyle birlikte bizi de şekillendirir.
Sardunyalar Güneşe Bayılır, konuşulmayanların içinden çıkan o ince sızıyı duyuruyor. İnsan birbirine yaklaşmanın ya da yavaş yavaş uzaklaşmanın izini sürerken, bağların kopuşlarına değil, nasıl kurulduğuna bakıyor.
Bu bölümde Başak Arslan’ın metinlerinin bize söylediğini değil, bizde uyandırdığı yankıyı konuşacağız. Çünkü bazen bir öykü, bir yaşamı açıklamaktan daha fazlasını yapar: hatırlatır.
Bugün, insanın kendi karanlığıyla yüzleştiği o dar koridora; Ayna Çıkmazı’nın soğuk ama dürüst aynalarına giriyoruz.
Herkes hayatında en az bir kez o çıkmazın içinde kalır:
Aynaya bakarsın ama gördüğün sen değildir.
Yansıman susar, sen konuşamazsın.
Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi incelir, karakterler birbirine karışır, kim olduğunla kim olmaya çalıştığın arasında sessiz bir savaş başlar.
Biz de bu bölümde, kitabın alt metinlerini kazıyacağız:
Kırılma anlarını, gölge benliği, kaçtığımız taraflarımızı, aynanın geri vermediği hikâyeleri…
Ve belki de en önemlisi, çıkmazdan gerçekten çıkmanın ne demek olduğunu.
Hazırsanız,
Ayna Çıkmazı’nın yarattığı o baş döndürücü psikolojik labirente birlikte giriyoruz.
Uzunca bir ara verdiğimiz Ursula’yı Beklerken yeniden sizlerle. 2. Sezonun ilk konuğu Elbet Açacak İçimdeki Nilüfer adlı romanı ile Dide Ergin. Keyifli Dinlemeler.
Bu haftaki konuğumuz, Beni Kim Öldürdü? romanıyla hafızalarda yer edinen Burcu Arman. Herkese keyifli bir hafta sonu diliyoruz.
From the publisher's feed